Irak toplumu şiddet sarmalında nasıl değişime uğruyor

El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı (AP)
El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı (AP)
TT

Irak toplumu şiddet sarmalında nasıl değişime uğruyor

El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı (AP)
El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı (AP)

Irak’ın başkenti Bağdat’ta yaşayan vatandaşların hayat tarzı ve kentin doğası, ülkede son 40 yıldır meydana gelen siyasi değişimler, çatışmalar ve ekonomik sorunlardan dolayı değişime uğradı.
Irak’ın komşu ülkelerinin başkentlerini ziyaret eden bir şahıs, üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu başkentleri tekrar ziyaret ettiğinde pek az şeyin değiştiğini gözlemlerken, Bağdat’a uğrayan kişiler ise aradan kısa bir süre geçmeden yaptıkları ikinci bir ziyarette kentteki hızlı değişim karşısında şoka uğruyor.
Bağdat’ta tüm bu yaşananlardan, son 10 yıl içinde silahlı İslamcı grupların kentin kılcal damarlarına kadar her şeyi kontrol altına almasının da payı var. Araştırmacılar, Ekim 2019’da başlaya ve aylarca süren gösterileri “Irak toplumunun gönlünde nadide bir yere sahip olan kentin ruhu üzerine çöken kara bulutları dağıtma ve yeniden ayağa kaldırma” girişimi olarak niteliyor.

Gerilemenin başlangıcı
Iraklı uzman ve akademisyenler kentteki gerilemenin geçmişini, 1950’lere kadar götürüyorlar. Ancak Bağdat’taki gerilemenin, Saddam Hüseyin zamanında ülkenin girdiği savaşların etkileri, radikal söylemlerin rağbet görmesi ve orman kanunlarının kentte hakim olması ile birlikte son yıllarda çok büyük bir ivme kazandığına dikkat çekiliyor.
Bu faktörler, Bağdat’ta toplumsal yaşamın hatlarını zenginleştiren ve burayı kültürel, sanatsal ve toplumsal değerlerin etkili bir başkenti haline getiren sosyal elitlerin etkisinin de azalmasına yol açtı.
2003 yılı Bağdat için yeni bir başlangıç fırsatıydı. Ama ne var ki silahlı İslamcı grupların Bağdatlılara dayattığı yaşam tarzı hızla yaygınlık kazandı ve bu yaşam tarzı Bağdat sokaklarında ve kentteki ailelerin üzerinde etkisini göstermeye başladı. Silahlı İslamcı grupların daha çok İran’ın Velayet-i Fakih veya İhvan ideolojisine yakın bir söylem benimsedikleri görülüyordu. Bu iki ideolojinin öncelikler listesinin tepesinde ise sanatsal ve kültürel faaliyetlerin yanı sıra sivil özgürlüklerin kısıtlanması yer alıyor.
Iraklı akademisyen ve araştırmacı Haydar Said, Independent Arabia’ya verdiği demeçte, “Bölgemizde kurulan ulus devletlerde (Irak da bunlardan biri) kültürel, idari ve siyasi gelişmelerin kalbinin attığı sınırlı sayıdaki büyük metropol şehirler, devleti yönetiyor. Bağdat’ın da bu konuda merkezi bir rolü vardı. Zira kent Iraklı kimliğinin membaını teşkil ediyordu. Bunun temelinde, Bağdat’ta farklı toplumsal sınıfların bir arada yaşaması yatıyordu” dedi.
Said, “Bağdat kenti ve Irak kırsalı ile çölü arasında düzensiz bir büyüme vardı. Bağdat’taki kentleşme arttıkça, Irak kırsalı ve çölü daha da fakirleşti ve daha çok geri kaldı. Bu dengesizlik (diğer faktörlerin yanı sıra) 1958’de rejimin yıkılmasına yol açtı. Bağdat her ne kadar ulusal bir sembol olsa da bir intikam sahasına döndü. İşte bu süreç Bağdat’ın nasıl parçalandığını açıklıyor” diye konuştu.
Said'in bahsettiği zamanlarda, Bağdat ile Irak'ın gelişmekte olan şehirleri arasında dengesiz bir büyüme orantısı olmasına rağmen bugün başkentin diğer kentlerin örf ve adetlerinden, gelenek ve göreneklerinden, dini değerlerinden hatta Iraklı bedevilerin yaşam tarzından etkilendiğini görüyoruz. Nitekim Bağdatlıların günlük diyalogları arasında kullandıkları “Mevlay (efendim), Hali (dayı) ve Aziz” gibi kelimeler buna işaret ediyor. Bu kelimeler, bir taraftan göçmen kabilelerin, diğer taraftan dini, siyasi ve silahlı grupların kent yaşama üzerindeki etkisini gösteriyor.

