Evangelistler bir kez daha ABD seçimlerini belirler mi?

Evangelistler bir kez daha ABD seçimlerini belirler mi?
TT

Evangelistler bir kez daha ABD seçimlerini belirler mi?

Evangelistler bir kez daha ABD seçimlerini belirler mi?

Ziad al-Faifi
Kamuoyu yoklamalarına göre, Evangelist beyaz Protestanların yüzde 77’si, Trump’ın birinci başkanlık dönemindeki performansından memnun.
Amerika Birleşik Devletleri, seküler demokrasinin dünyadaki en önemli kalelerinden biri gibi görünmüyor. Siyasi geleceğini, resmi kurumlarının ve hükümet sisteminin oluşumunda var olan dini etkiden uzak bir şekilde analiz edecek kadar laik değil. Zira özellikle Evangelist beyaz Protestanlar söz konusu olduğunda siyasal Hristiyanlık, başkanlık yarışının gidişatında ağır basan güçlerden biri olarak ABD seçimlerinde açıkça hazır bulunuyor.
Donald Trump ve Hillary Clinton arasındaki 2016 Başkanlık seçimlerinin seyri üzerinde bu kesimin ana etkisi hakkında çok şey söylendi. Evangelistler, seçimlerin Trump’ın lehine sonuçlanmasına katkıda bulunmuşlardı. Anketler, bu kesime mensup 10 kişiden 8’inin Trump’ı seçtiğini ve hala da popüler tabanını ya da büyük bir bölümünü oluşturduklarını gösteriyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre, haberde, ABD Genel Din Araştırmaları Enstitüsü’nün düzenlediği ankete göre, Evangelist Beyaz Protestanların yüzde 77’si, Trump’ın performansından memnun olduklarını, yüzde 98’i ise, birinci başkanlık döneminde Demokratların liderlik ettiği Trump hakkında cezai kovuşturma ve azil sürecini başlatma çabalarına karşı olduklarını belirttiler.
Gözlemciler, radikal Hristiyanların, tıpkı tanınmış Amerikan iş insanını siyasete atılmaya teşvik ederek 2016 sürprizinin yaratılmasına katkıda bulundukları gibi, kendisini ikinci kez iktidara getirecekleri tahmininde bulunuyorlar. Bazıları da daha çok Evangelistlerin bu yılki seçimlerin gidişatını belirlemekteki rollerini takip ederek, bu yılki yarışı ABD tarihinin en sıcağı olarak tanımlıyorlar.

Siyasal Hristiyanlık
Evangelist Protestanlık, geleneksel rakibinin aksine, Amerikan siyasetinde geniş ve etkili bir varlığa sahip. Basında yer alan haberlere göre, kendisine mensup gruplar, yüzlerce dini TV kanalı, binden fazla radyo kanalını, ABD geneline yayılmış sayısız kitabevini yönetiyorlar. Bütün bunlara ayrıca, aile merkezleri, okullar, çocuklar ve aileler için eğlence amaçlı toplantılar şeklindeki  sosyal faaliyetleri de ekleniyor.
Bu dini grubun güçlü ve organize varlığı, seçim yarışının Mesih’in lehine sonuçlanma şansını korumaya katkıda bulunuyor. Kamuoyu araştırmalarına göre, Evangelist sağ, yetmişli yıllardan itibaren, başkanı belirlemekte başarılı oldu. 1976’da Jimmy Carter’ı desteklemeleri ile başlayan bu süreç, 2000 yılında seçimlerin oğul George Bush lehine sonuçlanmasına kadar devam etti. Genel Din Araştırmaları Enstitüsü’nün anketinin gösterdiği gibi, 18-29 yaşları arasındaki Evangelist Beyaz Protestanların yüzde 78’i, Cumhuriyetçi ya da Cumhuriyetçi Parti’yi desteklemeye eğilimli bağımsızlardan oluşuyor. ABD konusunda uzman siyasi analist Yasir el-Gaslan da bunu onaylıyor: Siyasete ilk girdiklerinde Evangelistlerin çoğu, Demokrat Başkan Jimmy Carter’ı desteklemişlerdi. Fakat Ronald Reagan’ın başkan olmasıyla büyük bir çoğunluğu Cumhuriyetçi Parti’ye yöneldi ve parti içindeki muhafazakar sağın bir parçasını oluşturdu.
Gaslan, Evangelistlerin genel siyasi eğilimlerini ise şöyle tanımlıyor: Evangelistler, üniversite eğitimi almamış, geleneksel meslek sahibi ve çiftçi beyaz kesimlerden oluşuyor. Bu kesimler, Demokrat Parti’nin temsil ettiği ve üstten bakma olarak tanımladıkları bakışa karşı çıkıyorlar. Bu nedenle, Evangelistlerin büyük bir bölümü, partinin eğilimleri ile bu dini grubun ilkeleri birleştiği için temelde Cumhuriyetçidirler. Bu da onları, Cumhuriyetçi aday için önemli hale getirmektedir.   
Bu etki, Evangelistlerin ABD nüfusunun yaklaşık dörtte birini ve tüm Amerikan Protestanlarının yaklaşık yüzde 40'ını oluşturmasından kaynaklanmakta. Misyoner topluluğunun bu başarısının kaynağında, kendi şemsiyesi altında organize gruplara sahip olması yer alıyor. Sözgelimi, ABD Hristiyan Kiliseleri Konseyi, Ulusal Evangelist Birliği ve Dünya Kiliseler Konseyi gibi. Bu güçlü Hristiyan grubu, bunlar ve benzeri kuruluşlar aracılığıyla kendi propagandasını yapıyor ve katılımları medya, sosyal ve dini araçlarını kullanarak organize ediyorlar.

