İslam dinine atılan iftira

İslami eğilimli siyasi akımlar ve terör örgütlerinin şiddeti iftirayı körükledi.

Paris'te düzenlenen ırkçılık ve faşizm karşıtı gösterilerde ‘İslamofobiyi durdurun’ yazılı pankart taşıyan göstericiler. (AFP)
Paris'te düzenlenen ırkçılık ve faşizm karşıtı gösterilerde ‘İslamofobiyi durdurun’ yazılı pankart taşıyan göstericiler. (AFP)
TT

İslam dinine atılan iftira

Paris'te düzenlenen ırkçılık ve faşizm karşıtı gösterilerde ‘İslamofobiyi durdurun’ yazılı pankart taşıyan göstericiler. (AFP)
Paris'te düzenlenen ırkçılık ve faşizm karşıtı gösterilerde ‘İslamofobiyi durdurun’ yazılı pankart taşıyan göstericiler. (AFP)

Mustafa el-Feki
Fransa yönetiminden son dönemde esen rüzgar, Müslümanlar ve gayrimüslimler arasında İslam'a, bir dine, bir millete ve bireylere yönelik birbirinden farklı fikirler ve duygular uyandırdı.
İslam, Allah'ın üç İbrahimi dinin sahiplerine, insanlığa gönderilen önceki mesajların devamı olarak İslam Peygamberi Hz. Muhammed aracılığıyla gönderdiği son mesajını, yaratılışın ilahi benzersizliğinin anlamını, yarattıkları tarafından kendisine ibadet edilmesi ve adının övgüyle yüceltilmesi hakkının tasdikidir. Hz. Muhammed’in ilettiği bu son mesaj, ne renk ne de cinsiyet ayrımı yapılmaksızın tüm insanlığa hitap eder ve evrenseldir. Bu yüzden önce Asya ve Afrika kıtalarına, ardından da Avrupa Kıtası’nın bazı bölgelerine kadar yayıldı. Tüm dünyaya yayılması ise adeta bir yangın gibi güçlü ve hızlıydı.
Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olmayan ülkelerde oluşan Müslüman toplulukların, özellikle son yıllarda ciddi acılar çekmesine yol açan bir takım sorunlar ortaya çıktı. Bazen İslami giyim tarzı ve özellikle peçe nedeniyle, bazen de namazdan oruca ve kurban kesimine kadar İslam dininin gereklerinden dolayı krizler yaşandı. Son 50 yılda İslam dinine atılan iftiralar ve yalan iddiaların yanı sıra basmakalıp genellemeler sonucu yanlış bir algı gelişti. Müslümanların ılımlı olan büyük çoğunluğu ile kendilerine İslam dinine nispet eden ancak ters düşen bir yol seçip şiddeti bir yöntem olarak benimseyen hariciler arasında ayrım yapılamaz oldu.