El Kaide’nin mirasını bugünkü silahlı gruplar devraldı
Irak’taki faaliyetleri 2000’li yılların başlarına kadar uzanan El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı. Örgüt, şehrin ruhuna uymadığını iddia ettiği birtakım sivil faaliyetlere karşı ‘adam öldürme’ cezaları kesiyordu. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre, örgütün Bağdat’tan atılması sonrasında onun yerini alan silahlı gruplar, örgütün sivil özgürlükler kapsamında benimsediği uygulamaları miras aldı.
2003 sonrası Irak resmi makamları, Sünni silahlı gruplar söz konusu olduğunda “terör örgütü” nitelemesini, Şii silahlı gruplar söz konusu olduğunda ise “radikaller veya haydutlar” tanımlamasını kullanmaya başladı.
2018’de eski güzellik kraliçesi Tara Fares başta olmak üzere bazı manken ve foto modellere karşı yargısız infazlar gerçekleştirildi.
Bu olayların faillerinin yakalanması noktasında yetkililerin önünde herhangi bir engel olmamasına rağmen “toplumsal çürümeyle mücadele” fikriyle uyumlu olarak cinayetlere göz yumulduğu anlaşılıyor.
Tara Fares’in öldürülmesi olayında, Eski İçişleri Bakanı Kasım el-Araci, o dönem yaptığı açıklamada, Tara Fares’i ve diğer birçoğunu öldüren “radikal Şii grubun kim olduğunu bildiğini ancak bakanlık içerisinde üst düzey bir subayın, şeriatı uygulama hakkına sahip olduklarını zanneden bu gruplara sempati duyduğunu” açık bir şekilde dile getirmişti.
2020’ye geldiğimizde, İran destekli silahlı grupların sahneye çıktıklarını görüyoruz. Nitekim bu gruplar, yılbaşından bu yana gerçekleşen birçok bombalı saldırıya ya övgüde bulundu ya da onu üstlendi. İran destekli Hizbullah Tugayları (Ketaib Hizbullah) Sözcüsü Ebu Ali Askeri, 23 Haziran 2020’de yayınladığı açıklamada, Bağdat şehir merkezinde içki satılan bir mağazayı hedef alan bombalı saldırıya övgüler dizdi ve bu tür saldırıların sayılarının artmasını istediklerini ima eden ifadeler kullandı.
Iraklı gazeteci Muhammed Habib, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, İran destekli grupların ideolojik amaçlarla eylemler düzenlemediğini, eylemlerini para ve güç uğruna yaptıklarını düşündüğünü söyledi.
Habib, konuşmasının devamında şunları kaydetti:
“Bu gruplar İslam dinin öngördüğü helal ve haramı tanımazlar. Zira bunlar dinlerin haram olarak nitelediği cinayet, hırsızlık ve yolsuzluk gibi ne varsa hepsini yaptılar. Bu gruplar, Bağdat’ın eski hayat tarzına dönmesini kendi çıkarları için tehdit olarak görüyorlar. Barış ve ülke egemenliğinin yeniden tesis edilmesi, paralel askeri gruplara ihtiyaç kalmaması anlamına gelir. Aynı şekilde toplumun silahlı dini gruplardan uzaklaşması halinde Meclis’teki güç dengeleri değişir ve bu durum gruplar için sonun başlangıcı olur. Meclis bloğuna sahip olmayan silahlı gruplar bile hükümetten ve siyasi partilerden nemalanan kardeş grupların nüfuzunu kullanıyor. Bu gruplar, kendi gündemleri dışındaki durumlar için tek bir kurşun bile atmadığı gibi tek bir dolar, dinar ve tümen dahi harcamadılar. Ancak Bağdatlıları ister sindirme operasyonlarıyla ister gönüllü bir şekilde muhafazakarlaştırmak için para ve kurşunların tümünü seferber ettiler. Ancak ne var ki benzer kaderi paylaşan devlet ve toplumların tarihi, bizlere daima halk iradesinin üstün geldiğini gösteriyor. Tıpkı Irak halkının 561 gencini kaybettiği Ekim ayaklanması sonrasında silahlı grupları ve İran’daki Velayet-i Fakih ideolojisinin dayattığı yaşam tarzını reddetme noktasında birleşmesi gibi.”

Baskıları hafifletmeye dönük girişimler
2008 sonrasında, ABD’nin desteğiyle ülkedeki mezhep çatışmalarının sona ermesine katkıda bulunan Irak’ın eski Başbakanı Nuri el-Maliki, göreve geldiği ilk dönemlerde Bağdat sakinleri üzerindeki baskıları kaldırmak için çalıştı. Maliki, bu çerçevede Bağdat’taki silahlı grupların hakimiyetine karşılık olarak hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek için çabaladı. Bu çabalar, Bağdatlılara kentin eski ruhunu yeniden canlandırmalarına imkan verecek nispeten uygun bir atmosfer hazırladı. Maliki, o dönem eğlence mekanlarına, sanatsal ve kültürel faaliyetlere getirilen kısıtlamaları kaldırarak, kurşun seslerinden, mezhepçi ve radikal İslamcı grupların sloganlarından başka bir şey duyulmayan Bağdat’ta konserler tertip etti.
Ancak bu eğilim fazla sürmedi. Zira 2010 seçimleri kapıya dayandığında, Maliki ikinci kez seçilmek için silahlı gruplara yanaşarak mezhepçi bir söylem benimsemeye başladı.
2010 seçimlerini kazanan Maliki başbakanlık koltuğunu korudu. Ancak bu dönemde mezhepçi söylemlerin dozu bir yandan artarken, diğer yandan Maliki aralarında Asaiub’l Ehli’l Hak örgütünün de bulunduğu silahlı gruplarla anlaşma imzaladı.
Anlaşmayı takip eden süreçte Bağdat’taki barlar ve eğlence mekanları bombalı saldırıların hedefi haline gelirken, Hadi el-Mehdi gibi sivil örgütlere yaptığı desteklerle bilinen şahsiyetler cinayetlere kurban gitti. Mehdi, 9 Eylül 2011’de Bağdat’taki evinde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti.

Silahlı grupların baharı
Maliki’nin ikinci döneminde (2010-2014) Bağdat’ta bir kez daha şiddet eylemlerinin tırmanması ve silahlı gruplara alan açılması, savaş yorgunu olan ve toplumsal gerilimlere sahne olan kenti adeta kimliksizleştirdi. Bir taraftan bu gelişmeler yaşanırken diğer taraftan karşı mezhepçilik söyleminden beslenen DEAŞ örgütünün ülke içindeki hareketliliği giderek artıyordu. Bu durum artık devlet üzerindeki kontrolünü daha da artıran silahlı güçlerin toplum mühendisliği icra etme fırsatını ikiye katladı. Zira devletin resmi güçlerine paralel olarak kuracağı unsur eliyle topluma ek sınırlamalar getireceği açıktı.
Haydar el-İbadi’nin Eylül 2014’te başbakanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte silahlı güçlerin nüfuzunun kısmen gerilediği görüldü. Bundan cesaret alan sivil hareketler faaliyetlerini kısmen yeniden başlattı. Ancak buna rağmen İbadi’nin dönemi, dini özgürlükler alanına yönelik çok sayıda saldırıya, radikal silahlı grupların sahip olduğu etkiye ve devlet kurumlarının zayıflığına şahitlik etti.