Evangelist kuşak
Seçiciler Kurulu’ndan alınan oyların sayılma şekli göz önüne alındığında, demografik dağılım düzeyinde Hristiyan unsurlar, ülkenin güneyinde seçim sürecine etki etmelerini kolaylaştıran coğrafi bölgelere sahip. Seçim sistemine göre adayın, Seçiciler Kurul’dan alacağı oyları garanti altına alabilmesi için eyaletlerde oylarının çoğunu alması yeterli.
Dolayısıyla, çok sayıda önemli eyalette ve Seçiciler Kurulu’ndaki ağırlığı, coğrafi dağılıma sahip olması da göz önüne alındığında bu, Evangelist Protestan unsuru, başkanının belirlenmesinde baskın bir tarafa dönüştürüyor. Bu nedenle durum “Evangelist Kuşak” olarak adlandırılıyor.
Evangelist Kuşak, ABD’nin güneydoğusundaki Atlantik Okyanusu kıyılarından Teksas'ın batı sınırlarına kadar uzanıyor.
Ayrıca şu eyaletleri kapsıyor; Kuzey Carolina, Güney Carolina, Georgia, Alabama, Louisiana, Mississippi, Tennessee, Kentucky, Arkansas, Missouri, Kansas, Oklahoma ve Teksas.
Toplamda 538 üyeden oluşan Seçiciler Kurulu’nda bu eyaletleri temsil eden üyelerin sayısı 149’dur. Bu üyeler, Evangelistlerin Ronald Reagan zamanında Cumhuriyetçi Parti’ye yönelmelerinden bugüne kadar çoğu zaman, Cumhuriyetçilerin lehine oy kullandılar.
Bu eyaletler, eyaletlerin geri kalanında bilinen dini veya sosyal çeşitliliğe sahip değil. Bununla birlikte, nüfusun yaklaşık yüzde 20'sini kapsayan bir bileşen olarak siyahların varlığı, Cumhuriyetçi Parti’nin söz konusu eyaletler üzerindeki kontrolünü artan bir şekilde güncelleştiren bir unsur teşkil ediyor. Zira dini bağlılıklarına rağmen Afrikalı göçmenlerin çoğu, Demokrat Parti'ye oy vermeyi tercih ediyorlar.
Ancak bu yıl, bu altın kemeri kazanma yarışı daha zorlu geçecek gibi görünüyor, çünkü anketler, Joe Biden’ın bu kuşağın önemli eyaletlerinden biri olan Kuzey Carolina’da, Trump’tan yüzde 1’den daha az oranda önde olduğunu gösteriyor. Oysa 2016’daki seçimlerde Trump bu eyalette, Hillary Clinton’dan 4 puan ilerideydi. Dolayısıyla bahsi geçen anket sonuçları, bu geniş coğrafyada önümüzdeki ayda kıyasıya bir mücadelenin yaşanacağının işaretlerini veriyor.

Kurtarıcı Trump
ABD’de Hristiyan aktivistlerin düzenlediği bir konferansta, Papaz Andrew Brunson elini Başkan Trump’ın omzuna koyarak şöyle demişti: “Ey Babamız, Başkan Trump’a karşı merhametli  bir kalbin olduğunu görüyorum, bu yüzden onu kendine yaklaştır. Kimin güvene layık kimin de olmadığını bilmek için Tanrı’dan sana gaybi ilim vermesini diliyorum. Tanrı, Başkan’ın ve bu ülkenin kötülüğünü isteyenlerin oyunlarını bozsun”. Bu arada Başkan, Türkiye’de birkaç yıl tutuklu kalmasından sonra özgür kalmasını Beyaz Saray yöneticisine borçlu olan Evangelist Papaz Andrew Brunson’ın önünde huşu içinde duruyor gibi görünüyordu.
Başkan'ın korumaya çalıştığı bu Tanrı ve Mesih ile dini ilişkisinden gurur duyan, dindar Protestan Hristiyan imajı, dini çevrelerdeki öncülerinkine benzemeyen kariyeri ile uyuşmuyor. Zira  adı, “komplo” olarak tanımladığı birkaç cinsel skandala karışan, görünüşüne ve bir TV yıldızı olmaya ve bunu korumaya önem veren, birçok kadınla ilişkisi olup birden fazla kez evlenen Trump, görünüşte Evangelist toplumun seçkinleri ile uyumlu görünmüyor.
Ancak bu durum iki taraf arasındaki ilişkiyi çok da etkiliyor gibi görünmüyor. Siyasi analist Gaslan bunu, Trump’ın ahlakı kendilerine sorulduğunda birçok Evangelist liderin seçimlerini destekleyen şu sözlerine bağlıyor: “Tanrı'nın yeryüzünde hakikati gerçekleştirmek için kendi yolları vardır. İnsanlar olarak bizim gözümüzde eksik olanları Tanrı, yaşamlarımızda ve kullarında eksik olanı tamamlamak için kullanır”.
Gaslan buna bir neden daha ekliyor, o da, bu grupların Trump’ı sadece kabul edilebilir bir aday olarak görüyor olmaları. Ardından sözlerini şöyle sürdürüyor: “Evangelistler Trump’ı temsilcileri olarak değil sadece hedefleri için kabul edilebilir bir aday olarak görüyorlar. Zira herkes, Trump’ın Evangelistlerin benimsediği temellere en uzak aday olduğunu biliyor, ancak bu, dogmatik hedeflerini gerçekleştirdiği sürece onlar için önemli değil”. Bu hedefler hakkında ise şunu söylüyor: “Evangelistlerin hedefi, Mesih’in geri dönüşünü hızlandırmak için İsrail’i güçlendirmek. Bu onlar için temel bir inanç ve kehanettir. Trump da bunu gerçekleştirmeye çalışıyor. Bunun yanı sıra, yaşam hakkını savunurken, kürtaja ve eşcinsel evliliklere karşı çıkıyor”.
Gaslan’a göre, İsrail’i güçlendirme konusundaki karşılıklı bağımlılık, başka her şeyden bağımsız olarak her iki tarafın başarısı için stratejik bir araca dönüşmüş bulunuyor.
Trump, Hristiyan gruplar tarafından düzenlenen etkinliklere ve kilise toplantılarına katılmaya ve kendilerine hitap ederken dini bir dil kullanmaya önem veriyor. Nitekim, birkaç hafta önce ölen Yüksek Mahkeme’nin eski liberal ve kadın hakları savunucusu başkanı Ruth Ginsburg’un yerine muhafazakar Amy Barrett’ı bu nedenle aday gösterdi. Bu adımı, devletin hassas konumlarında liberallerin aleyhine olacak biçimde Hristiyan sağın varlığını takviye etmeye yönelik devam eden çabalarına ilişkin yaygın tartışmalara yol açtı.

