Şarku’l Avsat, ABD ve Rusya arasında son yıllarda kapalı kapılar ardında yapılan müzakerelerin detaylarını yayınlıyor: Viyana’da Moskova-Washington arasındaki “gizli iletişim kanalı”, askeri uzlaşılar ve siyasi hayal kırıklıkları

Eski ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Haziran 2019'da Japonya'nın Osaka kentinde G20 Zirvesi'nin oturum aralarında bir araya gelmişlerdi (Getty)
Eski ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Haziran 2019'da Japonya'nın Osaka kentinde G20 Zirvesi'nin oturum aralarında bir araya gelmişlerdi (Getty)
TT

Şarku’l Avsat, ABD ve Rusya arasında son yıllarda kapalı kapılar ardında yapılan müzakerelerin detaylarını yayınlıyor: Viyana’da Moskova-Washington arasındaki “gizli iletişim kanalı”, askeri uzlaşılar ve siyasi hayal kırıklıkları

Eski ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Haziran 2019'da Japonya'nın Osaka kentinde G20 Zirvesi'nin oturum aralarında bir araya gelmişlerdi (Getty)
Eski ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Haziran 2019'da Japonya'nın Osaka kentinde G20 Zirvesi'nin oturum aralarında bir araya gelmişlerdi (Getty)

Rusya ordusu ile ABD savaş uçaklarının 26 Şubat'ta Suriye-Irak sınırındaki ‘İran üslerini’ bombalandıklarının duyurulmasının arasında 4 veya 5 dakikalık bir süre vardı. ABD’nin Rusya ile arasındaki bu süre önceden daha uzundu. Bu süre, Nisan 2017 veya 2018 yıllarında ‘Suriye üslerinin’ bombalanması öncesinde saatleri bulabiliyordu.
Rusya şuan, askeri yetkilileri ve diplomatları ile bu ‘Suriye unsurunu’ değerlendirirken Washington, ABD’nin Rus muhalif siyasetçi Aleksey Navalni davasıyla ilgili ‘yaptırımlar paketine’ ek olarak resmi eleştirilerine devam ediyor. ABD Başkanı Joe Biden, yönetimi sırasında Moskova ile Washington arasındaki ilişkilerde yeni bir sayfa açıldığını, “ABD, özellikle Çin'in artan hırslarıyla ve Rusya'nın demokrasimizi zayıflatma arzusuyla tiranlığın ilerlemesi karşısında var olmalıdır” sözleriyle ifade etmişti. Biden sözlerine ayrıca, “Başkan (Vladimir) Putin'e, açıkça ve selefimden çok farklı bir şekilde, ABD'nin Rusya'nın saldırgan eylemlerine maruz kaldığı zamanın bittiğini söyledim” ifadelerini eklemişti.
Biden, bu sözlerle, eski ABD Başkanı Trump ve Rusya Devlet Başkanı Putin liderliğinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile Hillary Clinton, John Kerry'den Rex Tillerson ve Mike Pompeo'ya ABD’nin eski dışişleri bakanları arasında kapsamlı resmi toplantıların yapıldığı önceki yıllara atıfta bulunuyordu. İki taraf arasında özellikle 2019 ve 2020 yıllarında ve öncesinde, başta Rusya Dışişleri Bakanı’nın Suriye dosyasından sorumlu eski yardımcısı Büyükelçi Sergey Verşinin ile Trump döneminin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey arasında ve askeri yetkililer arasında olmak üzere Suriye konulu ‘Viyana Yolu’ adlı görüşmeler ve ‘ilan edilmemiş müzakereler’ yapıldı. Bunların yanı sıra geçtiğimiz yıllarda yetkililer, askerler, eski diplomatlar ve her iki taraftan uzmanlar arasındaki ‘ikinci yol’ görüşmeleri gerçekleşti.