Herkes bunun bedelini ödemeye başladı
Böylece Müslümanların çoğunluğu, yeni bir fobi olarak ‘İslamofobi’ adı altında bu onurlu dine ve dünyanın dört bir yanında bu dine inanlara yönelik işlenen suçlar ve ihlaller çerçevesinde tüm olumsuz sonuçların yaşandığı yüksek bir bedel ödemeye başladılar. İslam dinine adil olarak davranan ve ona değer veren uluslararası arenada tanınmış şahsiyetler ve güzel yazılar varken Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un şok edici sözleri, yukarıda bahsettiğimiz ayrımı yapamayanlar arasında yanlış algı sahipleri için bir model oldu. Örneğin, 1990'ların başlarında İngiltere Veliaht Prensi Prens Charles Oxford Üniversitesi'nde İslam dini hakkında sarf ettiği samimi sözlerle, sağlam argümanlarla ve doğru örneklerle İslam dinine adil bir şekilde davrandığı tarihi dersi hatırlıyorum. Sanırım aynı sözleri on yılı aşkın bir süre sonra Ezher'in verdiği yemekte de tekrarladı.
Kurulduğu ilk yıllarda dekanlık görevini üstlenme şerefine nail olduğum Mısır'daki British Üniversitesi'nde kendisiyle bir araya geldiğim Prens Charles’a “Majesteleri, sizi İslam dinini incelemeye ve onu adil bir şekilde anlamaya iten nedir?” diye sordum. Meselenin İslam mimarisine ve camilerin kubbe ve minarelerinin inşa ediliş tarzına olan hayranlığıyla başladığını, buradan İslam ile ilgili kapsamlı okumalara yöneldiğini söyledi. Bunun için büyük bir Mısırlı alim olan Londra'daki İslam Merkezi’nin eski müdürü rahmetli Zeki Bedevi’den yardım istediğini söyleyen Prens Charles, tıpkı İslam dinini gerçek doğasıyla inceleyen, abartılardan, çığırtkanlıklardan, kötü niyetli iddialardan ve dinin mensupları arasında zaman zaman yaşanan tartışmalardan uzak olan herkes gibi herhangi bir çarpıtma veya yanlış anlaşılma olmadan hakikatini anlamaya başlamış. Burada aşağıdaki bazı hususlara değinmek istiyorum. Çünkü bu benim için oldukça önemli.
1- İslam, yaklaşık 14 asırdır diğer dinlerle göreceli olarak barış içinde yaşadı. Ancak geçen yüzyılın başında İslami uyanış ve ardından siyasal İslamın ortaya çıkışı, özellikle bu sürecin komünist bloğun çöküşü ve Batı ile İslam arasında iş birliğine yol açan kızıl tehdidin ortadan kalkmasıyla aynı zamana denk geldiğinden karşı taraf için endişe kaynağı oldu. ‘İslami tehdit’ Batı'daki bazı hastalıklı zihinleri ve kuruntu kişileri hedef alan ve onları komplo teorilerine sürükleyen komünizmin yerini aldı. Ne var ki mesele, Müslümanlar ile tüm dünya arasında haksız bir çatışmaya yol açtı. ABD’nin eski başkanlarından Dwight David Eisenhower, İslam mimarisi ile inşa edilen ilk cami olan Washington İslam Merkezi (Islamic Center of Washington) açılışında söylediklerini halen hatırlıyoruz. Merkezin müdürü, yıllar sonra Ezher'in şeyhi olan Abdurrahman Baysar’dı. ABD Başkanı o gün İslam ve Müslümanlar hakkında olumlu sözler sarf etti.
2- Biz Araplar, İslam dininin olumsuz imajının üzerimizdeki yansımasını ele almalıyız. İslam ile Araplığın birbirlerini tamamlayıcıları olmaları nedeniyle bize yönelik adaletsizlik iki kat daha fazladır. Kur'an-ı Kerim Arapça olarak indirildi. İslam Peygamberi de bir Araptı. Dolayısıyla Arap imajı İslam dinine ve Müslümanlara bağlı tüm adaletsiz olumsuzluklarla ilişkilendirildi. Batı'dan bazılarına kafasındaki Arap imajının sorulduğunu hatırlıyorum. Cevabı, Latin alfabesinde ‘B’ harfi ile başlıyordu. Kafalarındaki Arap imajı, zevk düşkünü, göçebe ve siyasette pazarlık yapan terörist milyarderdir. Arap kimliğine dair bu zihinsel kalıp, Arapların çağdaş dünyadaki rolünü büyük ölçüde etkilemiş, onu çağın ruhundan ve tezahürlerinden bir şekilde dışlamıştır.