Trump, Biden’ı dinsiz ilan etti
Donald Trump, halihazırda yürüttüğü seçim gezilerinin başlangıcında, Oklahama eyaletinde destekçilerine yaptığı miting konuşmasında “Biden’ın kazanmaması gerekiyor, çünkü o Tanrıya karşı” demişti.
ABD Başkanlık yarışındaki dinin varlığının tam bir tezahürü olan şu sözlerini de ekledi: “Silahlarınızı almak istiyor, Anayasa’nın ikinci ek maddesini kaldırmak istiyor. Dini yok, hiçbir şeyi yok. İncil’i ve Tanrı’yı incitecek. O Tanrı’ya karşı, silahlara karşı, bildiğiniz enerjiye karşı, o her şeye karşı’’.  
Dinin bu varlığı sadece Trump tarafından kullanılmıyor, kendisini bir din savaşı içinde bulan Biden da bu oyunu Trump gibi oynamaya çalışıyor ama gözlemcilere göre oyunun kurallarını bilmiyor. Partisinin tabanına hakim olan liberal değerler, bu alanlarda manevra yapma kabiliyetini kontrol ediyor. Laik ve ılımlı gruplar ile diğer dinlerin mensupları onun tabanının bir parçasını oluşturduğu için sağcı Hristiyanlar ile kendi tabanına yönelik söylemlerini dengelemesi gerekiyor. Bir yandan Müslümanların oyunu almak için, “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir” hadis-i şerifini okuyup, yönetiminde Müslümanlara görev vereceğini söylerken, diğer yandan dindar Hristiyanlara kendisini bir muhafazakar olarak sunması zor.
Çekişmeli seçim yarışını yakından takip eden analist Yasir Gaslan da bunu doğruluyor: “Her iki partinin de tabanları farklı. Biden, yasaları ve ilkeleri dinin değil halkın belirlemesi gerektiğine inanan liberal bir referanstan yola çıkıyor. Bu nedenle, partisinin olağan duruşunun dindar Hristiyanların oylarını almasını sağladığı Trump’ın aksine Biden, dini ilkelere uymayan kürtaj ve eşcinsel evliliklerle ilgili yasaları destekledi”.
Ancak şunu da sözlerine ekledi: “Cumhuriyetçi sağın, Biden ve partisini din ve ahlak karşıtı gibi gösterme girişimlerine rağmen rakamlar, Yahudilerin ve Katolik Hristiyanların Biden’e desteğinin daha büyük olduğunu gösteriyor. Trump ise sadece Evangelistik Protestanlardan aldığı desteği muhafaza ediyor”.
Ne var ki, Demokrat adayın önünde bir engel daha var; o da ABD seçim kuralları arasında var olan ve Protestan Hristiyan adayı diğer din veya mezheplerden adaylara tercih eden yazılı olmayan geleneksel bir yasadır. Bu, anayasada yer almasa da geleneksel olarak bağlı kalınmaktadır ve sadece tek istisnası var; John Kennedy. Kennedy ülke tarihindeki tek Katolik başkandı.
Biden de bir istisna ve ülkenin ikinci Katolik başkanı olmayı umuyor. Aynı eski başkan Barack Obama döneminde ilk Katolik başkan yardımcısı görevine getirilerek bundan önce bir istisna oluşturduğu gibi.



Geçim baskıları ile Arap ülkeleriyle iş birliği fırsatları arasında Suriye ekonomisi

Görsel: Al-Majalla
Görsel: Al-Majalla
TT

Geçim baskıları ile Arap ülkeleriyle iş birliği fırsatları arasında Suriye ekonomisi

Görsel: Al-Majalla
Görsel: Al-Majalla

Hüseyin eş-Şara

Dünyanın farklı ülkelerinde yaşanan ekonomik krizlerin ve sorunların giderek derinleştiği bu süreçte, gündeme gelen çeşitli olguların tartışılması ve ülkelerin krizlerden etkilenme boyutundaki belirgin farklılıkların ortaya konması giderek daha fazla önem kazanıyor.

Zengin ülkeler ile fakir ya da gelişmekte olan ülkeler, gerek gelir düzeyi ve mevcut imkânlar gerekse sosyal ve ekonomik koruma mekanizmaları açısından birbirinden keskin biçimde ayrışıyor. Bu farklılık, söz konusu krizlerin vatandaşlar ve toplum üzerindeki yansımalarını da doğrudan belirliyor. Bu nedenle ülkelerin gerçek gelirlerini ve bu gelirlerin vatandaşların yaşam standardına nasıl yansıdığını incelemek büyük önem taşıyor. Ekonomik ve kalkınma açısından istikrara kavuşmuş ülkeler, fiyat hareketlerini ve bu hareketlerin gelir göstergeleriyle ilişkisini ölçmek için hassas endeksler kullanıyor.

Gelişmiş ülkeler, ekonominin çeşitli boyutlarını, tüketim göstergelerini ve fiyat hareketlerini ele alan belgelenmiş araştırmalara dayanarak açık sonuçlara ulaşıyor. Bu süreçte, toplumsal kesimler arasındaki yapısal farklılıkları ve bireyler ile topluluklar arasındaki gelir eşitsizliklerini gözetebilen köklü analiz mekanizmalarına başvuruyorlar.

Arap dünyasında kayda değer nüfus kitlesi, büyük pazarlar ve muazzam petrol ile doğal gaz üretimine karşın tarımsal, sınai ve hizmet sektörü üretimi halen yeni pazarlara açılmayı bekliyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre serbest piyasa ekonomisini benimseyen ülkelerin büyük çoğunluğunda devlet, özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın ardından benimsenen siyasi, ekonomik ve sosyal sistemin doğasının çizdiği sınırlar dahilinde müdahalede bulunuyor. Bu çerçevede kâr ve yatırım hem amaç hem araç olarak kabul ediliyor. Fakat bunlar her zaman anayasa, yürürlükteki yasalar ve yerleşik gelenekler çerçevesinde hayata geçiriliyor.

