Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları (3): ABD Irak karşıtı koalisyon içinde yer almamız için baskı yaptı, koalisyon güçleri bombalarken, Irak geri çekilme kararı aldı

Sağdan: Mudar Bedran, Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, merhum Kral Hüseyin bin Talal ve son Libya lideri Muammer Kaddafi, Ürdün'ün doğusundaki Mafraq bölgesindeki bir hava üssünde toplantıda
Sağdan: Mudar Bedran, Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, merhum Kral Hüseyin bin Talal ve son Libya lideri Muammer Kaddafi, Ürdün'ün doğusundaki Mafraq bölgesindeki bir hava üssünde toplantıda
TT

Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları (3): ABD Irak karşıtı koalisyon içinde yer almamız için baskı yaptı, koalisyon güçleri bombalarken, Irak geri çekilme kararı aldı

Sağdan: Mudar Bedran, Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, merhum Kral Hüseyin bin Talal ve son Libya lideri Muammer Kaddafi, Ürdün'ün doğusundaki Mafraq bölgesindeki bir hava üssünde toplantıda
Sağdan: Mudar Bedran, Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, merhum Kral Hüseyin bin Talal ve son Libya lideri Muammer Kaddafi, Ürdün'ün doğusundaki Mafraq bölgesindeki bir hava üssünde toplantıda

Şarku’l Avsat olarak eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anılarına dair yazı dizisinin üçüncü ve son bölümünü yayınlıyoruz. Bedran’ın hatıratının bu bölümünde; Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Ürdün üzerine, Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında uluslararası koalisyona katılması için baskı kurması işleniyor.
Ayrıca Ürdün’ün o süreçte, Irak’a yakın olması hasebiyle karşılaştığı ‘ekonomik güçlükler’ aktarılıyor.
Başbakan Mudar Bedran,  “Karar” başlığıyla kitaplaşan hatıratında; Körfez Savaşı başladıktan sonra Irak Dışişleri Bakanı Tarık Aziz’in Amman’a gerçekleştirdiği gizli ziyarete de değiniyor. Tarık Aziz’in bu ziyarette kendilerine; “Irak’ta bombalanmadık yer kalmadı, Cumhuriyet Sarayı, petrol rafinerileri, köprüler, her yeri bombaladılar” dediğini kaydediyor.
Sözü Bedran’a bırakalım:
“Uluslararası koalisyonun Irak’a askeri müdahalesi başladıktan sonra, ülke olarak kendimizi krizin ortasında bulduk. Kritik dönemlerdi, merhum Kral Hüseyin bu süreci çok dikkatli bir şekilde yoğun mesai harcayarak yönetti. Kral halkın nabzını tutuyor ve savaşın dolaylı etkileriyle mücadele etmek için doğrudan kendisine bağlı anayasal kurumlara gerekli talimatları veriyordu. Üzerimizde bir yandan safımızı değiştirmemiz için uluslararası baskı vardı, bir yandan da halk Irak’ı desteklememizi istiyordu.”
“Savaşın başlamasına müteakip Suriye rejimiyle aramızda bir medya krizi yaşandı. Bazı Ürdünlü vekiller ve Ayan Meclisi üyeleri Suriye aleyhine makaleler kaleme almıştı. Suriyelilerin de medya aracılığıyla karşılık vereceklerini düşünüyorduk, Suriye medyasında tahminimizden sert haberler yapılmaya başladı, adeta bir ‘medya saldırısına’ maruz kaldık. Enformasyon Bakanı İbrahim İzzeddin Suriye’ye gitti ve diplomatik dehasıyla krizi sonlandırdı. Bu olaydan sonra başbakanlık kararıyla büyükelçilerin açıklama yapmasını yasakladık. Nitekim savaş sırasında bazı tecrübesiz büyükelçiler, siyasi anlamda bizi zora sokan açıklamalar yapmaya başlamıştı. Zaten Araplar bize mesafeliydi, meselenin daha da büyümesini ve düşmanlığa dönüşmesi isteyeceğimiz son şey olurdu.”
Hafız Esed sözünde durdu ve Suriyeliler bu süreçte bize petrol satışı gerçekleştirdi. Bir aksilik olmasından korktuğumuz için alternatif planlar da kurmuştuk ancak sorun olmadı, iki ülkeden yetkililerinin yer aldığı ortak bir komisyon, Suriye’den gelen petrolün tankerlerle aktarımını organize ediyordu.
Ürdün’ün resmi tutumunun; “Herhangi bir Arap ülkesine yönelik askeri müdahaleyi reddetmek” olduğunu duyurduk. Kuveyt’i devlet olarak tanıdığımızı yineledik. Irak’a yönelik ‘ambargoyu’ da tanıdığımızı ifade ettik. Açıklamalarımız son derece dikkatliydi, bize karşı oluşan havayı dağıtmak için, çok özenli ve dengeli bir resmi dil benimsedik.
“ABD’nin Amman Büyükelçisi Roger G. Harrison, Irak karşıtı koalisyon içinde yer almamız için üzerimizdeki baskısını arttırıyordu. Israrcı tutumu nedeniyle bir gün kendisine; “Israra gerek yok, Amerikan baskısı dolayısıyla pozisyonumuzu değiştirecek değiliz. Irak-Kuveyt krizine barışçıl bir çözüm bulunması taraftarıyız ve meselenin Araplar arasında halledilmesinden yanayız, halkımızın tutumu ile resmi tutumumuz uyumludur” dedim. O günden sonra meseleyi bir daha gündeme getirmedi. Bakanlar kuruluna, “Amerikalılar tutumumuzdan memnun değil, muhtemelen bizi yardımları kesmekle tehdit edeceklerdir” dediğimi hatırlıyorum. Irak krizinin uzun süreli olacağına dair işaretler vardı ve kendimizi bu duruma hazırlamalıydık. Bu saatten sonra hata yapmamalıydık, herhangi bir yanlış hesaplama bizim için felaket anlamına gelebilirdi. İtiraf etmek gerekir ki; dünyadan ve çevremizden soyutlanarak hayatta kalamazdık, çünkü birçok stratejik temel ürün dışarıdan geliyordu. Çoğu ülkeden daha fazla dışa bağımlıydık.”

