İsrail Savunma Bakanı Gantz, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘İsrail ordusunda 38 yıl savaştım. Generallerimiz, savaşın dehşetlerini tattılar ve barışı, en çok onlar istiyor’

Benny Gantz (EPA)
Benny Gantz (EPA)
TT

İsrail Savunma Bakanı Gantz, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘İsrail ordusunda 38 yıl savaştım. Generallerimiz, savaşın dehşetlerini tattılar ve barışı, en çok onlar istiyor’

Benny Gantz (EPA)
Benny Gantz (EPA)

“İsrail ordusunda yaklaşık 38 yıl savaştım. İnanın bana, savaşın dehşetlerini gören ve tadan ordudaki generaller, barışı en çok isteyenlerdir. Generallerimiz arasında barışı en çok arayanın ben olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.” Eski Genelkurmay Başkanı ve hükümet ortağı Benny Gantz, Şarku’l Avsat’a özel yaptığı açıklamalarına bu ifadelerle başladı. Kendisi, Arap dünyasında ve bizzat İsrail’de pek çok kişinin dile getirdiği şüpheler karşısında, bölgede yaygın olan barış kavramıyla ilgili bir soruya yanıt verdi. Arap ülkeleriyle mevcut barış süreci, bölgedeki çatışmanın temelini oluşturan Filistinlileri de içerecek kalıcı bir barışa dönüşebilir mi? İran ekseniyle mücadelede yeni bir eksenle mi karşı karşıyayız? Mevcut barış sürecinde ABD’nin rolü nedir? Bu, tüm İsraillilerin etrafını saran bir barış mı? Sağcı yerleşim kampının lideri olan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun dediği gibi ‘barışa karşılık bir barış’ mı?
Bu sorular, askeri görevleri yerine getirirken tüm Arap ülkelerini gizlice ziyaret ettiğini belirten Gantz ile uzun bir röportajın odak noktasını oluşturdu. Gantz, bu ülkeleri ‘resmi, dostane ve barışçıl bir şekilde alenen ziyaret etmeyi de çok istediğini’ dile getirdi. Arap vatandaşlarının tam eşitliğine ve hükümete katılımlarına inandığını belirten Benny Gantz, “Kudüs, birleşik kalmalı. Ancak orada, Filistin’in başkenti olan bir yer bulunacak” dedi. Yetkili ayrıca, “Filistin varlığının, engellerin olmadığı rahat bir yaşam için uygun bir coğrafi uzantıya sahip olmasını istiyoruz” ifadelerini kullandı.

İşte İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz’ın Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği röportajın ayrıntıları;
Bu günlerde Benny Gantz, Netanyahu ile ‘kendilerini bir araya getiren hükümeti devirebilecek ve erken seçimlere yol açabilecek’ sert bir savaş veriyor. Erken seçimlerin, lideri olduğu ‘Mavi- Beyaz İttifak’ı yok edeceği korkusuyla, bu tür bir seçenekten kaçınmak için de baskı altında. Ancak diğer yandan Netanyahu’nun şartlarını reddeden, sonuç ne olursa olsun hükümetten ayrıldığını ilan eden tutumunu ısrarla sürdürmesi için de başka bir baskı altında. Bu görüşü savunanlar, Netanyahu’nun son dakikada Gantz karşısında geri adım atacağını belirtiyor. Aslında bu baskılar, Gantz’ın partisinin içinden, dışından, sıradan insanlardan ve hatta ülke dışından geliyor. Ve bu savaşın ortasında Netanyahu acımasız görünüyor. Netanyahu, Gantz’ın sadık bir müttefiki olduğu ve kendisinin başbakan olarak kalmasının fiilen can simidi olduğu bilinciyle Gantz’ı, çok kritik bir konuma getirmekte, askeri ve kişisel konumunu zedelemekte ısrar ediyor.
Görüşme, Tel Aviv’de bulunan Güvenlik Bakanlığı’ndaki ofisinde, Netanyahu ile ‘halat çekme’ oyunu doruktayken gerçekleşti. Her biri, diğerinin kendi önüne çekilmesini bekliyordu. Ancak zaman daralıyor ve bu iki isim, kendilerini hiç istemedikleri bir erken seçim savaşıyla karşı karşıya bulabilirler. Benny Gantz, Netanyahu aralarındaki anlaşmazlıkları çözmek için henüz yeterli hazırlık göstermediği için, seçimlere yönelik bu kötüleşmenin devam etmesini beklediğini söyledi. Özellikle tüm anketler her birinin ağır bir kayıp vereceğini gösterirken, bu tür bir durumun ortaya çıkma mantığını kendisine sorduk. Netanyahu liderliğindeki Likud, muhalif Gideon Sa’ar liderliğinde yeni bir sağ parti kurulursa 36 koltuktan 28’e, belki de 23’e gerileyecek. Gantz liderliğindeki Mavi- Beyaz İttifak ise, Sa’ar’ın partisi ile şu an 17 olan koltuk sayısının 9’a ve belki de 6’ya gerileceğine tanık olacak. Bu çerçevede Gantz, mantığın ilke ve değerlere göre ‘siyasi oyunlardan uzak’ çalışmak olduğunu dile getirdi. Seçimleri yönetmeyi bir ‘ulusal sorumluluk meselesi’ olarak gören yetkili, aynı zamanda anketlerin değişebileceğini de vurguladı. Gantz, “Seçmenlerin yüzde 20’si nasıl oy vereceklerine henüz karar vermiş değil. Onların üçte birini alacağımıza inanıyorum. Bizden ayrılan seçmenlerin bir kısmını da geri alacağımızı düşünüyorum” dedi.
Kendisine bu iyimserliğin koşulları ve İsrail’in bu kırılgan gerçeği iki yıldan fazla bir süre boyunca nasıl kabul edebildiği soruldu. Zira İsrail,  bu süre zarfında üç seçim savaşı verdi ve dördüncü de kapıda. Ayrıca 2021 yılı yaklaşıyor ve hükümet, 2020 yılı için devlet bütçesini onaylamayı başaramadı. Bunların yanı sıra koronavirüs salgını, sağlığı ve ekonomiyi mahvediyor. Yaklaşık 600 bin işsiz var. Dükkanların ve küçük işletmelerin yüzde 45’i kapanma ve iflas riskiyle karşı karşıya. Burası istikrarsız bir ülke, değil mi?