Büyümeyi artırmak ve rekabeti güçlendirmek

Bu doğrultuda odak noktası her zaman pazarları genişletmek, iç ve dış hareketliliği canlandırmak ve böylece rekabetin kamu yararını en geniş kesime yaymasını sağlamak oldu; zira pazar herkese açıktır. Bu nedenle sermaye sürekli yeni fırsatlar ve pazarlar aradığından, ABD ve genel olarak Batılı şirketlerin farklı pazarlara yayılmasına dünya genelinde geniş çapta tanıklık edildi.

ABD ve Avrupa dışında ise Latin Amerika'da Meksika, Brezilya, Şili ve Arjantin; Afrika'da Güney Afrika, Ruanda, Nijerya ve kıtanın kuzeyinde başta Mısır olmak üzere pek çok ülke; Okyanusya'da Avustralya ve Yeni Zelanda; Asya'da ise Endonezya, Tayvan, Singapur, Çin, Japonya, Güney Kore, Malezya ve Asya'nın yedi kaplanı üretken pazarlar olarak öne çıktı. Bu ülkeler zaman zaman ağır geri adımlar yaşasa da ekonomik rotalarını düzeltme yolunu seçtiler.

sx sc
Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Muhammed bin Selman, Cidde'de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'yı kabul etti, 21 Nisan 2026 (AFP)

Arap dünyasında ise kayda değer nüfus kitlesi, büyük pazarlar ve muazzam petrol ile doğal gaz üretimine karşın tarımsal, sınai ve hizmet sektörü üretimi halen yeni pazarlara açılmayı bekliyor. Bu tıpkı, ‘Asya'nın Yedi Kaplanı’nın 1980'li ve 1990'lı yıllarda petrol gelirlerini hem yurt içinde hem yurt dışında etkin biçimde değerlendirerek gerçekleştirdiği atılımı gibi.

Suudi Arabistan, sanayileri yerli kaynaklarla beslemek, araştırma merkezleri kurmak ve dijital ekonomiye entegre olmak için yoğun çaba harcıyor. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman liderliğinde hayata geçirilen ‘Vizyon 2030’ projesi, Suudi Arabistan’ın gelişmiş ülkeler arasına katılma, ulusal gelir kaynaklarını çeşitlendirme ve vatandaşların yaşam standartlarını yükseltme yönündeki stratejik çizgisini somutlaştırıyor. Nihai olarak ekonomiyi daha üretken, rekabetçi ve dinamik bir yapıya kavuşturmak hedefleniyor.

Körfez'den Arap ülkelerine uzanan bir genişleme ve atılım zorunluluğu, iş birliği ile yatırım ufuklarını herkesin yararına olacak şekilde genişletmek için elzem, çünkü bu coğrafyada değerlendirilmeyi ve kullanılmayı bekleyen zenginlikler ve birikimler mevcut.

Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt, Umman ve Bahreyn gibi diğer Körfez ülkeleri de Suudi Arabistan'ın izinden gidiyor. Yüksek gelirlere sahip olan bu ülkeler, güçlerini birleştirdikleri takdirde kayda değer bir nüfus kitlesini temsil ediyor. Bununla birlikte ulusal kadroların yüksek nitelik düzeyi, ilerleme ve güçlenme çarkına girişi kolaylaştırıyor. Zira nitelikli insan kaynağı, gelişmiş dünyaya açılan kapının anahtarı.

Bu nedenle Körfez'den Arap ülkelerine yayılan bir genişleme ve atılım zorunlu hale geliyor. İş birliği ve yatırım ufuklarını herkesin yararına olacak biçimde genişletmek için coğrafyanın sunduğu zenginlikler ve birikimler değerlendirilmeli. Mısır'da büyük pratik potansiyeller bulunurken Sudan'da tarıma elverişli geniş araziler uzanıyor.

Arap ülkeleri arasında ulaşım ve bağlantı sorunu

Arap Mağrib bölgesi için de durum aynı. Cezayir ve Libya zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahipken Doğu Arap dünyası, Şam bölgesi ve Irak, bilimsel, tarımsal ve hizmet alanında nitelikli insan gücü, petrol zenginlikleri ve Arap dünyasını Türkiye, Avrupa ile Doğu'ya bağlayan kritik bir ulaşım kavşağı konumunda bulunuyor. Suriye, İpek Yolu güzergahı üzerinde yer alıyor ve Uzak Doğu, Orta Asya, Rusya ile Doğu ve Batı Avrupa'ya uzanan üç kıtanın buluşma noktasını oluşturuyor. Bölgesel sularda ise keşfedilmeyi bekleyen zenginlikler yatıyor.

Tüm bu potansiyeller, son elli yılda kayda değer bir sonuç veremeyen sınırlı ülke bazlı kalkınma anlayışından sıyrılarak harekete geçirilmeyi bekliyor. Bu başarısızlığın ardında temkinlilik, güvensizlik, Batı'ya ve dışa açılmaya duyulan çekince ile dar eğilimlerin egemenliği yatıyor.

Yoksulluk ve yoksunluğun giderek yaygınlaşması, yapısal dengesizlikleri giderecek stratejik girişimlerin yokluğuyla birleşiyor. Oysa bölge, ilerleme ve kalkınma için büyük bir potansiyele sahip; bu potansiyel, bağımlılık ve atalet yükünden kurtulmak için yeterli donanımı sunuyor.

Demiryolu ve karayolu ağlarının geliştirilmesi ve birbirine bağlanması, mesafeleri kısaltma, mal ve sermaye akışını kolaylaştırma ve Arap ekonomik entegrasyon süreçlerine katkı sağlama açısından üstlendiği kritik rol nedeniyle en öncelikli hedefler arasında yer alıyor.

Bu noktada söz konusu potansiyellerin nasıl değerlendirileceğini yeniden düşünmenin ve Arap yurdu içindeki ortak çıkarlar üzerine araştırmaları derinleştirmenin önemi bir kez daha belirginleşiyor. Çünkü pek çok ülke geniş iş birliği alanları ve umut vadeden fırsatlar barındırıyor.