Siyasal İslam ve İsrail
3-  Müslüman Kardeşler hareketinin 1928'de ortaya çıkmasıyla birlikte siyasal İslamın doğuşunun bir yandan korkuların oluşmasına neden olduğuna ve dinin özünün ve saflığının pahasına dahi olsa elde edebileceği her şey üzerinde egemenlik sağlamaya ve kontrol etmeye çalışan bu dini olgunun büyümesiyle ilgili kaygıların birikmesi sonucunda olumsuz bir etki bıraktığına şüphe yok.
4- İsrail Devleti, 19’uncu yüzyılın sonunda Theodor Herzl tarafından İsviçre'nin Basel kentinde başlatılan bir projenin ürünüydü. Yoğun çatışmaların çıkış noktasıydı. Çünkü Müslümanlar Kudüs meselesinin sadece siyasi değil, aynı zamanda dini olduğunu da anlamışlardı. Mesele çatışmayı büyük ve dikkat çekici bir isim olan cihat adı altında kınamaya çalışmakla sona erdi. İslam karşıtları onu, aşırılık, hoşgörüsüzlük ve şiddetle suçlamak için ‘İslami terör’ ifadesini kullandıklarında, biz Müslümanlar kendimizi ne kadar da mahzun ve üzgün hissediyoruz. Çünkü İslam tüm bunlardan beridir.
5- Son yıllarda dünyayı kasıp kavuran terör olaylarının, İslam dünyasının dışında ve gerçek bir düşmanın yokluğunda onu yeni bir düşman olarak görmeye hazır olan ortalama bir insanın zihnindeki İslam imajına damgasını vurduğundan şüphe yok. Çatışmalar ve doğası gereği küresel değil, bölgesel olsa da anlaşmazlıklar devam ediyor. Şu an dünyanın dört bir yanında İslam topluluklarının etrafında terör örgütlerinin ortaya çıkışıyla birlikte Çin, Filipinler, Myanmar ve diğer Asya ülkelerindeki Müslüman azınlıkların çektikleri acıları işitiyoruz.
Gerçekte İslam, bir eşitlik, adalet, hoşgörü, akla ve düşünceye saygı dinidir. İslam Peygamberi, yaşamı boyunca diğer dinlere saygı duyan ve gayrimüslimlerle bir arada yaşamıştır. Ben de bunu, ılımlı bir din olan İslamın bir yükümlülüğü olarak görüyorum. İslam Peygamberi, bir yandan dine davet ederken bir yandan da diğer dinlerin mensuplarına gösterilen hoşgörü arasında denge kuruyordu. Bir gün bir Yahudi cenazesi önünden geçerken ayağa kalkması üzerine sahabe kendisine bunu neden yaptığını sorduğunda, “O bir insanın cenazesi değil mi?” diye karşılık verdi. İslam bir akıl, hikmet ve hoşgörü dinidir. Abartı, aşırılık ve şiddet dini değildir. Bu nedenle mevcut İslam algısının, uydurulmuş bir imaj olduğunu bize bizzat İslam dininin kendisi göstermektedir!



Devrilen vinci kaldırmaya çalışan vinç de evin üzerine düştü

Florida'nın Fort Lauderdale kentindeki bir eve düşen vinci kaldırmaya çalışan itfaiye ekiplerinin kullandığı ikinci vinç de evin üzerine devrildi (Fort Lauderdale İtfaiye ve Kurtarma)
Florida'nın Fort Lauderdale kentindeki bir eve düşen vinci kaldırmaya çalışan itfaiye ekiplerinin kullandığı ikinci vinç de evin üzerine devrildi (Fort Lauderdale İtfaiye ve Kurtarma)
TT

Devrilen vinci kaldırmaya çalışan vinç de evin üzerine düştü

Florida'nın Fort Lauderdale kentindeki bir eve düşen vinci kaldırmaya çalışan itfaiye ekiplerinin kullandığı ikinci vinç de evin üzerine devrildi (Fort Lauderdale İtfaiye ve Kurtarma)
Florida'nın Fort Lauderdale kentindeki bir eve düşen vinci kaldırmaya çalışan itfaiye ekiplerinin kullandığı ikinci vinç de evin üzerine devrildi (Fort Lauderdale İtfaiye ve Kurtarma)

ABD'nin Florida eyaletindeki bir eve düşen vinci kaldırmaya çalışan itfaiye ekiplerinin kullandığı ikinci vinç de evin üzerine devrildi.

Kamyona bağlı vincin çatının üzerine düşmesinin ardından itfaiye ekipleri, perşembe günü TSİ 16.15 civarında Fort Lauderdale'deki eve acilen gitti.

Fort Lauderdale İtfaiye ve Kurtarma Servisi sözcüsü Frank Guzman, The Independent'a yaptığı açıklamada "Vincin düştüğü ev, ciddi yapısal hasar gördü" dedi.