Saddam tuzağa düştü
Kral Hüseyin uluslararası temaslarını yoğunlaştırdı, daha doğrusu yoğun temaslarını ara vermeksizin sürdürdü. Aynı zamanda ülke içindeki sorunları da yakından takip ediyordu. Olağanüstü Hal konseyiyle düzenli toplantılar yapıyor, kendisine sunulan raporları dikkatle okuyordu. Ocak ayının sonunda başbakanlığı ziyaret etti ve son derece incelikli bakış açısıyla mevcut durumla nasıl başa çıkabileceğimiz hususunda bizi aydınlattı. Toplantı sonrasında şöyle söylediğini hatırlıyorum:
“Bu savaşın tek bir amacı var, o da; İsrail’in bölgedeki tek güç olarak kalması, Kuveyt bir tuzaktı, Saddam’ı içine çektiler, Irak’ı uzun süre rahat bırakmayacaklardır, gücünü sıfıra indirene kadar vurmaya devam edecekler.”
“Ürdün’e yönelik çemberin daraldığını hissediyorduk, Irak karşıtı koalisyonda yer almamız için ABD’nin baskısı yeniden başladı. Amerikan maslahatgüzarı bize şunu söyledi: "Irak'a karşı olduğunuzu ilan edin, sonra ne isterseniz yapın”. Kral Hüseyin köşeye sıkışmıştı, bir yanda, savaşta Irak’a destek olmasını isteyen siyasi ve sivil güçler, bir yanda da Ürdün’ün resmi pozisyonunu değiştirmesi için baskı yapan uluslararası karar vericiler. Zor bir seçim yapmamız gerekiyordu, ülke olarak iç kamuoyunda ‘Nisan Esintisi’ anlaşmasıyla, farklı cepheler arasındaki gerginliği yeni sonlandırmış ve ‘güven krizini’ aşmıştık. Toplum olarak bütünleşmemiz gereken bir süreçteydik. Toplumun ciddi bir kesimi, ne pahasına olursa olsun Irak’ı yalnız bırakmamamız gerektiğini düşünüyordu.”

