Irak toplumu şiddet sarmalında nasıl değişime uğruyor

El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı (AP)
El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı (AP)
TT

Irak toplumu şiddet sarmalında nasıl değişime uğruyor

El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı (AP)
El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı (AP)

Irak’ın başkenti Bağdat’ta yaşayan vatandaşların hayat tarzı ve kentin doğası, ülkede son 40 yıldır meydana gelen siyasi değişimler, çatışmalar ve ekonomik sorunlardan dolayı değişime uğradı.
Irak’ın komşu ülkelerinin başkentlerini ziyaret eden bir şahıs, üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu başkentleri tekrar ziyaret ettiğinde pek az şeyin değiştiğini gözlemlerken, Bağdat’a uğrayan kişiler ise aradan kısa bir süre geçmeden yaptıkları ikinci bir ziyarette kentteki hızlı değişim karşısında şoka uğruyor.
Bağdat’ta tüm bu yaşananlardan, son 10 yıl içinde silahlı İslamcı grupların kentin kılcal damarlarına kadar her şeyi kontrol altına almasının da payı var. Araştırmacılar, Ekim 2019’da başlaya ve aylarca süren gösterileri “Irak toplumunun gönlünde nadide bir yere sahip olan kentin ruhu üzerine çöken kara bulutları dağıtma ve yeniden ayağa kaldırma” girişimi olarak niteliyor.

Gerilemenin başlangıcı
Iraklı uzman ve akademisyenler kentteki gerilemenin geçmişini, 1950’lere kadar götürüyorlar. Ancak Bağdat’taki gerilemenin, Saddam Hüseyin zamanında ülkenin girdiği savaşların etkileri, radikal söylemlerin rağbet görmesi ve orman kanunlarının kentte hakim olması ile birlikte son yıllarda çok büyük bir ivme kazandığına dikkat çekiliyor.
Bu faktörler, Bağdat’ta toplumsal yaşamın hatlarını zenginleştiren ve burayı kültürel, sanatsal ve toplumsal değerlerin etkili bir başkenti haline getiren sosyal elitlerin etkisinin de azalmasına yol açtı.
2003 yılı Bağdat için yeni bir başlangıç fırsatıydı. Ama ne var ki silahlı İslamcı grupların Bağdatlılara dayattığı yaşam tarzı hızla yaygınlık kazandı ve bu yaşam tarzı Bağdat sokaklarında ve kentteki ailelerin üzerinde etkisini göstermeye başladı. Silahlı İslamcı grupların daha çok İran’ın Velayet-i Fakih veya İhvan ideolojisine yakın bir söylem benimsedikleri görülüyordu. Bu iki ideolojinin öncelikler listesinin tepesinde ise sanatsal ve kültürel faaliyetlerin yanı sıra sivil özgürlüklerin kısıtlanması yer alıyor.
Iraklı akademisyen ve araştırmacı Haydar Said, Independent Arabia’ya verdiği demeçte, “Bölgemizde kurulan ulus devletlerde (Irak da bunlardan biri) kültürel, idari ve siyasi gelişmelerin kalbinin attığı sınırlı sayıdaki büyük metropol şehirler, devleti yönetiyor. Bağdat’ın da bu konuda merkezi bir rolü vardı. Zira kent Iraklı kimliğinin membaını teşkil ediyordu. Bunun temelinde, Bağdat’ta farklı toplumsal sınıfların bir arada yaşaması yatıyordu” dedi.
Said, “Bağdat kenti ve Irak kırsalı ile çölü arasında düzensiz bir büyüme vardı. Bağdat’taki kentleşme arttıkça, Irak kırsalı ve çölü daha da fakirleşti ve daha çok geri kaldı. Bu dengesizlik (diğer faktörlerin yanı sıra) 1958’de rejimin yıkılmasına yol açtı. Bağdat her ne kadar ulusal bir sembol olsa da bir intikam sahasına döndü. İşte bu süreç Bağdat’ın nasıl parçalandığını açıklıyor” diye konuştu.
Said'in bahsettiği zamanlarda, Bağdat ile Irak'ın gelişmekte olan şehirleri arasında dengesiz bir büyüme orantısı olmasına rağmen bugün başkentin diğer kentlerin örf ve adetlerinden, gelenek ve göreneklerinden, dini değerlerinden hatta Iraklı bedevilerin yaşam tarzından etkilendiğini görüyoruz. Nitekim Bağdatlıların günlük diyalogları arasında kullandıkları “Mevlay (efendim), Hali (dayı) ve Aziz” gibi kelimeler buna işaret ediyor. Bu kelimeler, bir taraftan göçmen kabilelerin, diğer taraftan dini, siyasi ve silahlı grupların kent yaşama üzerindeki etkisini gösteriyor.