İtfaiye ekiplerinin çektiği videoda, vincin ağırlığı nedeniyle kamyonun havaya kalktığı ve sadece ön yolcu tarafındaki lastiğin yerde kaldığı görülüyor. Vinç, evin garajının İspanyol kiremitli çatısına oturdu.

Miami Herald'a konuşan Guzman, ekiplerin ilk vinci kaldırmak için kamyona bağlı başka bir vinç getirdiğini ancak taşıdığı ağırlık nedeniyle bu vincin kirişinin evin üzerine düştüğünü söyledi.

Olayda kimse yaralanmadı. Bir komşu, ev sahibinin tadilat yaptığını söyledi.

Yayın kuruluşu WSVN'e konuşan Mike isimli komşu, "Böyle bir şeyin yaşandığına şahit olmak çok üzücü. Bu benim yeni bir arkadaşım; mahalleye yeni taşınmıştı ve evi yeniliyordu" dedi.

Şu anda ona ve ailesine çok üzülüyorum çünkü bu eve taşındıkları için çok heyecanlanmışlardı ve şimdi sırf biri yeterince dikkatli davranmadığı ve yapması gerekeni yapmadığı için bu trajediyle başa çıkmak zorundalar.

fvgthyju
Yetkililere göre itfaiye ekipleri ilk vinci kaldırmak için başka bir vinç getirdi ancak taşıdığı ağırlık nedeniyle kirişi evin üzerine çöktü (Fort Lauderdale İtfaiye ve Kurtarma)

İlk vincin çökmesine neyin yol açtığı henüz belli değil. Hasarı incelemek üzere bir itfaiye müfettişi ve belediyenin imar birimi olay yerine çağrıldı.

Haberlere göre geçen perşembe günü New Jersey'nin River Vale kasabasında, bir ağaç bakım şirketine ait kamyonun altındaki zemin çökünce araca bağlı vinç iki evin üzerine devrilmişti.

Hasar gören evlerden birinin sahibi Dina DeMayo, yayın kuruluşu WABC'ye yaptığı açıklamada, "Vinç garajı ikiye böldü, tavandan içeri girip aşağıya doğru bir yarık açtı. Ben de 911'i aradım ve onlar da evden çıkmamızı söyledi" demişti.

Olayda kimse yaralanmamıştı.

Independent Türkçe


Afganistan, Pakistan ordusunun düzenlediği hava saldırılarında 4 sivilin öldüğünü açıkladı

Doğu Afganistan’ın Kunar vilayetindeki Patan köyünde, hava saldırısında yıkılan bir evin enkazını inceleyen bölge sakinleri (AP)
Doğu Afganistan’ın Kunar vilayetindeki Patan köyünde, hava saldırısında yıkılan bir evin enkazını inceleyen bölge sakinleri (AP)
TT

Afganistan, Pakistan ordusunun düzenlediği hava saldırılarında 4 sivilin öldüğünü açıkladı

Doğu Afganistan’ın Kunar vilayetindeki Patan köyünde, hava saldırısında yıkılan bir evin enkazını inceleyen bölge sakinleri (AP)
Doğu Afganistan’ın Kunar vilayetindeki Patan köyünde, hava saldırısında yıkılan bir evin enkazını inceleyen bölge sakinleri (AP)

Taliban hükümeti, 4 sivilin hayatını kaybettiğini açıklayarak, Pakistan ordusunu “ağır sonuçlarla” karşı karşıya kalacağı konusunda uyardı. Açıklama, Pakistan’ın dün Afganistan’daki 10 noktaya savaş uçakları ve insansız hava araçlarıyla (İHA) hava saldırıları düzenlediğini duyurmasının ardından geldi.

Güney Afganistan’daki Kandahar kentinde yaşayan bir kişi, dün sabah Taliban liderinin ikametgâhının bulunduğu kentin hava saldırısına maruz kaldığını bildirdi.

Taliban hükümeti sözcüsü, dün yaptığı açıklamada, Pakistan’ın Afganistan topraklarına düzenlediği hava saldırılarında 4 sivilin öldüğünü doğruladı ve bu “saldırganlığa” karşılık verileceği uyarısında bulundu.