Gantz şöyle yanıt verdi:
“Hayır, siyasi veya ekonomik istikrarın tehlikede olduğunu düşünmüyorum. Nesnel veya sübjektif olsun, hatalar, başarısızlıklar ve zararlar açısından bu tanıma katılıyorum. Ancak İsrail’in istikrarı açısından bir tehlike mevcut değil. Meselelere kapsamlı bir şekilde bakarsak, yönetim kurumlarının işlediğini, demokrasinin yerinde olduğunu, güvenliğin istikrarlı olduğunu, kendisine, yönetimine ve parti olarak onu değiştirme çabasına bakılmaksızın Netanyahu’nun 11 yıldır bir başbakanımız olduğunu görürüz. Temel endişelerimden biri demokrasiyi güçlendirmek için çalışmak. Ve bu konuda birçok ortağım var.”

Barış
Röportaj sırasında, Gantz’ın İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ardından da Bahreyn, Sudan ve Fas arasında barış ve normalleşme anlaşmaları konusunda kendisini nerede gördüğü soruldu. Netanyahu’nun bu yoldaki çabaları tek başına yönettiği Gantz da dahil bakanları, hiçbir şeye dahil etmediği biliniyor. Bu durum, BAE ile anlaşma hususunda medya organları ve Fas ile yapılan anlaşma hakkında Washington’daki Beyaz Saray’dan da duyuldu. Aynı şekilde şu ana kadar Filistin tarafını sahanın dışında tutma konusunda bir sorun olduğu biliniyor. Gantz, İsrail hükümetinde işgal altındaki Filistin topraklarından sorumlu. Gantz, 38 yıllık askeri faaliyeti sırasında Filistinlileri ve Arapları bir tüfek, top, tank veya uçağın namlusunun içinden gördü. Ancak şu an barışı nasıl görüyor?
Gantz, bu konuda İsrail- Filistin çatışmasını çözmeden Ortadoğu’da entegre bir barış görmediğini söylerken, Filistin liderliği ve Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı barış sürecine katılmaya ve ‘arka sıralarda kalmamaya’ çağırdı.

-Arka saflarda kalmayı seçen Filistinliler mi? Netanyahu onları tablonun dışında tutmak için 10 yıl boyunca elinden gelen her şeyi yaptı, değil mi?
“Bu durumdan onları sorumlu tutmuyorum, durumu analiz de etmiyorum. Barış sürecinin bir parçası olmalarını istediğimi söylüyorum. Arap dünyasıyla sağlanan bu süreç, büyük ve gerçek bir fırsattır. Onlarla gerçekten bir anlaşmaya varmak istediğim ve onlar olmadan tam ve kapsamlı bir barış olmayacağına inandığım için Filistin halkını, yeni barış sürecinde saygın bir yere sahip olmaları amacıyla benimle ve ortak Arap ülkeleriyle işbirliği yapmaya davet ediyorum. Filistinliler bizim en yakın komşularımızdır. Onlarla evin kapısında görüşüyoruz. Batı Şeria sınırındaki Ra’s el-Ayn’da yaşıyorum. Kasabamız Kafr Kasım’a bağlı. Batı Şeria’da dostlarım bulunuyor. Tayyibe ve Arabeh’te dostlarım var. Onları evlerinde ziyaret ediyorum ve onlar da beni evimde ziyaret ediyorlar. Aynı şeyi Nablus’ta, el-Halil’de ve Ramallah’ta da yaşamak istiyorum. Filistinlilerin de aynı şeyi istediğini biliyorum. Filistin halkının çoğunluğu, 25 yaş altındaki gençlerden oluşuyor. Tıpkı İsrailli gençler gibi siyasette ve koşullarda bir değişiklik görmek istiyorlar. Ben dört çocuk babasıyım. Onlarla konuştuğumda geleceğe odaklanıyorlar ve geçmişte sıkışıp kalmıyorlar. BAE ve diğerlerinde olduğu gibi bu değişikliği idrak eden ve onu ilgi odağına koyan bir liderliğe ihtiyacımız var. Bu barışı sağlamanın gerçekten zamanı geldi.”

-Bu barışın bir bedeli var. Ödemeye hazır mısınız? Filistinliler, işgale son verilmesini, makul bir toprak takası ile 1967 sınırlarında bağımsız bir devlet ve sorunun özünü oluşturan Kudüs ve mülteciler gibi askıdaki tüm sorunların çözülmesini talep ediyorlar. Bu size göre eski bir düşünce mi yoksa hakkında konuşulabilir mi?
Gantz, soruyu “Filistinliler bağımsız bir şekilde yaşayacakları bir oluşum istiyor ve bunu hak ediyorlar” ifadeleriyle yanıtladı.

-Kastettiğiniz devlet mi?
“Bir devlet ya da imparatorluk, istedikleri gibi adlandırırlar. Kendilerini bağımsız hissetmek, bir başkente sahip olmak ve askıdaki tüm sorunları çözmek onların hakkıdır. Geleneksel söylemlere bağlı kalmamalı ve çözüm yolları hakkında yeni ve modern bir dilde konuşmalıyız. Biz, kendi payımızı onlardan ayırmak istiyoruz. Güvenliğimiz için garantiler istiyoruz. Güvenlik konularında anlaşırsak, siyasi çözüm kolayca gelecek. Ve sadece sorunlara çözüm bulmakla kalmayacağız, aynı zamanda ekonomi, bilim ve teknoloji, eğitim ve her şeyde derin bir iş birliğine de sahip olacağız. Bu tarihi bir fırsattır.”

-Bir başkent dediğinizde, bunu Kudüs’te aradıklarını biliyorsunuz. Ya da bu başkent Ebu Mazen’in dediği gibi, Kudüs’tür, Kudüs’te değil.
Gantz soruyu, “Kudüs birleşik kalmalı. Ama orada, bir Filistin başkenti için bir yer olacak. Orası oldukça geniş bir şehir. Ve herkes açısından kutsallarla dolu” şeklinde yanıtladı.