Kara harekâtına doğru
Irak Başbakanı Sadun Hamadi 1991 Şubatında Ürdün’ü ziyaret etti. Ürdün’e karayoluyla gelmeye çalıştı ama başaramadı, çünkü Bağdat ve sınır bölgelerinde bombardıman artmıştı. Önce Tahran’a geçti ve oradan uçakla Amman’a indi. İran Cumhurbaşkanı'nın, “yabancı güçlerin Arap Yarımadası’ndan çekilmesi karşılığında, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesini” teklif ettiğini, Irak’ın bu öneriyi kabul ettiğini ancak diğer ülkelerin pozisyonları netleşene kadar gizli tutulmasını şart koştuğunu aktardı. Koalisyonun ağırlıklı olarak sivil merkezleri ve altyapıyı hedef aldığını, başlıca hedeflerinin Irak’ı zayıflatmak olduğunu söyledi. Ordunun moralinin yüksek olduğunu, kayıplarının ‘düşmanın’ iddia ettiğinden daha az olduğunu ve ‘direnişi’ sürdürebileceklerini ifade etti. Hamadi’nin ziyaretinden birkaç gün sonra, Irak devletinden yapılan açıklamada, ilkesel olarak Kuveyt’ten çekilme eğiliminde oldukları belirtildi. Sovyetler Birliği, Çin ve İran’ın, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi karşılığında askeri harekâtın durdurulması tezini desteklediklerini öğrendik. Bu bizi biraz rahatlattı, işe yarayacağını düşünüyorduk. Iraklı üst düzey yetkililer hala siyasi manevralarını sürdürüyor, Kuveyt’ten çekilmesi durumunda, İsrail’in de işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini dillendiriyordu.
24 Şubat günü sabah saat 05.00'da ABD Başkanı George Bush, kara savaşının başladığını duyurdu. Bu yeni bir gelişmeydi ve Ürdün bunu ciddiye almalıydı. Iraklılar bize, kendilerinin başlamayacağını ancak İsrail’in saldırması ya da toplu bir yıkım olması durumunda İsrail’e kimyasal silahla karşılık vereceklerini söylemişlerdi. Amerikan askerlerinin Kuveyt Jahra’ya doğru ilerlediği, planın Başkent Kuveyt’in kuşatılması ve sonrasında izole edilmesi olduğu yönünde bir duyum aldık. O süreçte iç güvenliğimize yönelik bazı tehditler oluştu, topraklarımızdan İsrail’e bireysel saldırılar yapılmasından endişeliydik. İsrail bu tür saldırıları bahane ederek bizi savaşın içine sürükleyebilirdi. Herhangi bir savaşın içine çekilme niyetinde değildik, müttefikimiz Irak kendi savaşıyla meşguldü. Doğrusu kaygılı bir bekleyiş içindeydik, tehlike seziyorduk ve yapayalnızdık.
Irak Dışişleri Bakanı Tarık Aziz gizlice Ürdün’e geldi. Kötü haberler getirmişti, bize şunları söyledi: “Irak’ta bombalanmayan bir yer kalmadı, Cumhurbaşkanlığı Sarayını beş defa bombaladılar. Kongre Sarayı, rafineriler, tüm fabrikalar, köprüler, Bağdat’ta sadece üç küçük köprü kaldı. Rafineriyi yeniden tamir etmemiz mümkün görünmüyor, durumumuz vahim.”
Bu haberlerle birlikte iyice kaygılanmıştık, tek istediğimiz savaşın bir an önce sona ermesiydi. Irak'taki durum ve kayıpların boyutu hakkında çelişkili bilgiler geliyordu. Büyük ihtimalle Irak, 40 günde, İkinci Dünya savaşında Almanya’nın dört yılda maruz kaldığı kadar bombaya maruz kalmıştı.
26 Şubat 1991'de Irak, Kuveyt'ten çekildi. Haberi duyduğumuzda şok olmuştuk. Kuveyt’ten çekiliyor olmaları değil (ki savaş olmadan çekilmesini temenni ediyorduk) savaş devam ederken çekilmelerine şaşırmıştık. Irak ordusu çekilirken büyük kayıplar verdi. Koalisyon güçleri bombalamaya devam ediyordu ve Irak ordusu savaşmadan kendi sınırına çekiliyordu. Oysa bir gün öncesine kadar Iraklı yetkililer özgüven içinde açıklamalar yapıyordu. Gerçi, Tarık Aziz son ziyaretinde bize, Ürdün’ün sadece “siyasi aracılık” pozisyonunda olmasını istediklerini söylediğinden beri hayal kırıklığına uğramıştık. Tarık Aziz’in bu son ziyareti, içinde “hezimet işaretleri” barındırıyordu.
Ürdün’ün kaderi; adeta yakın tarihte bölgesel tüm savaşların bir şekilde içinde yer almasıdır. Nekbe’yi yaşadık, Nekse’yi yaşadık, en sonunda kendimizi 1991 harbinin içinde bulduk, artık çoğumuz yorulmuştu. Saddam Hüseyin, merhum Kral Hüseyin’i dinleseydi, Irak’ın harabe olmasına neden olan bu hazin olaylar zinciri yaşanmazdı. Nitekim Hüseyin’in yaklaşımı sorunu çözebilecek mahiyetteydi.
Bakanlar Kurulunu topladım, çalışma arkadaşlarımın yüzlerinde hayal kırıklığı okunuyordu. Olayların bu şekilde gelişmesi bizim için beklenmedik olmuştu. Oturumda; Ürdün’ün üzerine düşeni fazlasıyla yaptığı, ne halkın ne de yönetimin bu insani tutum dolayısıyla pişman olmadığı konuşuldu. Tarih, Ürdün Haşimi Krallığının, Sovyetler Birliği gibi bir ülkenin dahi göze alamadığı bir pozisyonda olduğunu kaydedecektir. Nihayetinde biz Kuveyt’in işgal edilmesi taraftarı değildik, gönül isterdi ki bunların hiçbiri yaşanmamış olsun, ama olan oldu.