İki taraf arasındaki ilişkiler, Biden’ın ABD yönetimini devralmasıyla çetin bir sınava girerken Şarku’l Avsat bugün ABD ve Rusya arasında son yıllarda resmi ve gayri resmi olarak yapılan görüşmelerin bir özetini yayınlıyor:
ABD’nin dış politikasına, eski Başkan Barack Obama döneminden beri ‘Irak düğümü’ yön veriyor. ABD, Irak’a ‘delinmiş uluslararası kitle imha silahları şemsiyesi’ altında müdahale etti. Domino etkisi yaratamayan, sorunları ve trajedileriyle başına taç ettiği Irak'ta ve Ortadoğu'da demokrasiyi yayma macerasına atıldı. Washington, Libya'ya müdahale ettiğinde Batılı müttefikleri, ABD’nin yarasını sarmadılar. Bu iki deneyim, ABD’nin Suriye'deki adımlarını gölgeleyen ‘iki düğümdü’. Buna bir de Obama ekibinin, İran'ın bölgesel yayılmacılığını ele almadan nükleer dosyasına ilişkin ‘takıntısını’ da ekleyebiliriz. Başkan Barack Obama, Ağustos 2013'teki Doğu Guta’da gerçekleşen iki katliamdan sonra güç kullanmakta ve güvenli bir bölge kurma tekliflerini kabul etmekte tereddüt etti. Putin, Obama’ya ‘kimyasal silahların kullanılmasının’ ardından teklifi gümüş tepside sundu ve iki ülke, Eylül 2013'te kimyasal programla ilgili bir anlaşmaya vardı.
Bu gelişme öncesinde, Lavrov, Clinton ve diğerleri Haziran 2012'de ‘Cenevre Bildirisi’ni hazırladılar ve ‘geçici bir yürütme organı’ oluşturulmasını sağladılar, ancak yorumu konusunda aralarında pürüz çıktı.  Mayıs 2013'te Lavrov ve Kerry, Cenevre Bildirisi’ni uygulamak için siyasi süreci hızlandırmayı kabul ettiler ve Eylül 2012'de Kofi Annan'ın yerine Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Özel Temsilciliğine atanan Lakhdar Brahimi’yi 2014 yılının başlarında Montrö'de uluslararası ‘Cenevre 1’ konferansını düzenlemekle görevlendirdiler.
Eylül 2013'te Lavrov ve Kerry arasında kimyasal silahların imha edilmesi bir için anlaşmaya varıldı. Anlaşmayı uygulama programı, Şam'ın 2014 ortalarındaki bakanlık seçimi tarihlerine uyuyordu.  Anlaşma daha sonra Cenevre Bildirgesi’ni yasallaştıran BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 2118 sayılı uluslararası kararına çevrildi. Anlaşma, DEAŞ’ın Suriye’deki kontrol ettiği alanların artması ve Ürdün ile Türkiye'deki Suriyeli muhalifleri silahlandırmak için bölgesel destekli gizli bir ABD programının hayata geçirilmesiyle Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) geri çekilmesi gibi birçok konuda adeta bir dönüm noktası oldu. 2015 baharında ağır darbe alan rejim güçlerine İran’ın desteği de yardımcı olamadı ve rejim İdlib ve Dera kırsalını kaybetti. Rejimin kontrol ettiği bölgeler, Suriye'nin yaklaşık yüzde 15'i ile sınırlı kaldı.
2015 ortalarında, rejimi desteklemek için tüm yeteneklerini ortaya koyan İran, Putin'in ‘avına’ saldırmak için uygun anı beklediği bir dönemde Rus ordusuna başvurdu. Olan oldu ve Rusya, Eylül 2015'te Suriye’ye müdahale etti. Rusya artık Suriye'ye ve Ortadoğu’nun anahtarına sahipti. Bundan sonra Rusya, siyasi sürecin ‘münhasır temsilcisi’ oldu. Bu durum, çatışmaya dahil olan tüm ülkelerin katılımıyla ‘Viyana Siyasi Süreci’ başlatılarak, Suriye için Uluslararası Destek Grubu (ISSG) belirginleşmesini sağladı. 2015 yılı sonunda BMGK’nın 2254 sayılı karar taslağına ulaşıldı. Rusya karar taslağında bir dizi ‘aksaklık’ ve ‘çatlak’ buldu. Bunlardan bazıları, siyasi sürecin, BM’nin eski Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura tarafından desteklenen bir ‘paket formül’ sayesinde ‘geçiş organından yönetişime’ taşınması, Suriye muhalefetinin ‘müzakere organı’ olarak kalmayıp temsil çerçevesinin Kahire ve Moskova platformlarını da kapsayacak şekilde genişletilmesi ve terörist grupların belirlenmesine rağmen ‘ılımlı muhalefete’ karşı geniş çaplı askeri operasyonların yapılmasının temelini oluşturan ‘terörle mücadele’ unsurlarının getirilmesiydi.