-Hemen hemen her sorunun çözülebileceğini söylüyorsunuz.
“Elbette, ancak bir güvenlik anlaşmasından sonra.”

-ABD’li General John Allen’in önerdiği ve Filistinliler tarafından onaylanmış hazır bir güvenlik planı var. Bu, bir çözüm değil mi?
“İsrail’in buna bazı itirazları var. John, benim şahsi dostum ve bu planı birlikte çok tartıştık. Güvenlik konularında yabancı askeri güçlere itimat etmememiz konusunda ısrar ediyoruz.”

Filistin devletinin sınırları
Gantz’a, “Peki ya sınırlar? Filistinliler, toprak takası ile 1967 sınırlarını istiyorlar. Öte yandan Başkan Trump’ın planı, Batı Şeria’nın yüzde 30’unun ve Ürdün Vadisi’nin ilhak edilmesinden bahsediyor” sorusunu yönelttik.
Benny Gantz ise şu açıklamada bulundu;
“Güvenlik önlemleri kapsamında Ürdün Vadisi’ne ihtiyacımız var. Ancak yüzölçümü meselesi ille de yüzde 30 olmak zorunda değildir, bu mesafe büyük ölçüde azaltılabilir. BAE talebinin sunulmasından ve Netanyahu’nun beklemeyi kabul etmesinden önce, ilhak planına başından beri karşı çıktığımızı biliyorsunuz. Plansız yerleşimlerin yasallaştırılmasına karşı çıktık. Filistin varlığının, engellerin olmadığı rahat bir yaşam için uygun bir coğrafi uzantıya sahip olmasını istiyoruz. Israrla istediğimiz şey güvenliktir. Güvenlik hususunda gerçek stratejik kontrol noktalarına ihtiyacımız var. Elbette, nasıl ve nerede olduğunu bilmesem de toprak takasından bahsetmek mümkün. 1967 sınırlarının geri dönmeyeceğini söylüyoruz. Ancak her zaman bir uzlaşı imkanı vardır. Önemli olan yolu canlı tutmaktır. Filistin meselesi mevcut barış rüzgarlarında geride bırakılmamalıdır.”

İran ekseni

-Arap ülkeleriyle olan bu barış rüzgarlarına yönelik vizyonunuz nedir? Gerçekten barış mı yoksa İran ekseni gibi başka bir eksene karşı bir ittifak mı?
“Bunu, öncelikle barış olarak görüyorum. Aynı şekilde vatandaşların gerçek arzusunu ifade eden, ılımlı güçlerin ittifakıdır. İsrail’i ve tüm Arap ülkelerini tehdit eden İran ekseninin varlığını elbette görmezden gelemeyiz. Bu eksenin, barış rüzgarlarından gerekli sonuca varmasını ve barışa doğru değişmesini ümit edelim. Ancak bunu yapmazsa talihsiz sonuçlarla karşılaşacaktır. İran, şu an birçok güçlükle karşı karşıya. Bugün Suriye, Lübnan, Irak, Libya veya Yemen’de neler yaşandığına bakın. Halklarımız için barış ve refah ararken bu eksen yok oluyor. Ama en önemlisi de savaş ittifaklarına değil barış ittifaklarına doğru ilerliyoruz.”

-Netanyahu sizi bu rüzgarlardan uzak tuttu. Ancak bu konudaki performansını nasıl değerlendiriyorsunuz? Barış mı istiyor yoksa yolsuzluk yaptığı iddialarıyla davalarını silecek bir örtü mü?
“Netanyahu ile ne kadar zıt olduğumu biliyorsun. Ancak bu hususta, o da barış yoluna olan inancından dolayı bu sürece yönelmektedir. Bu, dava hususunda ona hizmet edebilir, ancak temel bu değildir. Bu noktada onu, performansından dolayı övmeme izin verin. Dairenin, tüm Arap ülkelerini ve Filistinlileri de kapsayacak şekilde genişlemesini umut ediyorum. Arap ülkeleriyle mevcut barış sürecinin, Filistin sorununun çözümüne de hizmet edeceğinden eminim.”

Arap ülkelerinde bir sır

-Netanyahu ne zaman Arap ülkelerini ziyaret etmenize izin verecek ve herhangi bir Arap ülkesini ziyaret ettiniz mi?
“Askeri görevlerimi yerine getirirken tüm Arap ülkelerini gizlice ziyaret ettim ve bu ülkeleri resmi, dostane ve barışçıl bir şekilde alenen ziyaret etmeyi de çok isterim.”

-Orduda 38 yıl geçirdiniz. Mümkün olan tüm görevleri ve işleri üstlendiniz. Tüm savaşlara katıldınız. Arapların ve Yahudilerin bu savaşlarda ne bedeller ödediğini çok iyi biliyor olmalısınız. Savaşların tortularının buharlaşabileceğine gerçekten inanıyor musunuz?
Gantz, soruya şu şekilde yanıt verdi;
“Şüphesiz. 1977’de askeri görevime başladığımda ilk görevimin ne olduğunu biliyor musunuz? Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın tüm dünyayı şaşkına çevirip İsrail’i ziyarete geldiği konvoyunu korumaktı. Evet, İsrail’in tüm savaşlarına katıldım ve Filistinlilerin, Suriyelilerin, Lübnanlıların, Mısırlıların ve İsraillilerin herkesin dertlerini biliyorum. Dostlarımı ve akrabalarımı kaybettim. Doğup büyüdüğüm kasabada Efrayim ve Zvi Zohar adlı iki kardeş öldürüldü. Gözlerimin önünde yoğun şekilde kanları aktı. İnanın bana, savaşın dehşetlerini gören ve tadan ordudaki generaller, barışı en çok isteyenlerdir. Generallerimiz arasında barışı en çok arayanın ben olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.”