Kuveyt’teki Filistinliler
Dışişleri Bakanı Tahir el-Mısri Kuveyt’te yaşayan Filistinlilerin akıbeti ile endişelerini dile getirdiği bir rapor sundu. Ülkede 200 bin kadar ikamet izni olan Filistinli vardı. Kral Hüseyin daha önce davranmış, BMGK daimi üyeleriyle görüşerek, Kuveyt’teki Filistinlilerin Mısır tarafından kabul edilmeleri yönünde talepte bulunmuştu. Suudiler bu geçiş sürecinde Filistinlilere iyi davrandı. Gerçi Kuveyt’teki bazı Filistinliler en baştan beri, bir ülkenin, bir başka ülke tarafından işgal edilmesine karşıydı.
Irak’ın yenilgisi kesinleştikten sonra yeni bir iç güvenlik sorunumuz oldu. Öfkeli vatandaşlar büyükelçilikleri basabilir, bireysel şiddet eylemleri olabilirdi. Nitekim bazı gösteriler oldu, kadınların organize ettiği bir gösteride, göstericilerle polis karşı karşıya geldi; elçilikler bölgesine girmek istediler ve arbede yaşandı. Hassas bir çizgi gözetmeliydik, vatandaşlar öfkelerini duyurabilmeli ama ortaya ‘güvenlik zafiyeti’ olarak yorumlanacak bir görüntü çıkmamalıydı. Neyse ki süreci büyük bir sorun olmadan yürütebildik.
Temsilciler Meclisi’nde düzenlenen toplantıda, “Hükümetin, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesini hezimet olarak değerlendirmediğini, geri çekilme konusunun uzun süredir varit olduğunu” söyledim. Nitekim Kral Hüseyin, Saddam’ı aramış, Suudi Arabistan’da bir ‘mini zirve’ düzenlenmesi için Kuveyt’ten çekilme tarihini ilan etmesini istemişti. Irak Devrim Konseyi de 6 Ağustos 1990’da sabah saat yedide, ‘Kuveyt’ten çekilme’ kararını onaylamıştı. Anlaşılan; geri çekilme kararı,  Kuveyt’e düzenlenen askeri harekâtın hemen akabinde zaten alınmıştı.
Bazıları, savaş esnasında Iraklılara askeri yardım sağladığımızı abartılı bir şekilde iddia ediyor. Böyle bir şeyin yaşanmadığını teyit edebilirim. Sadece bir defasında Iraklılar, Kuveyt’te ele geçirip Irak’a getirdikleri Hawk füzelerinin kullanımıyla ilgili subayların eğitimi uzun süre alacağından, subaylarımızı göndermemizi istediler, taleplerine olumlu yanıt vermedik. Ancak bildiğimiz kadarıyla; Irak ordusu doğrudan, emekli bazı subaylarla sözleşme imzalayıp çalıştı.

Kriz yönetimi
Ürdün’ün kararlı bir şekilde koruduğu pozisyonu netti, krizin Arapların kendi arasında çözülmesi taraftarıydık. Yabancı güçlerin bölgeye müdahil olmasını istemiyorduk, bu yüzden uluslararası koalisyonun içinde yer almadık. Geçmiş için değil, şu an farklı düşünenler için söylüyorum, kardeşlerimiz, ırkdaşlarımız şunu iyi anlasın; kimseye karşı değildik, krize farklı açılardan yaklaşıyorduk ve bölgemizin iyiliğini istiyorduk. Kral Hüseyin tamamen iyi niyetli bir şekilde, ters giden şeyleri düzeltmeye çabalıyor ve biz de çizdiği çerçeve dâhilinde ‘krizden çıkış’ önerilerimizi sunuyorduk. Görüyorum ki birçok kardeşimiz hakkımızda kötü düşünerek bize haksızlık ediyor.
Müdahalenin ardından ambargo sürecinde BMGK’ya hitaben yazdığımız mektubu bitirdik. Amerikan tarafına, Irak'a temel gıda maddeleri olan pirinç, buğday, şeker, yağ ve et ihraç etmeye devam edeceğimizi bildirdik. Ayrıca Irak'tan petrol ithal etmeye devam edeceğimizi de söyledik.
Henüz savaş başlamadan, gelişmeler hakkında epey karamsar olduğumuz doğrudur, çünkü uluslararası toplumun siyasi çözümü reddettiğini ve askeri çözümün kaçınılmaz olduğunu gördük. Bize biraz güven veren, İran’ın konuya müdahil olmamasıydı. İran-Irak savaşından sonra iki ülke arasındaki ilişkide iyileşme gözleniyordu. Eğer İran ve ABD’nin menfaatleri çakışsaydı ve birbirine yakın olsalardı Irak için daha büyük bir felaket muhtemeldi.
Krizin uzamasıyla birlikte çok büyük ekonomik sıkıntılar öngördük. Savaşa çekilebileceğimizden endişelenen yurttaşlar temel gıda maddelerini stoklamaya başladı. Hükümet olarak temel maddelerin envanterini çıkarmıştık, tahminlerimize göre altı ay yetebilecek temel gıdaya sahiptik, şeker ise ancak iki buçuk ay yeterdi. Mali durumumuz ise gerçekten berbattı. Savaş başladığında iki saat içinde sekiz milyon dinar çekildi, dolar karaborsaya düştü. Bir dolar 74 kuruştan bozduruluyordu. Irakla mali ilişkimiz savaş nedeniyle sekteye uğramıştı, Birleşik Arap Emirliklerindeki mevduat hesaplarımız dondurulmuştu.
Irak için son yaptığımız şey, Arapların kendi içinde çözüm bulmasını destekleyen ülke dışişleri bakanlarını Amman’da toplamak oldu. Toplantıya; Yemen, Sudan, Cezayir, Libya, Fas ve Tunuslu bakanlar katıldı. Amacımız Irak’a yönelik siyasi ablukayı biraz olsun gevşetmekti. Artık Tarık Aziz’in güvencelerini ciddiye almıyorduk, Irak’ın durumuna dair yabancı basını daha güvenilir buluyorduk.
Sonuçta adeta tamamen yok edilmiş bir Irak’la uğraşıyorduk, geri çekilme biçimleri rahatsız ediciydi. Bu süreçte Irak’ın stratejik bilgilerinin, özellikle askeri bilgilerinin içeriden sızdırıldığını öğrendik. Sovyetler Birliği de olağan şüpheliler arasındaydı.
Basra bölgesinde İran hareketliliği gözlenmişti, altı bin Iraklı İran’a iltica etmişti. Şüpheliydik, Irak'ın kara saldırısından önce Kuveyt'ten çekilmeye başladığı söyleniyordu, bu bilginin doğru olup olmadığını bilmiyorum. Yüz saat boyunca Irak ordusunun bombalanmaya maruz kalması, askerin moralini bozmuş, yenildiklerini kani olmuştular. Kara harekâtı başlamadan önce son ana kadar Iraklılar, Sovyetler Birliği’nin girişiminin işe yarayacağını ve Amerikalıların, Kuveyt’ten çekilmeleri karşılığında kendilerine saldırmayacaklarını düşünüyordular. Bizde ki intiba, ABD’nin Irak’ın Kuveyt’ten şartsız çekilmesini ve bütün kararlarına uymasını istediği yönündeydi. Irak ordusu büyük kayıplar verdi, bir tank savaşına dair tasvir düşüyor zihnime, Iraklıların bütün tankları saatler içinde imha ediliyor, 1500 Iraklı asker yaralanıyor, hayatını kaybediyor. O kadar çok bomba kullanılmış ki, yer sarsılmış. Kara harekatı başladığı andan itibaren Irak ordusunun zaafları ortaya çıktı, siyasiler ve askerler arasındaki iletişim ağır işlediğinden, ilk saatlerden itibaren ön cephedeki birliklerle teması kaybettiler. Sonrası kargaşa ve hezimet.
Ürdün Krallık Divanı’nın hazırladığı Beyaz Kitapta, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi için ne tür çabalar sarf edildiği kayıt altındadır. Kral Hüseyin’in, meseleyi Araplar arasında çözme gayreti ortadadır. Çözümsüzlük taraftarlarının da kimler olduğu bilinmektedir.”

Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk

Ürdün eski Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları (2): Barışçıl çözüm çabalarının yetersiz kalması ve Körfez Savaşı’nın başlaması



Husiler Sana'daki Şeyh el-Ahmar'ın evini kuşattı

Sana'da Şeyh el-Ahmar'ın evi Husi kuşatmasında (X)
Sana'da Şeyh el-Ahmar'ın evi Husi kuşatmasında (X)
TT

Husiler Sana'daki Şeyh el-Ahmar'ın evini kuşattı

Sana'da Şeyh el-Ahmar'ın evi Husi kuşatmasında (X)
Sana'da Şeyh el-Ahmar'ın evi Husi kuşatmasında (X)

Husi grubu, birkaç gündür Yemen'deki Haşid aşiretinin en önde gelen şeyhlerinden biri olan aşiret lideri Himyar el-Ahmar’ın, Husi kontrolündeki başkent Sana'nın kuzeyindeki el-Hesebe mahallesindeki evine güvenlik kuşatması uyguluyor. Bu hareket, aşiret ve siyasi çevrelerde geniş çaplı kınamalara yol açtı.

Şarku’l Avsat'a bilgi veren kaynaklar, Husi lideri Yusuf el-Madani'nin birkaç gün önce el-Ahmar’ın evinin etrafına sıkı bir güvenlik kordonu kurulması emrini verdiğini söyledi. Maskeli silahlı kişiler zırhlı araçlar ve askeri kamyonlarla eve giden sokaklara konuşlandırıldı ve giriş çıkışları kısıtlamak için kontrol noktaları kuruldu.

Kaynaklara göre, grubun uyguladığı prosedürler arasında Haşid kabilesi ve diğer kabilelerden şeyhler de dahil olmak üzere ziyaretçilerin kimliklerinin kontrol edilmesi ve bazılarının eve girmesinin engellenmesi, diğer ziyaretçilerin ise bir daha el-Ahmer'i ziyaret etmeyeceklerine dair taahhüt imzalamaya zorlanması yer alıyordu. Bu durum, grubun kontrolü altındaki bölgelerde kabile şeyhlerine karşı dikkat çekici bir tırmanış anlamına geliyor.