Ekim ayaklanması ve kent ruhunun geri dönmesi
Adil Abdulmehdi’nin yönetimin başına geçmesi, silahlı gruplara baharı getirdi. Abdulmehdi hükümeti döneminde bu gruplar devletin birçok organını zapt ederek, Bağdat sakinleri üzerindeki otoritesini daha da artırdı. Ancak silahlı grupların Bağdatlıları bu denli sıkması ters tepti. Fakat Ekim 2019’da patlak veren gösteriler, silahlı grupların Irak devletini bütünüyle ele geçirme projesine darbe indirdi.
Ayaklanma hareketi, başkentin ruhunu yeniden canlandırma veya gösterilere katılan gözlemcilerin deyimiyle “Bağdat kentinin değerlerini köreltme çabalarını kesip atma” noktasında ciddi bir girişim örneği teşkil etti. Nitekim Bağdatlılar, şehirlerindeki yaşamın yeniden canlandığını dile getiriyorlardı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre bu durum silahlı grupların endişe ve korkularını ikiye katladı. Zira İran ve bu grupların finanse ettiği medyada, gösterileri karalamaya dönük yayınlar yapıldı. Ekim gösterileri karşıtı kampanyaların merkezinde ise “protestoların toplumsal değerleri çürütmeye çanak tuttuğu, meydanlarda göstericilere ait çadırları eşcinsel bireylerin ziyaret ettiği ve ahlak dışı partilerin tertip edildiği” şeklinde iddialar yer aldı. Ancak bu iddialar, Bağdatlıları ikna etmekte başarısız oldu.

Iraklı kimliğinin tezahür ettiği saha: Bağdat
Haydar Said, bu çerçevede şunları kaydetti:
“Bağdat, Irak kimliğinin tezahür ettiği sahadır. Bu nedenle bu kimliğin sembolü olan kentten intikam alınmak istendi. Irak’ın iyileşmesi, ülke için örneklik teşkil eden Bağdat’ın iyileşmesine bağlıdır. Bu yüzden Ekim devrimi bu anlamda ve bu bilinçle Bağdat’ın devrimidir. Basra, Necef ve Nasıriye gibi bazı kentlerin bu konuda liderlik rolü olmasıyla birlikte, bu kentler yapacağı devrimin önce Bağdat’tan geçmesi gerektiğinin farkında. Bu noktadan bakılınca, Bağdat’a doğru yürüme fikrinin, sadece bu kentin siyasetin ve bürokrasinin merkezi olmasından değil, Bağdatlının devrim kimliğinden çıktığı görülebilir.”
Said, gösteriler sırasında farklı toplum kesimlerinin bir araya gelmesi ve bu tecrübenin radikal ve aşiret söylemlerine maruz kalan kapalı bir toplum üzerindeki etkisine dair soruya, “Yönetimdeki güçler dünyaya açık ve entegre olabilen değil, kapalı bir toplum oluşturmaya çalışıyor. Bu nedenle Ekim devrimi, ülkenin dünyaya açık olmaya duyduğu özlemi gösterdi” diye yanıt verdi.

Kent değerlerinin zorla baskı altına alınması
Televizyoncu ve yazar Sadun Muhsin Damd, Independent Arabia’ya verdiği demeçte, “Bağdat’a ait değerlerin, kırsalın değerlerini koruma pahasına zorla baskı altına alınması Saddam Hüseyin dönemine ait uygulamalardı. Bunun temelinde, yönetimdeki isimlerin kırsaldan gelmesi, aşiret değerlerini ve yasaları ihlal etme alışkanlığını yüceltme çabaları yatıyordu. 2003 sonrası yapılan değişiklikler bu uygulamaların daha da yerleşmesine yol açtı. Nitekim bu değişiklikler toplum dengelerini altüst ederken, siyasi süreçte de köklü değişimler meydana getirdi” diye konuştu.
Sadun, konuşmasının devamında şunları söyledi:
- Sanat, tiyatro ve sosyal mekanlar gibi sivil hayatın renklerine dair ne varsa Bağdat’ta kayboldu. Tüm şehirler için bir kimlik meselesi olan yasalara uyma ahlakı ortadan kalktı. Ekim gösterilerinin en belirgin özelliği, kadınların yoğun katılımıydı. Kadınlar, meydanlarda ister yaralıların tedavisinde, ister gaz bombaları karşısında durmaları açısında gece geç saatlere kadar ön saflardaki yerlerini korudu. Kadınların katılımı yalnızca ünlü veya sanatçılar düzeyinde değil bilakis toplumun tüm sınıflarından gerçekleşti. Bu da sivil değerlerin aileler arasında yaygın ve halen Bağdat sakinleri arasında baskın olduğunu gösteriyor.
- Kırsal yaşam tarzının Bağdat’ta yaygınlaşması, silah ve otorite yoluyla gerçekleşti. Söz konusu iki faktör, sivil değerlerin köreltilmesine yol açtı. Bu da sivil koordinasyonun sönük kalmasına sebeb oldu. Ekim devrimi, sivil devrimin açık bir şekilde ortaya çıkmasına ortam sağladı ve böylece zorla baskı altına alınan kentin değerleri Bağdat’ta gün yüzüne çıktı.
- Birçok siyasi grup son yıllarda, toplumun bir talebi olduğu bahanesiyle üniversitelerde kadın-erkek ayrımı yapma fikrini normalleştirmeye çalışıyordu. Ancak gösterilerin yapıldığı meydanlardan aktarılan görüntüler söz konusu ‘toplumun talebinin’ tersini gösterdi. Bağdat sakinlerin, genel olarak sivil değerleri korumaktan yana tavır alır.

Kadınlar ve sivil ruhun canlanması
Bağdat’taki sivil yapının eksikliğinden en çok etkilenenlerin başında kadınlar geliyor. Çok sayıda kadın aktivist, aşiretlerin ve silahlı grupların toplum üzerindeki otoritelerinin artması nedeniyle çektiği sıkıntıları dile getirirken, Ekim ayaklanmasını ise “Bağdat’ın ruhunu yeniden canlandırmak” şeklinde niteliyor.
Independent Arabia’ya konuşan kadın aktivist İnas Kerim, “Kadının toplumu etkileme rolünün zayıflamasının arkasında kadınların saldırıya uğrama, karalama ve iftira kampanyasına maruz kalmaktan duyduğu endişeler bulunuyor. Ancak Ekim ayaklanması tüm bu endişeleri ortadan kaldırdı. Bağdat toplumunda büyük bir kesimin sivil değerleri güçlendirmek ve aşiretler ile silahlı grupların üzerlerinde kurduğu otoriteyi kırmak istediği görüldü. Toplumda kapalı bir alanda kalması gerektiği algısı oluşan kadınlar, ayaklanmaya yoğun bir katılım gösterdi ve geleceğin şekillenmesinde kendisinin de bir rolü olması için çabaladı” ifadesini kullandı.
Kerim, konuşmasının devamında şunları kaydetti:
“Kadın ve erkeğin bir arada bulunmasının ‘ahlaksızca ve Bağdat kültürüne yabancı bir hareket’ olduğu yönündeki ifadelerin kaynağı Bağdat toplumu değil, yönetimdeki güçlerdir. Zaten bu durum gösteriler boyunca açık bir şekilde görüldü. Ayaklanma, daha önce silahlı gruplar tarafından defalarca kez hedef alınan kadınlara yeniden sivil faaliyetlere dönme, sıkıntılarını ve sorunlarını yüksek bir sesle dile getirme cesareti verdi. Son gösteriler kadınları, bütün sivil, siyasi ve kültürel faaliyetlerde erkeklerle eşit rol almaya, Bağdat’ın sivil ruhunu yeniden canlandırma ve bunu beslemeye teşvik etti.”
Bağdat’ın sivil değerleri canlandırma mücadelesi, Irak devletinin, gücünü silahlı gruplar üzerinde ne ölçüde kabul ettirebileceğine bağlı olarak sürecek. Bu mücadele, söz konusu silahlı gruplar her ne kadar yok etmeye veya bastırmaya çabalasa da devam edecek.