-İsrail, erken seçimlere mi gidiyor?
“Evet öyle görünüyor. Netanyahu, pozisyonunda uzlaşmaz olduğu ve bu hükümeti kurduğumuz temelde varılan anlaşmaları, verdiği sözleri yerine getirmeyi reddettiği sürece, karşımızdaki tek yol seçimler olacaktır.”

-Ancak seçimlerin lehlerinize olmadığını ikiniz de bildiğiniz halde, neden seçimlere kayma sürecine bir son verme kararı almıyorsunuz?
“Seçimlere gitmek istemiyoruz. Bu, yalnızca beklenen kötü sonuçlar yüzünden değil. Daha ziyade bunun nedeni, halka dördüncü bir seçim yükünü yüklemenin yanlış olduğuna inanıyoruz. Sorun Netanyahu’da.”

-Netanyahu, anketlerin samimi olmadığına mı yoksa son ana kadar ipi çektiğine mi inanıyor? Bu noktada herkesi şaşırtıyor. Hükümetin devam etmesi için size kabul edilebilir bir teklif sundu mu?
“Her şey mümkün.”

-Bu hükümetin devam etmesi için hala gerçekçi bir olasılık var mı?
“Evet kesinlikle. Netanyahu haritayı iyi okursa, seçimlere gitmenin kendisi için ölümcül bir darbe olduğunu görecektir. Başbakan olarak geri dönmeyecektir. İsrail siyasi haritası Netanyahu’yu geride bıraktı.”

-Alternatif? Naftali Bennett ya da Gideon Sa’ar mı? İkisi de temel konularda ve barış sürecinde Netanyahu’dan daha kötü.
“Evet, hiçbir şey net değil. İnsanların büyük bir kısmı nasıl oy kullanacağına henüz karar vermedi. Parti haritasında başka ek değişikliklere yol açabilecek değişiklikler var.”

-Arap vatandaşlarının İsrail’deki rolü ve devlet yönetimine ortak olma istekleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Milletvekili Mansur Abbas liderliğindeki İslami Hareket, Arap vatandaşlarının kazançlarını gerçekleştirme karşılığında Netanyahu ile alışılmadık bir bağ kuruyor. Bu sağcı kampta meşruiyet kazanır mı?
“Arap vatandaşlarının tam eşitliğine ve hükümete katılımlarına inanıyorum. Knesset’teki Ortak Liste milletvekilleriyle iyi ilişkilerim var. Bildiğiniz gibi, bu hafta Knesset’te (İsrail parlamentosu) Eşitlik Yasasını ön okumadan geçirdik.”

-Vatandaşlık Yasası’nı, eşitliği garanti eden bir madde içerecek şekilde değiştirmeye söz verdiniz ve bundan vazgeçtiniz.
“Asla geri adım atmadık. Vatandaşlık Yasası’nın Yahudilerin Araplar karşısında tercih edildiğinin düşünülmemesi için Temel Yasa’da eşitliği garanti altına alacağımızı taahhüt ettik. İsrail, demokratik bir Yahudi devletidir. Ancak Arap vatandaşları, yasalara göre tam eşitliğe sahip olmalıdır. Yasanın çoğunluğunu sağlamak için önerdiğimiz birkaç yöntem var. Vatandaşlık Yasası’nın değiştirilmesini istedik, başarılı olamadık. Bu yüzden özel bir yasa çıkarılmasına başvurduk. Tüm vatandaşlar için sivil haklarda tam eşitliği öngören Bağımsızlık Bildirgesi ruhuyla siyasi hayatımızın hüküm sürmesi için çalışıyoruz. Netanyahu ve aşırı sağın buna itiraz etmesi tesadüf değil. Ben, aslında bu politikayı uyguluyorum. Bu konuda ve Araplar da dahil olmak üzere tüm vatandaşları ilgilendiren diğer tüm konularda Ortak Liste ile toplantılar ve diyaloglar yürütüyorum. İzin verirseniz, hayattaki ortaklık ruhunun tüm Ortadoğu’ya yayılması gerektiğini vurgulayarak sonuca varmak istiyorum. Halkımıza refah sağlamak için bu ortaklığa ihtiyacımız var.”

-Netanyahu, İsrail’in Ortadoğu’da bir Batı ülkesi olduğu inancını destekliyor ve İsrail’i, bölgenin ayrılmaz bir parçası olarak görmüyor. Belki de bu, Filistin meselesini görmezden gelmeyi de açıklıyor. Siz de İsrail’i böyle mi görüyorsunuz?
“Demografik yapısı itibariyle, kesinlikle bir Batı ülkesiyiz. Ancak aynı zamanda her iki tarafın da kimliğini koruyarak, Arap doğusuna açılmasını, onunla bütünleşmesini ve birbiriyle yakınlaşmak için iş birliği yapmalarını istiyorum. Ortaklığı bulmak, güçlendirmek ve beslemek için uzun bir tanışma ve anlayış yolumuz var. Bu yüzden burada önemli olan üç şey görüyorum: güvenlik, barış ve eğitim. Bir barış kültürüne ihtiyacımız var. İhtiyaçların karşılıklı olarak tanınmasına ihtiyacımız var. İsrail ve Arap eğitim müfredatında gerçek, dostane ve nesnel bir tanımdan yoksun bir değişikliğe ihtiyacımız var. Her iki taraftan da bu yolu almaya başladığımızı düşünüyorum ve bu iyiye işaret.”



Kolombiya’da "Monster Truck" gösterisi faciaya dönüştü: 3 ölü 38 yaralı

Kolombiya'da sürücüsünün kontrolünü kaybederek seyircilerin üzerinden geçtiği dev kamyonun yakınında insanlar duruyor (Reuters).
Kolombiya'da sürücüsünün kontrolünü kaybederek seyircilerin üzerinden geçtiği dev kamyonun yakınında insanlar duruyor (Reuters).
TT

Kolombiya’da "Monster Truck" gösterisi faciaya dönüştü: 3 ölü 38 yaralı

Kolombiya'da sürücüsünün kontrolünü kaybederek seyircilerin üzerinden geçtiği dev kamyonun yakınında insanlar duruyor (Reuters).
Kolombiya'da sürücüsünün kontrolünü kaybederek seyircilerin üzerinden geçtiği dev kamyonun yakınında insanlar duruyor (Reuters).