El Kaide’nin mirasını bugünkü silahlı gruplar devraldı
Irak’taki faaliyetleri 2000’li yılların başlarına kadar uzanan El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı. Örgüt, şehrin ruhuna uymadığını iddia ettiği birtakım sivil faaliyetlere karşı ‘adam öldürme’ cezaları kesiyordu. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre, örgütün Bağdat’tan atılması sonrasında onun yerini alan silahlı gruplar, örgütün sivil özgürlükler kapsamında benimsediği uygulamaları miras aldı.
2003 sonrası Irak resmi makamları, Sünni silahlı gruplar söz konusu olduğunda “terör örgütü” nitelemesini, Şii silahlı gruplar söz konusu olduğunda ise “radikaller veya haydutlar” tanımlamasını kullanmaya başladı.
2018’de eski güzellik kraliçesi Tara Fares başta olmak üzere bazı manken ve foto modellere karşı yargısız infazlar gerçekleştirildi.
Bu olayların faillerinin yakalanması noktasında yetkililerin önünde herhangi bir engel olmamasına rağmen “toplumsal çürümeyle mücadele” fikriyle uyumlu olarak cinayetlere göz yumulduğu anlaşılıyor.
Tara Fares’in öldürülmesi olayında, Eski İçişleri Bakanı Kasım el-Araci, o dönem yaptığı açıklamada, Tara Fares’i ve diğer birçoğunu öldüren “radikal Şii grubun kim olduğunu bildiğini ancak bakanlık içerisinde üst düzey bir subayın, şeriatı uygulama hakkına sahip olduklarını zanneden bu gruplara sempati duyduğunu” açık bir şekilde dile getirmişti.
2020’ye geldiğimizde, İran destekli silahlı grupların sahneye çıktıklarını görüyoruz. Nitekim bu gruplar, yılbaşından bu yana gerçekleşen birçok bombalı saldırıya ya övgüde bulundu ya da onu üstlendi. İran destekli Hizbullah Tugayları (Ketaib Hizbullah) Sözcüsü Ebu Ali Askeri, 23 Haziran 2020’de yayınladığı açıklamada, Bağdat şehir merkezinde içki satılan bir mağazayı hedef alan bombalı saldırıya övgüler dizdi ve bu tür saldırıların sayılarının artmasını istediklerini ima eden ifadeler kullandı.
Iraklı gazeteci Muhammed Habib, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, İran destekli grupların ideolojik amaçlarla eylemler düzenlemediğini, eylemlerini para ve güç uğruna yaptıklarını düşündüğünü söyledi.
Habib, konuşmasının devamında şunları kaydetti:
“Bu gruplar İslam dinin öngördüğü helal ve haramı tanımazlar. Zira bunlar dinlerin haram olarak nitelediği cinayet, hırsızlık ve yolsuzluk gibi ne varsa hepsini yaptılar. Bu gruplar, Bağdat’ın eski hayat tarzına dönmesini kendi çıkarları için tehdit olarak görüyorlar. Barış ve ülke egemenliğinin yeniden tesis edilmesi, paralel askeri gruplara ihtiyaç kalmaması anlamına gelir. Aynı şekilde toplumun silahlı dini gruplardan uzaklaşması halinde Meclis’teki güç dengeleri değişir ve bu durum gruplar için sonun başlangıcı olur. Meclis bloğuna sahip olmayan silahlı gruplar bile hükümetten ve siyasi partilerden nemalanan kardeş grupların nüfuzunu kullanıyor. Bu gruplar, kendi gündemleri dışındaki durumlar için tek bir kurşun bile atmadığı gibi tek bir dolar, dinar ve tümen dahi harcamadılar. Ancak Bağdatlıları ister sindirme operasyonlarıyla ister gönüllü bir şekilde muhafazakarlaştırmak için para ve kurşunların tümünü seferber ettiler. Ancak ne var ki benzer kaderi paylaşan devlet ve toplumların tarihi, bizlere daima halk iradesinin üstün geldiğini gösteriyor. Tıpkı Irak halkının 561 gencini kaybettiği Ekim ayaklanması sonrasında silahlı grupları ve İran’daki Velayet-i Fakih ideolojisinin dayattığı yaşam tarzını reddetme noktasında birleşmesi gibi.”