Zabihullah Mücahid, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Pakistan askeri rejimi yeni bir saldırganlık eyleminde bulundu ve Kandahar’da (güney), Paktiya ve Host vilayetlerinde hava bombardımanları gerçekleştirdi... 4 sivil hayatını kaybetti” ifadelerini kullandı. Mücahid, bu eylemlerin “Pakistan ordusu açısından ağır sonuçları olacağını” belirtti.

gthy
Bir Taliban savaşçısı, Pakistan ile Afganistan arasındaki sınır kapılarından birinin yakınındaki kontrol noktasında zırhlı aracın yanında silahını kontrol ediyor. (AP)

Bir görgü tanığı ise önce bir jet uçağının sesini duyduğunu, ardından kent merkezinde güçlü bir patlama meydana geldiğini ve yangın çıktığını belirtti.

Birkaç saat sonra Pakistan Enformasyon Bakanı Attaullah Tarar, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Pakistan, Afganistan’daki 10 noktaya savaş uçakları ve İHA’larla hassas saldırılar düzenledi” dedi. Tarar, “Saldırılar kasıtlı, hassas, dikkatle planlanmış ve orantılıydı; tamamen belirli askeri hedeflerle sınırlıydı ve doğrudan Pakistan’a yönelik saldırı girişimleriyle bağlantılı hedefleri vurdu” ifadelerini kullandı.

Yerel yetkililer ise Pakistan ordusunun gece saatlerinde Afganistan’ın doğusundaki iki vilayette bulunan iki noktayı hedef aldığını bildirdi.

Paktiya Valilik Sözcüsü Muhammed Resul Ahmedî, hava saldırılarının Taliban’a bağlı “203 Mansuri Kolordusu”na ait mevzileri hedef aldığını belirtti; ancak yaralanma veya can kaybına ilişkin ayrıntı vermedi.

Host vilayeti de hava saldırılarının hedefi oldu. Vilayet valisinin sözcüsü Mustagfir Gharbaz’ın açıklamasına göre saldırılarda herhangi bir yaralanma olmadı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre sınır hattındaki bölgeler sık sık saldırılara maruz kalırken, Afganistan kentleri nadiren hedef alınıyor.

Pakistan’ın bu hafta sınır bölgesine düzenlediği saldırılar, geçen cuma günü Pakistan’ın kuzeyinde bir polis merkezini hedef alan ve en az 31 kişinin ölümüne yol açan saldırının ardından geldi.

Birleşmiş Milletler, bu haftanın başlarında Afganistan’ın doğusunu hedef alan saldırılarda en az 3 sivilin öldüğünü bildirdi. Pakistan ise söz konusu saldırılarda 28 silahlının öldürüldüğünü açıkladı.

Afganistan ile Pakistan arasında geçen şubat ayında savaşın başlamasının ardından Kandahar ve başkent Kabil hava saldırılarının hedefi oldu. Birleşmiş Milletler Afganistan Yardım Misyonu’nun açıklamasına göre, haftalar süren çatışmalarda yüzlerce Afgan sivil hayatını kaybetti. Mart ayında ateşkes anlaşmasına varılmasına rağmen, birçok ülkenin yürüttüğü arabuluculuk çabaları taraflar arasında kalıcı bir uzlaşma sağlanması yönünde sonuç vermedi.

Güvenlik meseleleri, Pakistan’ın Kabil yönetiminden silahlı Pakistan Talibanı hareketini kontrol altına almasını talep ettiği bir dönemde, taraflar arasındaki temel anlaşmazlık konusu olmayı sürdürüyor.

Pakistan, Afganistan’da konuşlandığını öne sürdüğü aşırılık yanlısı grupları, sınırdaki Hayber Pahtunhva ile güneydeki Belucistan eyaletinde saldırıların artmasından sorumlu tutuyor. Ancak Taliban hükümeti Afganistan’ın bu saldırılara herhangi bir dahli olduğunu reddediyor.

Tarar, perşembe günü X platformunda yaptığı açıklamada, “Pakistan yıllardır hem Taliban rejimine hem de onunla müzakere eden taraflara, Afganistan topraklarında terörist gruplara ve bunların destek ağlarına güvenli sığınak sağlanmasının sürdürülmesine ilişkin endişelerini iletti” dedi.