Kolombiya'nın güneybatısında düzenlenen bir araba gösterisi faciaya dönüştü. Yetkililerin yapığı açıklamaya göre, "Monster Truck" (Canavar Kamyon) tipi devasa tekerlekli bir aracın kontrolünü kaybederek onlarca seyirciyi ezmesi sonucu en az 3 kişi hayatını kaybettiği, 38 kişi ise yaralandı.

Kazanın meydana geldiği Popayan şehrinin Belediye Başkanı Juan Carlos Muñoz, dün akşam sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, ölü sayısının 3'e yükseldiğini doğruladı.

frbrfbfr
Kaza yerindeki kurtarma ekipleri (Reuters)

Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde, dev tekerlekli aracın pistteki engelleri aştığı sırada bir akrobatik hareket sonrası fren yapamadığı görülüyor.

Kontrolden çıkan araç, seyircilerle pisti ayıran metal bariyerleri yıkarak kalabalığın arasına daldı.

Belediye Başkanı Munoz konuya ilişkin yaptığı açıklamada, "İlk verilere göre 38 yaralı ve 3 ölü ile sonuçlanan bu kazadan dolayı derin bir üzüntü duyuyoruz" ifadelerini kullandı.

Yerel medyada yer alan haberlere göre, hayatını kaybedenlerden biri küçük bir kız çocuğu. Yaralılar arasında da çok sayıda reşit olmayan çocuk bulunduğu belirtiliyor.

Cauca Valisi Octavio Guzmán, itfaiye ve sağlık ekiplerinin olay yerinde ilk müdahaleyi yaptığını ve çok sayıda yaralının şehirdeki hastanelere sevk edildiğini açıkladı.

Belediye başkanı, "asla yaşanmaması gereken" kazanın koşullarını ortaya çıkarmak için "titiz bir soruşturma yapılması" emri verdiğini söyledi.


Rusya'nın füze saldırısı Ukrayna'nın Harkiv kentinde 5 kişi öldü

Ukraynalı bir polis, Rusya'nın Harkiv bölgesindeki Merefa kasabasına düzenlediği füze saldırısının olduğu yerde (AFP)
Ukraynalı bir polis, Rusya'nın Harkiv bölgesindeki Merefa kasabasına düzenlediği füze saldırısının olduğu yerde (AFP)
TT

Rusya'nın füze saldırısı Ukrayna'nın Harkiv kentinde 5 kişi öldü

Ukraynalı bir polis, Rusya'nın Harkiv bölgesindeki Merefa kasabasına düzenlediği füze saldırısının olduğu yerde (AFP)
Ukraynalı bir polis, Rusya'nın Harkiv bölgesindeki Merefa kasabasına düzenlediği füze saldırısının olduğu yerde (AFP)

Ukraynalı yetkililer, bugün, Rusya’nın ülkenin kuzeydoğusundaki Harkiv bölgesine bağlı Merefa kasabasına düzenlediği füze saldırısında 5 kişinin hayatını kaybettiğini, çok sayıda kişinin de yaralandığını bildirdi.

Reuters’ın aktardığına göre, Harkiv Bölge Valisi Oleh Sinegubov, saldırıda en az 10 evin yanı sıra bir idari bina, dört dükkân ve bir oto tamir atölyesinin zarar gördüğünü, ayrıca bir gıda tesisinin de hasar aldığını açıkladı.

Sinegubov, Telegram üzerinden yaptığı açıklamada, “İşgalciler bugün cephe hattından uzak yerleşimdeki sivil altyapıyı füzeyle hedef aldı” ifadelerini kullandı.

Bölge valisi, saldırıda 2 erkek ve 3 kadının yaşamını yitirdiğini, 18 kişinin yaralandığını ve yaralılardan dördünün durumunun ağır olduğunu belirtti.

Bölge savcılığı temsilcileri, Rus güçlerinin saldırıda büyük olasılıkla Iskender tipi balistik füze kullandığını duyurdu.

Kurtarma ekipleri tarafından paylaşılan görüntülerde, çatısı hasar gören ve pencereleri kırılan bir bina, yanan bir aracı söndürmeye çalışan bir itfaiyeci ve yüzü ile elleri kanlar içinde yerde yatan bir kadına müdahale eden ekipler yer aldı.

edvefdv
Bir itfaiyeci, Merefa kasabasına Rusya'nın füze saldırısı sonucu hasar gören bir arabanın yangınını söndürüyor (Reuters)

Rusya tarafından henüz resmi bir açıklama yapılmadı. Moskova, Şubat 2022’de başlayan geniş çaplı işgalden bu yana saldırılarında sivilleri kasıtlı olarak hedef almadığını savunurken, saldırılarda binlerce sivil hayatını kaybetti.

Öte yandan Ukrayna da Rusya’da veya Moskova’nın kontrolündeki bölgelerde sivil hedefleri vurdu; ancak bunun çok daha sınırlı ölçekte olduğu ifade ediliyor.

Ayrıca Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, bugün yaptığı açıklamada, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile Avrupa Birliği ile insansız hava araçlarına ilişkin bir anlaşmanın ilerletilmesi konusunda mutabakata vardıklarını duyurdu.

Zelenskiy, Ermenistan’da düzenlenen Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi kapsamında von der Leyen ile yaptığı görüşmenin ardından X platformundan yaptığı paylaşımda, “AB ile insansız hava araçları anlaşmasını ilerletme konusunda da anlaştık ve bu güvenlik iş birliğinin ayrıntılarını gözden geçirdik” ifadelerini kullandı.


Tahran iki akım arasında: Gerçek bir bölünme mi, yoksa rollerin değişimi mi?