Suriye, bombardımanlar, yerinden edilmeler ve iltica etmelerle yorgun düşmüş vaziyette 2016 yılına ulaştığında Kerry halen Lavrov ile ‘uzlaşılara’ varmakla meşguldü. Görüşme maratonunu ardından ateşkes anlaşmasına vardılar. Ateşkes anlaşması, Cenevre'deki barış müzakerelerinin başlatılmasına paralel olarak kuşatma altındaki Doğu Halep'e yardım ulaştırılması, ateşkes için Amerikan ve Rus orduları arasında ‘ortak uygulama odası’ oluşturulması, Heyet Tahrir'uş Şam’ın (HTŞ/eski adıyla Nusra Cephesi) hedef alınması için harita ve istihbarat bilgisi alışverişi yapılması, DEAŞ'a karşı mücadelenin koordine edilmesi ve Suriye’nin savaş uçaklarının üslerinde kalması dahil olmak üzere birçok çetrefilli dosyayı kapsıyordu. Ancak anlaşmanın uygulamaya koyulamamasındaki en önemli faktör, bir izleme mekanizmasının olmamasıydı. Zaman geçti. Bombardımanlar ve çatışmalar devam etti. 2016 yılının sonuna gelindiğinde yaşanan en belirgin uzlaşı Moskova-Ankara arasındaydı. Rusya, Türkiye'nin Suriye'nin kuzey cephelerine girmesi ve Fırat Kalkanı’nı oluşturması karşılığında Doğu Halep'ten vazgeçti.
Şam'ın Halep'i geri alması, Suriye savaşındaki bir başka dönüm noktası oldu. Moskova, Ankara ve Tahran ilerleme kaydetti. Bu durum, 2017 yılının başında Doğu Guta, Humus kırsalı, İdlib ve çevresi ile Dera ve çevresinde olmak üzere dört adet ‘gerginliği azaltma’ alanını oluşturan üç ‘garantör’ ülke arasında Astana sürecinin başlamasıyla açıkça görülüyordu. Astana süreci, kuşatma ve bombardıman altında inleyen muhaliflerin kontrolü altındaki bölgelerin büyük bölümünü geri kazanmak için bir manevra sağladı. Rusya'nın siyasi ve insani kılıfla izlediği askeri yol, uluslararası sponsorlukla desteklenen ve yüksek siyasi prestije sahip olan Cenevre sürecini gölgede bıraktı.

Çatışmanın engellenmesi
Öte yandan ABD, iki bölgeye odaklandı. Bunlar biri, Uluslararası Koalisyon’un DEAŞ'a karşı mücadele operasyonlarının gerçekleştiği Fırat’ın doğusu, diğeri ise İsrail ve Ürdün’e yakın olan Suriye’nin güneybatısıydı. Washington her ‘hastalığa’ bir tedavi uyguladı. Geçtiğimiz yıllarda dışişleri bakanları arasında ikili veya toplu olarak yapılan basına açık toplantıların yanı sıra iki taraf arasında (ABD-Rusya) çoğunlukla Viyana olmak üzere (bazıları Cenevre ve New York'ta), daha önce açıklanmayan görüşmeler yapıldı. İki taraf arasında Suriye dosyasında gerçekleşen büyük anlaşmaların çıkış noktası, bu görüşmelerdi. Bu görüşmeler sonucunda 2017'nin ortalarında, doğusunun ABD’nin liderlik ettiği DEAŞ ile Mücadele Uluslararası Koalisyonu’na (DMUK) batısının ise Rusya ve müttefiklerine ayrıldığı Fırat Nehri'nin iki taraf arasındaki temas hattı olarak kabul edildiği, ‘sürtüşmeleri önleme’ amacıyla askeri bir uzlaşıya varıldı. Böylece iki ülkenin savaş uçakları arasında Suriye'deki faaliyetleri sırasında herhangi bir sürtüşme olmasını önlemek amacıyla bilgi ve veri alışverişi yapılmasını sağlayacak askeri bir iletişim hattı kuruldu. Elbette bu gelişme, ABD’de Rus ordusuyla iş birliğini yasaklayan yasal bir engelin aşılmasının ardından gerçekleşebildi.