Tarar sözlerini şöyle sürdürdü: “Afgan Taliban rejimi, bu ağları dağıtmak ve Afganistan topraklarını Pakistan’a yönelik terör saldırıları düzenlemek için kullananlara karşı somut adımlar atmak yerine, Pakistan’a karşı düşmanca insansız hava aracı saldırıları düzenleyerek gerilimi artırmayı seçti.”

Öte yandan, Afganistan’ın kuzeyindeki Kohat’ta bir polis merkezine düzenlenen silahlı saldırıda en az 31 kişi hayatını kaybetti.

Pakistan Talibanı ile bağlantılı bir grup olan “Pakistan Mücahitler Birliği”, saldırının sorumluluğunu üstlendi.


Trump'ın İran'la müzakere ederken dikkate alması gerekenler

İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler, geçici anlaşma dönemleriyle karakterize edilmiştir (AFP)
İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler, geçici anlaşma dönemleriyle karakterize edilmiştir (AFP)
TT

Trump'ın İran'la müzakere ederken dikkate alması gerekenler

İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler, geçici anlaşma dönemleriyle karakterize edilmiştir (AFP)
İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler, geçici anlaşma dönemleriyle karakterize edilmiştir (AFP)

Hüda Rauf

ABD Başkanı Donald Trump, BM Genel Kurulu'nun oturum aralarında New York'ta Steve Witkoff ile İran heyeti arasında gerçekleşecek görüşme konusunda belki de aşırı iyimser olmamalı; çünkü İran ile müzakere etmeden veya ona savaş açmadan önce anlaması gereken iki önemli neden vardı. Anlaması gereken ilk konu, İran kültüründe “ilk teklifin nihai pozisyon olmadığı ve ilk reddin nihai ret olmayabileceği”dir. Önemli olan, ilişkiyi yönetmek ve kamuoyuna açıklanan ile pratikte elde edilebilecekler arasındaki alanı dengelemektir.

Anlaması gereken ikinci konu ise İran'ın geçici anlaşmalara dayalı müzakereleri alışkanlık edinmiş olduğudur. İran zihniyeti, dosyaları birbirinden ayırmayı kabul etmiyor. Çatışmalar sırasında dosyaları birbirine bağlamaya ve “arenaları birleştirmeye” çalışan İran, diplomaside dosyaları birbirinden ayırmayı kabul etmiyor. Tahran, yalnızca nükleer program veya deniz koridorlarının yeniden açılması konusunda müzakere etmek istemiyor; “kapının bekçisi” ve bölgedeki krizlerin çözümünün anahtarı rolünü üstlenmesini sağlayacak kapsamlı anlaşmalar ve güvenlik düzenlemeleri istiyor. Peki, neden? Çünkü bu, İran'ın bölgesel konumu için öngördüğü roldür ve bu rolü, George W. Bush, Barack Obama ve Joe Biden gibi önceki ABD yönetimleriyle oynamaya alışkın.

İran ve ABD arasındaki ilişkiler, geçici iş birliği dönemlerinin yanı sıra çatışmalarla da karakterize edilmiştir. Bu, önceki ABD yönetimlerinin çoğunun baskın özelliği olsa da, onunla geçici bir anlaşmaya bile varamayan Trump yönetimidir ve onun liderliğinde İran kırmızı çizgileri aştı.

George W. Bush yönetimi sırasında, ABD'nin 2003'teki Irak işgali, Tahran'ın bölgedeki nüfuzunu artırmak için kullandığı önemli bir bölgesel gelişmeydi. Cumhuriyetçi yönetim, Bush yönetimi ile İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad arasındaki karşılıklı düşmanca söylemlere rağmen, bu dönemde ABD ve İran arasında Afganistan ve Irak'ta bir iş birliğine tanık oldu. Washington başlangıçta Tahran ile yakınlaşmaya ve Afganistan'daki durumla ilgili kendisiyle iletişim kanalları açmaya çalıştı, Irak'ta ise bunu göz ardı etti. ABD'nin Afganistan işgali, İran ile bir iş birliğine ve iki taraf arasında yapıcı müzakerelerin başlatılmasına şahit oldu. Afganistan ile ilgili 18 ay boyunca iki taraf arasındaki iletişim, Taliban hükümetinin devrilmesinden sonra istikrarın korunmasında İran'ın taktiksel iş birliği de dahil olmak üzere çeşitli olumlu sonuçlar verdi. Tahran ayrıca birkaç kez Afgan ordusu için ABD liderliğindeki bir eğitim programına katılmayı ve Washington ile terörle mücadele diyaloğu başlatmayı teklif etti. İki taraf arasındaki bu iş birliğine rağmen, ABD doğrudan bir diyalog mekanizması kurmadı.