Baskıları hafifletmeye dönük girişimler
2008 sonrasında, ABD’nin desteğiyle ülkedeki mezhep çatışmalarının sona ermesine katkıda bulunan Irak’ın eski Başbakanı Nuri el-Maliki, göreve geldiği ilk dönemlerde Bağdat sakinleri üzerindeki baskıları kaldırmak için çalıştı. Maliki, bu çerçevede Bağdat’taki silahlı grupların hakimiyetine karşılık olarak hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek için çabaladı. Bu çabalar, Bağdatlılara kentin eski ruhunu yeniden canlandırmalarına imkan verecek nispeten uygun bir atmosfer hazırladı. Maliki, o dönem eğlence mekanlarına, sanatsal ve kültürel faaliyetlere getirilen kısıtlamaları kaldırarak, kurşun seslerinden, mezhepçi ve radikal İslamcı grupların sloganlarından başka bir şey duyulmayan Bağdat’ta konserler tertip etti.
Ancak bu eğilim fazla sürmedi. Zira 2010 seçimleri kapıya dayandığında, Maliki ikinci kez seçilmek için silahlı gruplara yanaşarak mezhepçi bir söylem benimsemeye başladı.
2010 seçimlerini kazanan Maliki başbakanlık koltuğunu korudu. Ancak bu dönemde mezhepçi söylemlerin dozu bir yandan artarken, diğer yandan Maliki aralarında Asaiub’l Ehli’l Hak örgütünün de bulunduğu silahlı gruplarla anlaşma imzaladı.
Anlaşmayı takip eden süreçte Bağdat’taki barlar ve eğlence mekanları bombalı saldırıların hedefi haline gelirken, Hadi el-Mehdi gibi sivil örgütlere yaptığı desteklerle bilinen şahsiyetler cinayetlere kurban gitti. Mehdi, 9 Eylül 2011’de Bağdat’taki evinde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti.

Silahlı grupların baharı
Maliki’nin ikinci döneminde (2010-2014) Bağdat’ta bir kez daha şiddet eylemlerinin tırmanması ve silahlı gruplara alan açılması, savaş yorgunu olan ve toplumsal gerilimlere sahne olan kenti adeta kimliksizleştirdi. Bir taraftan bu gelişmeler yaşanırken diğer taraftan karşı mezhepçilik söyleminden beslenen DEAŞ örgütünün ülke içindeki hareketliliği giderek artıyordu. Bu durum artık devlet üzerindeki kontrolünü daha da artıran silahlı güçlerin toplum mühendisliği icra etme fırsatını ikiye katladı. Zira devletin resmi güçlerine paralel olarak kuracağı unsur eliyle topluma ek sınırlamalar getireceği açıktı.
Haydar el-İbadi’nin Eylül 2014’te başbakanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte silahlı güçlerin nüfuzunun kısmen gerilediği görüldü. Bundan cesaret alan sivil hareketler faaliyetlerini kısmen yeniden başlattı. Ancak buna rağmen İbadi’nin dönemi, dini özgürlükler alanına yönelik çok sayıda saldırıya, radikal silahlı grupların sahip olduğu etkiye ve devlet kurumlarının zayıflığına şahitlik etti.