Temmuz 2017'ye gelindiğinde Trump ve Putin, Suriye hükümet güçleri ile muhalif güçleri arasında bir ateşkes anlaşması yapıldığını duyurdu. Anlaşmanın imzalanmasından önce Trump, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) Suriyeli muhalif güçleri finanse etme çabalarını tamamen durdurmuştu. Bu da Rusya’nın Suriye meselelerinde üstünlüğü korumasına izin veren üstü örtülü bir anlaşma çerçevesinde olmuştu.
ABD güçleri, Mayıs 2017’de et-Tanf Üssü’ndeki ‘İran destekli grupları’ bombaladı. Şubat 2018'de ise Suriye'nin doğusunda, Rus güvenlik şirketi Wagner'e bağlı paralı askerleri bombaladı. İki taraf arasında ‘sürtüşmeyi engelleme’ anlaşması çerçevesinde sorunların artmasını önlemek için askeri istihbarat paylaşımı yapılıyordu. Tıpkı ABD'nin geçtiğimiz 26 Şubat’ta Elbukemal yakınlarında ‘İran destekli grupları’ hedef aldığı son bombardımanda olduğu gibi. Genellikle Viyana'daki müzakere turları sırasında bombardımanlar ve sahadaki gerilimlerle karşılıklı mesajlar verilip alındı.
Diğer yandan 2018 yılı ortalarında ‘Güney Suriye Anlaşması’ yapıldı ve iki taraf arasındaki ‘Viyana Süreci’ doğdu. Güney Suriye Anlaşması, BM Ateşkes Gözlemci Gücü'nün (UNDOF) Golan Tepeleri’nde görevine devam etmesi karşılığında, İran destekli milislerin güneyden uzaklaştırılmasını ve rejim güçlerinin, Dera ve Kuneytire kırsalının kontrol etmesini öngörüyordu. Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü İgor Konaşenkov, Eylül 2018’de yapılan anlaşmaların ayrıntılarını açıkladı. Konaşenkov açıklamasında, “Tüm İran yanlısı güçler ve onlara ait ağır silahlar, Suriye'nin doğusunda İsrail için güvenli bir mesafeye Golan Tepeleri'nden 140 kilometre geriye çekildi” dedi. Konaşenkov, söz konusu bölgeden bin 50 asker, 24 roketatar ve taktik füze sistemlerinin yanı sıra 145 silahın geri çekildiğini de sözlerine ekledi. Aynı şekilde UNDOF, düzenlemelerin 2011 öncesine dönüşünün bir göstergesi olarak  2 Ağustos'ta 2012'den beri ilk kez, 1974'te anlaşmaya varılan ateşkes hattına ulaşan Rus subaylar eşliğinde bir devriye gezdi.
Dönemin ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı David Satterfield, ABD'nin DMUK Özel Temsilcisi Brett McGurk ve ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi Michael Ratney, Rus mevkidaşlarıyla katıldıkları Viyana Süreci görüşmelerinde, Güney Suriye Anlaşması uyarınca et-Tanf Üssü’nü ‘dağıtma’ kararı aldı.  Ancak kısa süre sonra İsrail'in baskısı nedeniyle karardan vazgeçildi. Böylece çekilmenin, et-Tanf Üssü’nü içermediği anlaşıldı.