Şeyh Himyar el-Ahmar, Yemen'deki Haşid kabilesinin en önde gelen şeyhlerinden biridir (Facebook)

Şeyh Himyar el-Ahmar, Yemen'deki Haşid kabilesinin en önde gelen şeyhlerinden biridir (Facebook)

Sana'a'nın kuzeyindeki el-Ahmar’ın evinin yakınlarında yaşayanlar, Şarku’l Avsat'a verdikleri demeçte, mahallede alışılmadık güvenlik takviyelerinin yaşandığını, bunun günlük hayatı etkilediğini ve özellikle artan halk hoşnutsuzluğu doğrultusunda durumun aşiret çatışmalarına dönüşmesi konusunda ciddi endişeler doğurduğunu söylediler.

Bölge sakinleri ayrıca, "provokatif" olarak nitelendirdikleri bu hamlenin, özellikle kuşatma uzarsa veya hedef alınan kişilerin sayısı artarsa, kabileler arasındaki gerilimleri daha da artıracağından endişe ediyorlar.

Boyun eğdirme mesajları

Şeyh Himyar el-Ahmar, Yemen'in siyasi sahnesindeki en büyük ve en etkili kabilelerden biri olan Haşid kabilesinin en önde gelen sosyal figürlerinden biridir. Gözlemciler, bu statüdeki bir kabile figürünü hedef almanın, acil güvenlik endişelerinin ötesine geçen siyasi bir mesaj olarak görülebileceğini değerlendiriyor.

Amran, Sana ve çevresindeki kırsal kesimden aşiret liderleri, Şarku’l Avsat'a yaptıkları açıklamada, Husilerin aldığı önlemlerden duydukları derin memnuniyetsizliği dile getirerek, aşiret önderlerine yönelik devam eden tacizin yerleşik toplumsal normların ihlali ve kuzeydeki aşiretler arasında gerilimi artırma tehdidi olduğunu belirttiler.

Bu tür önlemlerin devam etmesinin, Yemen toplumunda derinden kök salmış aşiret geleneklerine doğrudan bir provokasyon oluşturduğunu, bu geleneklere göre evleri silahlarla kuşatmanın veya kutsallıklarını ihlal etmenin suç sayıldığını vurguladılar.

 Husiler, kendilerine karşı herhangi bir ayaklanma korkusuyla halk üzerinde sıkı bir güvenlik baskısı uyguluyor (EPA)Husiler, kendilerine karşı herhangi bir ayaklanma korkusuyla halk üzerinde sıkı bir güvenlik baskısı uyguluyor (EPA)

Yerel kaynaklar, Husi militanlarının, Haşid aşiretinin önde gelen isimlerinden aşiret şeyhi Cibran Mücahid Ebu Şevarib'i, Sana'nın kuzeyindeki bir kontrol noktasında, el-Ahmar ailesinin evini ziyaretinden dönerken kaçırdığını ve hiçbir açıklama yapmadan bilinmeyen bir yere götürdüklerini bildirdi.

Ziyaretler devam ediyor

Husilerin sıkılaştırdığı güvenlik önlemlerine rağmen, aşiret şeyhleri ​​ve ileri gelenleri, grubun birkaç gündür konut çevresinde uyguladığı kısıtlamaları hiçe sayarak Sana'daki Şeyh Humeyr el-Ahmar’ın evini ziyaret etmeye devam ediyor.

Aşiret kaynaklarına göre önde gelen sosyal figürler, silahlı adamların konuşlandırılması ve bölge çevresinde kontrol noktalarının kurulmasının devam etmesi göz önüne alındığında, "aşiret geleneklerinin ihlali" olarak nitelendirdikleri durumu reddetmek ve dayanışma göstermek için Şeyh el-Ahmar’ın evine ulaşma konusunda istekliydiler.

Kaynaklar, ziyaretlerin gergin bir atmosferde gerçekleştiğini ancak aşiretlerin Şeyh el-Ahmar'a olan sürekli desteğini yansıttığını vurguladı.

Gözlemciler, bu aşiret hareketlerinin taciz politikasını ve evlerin kuşatılmasını reddeden açık mesajlar taşıdığını, Yemen'deki aşiret geleneklerinin evlere özel bir kutsallık tanıdığını ve onları herhangi bir şekilde hedef almayı yasakladığını savundu.

 Bir güvenlik kamerası görüntüsü, Şeyh el-Ahmar’ın evinin önünde daha önce yapılan bir Husi askeri geçit törenini gösteriyor (Facebook)Bir güvenlik kamerası görüntüsü, Şeyh el-Ahmar’ın evinin önünde daha önce yapılan bir Husi askeri geçit törenini gösteriyor (Facebook)

Bu gelişmeler, Husilerin Sana ve diğer şehirleri ele geçirmesinden bu yana, kabilelerin nüfuz dengesini yeniden şekillendirmek ve geleneksel liderleri kendi otoritesine tabi kılmak amacıyla, Husiler ile bir dizi kabile şeyhi ve ileri gelenleri arasında yaşanan gergin ilişki bağlamında ortaya çıkmaktadır.