SDG'ye bağlı YPJ'den bir heyet, Şam'da Savunma Bakanı ile görüştü

Suriye'nin kuzeydoğusunda düzenlenen tatbikat sırasında Kürt ağırlıklı YPJ üyeleri (Arşiv – X)
Suriye'nin kuzeydoğusunda düzenlenen tatbikat sırasında Kürt ağırlıklı YPJ üyeleri (Arşiv – X)
TT

SDG'ye bağlı YPJ'den bir heyet, Şam'da Savunma Bakanı ile görüştü

Suriye'nin kuzeydoğusunda düzenlenen tatbikat sırasında Kürt ağırlıklı YPJ üyeleri (Arşiv – X)
Suriye'nin kuzeydoğusunda düzenlenen tatbikat sırasında Kürt ağırlıklı YPJ üyeleri (Arşiv – X)

Dün Suriye’nin başkenti Şam'da Kürtlerden oluşan Kadın Koruma Birlikleri’nden (YPJ) bir heyet ile Suriye Savunma Bakanı Murhaf Ebu Kasra arasında bir görüşme gerçekleşti. Şarku’l Avsat’a konuşan Kürt kaynaklar, Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) bağlı YPJ'nin Suriye devlet kurumlarına entegrasyonuyla ilgili mekanizmalara ilişkin görüşmelerin ‘henüz olgunlaşmadığını’ ve bu konuda uzlaşmanın ‘daha fazla diyalog ve biraz sabır’ gerektirdiğini belirtti.

Bu gelişme öncesinde Şam'ın Suriye ordusunun yapısında kadın birliklerine yer verilmeyeceği yönündeki açıklamaları ve YPJ’den gönüllü olanların İçişleri Bakanlığı'na bağlı kadın polis teşkilatına katılmaları önerilmişti.

Kürtçe yayın yapan Hawar Haber Ajansı ANHA’nın haberine göre heyetin kadrosunda Suzdar Haci ve Ruhlat Afrin'in yanı sıra Kamışlı Tugayı’na bağlı Kadın Taburu’nun komutanı Halise Ayid ve YPJ Sözcüsü Roksan Muhammed yer alıyordu. ANHA, heyetin YPJ’nin devlet kurumlarına entegrasyonu süreciyle ilgili görüşmelerin ardından dün Şam'dan döndüğünü bildirdi.

Görsel kaldırıldı.
Suriye Savunma Bakanı Murhaf Ebu Kasra

SDG ile Suriye hükümeti arasında imzalanan ‘29 Ocak 2026 Anlaşması’ kapsamında gerçekleştirilen görüşme, entegrasyon sürecinin uygulanmasına yönelik mekanizmaların oluşturulmasını amaçlıyor.

ANHA’nın YPJ heyetindeki kaynaklardan aktardığına göre görüşmenin ana gündem maddesinin YPJ'nin orduya katılım şekliydi. YPJ heyetinin, görüşmenin ayrıntılarını ve sonuçlarını içeren resmi bir açıklama yapması bekleniyor.

SDG'nin Suriye resmi kurumlarına entegrasyon süreci devam ederken, erkek komutanlar Savunma Bakanlığı ve yerel yönetimde atanmış olsa da kadın unsurların entegrasyonu konusu belirsizliğini koruyor.

Kürtlerden oluşan Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) yetkilisi Muhammed Aybaş, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, YPJ'nin Suriye ordusuna entegrasyonu konusundaki tartışmaların henüz olgunlaşmadığını söyledi. Aybaş, “Çünkü Şam tarafında bir ret var, buna karşılık ise YPJ'nin İçişleri Bakanlığı ve sivil dairelere entegre edilmesi önerisi var” diye ekledi.

Görsel kaldırıldı.
YPJ Sözcüsü Roksan Mohammad (solda), iç güvenlik güçlerinden kadın savaşçılarla birlikte Kamışlı Havalimanı yakınlarında beklerken, 8 Şubat 2026 (AFP)

Şam, daha önce, yapısında kadınlara özel tugaylar bulunmadığı için YPJ'nin Suriye Arap Ordusu’na entegre edilemeyeceğini, ‘ancak hizmetlerine devam etmek isteyenler, iç güvenlik alanındaki deneyimlerinden yararlanmak üzere İçişleri Bakanlığı'na gönüllü olarak başvurabileceklerini’ açıklamıştı.

Şam ile SDG arasında varılan anlaşmanın uygulanmasını denetlemekle görevli Cumhurbaşkanlığı ekibinin sözcüsü Ahmed el-Hilali, Şarku’l Avsat’a, Suriye hükümetinin Haseke-Şam yolu üzerinde heyete güvenlik koruması sağladığını söyledi.

Dün Savunma Bakanlığı ile yapılan görüşmelerin bir anlaşmaya varıp varmadığı sorusuna ise, “Görüşmeler, belirli bir konuda anlaşmaya varıldığı anlamına gelmez. Görüşmenin sonuçlarının resmi olarak açıklanmasını bekliyoruz” yanıtını verdi.

Şarku’l Avsat, görüşmenin ayrıntılarını öğrenmek için Savunma Bakanlığı'nın Halkla İlişkiler ve Medya Ofisi ile iletişime geçmeye çalıştı, ancak yanıt alamadı.