Ortak Arap çıkarlarını ön plana almak

Artık ülkelerimizin ve halklarımızın ortak çıkarlarına her şeyin önünde öncelik tanınması gerektiği konusunda bir kanıya varmış bulunuyoruz. Bu perspektiften bakıldığında, demiryolu ve karayolu ağlarının geliştirilmesi ve birbirine bağlanması en öncelikli hedefler arasında yer alıyor. Mesafeleri kısaltma, mal ve sermaye akışını kolaylaştırma ve ekonomik entegrasyon süreçlerine katkı sağlama açısından bu ağların taşıdığı ağırlık tartışmasız. Bu bağlamda Suudi Arabistan'ı Şam bölgesiyle ve oradan Türkiye ile Avrupa'ya bağlayan mevcut ve planlanan demiryolu hatları bu yöndeki ilk somut adımı oluşturuyor. Uluslararası karayollarının geliştirilmesi ise bu entegrasyonu destekleyen tamamlayıcı bir güzergah olarak öne çıkıyor.

xcsdvsdv
Suriye'nin Tartus bölgesinde petrol boru hatlarının yanında duran bir Suriyeli işçi, 1 Eylül 2025 (Reuters)

Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan'daki petrol ve doğalgaz üretim bölgelerini Akdeniz'e bağlamaya yönelik yeni-eski eğilim de cesaretlendirici bir adım niteliği taşıyor. Bu sayede söz konusu zenginlikler, Hürmüz Boğazı'nın tek geçiş koridoruna bağımlılıktan kurtarılabilir ve boğaz üzerindeki uluslararası güçlerin ya da İran'ın denetiminden bağımsız bir alternatif oluşturulabilir. Bunun yanı sıra petrol ve doğalgaz üretim kapasitesinin artırılmasına ve Ürdün, Suriye ile Lübnan gibi transit ülkelerin bu hatlardan sağladığı faydanın güçlendirilmesine de katkı sağlar. Bu mesele aslında yeni değil. Kökleri 1950'lere, Suudi Arabistan'ın Bukayk (Abkayk) bölgesini Lübnan'ın Zehrani Limanı'na bağlayan Trans Arabistan Petrol Boru Hattı (Tapline) projesine dayanıyor. Tapline, İsrail işgali altındaki Suriye toprakları Golan Tepeleri’nden geçmesi ve Lübnan'daki savaşlar nedeniyle 1967 savaşının ardından devre dışı kaldı.

Suriye'de fiyat politikalarından sorumlu yetkili kurumların, ekonominin gereksinimleri, bütçe dengesi ve sosyal boyut arasındaki dengeyi gözetecek biçimde mevcut yaklaşımlarını yeniden gözden geçirmesi artık kaçınılmaz bir zorunluluk haline geldi.

Tüm bunların yanında iki petrol boru hattı daha mevcut. Bunlardan biri Kerkük'ten Banyas'a, diğeri Lübnan'daki Trablus'a uzanıyor. Bu hatların yenilenmesi ve Basra’daki petrol sahalarından Suriye'nin Banyas Limanı’na uzanacak yeni hatların eklenmesi giderek daha acil bir ihtiyaç haline geliyor. Hedef, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin petrolünün Ürdün ve Suriye üzerinden taşıma kapasitesini günlük 8 milyon varile çıkarmak.

İstikrarın anahtarı olarak gelir kaynaklarının geliştirilmesi

Bu bağlamı genişlettiğimizde, Ürdün ve Suriye gibi bazı Arap ülkelerinde toplam ya da net ulusal gelir ile vatandaşın bireysel gelir düzeyi arasında, özellikle elektrik ve petrol ürünleri gibi temel mal fiyatları söz konusu olduğunda, dikkat çekici bir uçurum bulunduğu görülüyor. Bu durum, vatandaş ile devlet arasındaki genel tabloyu yeniden karmaşık bir hale getiriyor. Devletin kendi hesapları ve öncelikleri varken vatandaş, mütevazı gelirleriyle asgari ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağını sormaktan kendini alamıyor.

sdvdfv
Şam'ın eski şehir bölgesindeki Buzuriye Çarşısı, 16 Ocak 2026 (AFP)

Tüm bu verilerden hareketle, Suriye ekonomisinin geçim baskıları, giderek derinleşen gelir uçurumu, gerileyen satın alma gücü ve mevcut ekonomik dönüşümler içinde tırmanan fiyatlar karşısında yaşadığı sıkıntı, Arap ülkeleriyle iş birliği yollarının güçlendirilmesini olası çözümlere açılan önemli bir kapı olarak zorunlu kılıyor. Bu yönelim, Suriye toplumunun yaklaşık yüzde 95'ini oluşturan dar gelirli kesimlerin mütevazı gelirlerini eritip tüketen fiyat artışlarıyla baş edebilmesi için onların koşullarını iyileştirmeye öncelik verilmesi gerektiği düşünüldüğünde ayrı bir önem kazanıyor. Bu bağlamda devletin mevcut potansiyelleri yeniden değerlendirme ve hem vatandaş üzerinde hem de toplumsal istikrar üzerinde doğrudan etki yaratacak daha etkili ekonomik alternatifler arama sorumluluğu da belirginleşiyor.

Herhangi bir ülkede gelir kaynaklarının geliştirilmesi, toplam ulusal gelirin artırılmasına ve bireysel gelir düzeyinin yükseltilmesine doğrudan yansıyor. Öte yandan Suriye'de fiyat politikalarından sorumlu yetkili kurumların, vatandaşın temel ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla mevcut yaklaşımlarını yeniden gözden geçirmesi artık kaçınılmaz bir zorunluluk haline geldi. Bu durum, pazar ve ekonominin gereksinimleri ile sosyal boyut arasındaki dengeyi sağlayacak ve her türlü kalkınma sürecinin temel hedefi olan vatandaşın çıkarına hizmet edecek bir adım olarak öne çıkıyor.


Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (1)

Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)
Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)
TT

Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (1)

Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)
Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)

Nebil Fehmi (Eski Mısır Dışişleri Bakanı)

Ukrayna ve İran’daki savaşlar yüzeysel olarak birbirinden farklı görünse de 2026 yılına gelindiğinde aralarında daha derin ve kaygı verici bir ortak payda belirdi. Her iki durumda da başlıca taraflarca açıklanan hedefler, fiili askeri güçle elde edilen sonuçlardan keskin biçimde ayrışmaya başladı.

Moskova savaşa Avrupa'nın güvenlik ortamını yeniden şekillendirme ve Ukrayna'yı siyasi açıdan itaat altına alma hedefiyle girdi. ABD ve müttefikleri ise İran'la yüzleşmede nükleer caydırıcılık ve İran'ın askeri nüfuzunu kırpma gibi daha somut hedefler belirledi. Ne var ki her iki durumda da sonuç, daha az belirleyici ve daha karmaşık bir tablo olarak kısmi kazanımlar, devasa maliyetler ve giderek artan stratejik belirsizliği ortaya koydu.

Bu uçurum -hedefler ile sonuçlar arasındaki derin mesafe- ikincil bir ayrıntı değil, modern savaşların doğasını anlamanın anahtarıdır. Zira savaşlar genellikle bir tarafın tüm hedeflerine ulaştığında değil, sürdürme maliyeti uzlaşma maliyetinin üzerine çıktığında sona erer. Bu yüzden bugün uluslararası tablo ‘tam zaferlere’ değil, tüm tarafların iç kamuoyuna mümkün olanın en iyisi olarak sunmaya çalıştığı geçici düzenlemelere, istikrarsız ateşkeslere ve aşamalı uzlaşılara doğru ilerliyor.

Ukrayna'da Rusya'nın özgün hesapları aşırı varsayımlara dayanıyordu; Kremlin, Ukrayna devletinin hızla çökeceğine ya da en azından siyasi açıdan itaat altına alınarak Batı'ya entegrasyonunun engellenebileceğine güvendi. Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Rusya'nın geniş topraklar üzerinde denetim kurduğu ve Ukrayna altyapısına ağır tahribat verdiği doğru olsa da ne Ukrayna devletini kırmayı ne de Kiev'in Batı'yla bağını koparmayı başarabildi. Yıldırım savaşı öngörüsünün yerine Moskova kendisini yüksek askeri, ekonomik ve demografik maliyetler barındıran uzun soluklu bir yıpratma savaşının içinde buldu.

Daha da önemlisi, sahada elde edilen kazanımlar siyasi bir karara dönüşemedi; toprak işgali savaş hedeflerine ulaşmak anlamına gelmiyor.

Rusya'nın hedefi Ukrayna üzerinde kalıcı siyasi bir bağımlılık tesis etmek ya da onun bağımsız jeopolitik yönelimini silmekse sonuç neredeyse tam tersine çıktı. Savaş, Ukrayna ulusal kimliğini pekiştirdi ve Rusya'ya karşı daha sert ve militarist bir tutumu yerleştirdi; bu da gelecekte Ukrayna'yı yeniden itaat altına alma girişimlerini daha zor, daha kolay değil, kılıyor.

Öte yandan Ukrayna da açıkladığı hedeflerin tamamına ulaşamadı. Bağımsız bir devlet olarak, işlevsel kurumlarıyla ve savaşmaya muktedir bir ordusuyla ayakta kalmayı başardı. Bu, büyük bir askeri güce karşı başlı başına stratejik bir kazanım olsa da topraklarının tamamını geri alamadı ve kendi koşullarıyla bir uzlaşı dayatamadı. Bunun yanında Moskova'nın ve başlangıçta pek çok gözlemcinin beklediği hızlı yenilgiyi savuşturmuş olmak, çatışmanın güç dengesinde köklü bir dönüşümü temsil ediyor.

Burada, ‘tüm taraflar hedeflerinin tamamına ulaşmaktan aciz kaldığında diplomatik çıkış nasıl şekillenebilir?’ sorusu ortaya çıkıyor.

En gerçekçi senaryo, kapsamlı bir barış antlaşması değil, ateşkes, doğrulama mekanizmaları, insani düzenlemeler, esir takası ve belki de denetim altındaki tampon bölgelerden oluşan aşamalı bir süreçle hayata geçirilecek geçici bir çatışma durdurması gibi görünüyor. İşgal altındaki toprakların statüsü ve nihai güvenlik düzenlemeleri başta olmak üzere en hassas meseleler ise muhtemelen hemen çözüme kavuşturulmak yerine ertelenecek.

Bu yaklaşım siyasi ve ahlaki açıdan tatmin edici görünmeyebilir, ancak pek çok modern savaşın gerçekliğini yansıtıyor. Zira en karmaşık meselelerin ertelenmesi, çoğu zaman savaşı durdurmak için zorunlu bir koşula dönüşür. Tarih, büyük çatışmaların çoğunlukla herhangi bir nihai uzlaşıya varmadan önce açık savaştan ‘çatışma yönetimine’ geçtiğini ortaya koyuyor.

Bu bağlamda ‘güvenlik karşılığı itidal’ denklemine dayanan bir çerçeve ortaya çıkabilir. Ukrayna, bazı toprakların geri alınmasını daha net güvenlik güvenceleri, sürdürülebilir askeri destek, yeniden yapılanma yardımları ve Batıyla daha sağlam bir ilişki karşılığında ertelemeyi kabul edebilir. Rusya ise özgün hedefleri başarısız olmuş olsa bile güvenlik çıkarlarının büsbütün göz ardı edilmediğini söyleyebileceği, asgari düzeyde yüz kurtarmaya imkân tanıyan bir formüle ihtiyaç duyacaktır.

Burada diplomasi mutlak ahlaki bir netlik aramıyor, daha ziyade her iki tarafın iç söylemlerini çöküşe uğratmadan savaşı durdurmalarına imkân tanıyacak bir formül arıyor. İç siyaset artık savaş denkleminin ayrılmaz bir parçası haline gelmesi, temel bir nokta. Rus liderler ulusal onuru koruyan bir anlatıya ihtiyaç duyarken Ukraynalı liderler yapılan fedakarlıkların boşa gitmediğini kanıtlamak zorunda. Batı ise geri adım atmış ya da güç yoluyla dayatılan fiili durumu kabulleniyor görüntüsünden kaçınmak istiyor.