Tekrarlanan provokasyonlar bağlamında, Husi grubu geçen yıl Ağustos ayında Sana'da merhum Şeyh Abdullah bin Hüseyin el-Ahmar’ın evinin ana kapısı önünde "Humeyni sloganı" atarak askeri geçit töreni düzenledi.


Gazze’deki karmaşık durumun ortasında Barış Konseyi’nin taahhütleri sınanıyor

Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
TT

Gazze’deki karmaşık durumun ortasında Barış Konseyi’nin taahhütleri sınanıyor

Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlık ettiği Barış Konseyi’nin ilk toplantısı, çeşitli önerileri gündeme taşıdı. Washington yönetimi toplantının çıktısını Gazze Şeridi’nin yeniden imarı için finansman sağlanması ve Hamas’ın silahsızlandırılması başlıklarında özetlerken, Arap tarafı taleplerini Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasının tüm maddeleriyle uygulanması, uluslararası istikrar güçlerinin konuşlandırılması ve teknokrat komitenin Tel Aviv’in engellemeleri olmaksızın görev yapabilmesi üzerine yoğunlaştırdı.

40’tan fazla ülkeden temsilciler ile 12 ülkeden gözlemcinin katıldığı toplantının sonuçlarının uygulama aşamasında başarıya ulaşıp ulaşamayacağı ise tartışma konusu oldu. Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, özellikle İsrail’in geri çekilmemesi ve Hamas’ın silahsızlandırılmasına ilişkin net mutabakat sağlanamaması gibi başlıca engeller nedeniyle sürecin ciddi zorluklarla karşılaşabileceğini, bunun da anlaşmanın aksamasına ya da askıya alınmasına yol açabileceğini ifade etti.

Endişeler

Endonezya Devlet Başkanı Prabowo Subianto, Gazze Şeridi’ndeki barış sürecini zayıflatabilecek girişimlere karşı dikkatli olunması gerektiğini vurguladı.

Söz konusu açıklama, Subianto’nun, ABD Başkanı Donald Trump tarafından başlatılan Barış Konseyi’nin açılışına katılmasının ertesi gününde geldi. Toplantıda, İsrail saldırılarıyla büyük yıkıma uğrayan Gazze Şeridi’nin yeniden inşası ve bölgede uluslararası bir istikrar gücü oluşturulması konuları öne çıkmıştı.

Trump, ABD’nin konseye 10 milyar dolar bağışta bulunacağını açıklarken; Suudi Arabistan, Kazakistan, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Fas, Bahreyn, Katar, Özbekistan ve Kuveyt’in Gazze Şeridi’ne yönelik yardım paketi için 7 milyar dolardan fazla katkı sağladığını belirtti.

Hamas’ın silahsızlandırılması gerektiğini vurgulayan Trump, hareketin söz verdiği üzere silahlarını teslim edeceğini ifade ederek, aksi halde ‘sert bir karşılık’ verileceği uyarısında bulundu. Trump, “Dünya şu anda Hamas’ı bekliyor… Şu an önümüzdeki tek engel o” dedi.

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar da Barış Konseyi toplantısındaki konuşmasında Hamas ve diğer grupların silahsızlandırılması planına destek verdiğini açıkladı. Başbakan Binyamin Netanyahu ise toplantı öncesinde “Gazze silahsızlandırılmadan yeniden inşa olmayacak” mesajını vermişti.

Toplantıda konuşan ve yeni kurulan uluslararası istikrar gücünün komutanı olan General Jasper Jeffers, Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk’un güç göndermeyi taahhüt ettiğini açıkladı. Gazze’ye komşu iki ülke olan Mısır ve Ürdün’ün ise polis ve güvenlik güçlerinin eğitilmesini üstlenmeyi kabul ettiği bildirildi.

Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, toplantıda yaptığı konuşmada Batı Şeria ile Gazze Şeridi arasındaki bağın korunmasının önemine işaret ederek, Filistin Yönetimi’nin Gazze Şeridi’ndeki sorumluluklarını yeniden üstlenebilmesi gerektiğini belirtti. Medbuli, Filistinlilerin kendi işlerini doğrudan yürütebilmesi ve teknokrat komitenin Gazze Şeridi’nin tüm bölgelerinde görev yapabilmesi çağrısında bulundu.

Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ise konuşmasında Doha’nın nihai çözüme ulaşılması amacıyla Konsey’in çalışmalarına 1 milyar dolar katkı sağlayacağını duyurdu. Al Sani, Trump liderliğindeki Barış Konseyi’nin ‘20 maddelik planın tam ve gecikmeksizin uygulanmasını’ sağlayacağını ifade etti.

Yerinden edilmiş Filistinli amatör boksör Farah Ebu’l-Kumsan, Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları önünde duruyor. (AFP)Yerinden edilmiş Filistinli amatör boksör Farah Ebu’l-Kumsan, Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları önünde duruyor. (AFP)

El-Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde İsrail meseleleri analisti olarak görev yapan Dr. Said Ukkaşe, Barış Konseyi’nde ortaya konan çerçevenin net planlar içermediğini ve bunun anlaşmanın uygulanmasında karmaşaya, hatta tıkanma ve donmaya yol açabileceğini belirtti. Ukkaşe, ABD Başkanı Donald Trump’ın, engellerin giderilmesi ve gerekli mutabakatların sağlanmasına odaklanmadan konseyi hızla devreye sokarak bir başarı elde etmeye çalıştığını ifade etti.