Yeni bir Libya otoritesinin kurulmasına yönelik öneri, geçiş döneminin uzayacağına dair endişeleri artırıyor

Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
TT

Yeni bir Libya otoritesinin kurulmasına yönelik öneri, geçiş döneminin uzayacağına dair endişeleri artırıyor

Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)

Libyalıların, 2011 yılından bu yana devam eden geçiş sürecinin sona erdirilmesi yönündeki çağrıları gerek resmî ve siyasi düzeyde gerekse halk nezdinde sürüyor. Uzun süredir devam eden siyasi tıkanıklık ve bölünmüşlüğün son bulmasına yönelik güçlü beklenti dikkat çekiyor.

Ancak Birleşmiş Milletler’in (BM) himayesinde yürütülen ‘yapılandırılmış diyalog’ sürecine atfedilen bir sızıntı, geçiş döneminin yeniden uzatılabileceği endişelerini gündeme getirdi. Söz konusu önerilerde yeni bir geçiş otoritesinin oluşturulmasından bahsedilirken, bazı Libyalılar bunu çözümden ziyade krizin yeniden üretilmesi olarak değerlendiriyor.

Yeni bir otorite oluşturmak

Taslak metin, coğrafi dengeyi gözeterek Berka, Trablus ve Fizan bölgelerini temsil edecek şekilde bir devlet başkanı ve yardımcısından oluşan yeni bir yönetim yapısının kurulmasını öngörüyor. Seçimin ise BM gözetimindeki diyalog süreci üzerinden ‘tek liste’ sistemiyle yapılması ve adayların, diyalog üyelerinin yüzde 25’inin desteğini alması şart koşuluyor. Görev süresinin uzatılamaz şekilde 36 ayla sınırlandırılması planlanırken, sınırlı mali güvenceler sağlanması ve sürenin sonunda uluslararası tanınırlığın sona erdirilmesi de taslakta yer alan düzenlemeler arasında bulunuyor.

 Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne brifing verdi. (Arşiv – UNSMIL)Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne brifing verdi. (Arşiv – UNSMIL)

‘Yapılandırılmış diyalog’ sürecine katılan bazı isimler, aralarında Esad Ziyu’nun da bulunduğu üyeler, söz konusu önerinin ‘resmî çerçevenin dışında bir taslak olduğu ve diyalog sürecini yansıtmadığı’ yönünde hızlı bir şekilde açıklama yaptı. Ancak buna rağmen taslağın dolaşıma girmesi, art arda gelen geçiş süreçlerinin ne istikrar sağlayabildiği ne de belirleyici seçimlerin yapılmasına imkân tanıyabildiği bir ortamda, Libyalılar arasında ciddi endişelere yol açtı.

BM Libya Destek Misyonu (UNSMIL) Sözcüsü Muhammed el-Esadi, BM Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh tarafından geçtiğimiz ağustos ayında önerilen ve BM Güvenlik Konseyi tarafından desteklenen yol haritasını, 2011’den bu yana süren geçiş dönemlerini sona erdirmeyi amaçlayan ‘pratik bir girişim’ olarak nitelendirdi. Söz konusu planın, genel ve şeffaf seçimlere ulaşmak için süreci hızlandırmayı ve zaman dilimini daraltmayı hedeflediği belirtildi.

Nisan ayında yeniden başlaması planlanan ‘yapılandırılmış diyalog’ süreci, Tetteh’in yol haritasının bir parçası olarak öne çıkıyor. Bu plan, seçim yasalarının değiştirilmesi, seçim komisyonundaki boş kadroların doldurulması ve birleşik bir hükümet kurulmasını da içeriyor.

El-Esadi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “UNSMIL’in uygulamaya koyduğu yol haritası, Libya’daki siyasi tıkanıklık ve bölünmüşlüğe son vermeyi amaçlıyor” dedi. Ayrıca, BM çerçevesinde yürütülen herhangi bir girişimin resmî olarak misyon tarafından duyurulması gerektiğini, bu çerçevenin dışındaki önerilerin ise yalnızca ilgili tarafların görüşlerini yansıttığını vurguladı.

Geçtiğimiz şubat ayında başkent Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarından (Arşiv – UNSMIL)Geçtiğimiz şubat ayında başkent Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarından (Arşiv – UNSMIL)

Buna karşın, geçiş süreçlerine ilişkin tartışmalar, Libya kamuoyunun geçici dönemin sona erdirilmesine yönelik beklentileri ile ülkenin hâlâ iç dengeler ve uluslararası çekişmelerin etkisi altında olan siyasi gerçekliği arasındaki uçurumu ortaya koyuyor.

Bu çerçevede, Libya Devlet Yüksek Konseyi (DYK) üyesi Ebu’l Kasım Kuzeyt, ülkenin ‘geçiş aşamalarını aşmaktan hâlâ uzak’ olduğunu belirterek, ‘yolsuzluğun kurumsallaşması ve gelecekte kalıcı olması gereken kurumlar içinde otoriter yönetim biçimlerinin yeniden üretilmesi’ riskine dikkat çekti.

Kuzeyt, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Libyalıların geniş bir kesiminin tartışmalı ya da yolsuzlukla suçlanan isimlerin kalıcı devlet yapısında yer almasına karşı çıktığını ifade etti.

Öte yandan, geçiş sürecinin sona erdirilmesine yönelik resmî temaslar da sürüyor. Bu kapsamda, Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi ile DYK Başkanı Muhammed Takala arasında yapılan görüşmelerde, ulusal seçimlerin gerçekleştirilmesi için gerekli şartların oluşturulmasına yönelik ‘somut adımlar’ ele alındı.

Ayrıca, Cebel-i Garbi bölgesindeki yerel yetkililer ve aşiret liderleri de Libya Başkanlık Konseyi Başkan Yardımcısı Abdullah el-Lafi ile yaptıkları son görüşmede, geçiş sürecinin sona erdirilmesine yönelik çabalara destek verdiklerini açıkladı.

‘Genel bıkkınlık’ durumu

Araştırmalara göre bu siyasi hareketlilik, ardışık geçiş süreçlerinden kaynaklanan ‘genel bir bıkkınlık’ hissini gizleyemiyor. Libya Araştırma ve Geliştirme Merkezi Direktörü es-Senusi Biseykri, ülkenin ‘siyasi yorgunluk, güvenlik ve askeri bölünmeler’ içinde olduğunu ve bunun doğrudan yaşam koşullarına yansıdığını, enflasyon, nakit sıkıntısı ve hizmetlerde gerileme gibi sorunlara yol açtığını belirtti.