Ekim ayaklanması ve kent ruhunun geri dönmesi
Adil Abdulmehdi’nin yönetimin başına geçmesi, silahlı gruplara baharı getirdi. Abdulmehdi hükümeti döneminde bu gruplar devletin birçok organını zapt ederek, Bağdat sakinleri üzerindeki otoritesini daha da artırdı. Ancak silahlı grupların Bağdatlıları bu denli sıkması ters tepti. Fakat Ekim 2019’da patlak veren gösteriler, silahlı grupların Irak devletini bütünüyle ele geçirme projesine darbe indirdi.
Ayaklanma hareketi, başkentin ruhunu yeniden canlandırma veya gösterilere katılan gözlemcilerin deyimiyle “Bağdat kentinin değerlerini köreltme çabalarını kesip atma” noktasında ciddi bir girişim örneği teşkil etti. Nitekim Bağdatlılar, şehirlerindeki yaşamın yeniden canlandığını dile getiriyorlardı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre bu durum silahlı grupların endişe ve korkularını ikiye katladı. Zira İran ve bu grupların finanse ettiği medyada, gösterileri karalamaya dönük yayınlar yapıldı. Ekim gösterileri karşıtı kampanyaların merkezinde ise “protestoların toplumsal değerleri çürütmeye çanak tuttuğu, meydanlarda göstericilere ait çadırları eşcinsel bireylerin ziyaret ettiği ve ahlak dışı partilerin tertip edildiği” şeklinde iddialar yer aldı. Ancak bu iddialar, Bağdatlıları ikna etmekte başarısız oldu.

Iraklı kimliğinin tezahür ettiği saha: Bağdat
Haydar Said, bu çerçevede şunları kaydetti:
“Bağdat, Irak kimliğinin tezahür ettiği sahadır. Bu nedenle bu kimliğin sembolü olan kentten intikam alınmak istendi. Irak’ın iyileşmesi, ülke için örneklik teşkil eden Bağdat’ın iyileşmesine bağlıdır. Bu yüzden Ekim devrimi bu anlamda ve bu bilinçle Bağdat’ın devrimidir. Basra, Necef ve Nasıriye gibi bazı kentlerin bu konuda liderlik rolü olmasıyla birlikte, bu kentler yapacağı devrimin önce Bağdat’tan geçmesi gerektiğinin farkında. Bu noktadan bakılınca, Bağdat’a doğru yürüme fikrinin, sadece bu kentin siyasetin ve bürokrasinin merkezi olmasından değil, Bağdatlının devrim kimliğinden çıktığı görülebilir.”
Said, gösteriler sırasında farklı toplum kesimlerinin bir araya gelmesi ve bu tecrübenin radikal ve aşiret söylemlerine maruz kalan kapalı bir toplum üzerindeki etkisine dair soruya, “Yönetimdeki güçler dünyaya açık ve entegre olabilen değil, kapalı bir toplum oluşturmaya çalışıyor. Bu nedenle Ekim devrimi, ülkenin dünyaya açık olmaya duyduğu özlemi gösterdi” diye yanıt verdi.