Bu yüzden olası herhangi bir uzlaşı özünde kırılgan olacaktır. Ateşkes, insanların hayatlarını kurtarabilir ve hasarı azaltabilir, ama krizin nedenlerini çözmez. Hatta zaman zaman bölünme hatlarını pekiştirerek çatışmayı yeniden alevlenmeye hazır donmuş bir anlaşmazlığa dönüştürebilir. Buradaki en büyük tehlike ‘çatışma yönetimi’ ile ‘çatışma çözümünü’ birbirine karıştırmak, birincisi mümkün olabilir, ikincisi ise henüz uzak bir ihtimal.

Bununla birlikte, alternatif çok daha kötü olabilir. Yıpratma savaşının sürmesi Ukrayna, Rusya ve Avrupa için ekonomik tükenme, siyasi erozyon ve hesapsız bir askeri hata ya da tırmanma ihtimalinin genişlemesi gibi giderek artan riskler barındırıyor. Bunun yanı sıra net bir siyasi ufuk olmaksızın savaşın devam etmesi, özellikle Avrupa ülkeleri ve ABD'deki ekonomik ve siyasi baskıların artmasıyla birlikte Batı'nın destek önceliklerinde kademeli bir değişime yol açabilir.

Ukrayna savaşının ortaya koyduğu daha kapsamlı ders ise ne kadar büyük olursa olsun askeri güç, tek başına istikrarlı siyasi sonuçlar doğurmaya kafi olmadığıdır. Moskova, askeri üstünlüğün Ukrayna'nın iradesini hızla kıracağını varsaydı, oysa savaş Ukrayna’da milli kimliği derinleştirerek Batı'yla bağını güçlendirdi. Kriz aynı zamanda Batı'nın askeri desteği belirleyici bir siyasi uzlaşıya dönüştürme kapasitesinin sınırlarını da gözler önüne serdi.

Sonuç olarak dünya, tam zafer fikrinin gerilediği ve yerini uzun soluklu, karmaşık geçici düzenlemelere bıraktığı bir gerçekliğe doğru ilerliyor gibi görünüyor. Modern zaman savaşları çoğunlukla kimsenin beğenmediği kısmi uzlaşılarla sona eriyor. Çünkü alternatifler daha tehlikeli. Ne ateşkes barış ne de savaşın dondurulması adalet, ancak şiddeti azaltmak ve daha geniş çaplı bir çöküşü önlemek için tek pratik seçenek olabilir.

Tam da bu bağlamda İran meselesi, aynı uluslararası açmazın bir uzantısına dönüşüyor. Bu yazı dizisinin ikinci makalesinde ‘Askeri güç net bir siyasi son üretemediğinde ne olur?’ sorusunun cevabını ele alacağız.


Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
TT

Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)

Nebil Fehmi

Ulusal güvenlik hiçbir zaman statik bir kavram olmamıştır. Toprakları korumaktan ve siyasi sistemin hayatta kalmasını sağlamaktan, ekonomik dayanıklılığı, teknolojiyi, bilgiyi, toplumu ve hatta tedarik zincirlerini yönetmeye kadar genişlemiştir. Mevcut çok kutuplu çağda, bölgesel ve küresel güvenlik derinden iç içe geçmiştir. Güç kullanımına artan bağımlılık, uluslararası düzeni daha parçalı, daha rekabetçi ve daha az yönetilebilir hale getirebilir.

Ulusal güvenlik fikri

Özünde ulusal güvenlik, bir devletin siyasi otoritesini, toprak bütünlüğünü ve hayatta kalması için gerekli koşulları koruma çabasını temsil eder. Geçmiş zamanlarda bu, öncelikle işgale karşı askeri savunma ve bazen de emperyal veya sömürgeci nüfuzu koruma anlamına geliyordu. Zamanla, devletler savaşın tek tehdit olmadığını fark ettikçe kavram genişledi. Ekonomik şoklar, iç istikrarsızlık, ideolojik rekabet, siber saldırılar ve enerji bağımlılığı da bir devletin hayatta kalmasını tehdit edebilirdi.

Bu daha geniş anlam önemli çünkü hükümetlerin güvenlik politikası olarak tanımladıkları şeyi değiştiriyor. Savunma Bakanlığının artık tüm yükü tek başına taşıması mümkün değil. Nitekim ulusal güvenlik bugün finans, ticaret, halk sağlığı, altyapı, veri yönetimi ve sanayi politikasıyla kesişiyor.

Kavramın evrimi

 Modern ulusal güvenlik kavramı birkaç aşamadan geçmiştir. Önemli bir dönüm noktası, egemenliğe ve toprak sınırlarına odaklanan Vestfalya devletler sistemiydi. Ardından, büyük güçler arasındaki rekabetin güvenliği kapsamlı bir ulusal proje haline getirdiği dünya savaşları dönemi geldi. Daha sonra, Soğuk Savaş, caydırıcılık, ittifak yönetimi, nükleer denge ve istihbarat rekabetine dayalı stratejik bir gerekçe olarak ulusal güvenliği pekiştirdi.

Pearl Harbor saldırısı, Amerika Birleşik Devletleri için önemli bir dönüm noktasıydı çünkü güvenliği sınırlı dış kaygıdan kalıcı bir ulusal seferberliğe dönüştürdü. İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde, saldırı ve Soğuk Savaş'ın başlangıcı, barış zamanı hazırlığının stratejik düşüncenin kalıcı bir parçası haline gelmesine katkıda bulundu. Bir sonraki değişim, terörizmin, devlet dışı aktörlerin stratejik hasar verebileceğini gösterdiği 11 Eylül saldırılarından sonra geldi. Hükümetler, ulusal güvenlik kavramını iç güvenlik, terörle mücadele, finansman ve sınır kontrolünü içerecek şekilde genişletti.