Biseykri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu krizlerin yüksek düzeyde yolsuzlukla daha da derinleştiğine dikkat çekti. Ayrıca, BM taslak raporunda bazı askeri kişilerin petrol kaçakçılığına karıştığının yer aldığını ve ‘yapılandırılmış diyalog’ süreciyle ilgili sızıntıların, her ne kadar üzerinde uzlaşı sağlanmamış olsa da, siyasi mesajlar içerdiğini ifade etti.

ABD’nin Libya Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Jeremy Brent, geçtiğimiz şubat ayında Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarına katıldı. (UNSMIL)ABD’nin Libya Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Jeremy Brent, geçtiğimiz şubat ayında Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarına katıldı. (UNSMIL)

Biseykri, ülkenin doğu ve batısındaki iki hükümeti birleştirme çabalarının da aksadığını belirtti. Bu süreçte, Mossad Boulos, ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı olarak yürüttüğü girişimlerle öne çıktı, ancak taraflar arasındaki anlaşmazlıklar devam ediyor.

Boulos, daha önce Avrupa başkentlerinde doğu ve batı Libya’daki siyasi aktörler arasında hükümetleri birleştirmeyi hedefleyen görüşmeler yürüttü. Ancak bu girişimler, özellikle DYK içindeki bir kesim tarafından eleştirildi.

Siyasi analist Hazım er-Rayis, halktaki memnuniyetsizliğin ‘açık şekilde’ gözlemlendiğini belirterek, sürecin bir krizi çözmek yerine ‘tekrarlamak’ yönünde bir eğilim olarak algılandığını söyledi. Mevcut siyasi yapılarla devam etmenin, seçimlere götürecek herhangi bir sürece duyulan güveni zayıflattığını vurguladı.

Er-Rayis, ‘yapılandırılmış diyaloğun’ bu endişeleri gidermediğini, özellikle çıktılarının bağlayıcı olmamasının önceki seçim yasası deneyimlerini hatırlattığını ifade etti. Uluslararası aktörlerin, başta Boulos’un girişimleri olmak üzere, sürece müdahalelerinin, ulusal çıkarlar yerine dış aktörlerin çıkarlarını gözetebileceği uyarısında bulundu.

Er-Rayis, UNSMIL’in performansını değerlendirirken, sürecin ‘tereddütlü ve çelişkili’ yürütüldüğünü; hem mevcut kurumlarla devam etme hem de onları aşma ihtimali arasında gidip gelindiğini belirtti. Ayrıca, BM Güvenlik Konseyi içindeki kararlı uluslararası destek eksikliğinin, sürecin ‘uluslararası dengelere bağlı bir çözüm’ izlenimi verdiğini ve iç politik iradeden ziyade dış faktörlere dayandığını ortaya koyduğunu söyledi.

Daha önce Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne verdiği brifingde, Temsilciler Meclisi (TM) ve DYK’nin seçim yol haritasında ilerleme sağlayamamasını eleştirerek, yol haritasının iki temel adımını doğrudan ele almak üzere küçük bir grup oluşturma niyetini açıklamıştı. Ancak bu adım henüz fiilen uygulanmadı.


İran’daki savaşın Sudan'daki duruma üç düzeydeki etkisi

Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)
Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)
TT

İran’daki savaşın Sudan'daki duruma üç düzeydeki etkisi

Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)
Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)

Emced Ferid et-Tayyib 

ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaş, diplomatik bir boşluk anında değil, Umman’ın arabuluculuğunda müzakere kanalları halen açıkken patlak verdi. 26 Şubat 2026 tarihinde sona eren ve bir miktar ilerleme kaydedildiği ve teknik olarak tamamlanmaya değer olduğu belirtilen Cenevre’deki müzakere turunun ardından 28 Şubat'ta müzakerelerden askeri operasyonlara doğru şok edici bir geçiş yaşandı. Bir anda diplomatik araçlarla gerilimi yönetme mantığından, belirli hedefleri veya gerçekçi sonları olmayan açık savaş mantığına geçildi. Bu ani geçiş ve bunun İran rejiminin Dini Lideri (Rehber) Ali Hamaney'in öldürülmesi ve İran komuta yapısının kısmen parçalanması anlamında taşıdığı imalar ve ardından gelen siyasi mantıktan yoksun geniş çaplı misillemeler, sadece Arap Körfezi'nin durumunu değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda 2023 yılının nisan ayından bu yana kendi iç savaşının sonucu olarak yapısal bir zayıflık döneminden geçen Sudan da dahil olmak üzere, tüm bölgede bölgesel güvenlik ve istikrar denklemini yeniden tanımladı.

İlk savaşın kıvılcımı konusunda yorumlar ne kadar farklı olursa olsun, İran’ın ardından gelen tepkisi, tamamen stratejik bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, siyasi orantıdan ve bölgesel yönelimden yoksun görünüyordu. İran, misillemesinde ABD ve İsrail'i hedef almakla kalmayıp Katar, Suudi Arabistan, Ürdün, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kuveyt gibi Arap ülkelerindeki altyapı, sivil tesisler ve enerji tesislerini de vurdu. Ayrıca, savaşın patlak vermesini önlemek için müzakerelerde en önemli arabulucu olmasına rağmen Umman’ın da Salalah Limanı'na saldırı düzenledi. Doha, gerginliğin azaltılması gerektiğini açıkça vurgularken Suudi Arabistan, 14 Ocak 2026 tarihinden itibaren doğrudan diplomatik kanallar aracılığıyla İran'a, ABD’nin İran topraklarına karşı olası herhangi bir operasyonunda hava sahasının, topraklarının veya üslerinin kullanılmasına izin vermeyeceğini resmen bildirdi. Riyad, Doha ve Maskat, krizi önlemek için bölgesel çabalara katılmıştı. Ancak İran'ın yanıtı, bu ülkeleri hedef almak oldu. Bu da rasyonel bir caydırıcılık değil, savaşı uzlaşı kapısını aralık bırakmaya ya da en azından bölgesel düzenin tamamen çökmesini önlemeye çalışan ülkeleri bile kapsayacak şekilde genelleştirme eğilimini yansıtıyordu.