Tahran'da düzenlenen bir yürüyüşte, üzerinde İran İslam Devrimi lideri Ruhullah Humeyni, eski Dini Lider Ali Hamaney ve yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in resimleri bulunan bir bayrak taşıyan adam, Tahran, İran, 29 Nisan 2026 (Reuters)
Tahran'da düzenlenen bir yürüyüşte, üzerinde İran İslam Devrimi lideri Ruhullah Humeyni, eski Dini Lider Ali Hamaney ve yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in resimleri bulunan bir bayrak taşıyan adam, Tahran, İran, 29 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Tahran iki akım arasında: Gerçek bir bölünme mi, yoksa rollerin değişimi mi?

Tahran'da düzenlenen bir yürüyüşte, üzerinde İran İslam Devrimi lideri Ruhullah Humeyni, eski Dini Lider Ali Hamaney ve yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in resimleri bulunan bir bayrak taşıyan adam, Tahran, İran, 29 Nisan 2026 (Reuters)
Tahran'da düzenlenen bir yürüyüşte, üzerinde İran İslam Devrimi lideri Ruhullah Humeyni, eski Dini Lider Ali Hamaney ve yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in resimleri bulunan bir bayrak taşıyan adam, Tahran, İran, 29 Nisan 2026 (Reuters)

Alex Vatanka

Washington'da son zamanlarda Tahran'daki rejimin derin bir iç bölünme yaşadığına ve belki de ABD Başkanı Donald Trump yönetimiyle ciddi bir diplomatik karar almayı engelleyecek kadar derin bir çatışmayla boğuştuğuna dair spekülasyonlar dolaşıyor.

Bu tartışma, bir tarafta ABD ile anlaşmaya varmayı isteyen bir kanat, diğer tarafta savaşı savunan bir kanat ve ülkeyi İslam adına yöneten rejimin bu ikisi arasında sıkışıp kaldığı düşüncesi üzerine kurulu. Ancak bu, aşırı derecede basitleştirilmiş bir anlatıdan ibaret. İran'daki yönetici seçkinler gerçekten bölünmüş halde olsa da bu, yabancı gözlemcilerin çoğunluğunun öngördüğü şekilde bir bölünmüşlük değil. Çünkü güvenilir bir diplomatik fırsat ortaya çıktığında baskının hafifletilmesinin gerektiği konusunda köklü bir görüş ayrılığı yok.

Rejimin geniş kesimlerinde İran'ın ekonomik durumunun tehlikeli ölçüde kırılgan olduğuna, yaptırımların ülkenin manevra alanını önemli ölçüde daralttığına ve Washington ile varılacak bir anlaşmanın teslim olunmuş gibi görünmemesi koşuluyla faydalı olacağına dair bir farkındalık belirginleşiyor. Gerçek bölünme ise daha dar kapsamlı olmakla birlikte bir o kadar önemli. ‘Ne kadar taviz verilmeli? Ne kadar hızlı hareket edilmeli? ABD ile yürütülecek herhangi bir müzakere geri adım atmış izlenimi vermeksizin nasıl yönetilebilir?’ soruları yanıt bekliyor.

İşte bu noktada katı muhafazakarların nüfuzu kendini gösteriyor. Bunlar çoğunluğu oluşturmuyor. Çoğunluğu oluşturmaya yakın da değiller. Toplumsal destekleri İran halkının yüzde onuna bile ulaşmıyor olabilir. İran toplumu adına konuşmadıkları gibi, katı muhafazakar akımın adına bile konuşmuyorlar. Ancak gürültülü ve örgütlü bir yapıya sahipler. Rejim içinde her türlü diplomatik açılımı yavaşlatabilecek, zor duruma düşürebilecek ya da karmaşık hale getirebilecek konumlara yerleşmiş durumdalar.

Bu akımın merkezinde, siyasi kimliğini Batı ile her türlü uzlaşıya karşı direnç üzerine inşa etmiş eski nükleer müzakereci Said Celili yer alıyor. Etrafında Paydari Cephesi (İstikrar Cephesi) ve aralarında Mahmud Nebeviyan, Murtaza Ağa Tehrani ve Hamid Resai'nin de bulunduğu bir grup katı muhafazakâr isim kümeleniyor. Bu isimler müzakere, toplumsal denetim ve ideolojik disiplin tartışmalarında tanıdık birer simge haline gelmiş durumda. Muhammed Bakır Kalibaf liderliğindeki müzakere ekibine destek veren parlamenter bildiriyi imzalamayı son günlerde reddetmeleri son derece anlamlıydı.

Parlamentodaki 261 milletvekili bildiriyi desteklerken Celili ve Paydar Cephesi’ne yakın küçük, ama gürültülü bir grup milletvekili desteğini esirgemedi; bu durum rejim içindeki direncin sürdüğünü gözler önüne serdi.

Bu işaret sadece bir parlamento gösterisi değildi; bu grubun tarzını da özetliyordu. Çünkü söz konusu grup, gücünü oy çoğunluğundan değil, ideolojik ağlardan, medya platformlarından, sokaklarda hareket eden şiddet yanlısı baskı gruplarıyla olan bağlantılardan ve rakiplerini zayıflık, ihanet veya devrimci çizgiden sapma ile suçlama yeteneğinden alıyor.  Etkili bir şekilde yönetmesine gerek yoktur, uzlaşmanın bedelini yükseltmesi yeterli.

Bu davranışın ardındaki daha derin tarihi göz ardı etmek mümkün değil. Radikal devrimci eğilimli kesimler, 1979’dan bu yana, Batı güçleriyle yapılan görüşmeleri genellikle ahlaki açıdan tartışmalı bir mesele olarak tasvir etmiştir. Müzakere, yalnızca devlet yönetiminin araçlarından biri olarak görülmez; onların söyleminde bir sadakat sınavı olarak sunulur. Müzakere edenler ise devrimi satmak, şehitlerin kanını hiçe saymak ve doğası gereği düşman olduğu varsayılan bir güce güvenmekle suçlanmaya maruz kalır. Bu durum, İran diplomatik geleneğine defalarca kez leke sürdü. Krizler tırmanmaya bırakılır ve devlet nihayet müzakerelere yöneldiğinde, müzakereciler ideolojik bir kırmızı çizgiyi aştıkları suçlamalarıyla karşı karşıya kalırlar.

dvdfvfd
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, DMO üniformasıyla Tahran'da bir oturumu yönetirken, 1 Şubat 2026 (AFP)

İşte bu nedenle Kalibaf’a yönelik eleştiriler önem kazanıyor. Kalibaf, bir reformcu değil. Hatta o İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) eski komutanlarından biri, iktidar yapısının içindeki katı muhafazakâr yanlısı ve rejimin tam kalbinden gelen bir adam.