Afganistan'da Taliban sonrası dönemde İran ile sınırlı ve örtük bir iş birliğine rağmen, Başkan George W. Bush İran'ı ABD'nin düşmanı olarak tanımlayarak “şer ekseni”ne yerleştirdi. Dahası, 2003 yılında ABD, iki ülke arasındaki tüm önemli konuları içeren kapsamlı bir anlaşmaya varmayı hedefleyen Tahran'ın Saddam Hüseyin sonrası meseleler hakkındaki kapsamlı teklifini reddetti.

2007 yılında, Irak'la ilgili olarak iki taraf arasında görüşmeler yapıldı ve bu görüşmeler Afganistan'daki durumu ve İran'ın bölgesel rolünü de kapsadı. Bu görüşmeler, Irak'ta istikrarın sağlanmasına yönelik stratejileri de içeriyordu. ABD, Irak'ta istikrarın ve kendisinin oradan geri çekilme stratejisinin İran'ın desteğiyle sağlanması gerektiğini kabul ediyordu ve buna karşılık İran da orada nüfuzunu başarıyla genişletti.

İran ve ABD arasındaki hesaplı yakınlaşma, Taliban ve Saddam Hüseyin rejimlerinin ortadan kaldırılması konusundaki çıkarlarının örtüşmesine dayanıyordu. Ancak Irak ve Afganistan, sadece İran ve ABD'nin değil, aynı zamanda askeri güçlerinin de her iki ülkedeki çıkarları nedeniyle aralarında gerilim noktaları haline geldi. Tüm bunlar yakınlaşmayı ve diyaloğu zorunlu kıldı ve bu dönemde, ilişkilerin yeniden kurulmasından ziyade, nüfuz alanları ve güvenlik düzenlemelerine dayalı uzlaşılar görüldü.

Barack Obama'nın başkanlığı döneminde, ilk dönemde artan ekonomik baskı ve yaptırımlar uygulandı. Reformcu Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin göreve gelmesiyle aynı zamana denk gelen Obama’nın ikinci dönemine ise, nükleer anlaşmayı sonuçlandırmak amacıyla İran'a karşı açılım damga vurdu. İran nükleer meselesi, Obama'nın Tahran'a yönelik politikasının en büyük bölümünü oluşturdu ve İran'ı diplomasi yoluyla nükleer programını sınırlamaya ikna etme ve on yıllarca süren izolasyon ve düşmanlıktan sonra Washington ile rejim arasındaki ilişkileri yeniden başlatma fırsatının var olduğunu teyit etti. ABD yönetimi içinde İran ile başa çıkma konusunda iki ana yaklaşım ortaya çıktı. Bir kesim entegrasyonun politikalarında değişikliklere yol açacağından şüphe duyarken, bir diğer kesim ise ABD'nin İran'a nükleer programıyla ilgili uluslararası taleplere uymayı reddetmenin sonuçları ile şartları kabul etmenin faydaları arasındaki farkı göstermek için farklı bir yol izlemesi gerektiğini savunuyordu. Obama, İran'ı nükleer anlaşma yoluyla kontrol altına almanın, İran'ın ABD ve müttefiklerini kışkırtma eğilimini dizginleyeceğine inanıyordu; zira yaptırımların yeniden uygulanmasından kaçınmak İran'ın büyük ölçüde çıkarınaydı.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre  Obama, İran nüfuzunu havuç ve sopa politikasıyla sınırlamaya çalıştı. Önceki tüm ABD yönetimleri, İran belirli kırmızı çizgileri aşmadığı sürece, ona karşı askeri müdahaleden kaçınmaya çalışmıştı. Bu kırmızı çizgiler arasında İran'ın nükleer silahlı bir devlet olma girişimleri, İsrail veya Körfez ülkeleri gibi ABD müttefiklerine yönelik saldırıları veya saldırı hazırlıkları ve Hürmüz Boğazı'nda petrol veya gemi trafiğini ve seyrüseferi engelleme girişimleri yer alıyordu. Obama ise İranlılara ABD'nin rejimi tanıdığı ve onu devirme niyetinde olmadığı güvencesi vermeye çalıştı. Zira bu tehdit, rejimin Batı ve komşu ülkeler tarafından devrilme tehdidi altında olduğuna inanan İran elitinin algısında derine yerleşmişti.