Sudan açısından, ABD-İran savaşının etkileri yalnızca coğrafi faktörler ve ülkenin Arap güvenlik çevresi içindeki konumu nedeniyle değil, aynı zamanda 2023'ten beri süren Sudan savaşının felaketi sırasında ortaya çıkan zamansal bağlamdan da kaynaklanıyor. Bu, bölgesel roller ve hırsların iç içe geçtiği, gerçeği yeniden şekillendirmeye çalışan siyasi anlatıların çatıştığı, ayrıca savaşın yol açtığı iç baskı ve ekonomik krizin de eklenmiş olduğu karmaşık bir bağlam. Burada Sudan, Arap Körfezi'ndeki izole krizi uzaktan izleyen bir gözlemci değil, Körfez'den Kızıldeniz'e uzanan Arap güvenlik çevresinin temel bir parçasıdır ve aynı anda Hürmüz Boğazı, Babu’l-Mendeb Boğazı ve ikisi arasında uzanan tedarik zincirlerinden etkileniyor. Dünya enerji ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Husilerin savaşa dahil olmasıyla birlikte Kızıldeniz’deki deniz trafiğinin istikrarına dair endişelerin artması, Sudan’a sadece yüksek fiyat şoku değil, içinde ve çevresindeki güvenlik alanında da bir deprem etkisi yaratıyor.

Bu açıdan bakıldığında Sudan’ın resmi tutumu son derece net bir şekilde ortaya kondu. Sudan hükümeti, krizin patlak verdiği ilk günlerden itibaren İran’ın Arap ülkelerine yönelik saldırılarını en sert ifadelerle kınadı ve bunları ‘açık ve gayrimeşru bir saldırı’ olarak nitelendirdi. Bu ifadeyle Hartum, tutumuna yönelik herhangi şüpheye yer bırakmayacak şekilde erken bir adım attı. Ardından Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Körfez ve Arap liderleriyle görüşerek bu tutumu pekiştirdi ve dayanışma içinde olduklarını ifade etti. Ayrıca, bu konuda devlet adına konuşmanın sonuçları konusunda içerdeki tüm taraflara açık bir uyarıda bulunarak, Sudan'ın Arap devletlerinin güvenliğini desteklediğini ve buna yönelik herhangi bir müdahaleyi reddettiğini vurguladı. Bu nokta diplomatik bir ayrıntı değil, Sudan'ı manevra veya uzlaşma payı bırakmadan Arap güvenlik alanının içine yerleştiren açık bir siyasi duruşun ilanıdır.

Sudan'ın resmi tutumu son derece net bir şekilde ortaya koyuldu. Sudan hükümeti, krizin patlak verdiği ilk günlerden itibaren İran'ın Arap ülkelerine yönelik saldırılarını en sert ifadelerle kınadı ve bunları ‘açık ve gayrimeşru bir saldırı’ olarak nitelendirdi.

Tam da bu anda, bazı Sudanlı politikacıların iktidar koltuklarına tırmanma çabalarında sergilediği fırsatçılık, en çirkin haliyle ortaya çıktı. Siyasi anlaşmazlık ile ülkeyi dış düşmanlıklardan korumak arasında ayrım yapmak yerine, Sudan'ı İran ekseniyle ilişkilendirmeye çalışan eskimiş bir anlatıyı şişirmeye, tekrarlamaya, yaymaya ve hatta bunun için kanıtlar uydurmaya girişerek, İsrail ve ABD'nin Sudan'a saldırmasını kışkırtmaya çalıştılar.

Sanki iktidarla olan çekişmeleri, iktidara karşı çıkmakla vatan düşmanlığı arasındaki temel farkı görmelerini engellemiş gibi. Bu durum, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) milislerinin Sudan devletine -halkı, toprağı ve hükümeti olmak üzere üç bileşeniyle- yönelik saldırılarını destekleyen bölgesel bir eksene verdikleri destek ve taraf tutmaları göz önüne alındığında, onlar için şaşırtıcı değildi. Ancak burada, siyasi değerlendirme bozulmadan önce ahlaki denge açıklanamaz bir şekilde bozuluyor. Çünkü vatan, onların bunalımlı hayal dünyasında, sadece dış şantaj malzemesi ve çekişme sahnesinde kullanıma açık bir kâğıt parçası haline geliyor. Bu ne siyasi muhalefet ne de entelektüel bir duruştur. Bu, vizyondaki bir kusurdur. Bu manzaranın arka planında, HDK milisleri ve onu destekleyen eksenlerin önderlik ettiği, aynı anlatıyı tekrarlayıp abartan paralel bir siyasi yapı da duruyor. Bu yapı, yabancı silahlı güçlerin ve dış desteğin arkasına sığınarak siyasi bir alternatif yaratma hayallerine dayanıyor.

İran'ın başkenti Tahran'ın mahallelerinin bombalanmasının ardından mahallelerde dumanlar yükselirken, 1 Mart 2026 (AFP)İran'ın başkenti Tahran'ın mahallelerinin bombalanmasının ardından mahallelerde dumanlar yükselirken, 1 Mart 2026 (AFP)

Bu yüzden Sudan'daki durumda savaşın İran üzerindeki en tehlikeli etkisi askeri değil, anlatısal ve siyasi niteliktedir. Hartum ile Tahran arasında bir bağlantı kuran söylemin yeniden gündeme getirilmesinin amacı içeriği betimlemek değil, Sudan'ı uluslararası kamuoyunda İran'a karşı savaşın bir uzantısı olarak göstermektir. Bu fikir, milislerin ve otoriter dayanak arayan bazı siyasi çevrelerin ağzından yayıldığında, kışkırtıcı bir ortam yaratır. Amaç, Sudan devletine karşı ABD-İsrail düşmanlığını kışkırtmak ya da en azından bazı karar çevrelerinde bunun teorik olarak kabul edilmesini kolaylaştırmaktır.

Sudan'daki durumda savaşın İran üzerindeki en ciddi etkisi askeri değil, anlatısal ve siyasi nitelikte.

Ekonomik açıdan, savaş Sudan'a en acımasız yoldan, yani günlük yaşam yoluyla ulaşıyor. Petrol fiyatları büyük ölçüde yükseldi ve 30 Mart'ta Brent ham petrolü varil başına yaklaşık 115,66 dolara çıktı. Bu da yaklaşık yüzde 59'luk bir artışa tekabül ediyor. Öte yandan Hürmüz Boğazı’nın geniş çapta tıkanık kalmasıyla birlikte, piyasanın günlük yaklaşık 12 milyon varil ham petrol ve ürün kaybına uğradığı tahmin ediliyor.