Filistinli siyasi analist Nizar Nazzal da benzer bir görüş dile getirdi. Nazzal, Konsey’in taahhütlerinin uygulama aşamasında sekteye uğrayabileceğini belirterek, ekonomik başlıklara -örneğin yeniden imar için fon sağlanmasına- ağırlık verildiğini, ancak açık bir yol haritası ortaya konmadığını söyledi. Güvenlik boyutunda ise Hamas’ın silahsızlandırılmasının gündeme getirildiğini, buna karşın İsrail’in çekilmesi ya da hareketin geleceği konusunda netlik bulunmadığını kaydetti.

Nazzal, siyasi yükümlülüklerden uzak bu yaklaşımın temel bir sorun teşkil ettiğini vurgulayarak, uluslararası istikrar gücünün konuşlandırılması, İsrail’in geri çekilmesi ve teknokrat komitenin yetkilendirilmesi gibi hassas başlıkların güvenlik alanındaki karmaşık dengeler nedeniyle gecikebileceğini ifade etti.

Hamas’ın önceliği

Hamas ise son günlerde ABD Başkanı Donald Trump’ın silahsızlanma yönündeki açıklamalarıyla doğrudan bir polemiğe girmekten kaçınmayı sürdürdü. Hareket, perşembe günü yayımladığı bildiride, Gazze Şeridi’ne ilişkin herhangi bir düzenlemenin ‘İsrail saldırılarının tamamen durdurulmasıyla’ başlaması gerektiğini vurguladı.

Hamas, akşam saatlerinde yaptığı bir başka açıklamada da Gazze’nin ve Filistin halkının geleceğine dair ele alınacak her türlü siyasi sürecin ya da düzenlemenin, ‘saldırıların bütünüyle sona erdirilmesi, ablukanın kaldırılması ve başta özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkı olmak üzere Filistin halkının meşru ulusal haklarının güvence altına alınması’ temelinde şekillenmesi gerektiğini belirtti.

ABD’li arabulucu Bishara Bahbah ise perşembe günü basına yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahsızlandırılmasının, mensuplarına güvence ve koruma sağlanmasına bağlı olduğunu ifade etti.

Ukkaşe, ABD ve İsrail’den gelen açıklamaların, silahsızlanma gerçekleşmeden Gazze Şeridi’nde saldırıların durmasının mümkün olmadığına işaret ettiğini savundu. Ukkaşe, Hamas’ın izlediği çizginin örgütün varlığını sürdürme isteğini yansıttığını belirterek, bunun anlaşma maddelerinin tamamlanmasına engel olabileceğini ve Washington’un istikrar gücünün yetkileri ile konuşlandırılma takvimini netleştirmemesi halinde savaşın yeniden başlayabileceğini söyledi.

Nazzal ise Hamas’ın tamamen tasfiyesi üzerinden bir müzakere yürütülmesinin mümkün olmadığını belirterek, hareketin geleceğinin kapsamlı biçimde ele alınması ve karşılıklı tavizlere dayalı formüller yerine gerçek ve ciddi mutabakatlara yönelinmesi gerektiğini ifade etti.


Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki büyükelçiliğini yeniden açmayı planlıyor

29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
TT

Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki büyükelçiliğini yeniden açmayı planlıyor

29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)

Trump yönetimi, ülkedeki iç savaş sırasında 2012 yılında kapatılan Şam'daki ABD büyükelçiliğini yeniden açma planlarıyla ilgili olarak Kongre'ye bildirimde bulundu.

Associated Press (AP) tarafından elde edilen ve bu ayın başlarında Kongre komitelerine gönderilen bir bildirimde, Dışişleri Bakanlığı'nın "Suriye'deki büyükelçilik faaliyetlerinin olası yeniden başlatılmasına yönelik aşamalı bir yaklaşım uygulamayı" amaçladığı belirtildi.

10 Şubat tarihli bildirimde, bu planlara ilişkin harcamaların 15 gün içinde, yani gelecek hafta başlayacağı belirtilmişti; ancak planların tamamlanma tarihi veya Amerikalı personelin Şam'a kalıcı olarak ne zaman döneceğine dair bir zaman çizelgesi belirtilmemişti.

Şarku'l Avsat'ın AP'den aktardığına göre ABD yönetimi geçen yıldan beri, özellikle Beşşar Esed rejiminin Aralık 2024'te beklenen düşüşünden kısa bir süre sonra, büyükelçiliği yeniden açmayı değerlendiriyordu.

Yönetim, bu adımı Başkan Donald Trump'ın Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın gündemindeki en önemli önceliklerden biri olarak belirledi.