Trump’ın, Ekim 2019’da Türkiye’nin Tel Abyad ile Rasulayn arasında bir operasyon başlatmasına yeşil ışık yakan Türkiye ile Suriye sınırındaki Amerikan güçlerinin geri çekilmesi kararından sonra Fırat'ın doğusundaki askeri konuşlandırmada büyük değişiklikler oldu. Rusya, Türkiye ve Suriye rejimi bölgede asker konuşlandırdı. ABD ve Rusya’ya ait tanklar ve askeri araçlar arasında askeri bir kovuşturmadan daha fazlası vardı ve bu mesele, liderler arasındaki iletişimin yanı sıra taraflar arasında birçok askeri uzlaşının yapılmasını gerektiriyordu. Ayrıca, ABD’nin petrol alanlarını korumayı ve Rus güçlerinin ‘tacizinden’ kaçınmayı amaçlayan ‘Bradley’ mekanizmaları dahil olmak üzere yeni mühimmat konuşlandırması gerekti. Aralık 2019'un ikinci yarısında, İsviçre'nin Bern kentinde, Rusya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Valeriy Gerasimov ile ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley arasında ‘Suriye'deki askeri operasyonların uygulanması sırasında askeri güçleri arasındaki sürtüşmeleri engellemek’ için bir toplantı yapıldı.

“Suriye bataklığı”
Jeffrey ve yardımcısı Joel Rayburn, Brett McGurk’un görevini devraldıktan sonra ABD’nin Suriye'ye yaklaşımında bir değişiklik oldu ve Viyana’da duyurusu yapılmayan resmi müzakerelere yeniden başlandı. ABD tarafı görüşmelere McGurk'ün izlediği yolda devam etti, ancak buna siyasi ve insani dosyalar hakkında konuşulması ve ‘adım adım’ yaklaşımını ya da ‘çoktan çok azdan az gider’ yaklaşımını sunma girişimi de dahil olmak üzere bir takım eklemeler yaptı. Jeffrey ve Verşinin arasında 2019 yazında Viyana'da gerçekleşen oturumlardan birinde, Amerikalılar ilk kez bazı karşılıklı adımlar atılması için yazılı belgeler ve teklifler sundular. Bunlar arasında sınır ötesi insani yardımların yapılabilmesi amacıyla uluslararası bir kararın kabul edilmesi, siyasi sürecin etkinleştirilmesi, Suriye Anayasa Komisyonu’nun oluşturulması, çalışmalarının başlaması ve çalışma ilkeleri üzerinde anlaşma sağlanması gibi talepler karşılığında yaptırımların dondurulması, rejimin kontrolü altındaki bölgelere yardım sağlanması, bir bildiri yayınlanması, Suriye'deki mayın temizleme çalışmalarının finanse edilmesi ve Ürdün'ün güney Suriye'ye elektrik sağlamaya ikna edilmesi yer aldı. ABD tarafı ayrıca 2018 yılı ortalarına uzanan, İran'ın Golan Tepeleri ve Ürdün sınır hattından en az 85 kilometre geriye çekilmesini öngören ve Lavrov ile Kerry arasında Eylül 2013'te imzalanan kimyasal silahsızlanma anlaşmasına bağlılığı garanti eden Güney Suriye Anlaşması’nın uygulanmasını şart koştu. ABD’nin sunduğu belgeler ve teklifler, Haziran 2019'da Japonya'da gerçekleşen G20 Liderler Zirvesi’nin oturum aralarında yapılan Putin-Trump zirvesine zemin hazırladı. Fakat bu çabalar, her iki taraf için de bir hayal kırıklığı ile sonuçlandı. Suriye’de kötüleşen ekonomik durum ve 2020 başlarında İdlib Ateşkesi’ne yönelik ihlaller nedeniyle Viyana Süreci 2019'un sonlarında askıya alındı. Ruslar, Viyana Süreci’ni sürdürme niyetinde olduklarını gösterdiler. Jeffrey ile Verşinin arasında geçtiğimiz yılın Temmuz ayında Viyana'da, Ağustos ayında ise Cenevre'de iki görüşme gerçekleşti. (Verşinin, yeni tip koronavirüse (Kovid-19) yakalandığı için ikinci tura katılmazken onu Putin’in Ortadoğu ve Afrika Özel Temsilcisi ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov temsil etti.) Rusya’nın süreci devam ettirmeye yönelik ilgisi, Lavrov’un 2019 sonunda Washington'a yaptığı ziyaretin sonuçlarına ilişkin Moskova'nın duyduğu hayal kırıklığından da kaynaklanıyordu. Hayal kırıklığının nedeni ise Lavrov’un, ‘Sezar (Caesar) Yasası’nın yürürlüğe girmesini ve Washington’ın Şam'a yönelik ‘azami tecrit’ uygulamasını dondurmayı başaramamasıydı.