Bununla birlikte, böyle bir geçmişe sahip olması, Amerikalıların karşısına oturduğunda onu ‘vatana ihanetle’ suçlanmaktan koruyamıyor.

Bu durum, Katı muhafazakârlar için mesele, müzakerecinin yeterince devrimci olup olmadığından ziyade, diplomasinin kendisinin siyasi önemlerini tehdit edip etmediğine dair temel bir gerçeği ortaya koyuyor.

Celili’nin kariyeri bu gerilimi yansıtıyor. Uzun süre kendini daha saf bir devrimci yolun koruyucusu olarak tanıtan Celili, İran’ın nükleer programıyla ilgili müzakereleri yürüttüğü yıllarda, onu eleştirenler tarafından ‘diplomasiyi vaazlara dönüştürmekle ve pratik uzlaşmalar yerine aşırı talepleri tercih etmekle’ suçlandı.

Bu eğilim, nükleer anlaşma konusundaki mücadelelerde, anlaşmayı yeniden canlandırma girişimlerinde, İran’ın Mali Eylem Görev Gücü (FATF) kurallarına uyması hakkındaki tartışmalarda ve dış dünyayla ilişkilerini ilgilendiren diğer meselelerde yeniden ortaya çıktı. Celili ve müttefikleri 2015 nükleer anlaşmasına karşı çıktılar, anlaşmayı yeniden canlandırma çabalarını eleştirdiler, mali şeffaflığa dair kurallara karşı uyardılar ve dış dünyayla olan birçok ilişkiyi tuzakmış gibi ele aldılar. Kullandıkları dil her zaman gündemdeki meseleden daha abartılıydı. ‘Müzakere, müzakere olarak kalmaz, boyun eğmeye dönüşür’ ya da ‘taviz, teslim olmak demektir’ gibi argümanlar savundular. Aynı şekilde onlara göre diplomatik açılım ise rejimi zayıflatmak için dış düşmanların kurduğu bir komploya dönüşür. Ardından Celili, 2013 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybettikten sonra, ‘gölge hükümet’ adını verdiği bir yapı kurdu. Teorik olarak bunun amacı, politikaları izlemek ve alternatifler sunmaktı. Ancak pratikte, eleştirenlerinin dediği gibi, bu yapı sürekli bir engelleme mekanizmasına dönüştü.

Ancak asıl paradoks, bu grubun halk tabanı son derece sınırlı olması. Celili, defalarca kez iktidar yarışına girse de hiçbir zaman ciddi bir yetki elde edemedi. Mitingleri çoğu zaman ulusal olmaktan çok dar ve ideolojik görünüyordu. Desteği, geniş bir kitle hareketinden değil, sadık bir azınlıktan geliyor. Paydari Cephesi gücünü, İran kamuoyunu temsil etmesinden değil, devletin damarları içindeki faaliyetlerinden alıyor. Bu, bir halk akımı değil, ağa dayalı bir fraksiyon olduğunu gösteriyor.

vds
İran'ın başkenti Tahran’da DMO’ya destek vermek amacıyla askeri üniforma giyerek, slogan atan İranlı milletvekilleri, 1 Şubat 2026 (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Katı muhafazakar çizgideki siyasetçilerin kendi içlerinde bile, bu akım genellikle zorlu ve kafa karıştırıcı olarak görülmüştü. İbrahim Reisi’nin görevde olduğu yıllar bunu açıkça ortaya koymuştu. İbrahim Reisi de katı muhafazakar çizgide bir cumhurbaşkanıydı, ancak hükümeti ‘Celili-Paydari’ eğilimi ile karşı karşıya gelmişti. Nükleer anlaşmanın yeniden canlandırılmasına yönelik müzakereler mümkün görünmeye başladığında, bu akım ters yönde baskı yaptı. Müzakere ekibini eleştirdiler, taviz verilmemesi konusunda uyardılar ve uzlaşmanın siyasi açıdan maliyetli hale gelmesine katkıda bulundular. Başka bir deyişle, sert çizgideki yönetim bile onlarla başa çıkmakta zorlandı.

Aynı dinamik bugün Kalibaf etrafında dönen tartışmalarda da kendini gösteriyor. O, rejimin farklı bir tür pragmatizmini temsil ediyor. Ne bir liberal, ne de Batı anlamında bir ılımlı; ABD ile stratejik bir dönüşüm olarak uzlaşma peşinde de değil. Ancak kurumları, çıkarları ve baskıları anlıyor. İran’ın sonsuza kadar sadece sloganlarla yaşayamayacağının farkında gibi görünüyor. Diplomatik görüşmeler, rejimin ideolojik çerçevesini bozmadan baskıyı hafifletebilecekse, o da bunu denemeye hazır.

İşte tam da burada, Celili ve Paydari Cephesi için tehlike yatıyor. Çünkü onların politikası, uzlaşmayı ahlaki açıdan kirli tutmaya dayanıyor. Eğer DMO'nun eski komutanı ve katı muhafazakar kanadın önemli bir ismi olan Kalibaf, müzakereyi başarırken aynı zamanda devrimci safların içinde kalabilirse, bu ikilinin devrimci özgünlüğü üzerindeki tekeli sarsılır. Bu yüzden sadece ABD’ye değil, rejim içindeki konumlarından dolayı da öfkeliler.

Kalibaf, rejimin pragmatik yaklaşımının farklı bir örneğini temsil ediyor. Liberal değil, Batı anlamında ılımlı da değil ve stratejik bir dönüşüm olarak ABD ile uzlaşma peşinde değil. Ancak kurumları, çıkarları ve baskıları iyi anlıyor. İran’ın sonsuza dek sadece sloganlarla ayakta kalamayacağının farkında gibi görünüyor.