Bu rakamlar sadece dünya piyasalarına ait değil, doğrudan Sudan'a da ait, çünkü bu ülke, nakliye, sigorta, yakıt, elektrik ve kırılgan ekonominin işleyiş maliyetleri yoluyla, malın kendisini ithal etmeden önce şokun etkisini ithal ediyor. Enerji şoku, zaten savaşın yıprattığı ülkede yeni bir enflasyon dalgasına dönüşürken uzaklardaki savaş, Sudan'da ekmek, ilaç ve ulaşım üzerinde baskı yaratıyor.

Güney Sudan'ın Maban kentindeki bir depoda, Dünya Gıda Programı'na ait binlerce torba ince mısır dağıtılmaya hazır durumda, 20 Ağustos 2025 (AFP)Güney Sudan'ın Maban kentindeki bir depoda, Dünya Gıda Programı'na ait binlerce torba ince mısır dağıtılmaya hazır durumda, 20 Ağustos 2025 (AFP)

Ancak en ağır darbe, Sudan’da günümüzde en önemli ekonomik faaliyet olan tarıma isabet ediyor. Tarım, tarihsel olarak da ülkenin omurgası ve ekonomik istikrarının kaynağı oldu. Dünya Bankası'na göre Sudan'da tarım gayri safi yurtiçi hasılanın yaklaşık yüzde 35'ini oluşturuyor ve işgücünün yüzde 40'ından fazlasını istihdam ediyor. Bu oranlar savaşın ardından daha da yükseldi. Savaşın ağırlığı altında sanayi ve hizmet sektörlerinin gerilediği bir ülkede, tarım artık sadece bir ekonomik sektör olmaktan çıkıp, toplumu ayakta tutabilecek son geniş üretim üssü haline geldi. Bu yüzde yakıt, gübre veya ulaşıma yönelik herhangi bir şok, sadece piyasaya değil, ulusal dayanıklılık yeteneğine de darbe vuruyor.

İşte bu noktada gübre ve gıda krizinin ciddiyeti ortaya çıkıyor. Üre fiyatları, savaşın patlak vermesinden bu yana yüzde 47 artışla ton başına yaklaşık 684 dolara yükseldi. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ise krizin devam etmesi halinde, 2026 yılının ilk yarısında küresel gübre fiyatlarının ortalama olarak yüzde 15 ila 20 daha yüksek kalabileceği uyarısında bulundu. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Sudan'da iki kat daha fazla önem kazanıyor. Dünya Gıda Programı'na (WFP) göre 21,2 milyon kişi ciddi gıda güvensizliği ile karşı karşıya ve 12 milyondan fazla kişi evlerini terk etti. Faşir ve Kadugli şehirlerinde kıtlık yaşandığı da teyit edildi. Buğday ihtiyacının yaklaşık yüzde 80'ini ithal eden bir ülkede, enerji ve gübre krizi sadece tarımsal kârlılığın düşmesi anlamına gelmiyor, aynı zamanda açlığın eşiğine bir adım daha yaklaşılması anlamına geliyor.

Enerji krizi, zaten savaşın yıprattığı ülkede yeni bir enflasyon dalgasına dönüşüyor ve uzaktaki savaş, Sudan’ın iç kesimlerinde ekmek, ilaç ve ulaşım üzerinde baskı yaratıyor.

Kara taşımacılığı maliyetlerinin yaklaşık yüzde 30 artması ve bazı güzergâhlarda nakliye ücretlerinin yüzde 25 ila 30 oranında yükselmesi ile birlikte, Sudan’a insani yardımın ulaştırılma maliyeti de önemli ölçüde arttı. Bu anlamda, Sudan'da İran'a karşı yürütülen savaş sadece bir dış haber olarak kalmıyor, aynı zamanda kırsal bir klinikte antibiyotiklerin tükenmesi, aşıların gecikmesi veya bir çocuğun sıtma ilacının kesilmesi gibi olasılıklara da yol açıyor.

İran’daki savaşa rağmen, Fransız gazetesi Le Monde yakın tarihli bir haberinde, HDK milislerine yönelik dış desteğin devam ettiği, hatta İran savaşının patlak vermesinden sadece dört gün sonra bu desteğin daha da arttığı belirtildi. Bu durum, milislerin Etiyopya topraklarından başlayan doğu cephesini açabilmelerinde yansıdı ve milisler, Mavi Nil eyaletinde Etiyopya sınırı yakınlarındaki Kermek şehrinin kontrolünü ele geçirmeyi başardılar. Jeopolitik çelişki en üst düzeye ulaşmış durumda. Zira Sudan, Sudan savaşındaki aktörler için tehlikeli zamanlarda ertelenebilecek marjinal bir mesele değil, ateş altında bile yatırım yapılan uzun vadeli stratejik bir varlık.

Sonuç olarak, İran'ın savaşı Sudan'daki savaşın özünü değiştirmedi, aksine yaşam koşullarını ve bazılarının dışarıdan yeniden tanımlamaya çalıştığı iç savaş felaketini daha da kötüleştirdi. Ayrıca, şu anda geniş çaplı yaşamın son dayanağı olarak tarıma dayanan ekonomisinin, çok uzak bir yerden vurulabileceğini gösterdi. Ayrıca, milislerin yabancı destek ağlarının acil, geçici veya duygusal olmadığını, aksine tüm bölge büyük bir savaşla meşgulken bile desteğini sürdürme konusunda stratejik olarak son derece kararlı olduğunu ortaya koydu.

İran'daki savaşın Sudan'daki duruma etkisi, üç düzeyde özetlenebilir:

1- Anlatı çatışması, yani savaşın kendisine ait olmayan bir eksenin uzantısı olarak yeniden pazarlanması.

2- Ekonomik kriz, yani açlık çeken bir ülkenin kalbinde enerji, gübre ve buğdayın vurulması.

3- Güvenlik coğrafyasının ihlali, yani tüm bölge çatışma içindeyken milis destek ağlarının doğudan ve batıdan faaliyetlerine devam etmesi.

Sudan’ın menfaati, ülkenin Arap dünyasına aidiyetini gölgeleyen sözde tarafsızlıkta yahut kesinlikle kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir savaşa herhangi bir şekilde dahil olmakta da değil, daha katı ve net bir denklemin tesis edilmesinde yatıyor. Sudan, bölgesel Arap güvenliğinin önemli bir parçası olsa da bölgesel hesaplaşmaların yapıldığı bir arena ya da içeriye girmeyi bekleyenlerin hayalleri ve düşmanların propagandalarında kullanılabilecek bir malzeme asla değil!

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.