O zamandan beri, küreselleşme ve teknoloji bu kavramı daha da ileriye taşıdı. Ekonomik karşılıklı bağımlılık yaptırımları, enerji piyasalarını ve yarı iletken ve kritik maden tedarik zincirlerini ekonomik araçlar kadar önemli hale getirdi. Siber saldırılar, dezenformasyon, uzay sistemleri ve yapay zeka, sivil ve askeri meseleler arasındaki çizgileri bulanıklaştırdı.

Dönüm noktaları ve etkenleri

Ulusal güvenlik kavramındaki her genişleme, önceki paradigmanın sınırlılığını ortaya koyan bir şokun ardından geldi. Dünya savaşları, endüstriyel gücün, lojistiğin ve kitlesel seferberliğin savunmanın ayrılmaz unsurları olduğunu gösterdi. Soğuk Savaş güvenliğin küresel, ideolojik ve nükleer hale geldiğini ortaya koydu. 11 Eylül olayları, asimetrik tehditlerin geleneksel sınırları aşabileceğini gösterdi. Finans krizi, siber çatışma ve büyük tedarik zinciri aksamaları ise ekonomik ve teknolojik kırılganlığın stratejik bir zayıflık haline gelebileceğini ortaya çıkardı.

Burada açık bir örüntü ortaya çıkıyor; devletler genellikle güvenlik tanımlarını ancak bir olay önceki tanımın çok dar olduğunu kanıtladıktan sonra genişletirler. Bu nedenle güvenlik doktrininin evrimi kademeli olmaktan ziyade tepkisel olma eğilimindedir ve yine bu kavramın, devleti korumaktan devletin bağlı olduğu sistemleri korumaya kadar genişlemeye devam etmesinin sebebidir.

Bölgesel ve küresel güvenlik

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz. Bölgesel savaşlar enerji fiyatlarını, ticaret yollarını, göçü, silahlanma yarışlarını ve ittifak davranışlarını, doğrudan savaş alanının çok ötesinde etkiler. Buna karşılık küresel rekabetler savaşan taraflara silah, diplomatik destek, fon ve rekabetçi anlatılar sağlayarak bölgesel çatışmaları körükler.

Ukrayna'daki savaş bu karşılıklı bağlantıyı net bir şekilde açıklıyor. Tek bir bölgesel çatışma, Avrupa’nın savunma politikalarını yeniden şekillendirdi, NATO'nun uyumunu güçlendirdi, enerji piyasalarını alt üst etti ve Avrupa'nın çok ötesine yayılan gıda ve gübre krizlerine yol açtı. Benzer şekilde, Kızıldeniz'deki istikrarsızlık, nakliye rotalarını, sigorta maliyetlerini ve küresel ticareti etkileyerek, bir su yolundaki krizin anında küresel ekonomik ve güvenlik sorununa dönüşebileceğini gösterdi. Son olarak Ortadoğu'da, İran krizi ve Hürmüz Boğazı ile bağlantılı olarak, tekrarlanan yüksek gerilim dalgaları, yerel şiddetin dış güçleri nasıl içine çekebileceğini, daha geniş çaplı çatışma olasılığını nasıl artırabileceğini ve büyük güçler arasında stratejik rekabete nasıl kapı açabileceğini gösterdi.

Bu nedenle, bölgesel güvenliğin aynı zamanda küresel güvenlik olduğu iddiası sadece bir slogan değildir. Herhangi bir bölgedeki silah kontrolü düzenlemeleri, güven artırıcı önlemler ve kriz yönetimi mekanizmaları daha geniş çaplı istikrara katkıda bulunurken, bunların çökmesi büyük güçler arasında gerilimin tırmanması riskini artırır. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre uygulamada, bölgesel ve küresel düzeyler birbirine bağlı hale gelmiştir; bir yerdeki baskının etkileri hızla diğer yerlere yayılmaktadır.

Güç kullanımı ve küresel düzen

Mevcut durum endişe verici çünkü giderek artan sayıda devlet, silahlanmayı sınırlama çerçevelerinin zayıfladığı bir dönemde güce, zorlamaya ve gri bölge araçlarına başvuruyor. Sonuç ise sadece daha fazla çatışma değil, aynı zamanda kırmızı çizgiler, gerilim eşikleri ve kriz yönetimi konusunda daha büyük belirsizliktir. Askeri güç kullanımı kolaylaşırken kontrol edilmesi zorlaştıkça, caydırıcılık daha az istikrarlı hale gelir ve yanlış hesap yapma olasılığı artar.

Gelecekteki küresel düzene gelince en olası sonuç, kurallara dayalı öngörülebilirlikten uzaklaşarak daha çok işlemsel ve çekişmeli bir sisteme doğru geçiş olacaktır. Büyük güçler doğrudan savaştan kaçınabilir, ancak bölgesel vekil güçler, siber operasyonlar, ekonomik zorlama ve seçici ittifaklar yoluyla rekabet edeceklerdir. Bu, güç açısından çok kutuplu ancak kurallar ve normlar açısından parçalanmış, daha zayıf küresel kurumlar ve daha fazla dağılmış güvenlik bloklarını içeren bir dünya doğurabilir.

Bizi ne bekliyor?

Gelecek dünya düzeni muhtemelen tek bir baskın güç tarafından değil, büyük güçler, orta güçler ve bölgesel aktörler arasındaki zorlu uzlaşmalarla şekillenecektir. Devletler, iç dirençlerini dış caydırıcılıkla birleştirmeye devam edeceklerdir; bu da ulusal güvenliğin giderek kapsamlı bir hükümet stratejisi olacağı anlamına geliyor. Buradaki tehlike, her meselenin bir güvenlik meselesi haline gelmesi, diplomasinin rolünün azalması ve siyasi uzlaşmaların daha da zorlaşmasıdır.

Ancak bu, geleceğin kaosa mahkum olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, istikrarın silah kontrolünün yeniden inşasını, krizler sırasında iletişim kanallarının canlandırılmasını ve bölgesel çatışmaların küresel tehditlerin tezahürleri olarak ele alınmasını gerektireceği anlamına geliyor. Küreselleşmenin yönlendirdiği çok kutuplu ve birbirine bağlı dünyada, güvenlik artık yerel ve güç artık ayrı değil; eski sınırlar onları birbirinden ayıramayacak kadar çok kırılgan hale geldi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.