Kent değerlerinin zorla baskı altına alınması
Televizyoncu ve yazar Sadun Muhsin Damd, Independent Arabia’ya verdiği demeçte, “Bağdat’a ait değerlerin, kırsalın değerlerini koruma pahasına zorla baskı altına alınması Saddam Hüseyin dönemine ait uygulamalardı. Bunun temelinde, yönetimdeki isimlerin kırsaldan gelmesi, aşiret değerlerini ve yasaları ihlal etme alışkanlığını yüceltme çabaları yatıyordu. 2003 sonrası yapılan değişiklikler bu uygulamaların daha da yerleşmesine yol açtı. Nitekim bu değişiklikler toplum dengelerini altüst ederken, siyasi süreçte de köklü değişimler meydana getirdi” diye konuştu.
Sadun, konuşmasının devamında şunları söyledi:
- Sanat, tiyatro ve sosyal mekanlar gibi sivil hayatın renklerine dair ne varsa Bağdat’ta kayboldu. Tüm şehirler için bir kimlik meselesi olan yasalara uyma ahlakı ortadan kalktı. Ekim gösterilerinin en belirgin özelliği, kadınların yoğun katılımıydı. Kadınlar, meydanlarda ister yaralıların tedavisinde, ister gaz bombaları karşısında durmaları açısında gece geç saatlere kadar ön saflardaki yerlerini korudu. Kadınların katılımı yalnızca ünlü veya sanatçılar düzeyinde değil bilakis toplumun tüm sınıflarından gerçekleşti. Bu da sivil değerlerin aileler arasında yaygın ve halen Bağdat sakinleri arasında baskın olduğunu gösteriyor.
- Kırsal yaşam tarzının Bağdat’ta yaygınlaşması, silah ve otorite yoluyla gerçekleşti. Söz konusu iki faktör, sivil değerlerin köreltilmesine yol açtı. Bu da sivil koordinasyonun sönük kalmasına sebeb oldu. Ekim devrimi, sivil devrimin açık bir şekilde ortaya çıkmasına ortam sağladı ve böylece zorla baskı altına alınan kentin değerleri Bağdat’ta gün yüzüne çıktı.
- Birçok siyasi grup son yıllarda, toplumun bir talebi olduğu bahanesiyle üniversitelerde kadın-erkek ayrımı yapma fikrini normalleştirmeye çalışıyordu. Ancak gösterilerin yapıldığı meydanlardan aktarılan görüntüler söz konusu ‘toplumun talebinin’ tersini gösterdi. Bağdat sakinlerin, genel olarak sivil değerleri korumaktan yana tavır alır.

Kadınlar ve sivil ruhun canlanması
Bağdat’taki sivil yapının eksikliğinden en çok etkilenenlerin başında kadınlar geliyor. Çok sayıda kadın aktivist, aşiretlerin ve silahlı grupların toplum üzerindeki otoritelerinin artması nedeniyle çektiği sıkıntıları dile getirirken, Ekim ayaklanmasını ise “Bağdat’ın ruhunu yeniden canlandırmak” şeklinde niteliyor.
Independent Arabia’ya konuşan kadın aktivist İnas Kerim, “Kadının toplumu etkileme rolünün zayıflamasının arkasında kadınların saldırıya uğrama, karalama ve iftira kampanyasına maruz kalmaktan duyduğu endişeler bulunuyor. Ancak Ekim ayaklanması tüm bu endişeleri ortadan kaldırdı. Bağdat toplumunda büyük bir kesimin sivil değerleri güçlendirmek ve aşiretler ile silahlı grupların üzerlerinde kurduğu otoriteyi kırmak istediği görüldü. Toplumda kapalı bir alanda kalması gerektiği algısı oluşan kadınlar, ayaklanmaya yoğun bir katılım gösterdi ve geleceğin şekillenmesinde kendisinin de bir rolü olması için çabaladı” ifadesini kullandı.
Kerim, konuşmasının devamında şunları kaydetti:
“Kadın ve erkeğin bir arada bulunmasının ‘ahlaksızca ve Bağdat kültürüne yabancı bir hareket’ olduğu yönündeki ifadelerin kaynağı Bağdat toplumu değil, yönetimdeki güçlerdir. Zaten bu durum gösteriler boyunca açık bir şekilde görüldü. Ayaklanma, daha önce silahlı gruplar tarafından defalarca kez hedef alınan kadınlara yeniden sivil faaliyetlere dönme, sıkıntılarını ve sorunlarını yüksek bir sesle dile getirme cesareti verdi. Son gösteriler kadınları, bütün sivil, siyasi ve kültürel faaliyetlerde erkeklerle eşit rol almaya, Bağdat’ın sivil ruhunu yeniden canlandırma ve bunu beslemeye teşvik etti.”
Bağdat’ın sivil değerleri canlandırma mücadelesi, Irak devletinin, gücünü silahlı gruplar üzerinde ne ölçüde kabul ettirebileceğine bağlı olarak sürecek. Bu mücadele, söz konusu silahlı gruplar her ne kadar yok etmeye veya bastırmaya çabalasa da devam edecek.



Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
TT

Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Suriye’nin El Sevre gazetesinden aktardığına göre, adının açıklanmasını istemeyen bir kaynak, telekomünikasyon şirketi MTN’nin yaklaşık 40 çalışanını işten çıkardı. Haberde, çalışanların, abonelere ait bilgiler, kayıtlı görüşmeler ve Suriye devlet yetkililerine ait telefon numaralarını dış kuruluşlara sızdırdıklarının tespit edildiği belirtildi.

Kaynak ayrıca, işten çıkarılan çalışanların “Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırmak için faaliyet gösteren unsurlarla bağlantılı olduklarının tespit edildiğini” ifade etti.


Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
TT

Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)

Sudanlı doktor S., savaşın ilk günlerinde meslektaşlarıyla birlikte mahsur kaldığı bir sağlık merkezinden çıkabilmek için ateşkes yapılmasını beklemek zorunda kaldı. Nil Caddesi’nden başlayarak Fetihab ve Halfaya köprülerinden geçen uzun bir yol kat eden S., sonunda Kober’deki ailesine ulaştı. Odasının duvarlarını kurşunların delik deşik ettiğini, kardeşlerinin ise birlikte ayrılmak üzere kendisini beklediğini anlatıyor. Aile yerinden edildi ve bugün hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Mayıs 2023’te çatışmaların kısa süreliğine durması S.’nin hayatta kalmasını sağladı, ancak ailenin evinde kalmasına yetecek kadar uzun sürmedi. Bu kısa ateşkesten bu yana çeşitli girişimler ve anlaşmalar peş peşe geldi. Ancak en zor soru değişmedi: Arabulucular, savaşın iki tarafını uygulanacak ve sürdürülebilecek bir ateşkes konusunda nasıl bir araya getirebilir?

Afrika Birliği (AfB) ve ABD’nin eş başkanlığında, 23 Eylül’de New York’ta düzenlenen Dörtlü ve Beşli Mekanizma’nın ilk toplantısı, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Toplantıya katılanlar insani ateşkes ve çatışmaların durdurulması çağrısında bulunurken, sivillerin korunması için çabaların koordine edilmesi ve herhangi bir anlaşmanın izlenmesi ile uygulanmasının doğrulanmasına yönelik hazırlık yapılması konusunda mutabık kaldı. Ancak toplantı bildirisi, ordu veya Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile herhangi bir anlaşmaya varıldığını açıklamadı ve iki tarafı bir araya getirecek müzakereler için bir tarih belirlemedi.

Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)
Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)

Düğüm, ateşkesin şartlarında başlıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ordu tarafından yönetilen hükümet, 90 günlük ateşkese ilişkin ABD önerisinin maddelerinin çoğunu kabul etti ancak HDK’nin geri çekilmesinin belirli bölgelerle sınırlandırılmasını reddetti ve güçlerin kontrolünü ele geçirdiği tüm kentlerden çekilmesini talep etti. Sudan Dışişleri Bakanlığı da bu hafta, HDK’nin zor kullanarak oluşturduğu fiili duruma meşruiyet kazandıracağını düşündüğü herhangi bir müzakere sürecini reddettiğini açıkladı. Buna karşılık HDK ateşkes önerisini memnuniyetle karşıladığını duyurdu ancak bu açıklama çatışmaların durmasını sağlamadı. Taraflar bir anlaşma imzaladığında bile bunun uygulanması güvence altına alınamadı. Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ordu ile HDK, 11 Mayıs 2023’te Sivillerin Korunmasına İlişkin Taahhüt Bildirisi’ni, aynı ayın 20’sinde ise kısa süreli ateşkes ve insani düzenlemelere ilişkin bir anlaşmayı imzaladı.

Ancak çatışmaların durması kalıcı olmadı. Ordu, HDK’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçlayarak haziran ayında müzakerelere katılımını askıya aldı.

Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)
Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)

Diğer girişimler de farklı engellerle karşılaştı. Afrika Boynuzu’nda barış çabalarını yürüten Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Aralık 2023’te Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu’nun (Hamideti) kendi himayesinde doğrudan görüşme yapmayı kabul ettiğini açıkladı. IGAD, ocak ayında görüşmenin gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısını yineledi ancak toplantı yapılamadı.

Manama’da 20 Ocak 2024’te, yayımlanan metne göre ordu adına Şemseddin el-Kebaşi, HDK adına ise Abdurrahim Daklu tarafından ‘Sudan Krizi İçin Kapsamlı Çözümün İlke ve Esasları Belgesi’ parafe edildi. Ancak ön anlaşmanın ardından nihai bir anlaşma veya sürdürülebilir bir müzakere süreci gelmedi. Daklu, Kebaşi’yi belgeye bağlı kalmamakla suçlarken Kebaşi, sürecin neden durduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

Ağustos 2024’te ise savaşın taraflarından birinin katılmaması, İsviçre’de ateşkese yönelik doğrudan görüşmelerin yapılmasını engelledi. Bunun üzerine odak noktası, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve sivillerin korunmasına kaydı.

Chatham House araştırmacısı Rosalind Marsden, enstitü tarafından 18 Eylül 2024’te yayımlanan analizinde, İsviçre’de Ağustos 2024’te yürütülen ateşkes görüşmelerinin başarısız olmasının temel nedeninin ordu ile HDK’nin askeri zafer elde etme arayışlarını sürdürmesi olduğunu belirtti. Marsden’e göre tarafların o dönemde askeri kazanımlar elde etme beklentisini koruması, Darfur’a insani yardım ulaştırılmasında sınırlı ilerleme sağlanmasına rağmen müzakerelerin tıkanmasının başlıca nedenlerinden biriydi.

Dörtlü Mekanizma ise Eylül 2025’te üç aylık bir insani ateşkesle başlayan bir yol haritası sundu. Bu süre içinde yardımların Sudan’ın çeşitli bölgelerine ulaştırılması, ardından kalıcı ateşkes ve siyasi geçiş sürecine geçilmesi öngörüldü.

Ancak Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası arabulucuların önerisi olarak kaldı ve savaşan taraflar arasında bir anlaşmaya dönüşmedi. ABD’nin son ateşkes önerisindeki geri çekilme konusundaki anlaşmazlık da iki tarafın yeni bir ateşkesin test edilebileceği şartlar üzerinde henüz uzlaşamadığını gösteriyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)

Araştırmacı Ahmed Süleyman, arabuluculuk girişimlerinin çokluğu ve bunlar arasındaki koordinasyonun zayıf olmasının, ateşkes çabalarının sivil güçlerin öncülük edeceği Sudanlı bir siyasi süreçle ilişkilendirilmesini gerektirdiğini belirtiyor.

Chatham House araştırmacısı Hubert Kinkoh ise enstitü tarafından 13 Şubat 2026’da yayımlanan analizinde, Sudan konusunda çok sayıda arabuluculuk kanalının bulunmasının yanı sıra bunlar arasında açık bir liderlik ve etkin koordinasyonun olmamasının, ordu ile HDK’nin ciddi tavizler vermekten kaçınmasına imkân sağladığını ifade ediyor.

Bu noktadan hareketle New York toplantısı, arabulucuların çabalarındaki dağınıklığın giderilmesine katkı sağlayabilir. Ancak toplantının gerçek değeri, savaşan tarafları açık bir anlaşma üzerinde uzlaştırabilmesi, anlaşmaya uyulup uyulmadığını izleyecek bir mekanizma oluşturabilmesi ve ihlallerle nasıl başa çıkılacağını belirleyebilmesi halinde ortaya çıkacak.

S., kısa süreli bir ateşkes sayesinde ailesine ulaşabildi ancak aile daha sonra evini terk etmek zorunda kaldı. Bugün yerinden edilenlerin ve mültecilerin beklediği ateşkes ise onlar için yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak ve çatışmaların kalıcı olarak sona ermesinin başlangıcı olacak bir fırsat anlamına geliyor. Böylece evlerine ve yaşadıkları bölgelere dönüşün mümkün ve güvenli hale gelmesini umuyorlar.