Temmuz ayında yapılan görüşmede, Rusya tarafı ekonomik krizin derinliğine ve siyasi durumu ele almaya’ ikna olsa da Sezar Yasası’nın Haziran ayında yürürlüğe girmesine ve Washington'ın Moskova'nın birkaç Arap ve Avrupa ülkesini Şam'la ‘normalleşmeye’ ve uyguladıkları yaptırımları durdurmaya ikna etme girişimlerini engellemesine canının sıkıldığı belliydi. Bunun yanı sıra taraflar arasında Suriye Anayasa Komisyonu’nun çalışmalarının sonuçlarıyla ilgili fikir ayrılığı vardı.
Rusya heyetine göre İdlib Ateşkesi, Şam’ın İdlib’de herhangi bir kapsamlı askeri operasyon gerçekleştirmesine gerek kalmadan Türkiye’nin Astana Süreci’ndeki iş birliği sayesinde gerçekleşti. Bu da Moskova’nın, Ankara ile olan iş birliğine güvendiğini gösteriyordu. Suriye’deki diğer askeri varlıkların ‘yasadışı’ olduğu söyleminde, Kürt ‘ayrılıkçılara’ yönelik ikazlarda ve Suriye'nin birliğine yönelik endişede bir artış söz konusuydu.
Siyaset arenasında ise Amerikalılar, geçtiğimiz Ağustos ayında, Suriye Anayasa Komisyonu'nun yıllarca çalışmaya devam edebileceğini ve sonuçlara ulaşması için herhangi bir zaman çizelgesi olmadığına dikkati çekerek Moskova'nın adım adım yaklaşımını reddettiğini söylediler. Öte yandan 2020 yazında 2021 yılı ortalarında Suriye’de başkanlık seçimi yapılmasının planlandığı duyuruldu. Ruslara göre Arap ve Avrupa ülkelerinin Suriye ile yeniden normalleşmesi, seçim sonuçlarının ve ‘Esed’in meşruiyetinin’ tanınması için bulunmaz bir fırsat. Buna ek olarak yeni başkanlık seçiminin, Suriye’nin mevcut 2012 Anayasası’na göre yapılması planlanıyor. Ayrıca başkanlık seçiminin, Anayasa Komisyonu'nun Cenevre'deki çalışmaları ve BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanmasıyla hiçbir ilgisi olmadığını belirtmekte fayda var.
Buna karşın ABD, Rusya ve İran'ı ‘caydırmak’ amacıyla Fırat'ın doğusundaki askeri varlığın güçlendirilmesi, Kürtler için ‘iç evi düzenleme" girişimleri ve DMUK’un görevine devam etmesi,  Şam'a uygulanan tecridi ve krizi artıran Sezar Yasası kapsamında yeni yaptırımların uygulanması, Şam ile siyasi normalleşmenin önlenmesi ve Suriye'nin yeniden yapılanmasına katılımın engellenmesi gibi adımlarla kendi gündemine göre hareket etmeye devam ediyor. Bir yandan da İsrail’in Suriye’de düzenlediği bombardımanlar sürüyor. ABD, bu ‘araçlarla’ Rusya'yı kendi tarafına çekebilme ihtimali üzerine bahse giriyor. ABD’nin ekibinin, özellikle de Jeffrey'nin aklında, İran’ın 1980-1988 yılları arasında Irak’la arasındaki savaşta ve Sovyetler Birliği'nin (Rusya) Afganistan'da boğulma deneyimini tekrar etmesi olasılığı var. Amerikalılar, az sayıda asker kaybederek, para ve insan gücü harcayarak, İran ve Rusya'ya karşı ve Suriye’de siyasi olarak stratejik sonuçlar elde edebiliyorlar. Bu da Rusya’yı iki seçenekle karşı karşıya bırakıyor. Ya yıkılmış, dışlanmış, kuşatılmış ve izole edilmiş bir ülkeye sahip olacak ya da ABD ile bir takım jeopolitik tavizler vermesini gerektiren ve iç krize bir çözüm içeren bir anlaşmaya varacak.