Trump'ın İran ekonomisine “azami baskı” politikası uyguladığı ilk döneminde İran, ABD'nin kendisine karşı herhangi bir şekilde gerilimi tırmandırmasından kaçınmaya çalıştı. Ancak Trump’ın, ikinci döneminde İran'a yönelik ABD politikasının yerleşik parametrelerinden sapması, İran’ı Hürmüz Boğazı'nı kapatarak ve bölgedeki ülkelere saldırarak kırmızı çizgileri aşmaya itti. Trump ayrıca, güvenlik düzenlemelerine veya bölgesel konularda iş birliğine dayalı aşamalı bir anlaşma formülü bulmakta da başarısız oldu.

Bu nedenle, bir yandan İran'ın gerilimi tırmandırması, diğer yandan Irak'tan başlatılan saldırılar ve Husi sorunu gibi diğer gerilim noktalarının aktifleştirilmesi, İran'ın sadece nükleer mesele veya Körfez'deki seyrüsefer konusunda Trump ile müzakere etmeyi değil, aynı zamanda Yemen, Lübnan ve Irak'taki krizlerde çözümün anahtarı olarak görülmesini istediğinin bir göstergesi olarak anlaşılabilir.

Öte yandan, gerilimi tırmandırma ve müzakereler mutlaka zıt kavramlar değil ve tırmandırmanın kendisi de müzakere sürecinin bir parçası olabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, BM Genel Kurulu toplantıları sırasında ABD’nin Temsilcisi Steve Witkoff ile görüşürken, İran kaynakları Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için gereken şartların şunları içerdiğini belirtti:

• Deniz ablukasının derhal kaldırılması

• Dondurulmuş tüm İran varlıklarının derhal serbest bırakılması

• Direnişin tüm cephelerinde savaşın sona ermesi.

Ancak gelişmeleri takip eden herkes, İran'ın şimdi New York'tan Witkoff ile açıkladığı bu şartların, her iki tarafça zaten imzalanmış olan İslamabad Mutabakatı'nda yer alanlarla aynı olduğunu görebilir. Bu mutabakat zaptı, İran tarafından şimdi açıklanan bu noktalar kendisinde yer almadığı için değil, Tahran boğazda Umman kıyısına değil, İran kıyısına daha yakın bir rota izlenmesini istediği için çöktü.

Bu nedenle, kamuoyuna açıklanan şartlar gerçek şartlar değil; gerçek talepler, İran'ın Yemen ve Irak konusunda müzakere etme ve Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünün tanınmasını sağlama arzusuna ilişkin ayrıntılarda gizli. Bu, İran’ın 2003'te Irak'ta George Bush için yarattığına benzer şekilde, yönetilir bir kaosa dönüştürdüğü bu konularda Amerikan yönetimiyle aşamalı bir anlaşmaya varmak istediği anlamına geliyor. Ayrıca, Witkoff ile görüşme sırasında bu koşulların açıklanması, müzakerelerin başladığı anlamına gelmiyor. Zira İran için müzakerelere başlamak, mutlaka bir anlaşmaya varmak demek değil. Bu nedenle Trump, “ilk teklifin nihai pozisyon olmadığını ve ilk reddin nihai ret olmayabileceğini” anlamalı. Ayrıca, İran için yeni kırmızı çizgiler belirlemeli ve bunları, İran'ı bir çözüme ulaşma isteğini göstermeye zorlayacak bir havuç ve sopa yaklaşımı olarak tanımlamalı.