Zeydi: Irak, savaş ve barış kararını tek elde toplamayı hedefliyor

Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)
TT

Zeydi: Irak, savaş ve barış kararını tek elde toplamayı hedefliyor

Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)

Irak Başbakanı Ali Zeydi, yaptığı açıklamada, hükümetinin önceliklerinden birinin savaş ve barış konusunda karar yetkisinin devlete ait olması olduğunu belirterek, silahların anayasal kurumların elinde bulunması gerektiğini vurguladı.

Zeydi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda dün yaptığı konuşmada, “Silahların kontrol altına alınması ve savaş ile barış kararının devlete ait olması alanındaki uygulama adımları doğru yönde ilerliyor. Bu, kurumlar devletinin inşasının, egemenliğin korunmasının ve istikrarın tesis edilmesinin temelidir” ifadelerini kullandı.

Başbakan, Irak’taki uluslararası koalisyon misyonunun sona ermesinin stratejik ortaklarla ilişkileri yeni bir aşamaya taşıdığını belirterek, askeri iş birliğinden ekonomik ve kalkınma odaklı iş birliğine geçileceğini ifade etti. Zeydi, Irak’ı korumak amacıyla güvenlik ve askeri kapasitenin geliştirilmeye devam edeceğini söyledi.

Irak Başbakanı ayrıca sınırların kontrol altına alınması, açıkların giderilmesi ve aşırılığın gelişebileceği ortamların oluşmasını önlemek için sürekli teyakkuz halinde olunması çağrısında bulundu. Zeydi, Irak’ın diyalog ve diplomasiyi, krizlerin yatıştırılmasını, egemenliğe saygı gösterilmesini, içişlerine müdahale edilmemesini ve iyi komşuluk ilişkilerini destekleyen tutumunu yineledi. Çatışmaların müzakere yoluyla sona erdirilmesi ve savaşların yeniden patlak vermesinin önlenmesi çağrısı yaptı.

Irak Başbakanı Ali Zeydi, hükümetinin savaş ve barış kararının tek elde toplanmasını hedeflediğini söyledi (AP)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, hükümetinin savaş ve barış kararının tek elde toplanmasını hedeflediğini söyledi (AP)

Zeydi, dünyaya Irak’a daha fazla açılma çağrısında bulunarak ülkesinin güvenlik ve istikrara katkı sunabilecek kapasitede olduğunu belirtti. Ayrıca “Kalkınma Yolu” projesinin önemine dikkat çekerek bunu, “Büyük Fav Limanı’nı Türkiye’ye, oradan da Avrupa’ya bağlayan, ticaret, yatırım ve enerji için stratejik bir koridor” olarak nitelendirdi.

Zeydi, “Irak hiçbir zaman kenarda kalmadı; tarihin kalbi ve bugünün nabzıdır. Geleceğe doğru ortaklık kurmayı hak ediyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise daha önce Bağdat’a doğrudan bir uyarıda bulunarak, “Irak’ın Lübnanlaşmasını önlemek için milislerin silahsızlandırılması” gerektiğini vurgulamıştı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bu açıklama, Irak hükümeti üzerindeki silahların devletin kontrolünde toplanması yönündeki baskının arttığı bir dönemde yapıldı.

Rubio, ABD’nin Ali Falih Zeydi hükümetinin devlet otoritesini güçlendirme çabalarına desteğini teyit ederken, silahlı grupların dağıtılması gerektiğini belirtti.

Rubio, güç merkezlerinin çoğalmasının Irak devletinin parçalanmasına ve kurumlarının zayıflamasına yol açabileceği uyarısında bulundu.

Zeydi daha önce, silahlı grupların saldırıları durduracağı 90 günlük bir sürecin başlatılmasını ve silahların devlete devredilmesi sürecinin 30 Haziran 2027’ye kadar tamamlanmasını öngören bir plan sunmuştu.