Şu anki durumun en belirgin işaretlerinden biri, bu gruba yönelik eleştirilerin artık sadece reformcular veya ılımlı kesimden gelmemesi. Hatta güvenlik kurumlarına yakın ve sert çizgideki bazı medya çevreleri bile, Celili-Paydari tarzını bir sorun olarak görmeye başladı. İşte bundan dolayı DMO ile bağlantılı haber ajansı Tasnim ile ‘Raja News’ adlı haber sitesi arasındaki son çatışma önem kazanıyor. Paydari Cephesi’ne yakınlığıyla bilinen Raja News, müzakereleri ve ulusal birliği destekleyenleri saldırdı. Tasnim ise ‘bu davranışı bölünmeyi körüklemekle, hatta düşmanın planlarına hizmet etmekle’ suçladı. Söylem sert olsa da anlam açıktı: Güvenlik kurumunun bazı kesimleri, aşırı sert kışkırtmayı devrimci uyanıklık değil, iç uyumu tehdit eden bir unsur olarak görmeye başlamıştı.

Bunun bir anlamı var, çünkü rejim bugün adeta takıntı derecesinde birliği önemsiyor. Resmi söylem, ulusal dayanışma çağrıları, psikolojik savaşa direnme ve dış baskı altında iç bölünmeleri önleme çağrılarıyla dolu. Bu söylemin çoğu propaganda niteliğinde olsa da, aynı zamanda gerçek bir endişeyi de yansıtıyor. Tahran, savaşın, yaptırımların, ekonomik sıkıntıların ve toplumsal yıpranmanın iç sahneyi daha kırılgan hale getirdiğinin farkında. Bu bağlamda, rakiplerini durmadan vatan haini olarak damgalayan bir fraksiyon, bir yük haline gelebilir.

Bu, Said Celili ve müttefiklerinin önemini yitirdikleri anlamına gelmez; hâlâ ellerinde araçlar bulunuyor. Parlamentoyu kullanabilir ve dost medya kuruluşlarını seferber edebilirler. Buna resmi yayın kurumundaki nüfuzları da dahildir. Kardeşi Vahid Celili gibi kişiler bu kurumda üst düzey pozisyonlarda bulunmakta ve haberlerin ideolojik tonunun belirlenmesine katkıda bulunuyor. İdeolojik destekçilerini harekete geçirebilir, din adamlarına, İslamcı öğrenci gruplarına ve devrimci olarak adlandırılan örgütlere baskı uygulayabilirler. Ayrıca, herhangi bir anlaşmayı siyasi açıdan riskli gösterebilirler. Sistem içindeki derin bir devrimci içgüdüye, yani ABD ile uzlaşmanın daha geniş tavizlerin önünü açacağı korkusuna da hitap edebilirler.

Nüfuz, kontrol anlamına gelmiyor

Radikaller süreci aksatabilir, geciktirebilir ve ortamı zehirleyebilir; ancak devletin kalbinden destek gören bir diplomatik süreci durdurmak, özellikle de lider kadrosu, müzakerelerin, hayatta kalmak için gerekli olduğu sonucuna varması halinde, kolayca yapabilecekleri bir şey asla değil. Önceki Dini Lider Ali Hamaney’in Washington ile mevcut diplomatik süreci desteklediği veya en azından buna hoşgörü gösterdiği biliniyordu. Bu da zirvede pasif bir kabulün bile belirleyici olabileceği bir rejim yapısında önemli bir işaret.

gtrb
İran Şura Meclisi 12. dönem açılış töreninden bir kare, 27 Mayıs 2024 (Reuters)

Washington'ın anlaması gereken temel nokta da tam olarak bu. İran normal bir devlet olmayabilir, ama bütünlüğünü de kaybetmiş değil. İranlı taraflar arasında şiddetli çatışmalar olabilir, ancak bunu çoğunlukla rejimin ayakta kalmasına yönelik ortak bir bağlılık çerçevesinde yapıyorlar. Rejim, direnişin kendi varlığını sürdürmesine hizmet ettiğini düşündüğünde direnir. Görüşmelerin kendi varlığını sürdürmesine hizmet ettiğini düşündüğünde ise görüşür. Anlaşmazlık, rejimi korumak gibi temel bir içgüdü üzerine değil, bedel ve çıkış yolu üzerine odaklanıyor. Celili-Paydari ikilisinin sesi yüksek çıkıyor, çünkü buna ihtiyacı var. Geniş bir halk desteğinden yoksun oldukları için bunu ideolojik kesinlik ile telafi etmeye çalışıyorlar. Başarılı bir yönetim geçmişinden yoksun olduğu için, engellemeyi saflık olarak sunuyor.

Şu anda bu durum, diplomasi sürecini rayından çıkarmaya yetmiyor. Tahran, Washington ile ilerleme kaydetme olasılığını gördüğü sürece, engelleyiciler sadece engelleyici olarak kalacak, karar verici olamayacaklar.

Yolu daha engebeli hale getirebilirler. Müzakerecileri devrimci bir dil kullanmaya itebilirler. Güvenceler, kırmızı çizgiler ve sembolik zaferler talep edebilirler. Ancak, rejimin geri kalanı kapıyı açık tutmak istiyorsa, onlar kapıyı kapatamazlar. Rejim bölünmüş durumda olsa da halen işlevini yerine getiriyor. Aşırı uçtaki katı muhafazakârlar geniş çaplı bir nüfuza sahipler, ancak kararları kontrol etmiyorlar. Tahran'daki gerçek tablo, yönetemeyen bir devletin değil, müzakereye çalışan bir rejimin tablosudur. Bu rejim, siyasi varlığını herhangi bir müzakereyi sabit ilkelerden ödün vermek olarak göstermeye dayandıran bir grubu kucaklıyor. Çoğunluğun desteğini ikna edici bir şekilde iddia edemediği için, bunun yerine devrimi temsil ettiğini iddia ediyor ve böylece ‘İslam devrimini’ kendi şartlarına göre tanımlama yetkisini kendisine veriyor.