Geçtiğimiz yılın sonlarında, ABD başkanlık seçimi öncesinde Viyana Süreci görüşmelerini gerçekleştirmek için yeterli zaman kalmamıştı. Seçim sonrası ise Trump ve Suriye dosyasıyla ilgilenen ekibi saf dışı kaldı. Biden ve ekibi ise Suriye politikasının gözden geçirildiği ve Rusya ile gerilimin yaşandığı bir zamanda göreve geldi. Suriye, yeni ABD yönetimi için henüz bir öncelik değil ve Suriye dosyasıyla ilgili yeni bir temsilci atanmadı.
ABD, açık bir şekilde DEAŞ'a odaklanıyor ve DEAŞ hücrelerini avlıyor. Bu arada Obama yönetiminde görev yapan bazı isimler Biden yönetimiyle sahaya geri döndüler. Bu isimlerden bazıları, Obama'nın yıllarındaki ‘hayal kırıklıklarını’ ve ‘alınan dersleri’ hatırlatırken bazıları ise Rusya tarafına ABD, Suriye ve dünyadaki ‘acılarını’ hatırlatıyorlar.
Obama yönetiminde görevli olan McGurk, Biden yönetiminde kilit bir pozisyonla geri döndü ve Suriye politikasının gözden geçirilmesinde çok önemli bir rol oynadı. Bu da DEAŞ’la mücadele, göç, kimyasal silahlar, İsrail'in endişeleri, İran'ın nüfuzunu azaltma ve insani yardımlar sağlama gibi yalnızca ABD’nin çıkarlarına odaklanma ile BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanması, hesap verebilirlik meselesinin gündeme getirilmesi ve Suriye krizinin nedenlerinin ele alınması gibi siyasi sürece odaklanma arasında büyük bir soruyu gündeme getiriyor.
Biden yönetiminin Suriye dosyasıyla ilgilenen ekibi, 2018 yılında dosyayı terk ettiğinde, Şam ve Moskova'da ‘tam bir askeri zafer’, tüm ülke üzerindeki kontrolün yeniden sağlanması, siyasi normalleşme, Arap ve Avrupa ülkelerinden para akışı ve yeniden yapılanma konuşuluyordu. Şimdi ise Suriye’ye ABD, Rusya, İran, Türkiye ve İsrail olmak üzere beş ülkenin ordularının olduğu ve üç nüfuz alanına bölünen bir ülke olarak geri döndüler. Ülke aynı zamanda Avrupa ve ABD’nin uyguladığı yaptırımlar ve Sezar Yasası nedeniyle ekonomik bir çöküş yaşıyor.

ABD’nin teklifleri ve Rusya’nın belirsizliği
Rusya ile ABD arasında 2019 ve 2020 yıllarında Viyana'da çok sayıda duyurusu yapılmayan müzakere oturumu yapıldı. Bu oturumlara ABD tarafı adına Jeffrey Rusya tarafı adına ise Verşinin katıldı. Geçtiğimiz yıl Temmuz ayında Viyana’da ve Ağustos ayında Cenevre'de (Verşinin, Kovid-19’a yakalanması nedeniyle sonuncuyu kaçırdı) yapılan son iki oturumun belki de en belirgin özelliği açıklama yapılmadan gerçekleşmeleriydi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Tel Abyad ile Rasulayn arasındaki bölgeye askeri operasyon başlatmasına ‘yakılan bir yeşil ışık’ olarak yorumladığı eski ABD Başkanı Donald Trump'ın Ekim ayında Suriye'nin kuzeydoğusundaki Amerikan askerlerinin bir kısmından çekilme kararı, özellikle Rusya, Türkiye ve Suriye rejim güçlerinin Fırat'ın doğusuna girişiyle asker konuşlandırma haritasında büyük bir değişikliğe yol açtı. Bu durum, ABD’nin Fırat’ın doğusundaki müttefiki Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) payının düşürülmesinin ardından taraflar arasında sahada bir uzlaşıya varılmasını gerektirdi. ABD ve Rusya arasında, yıl sonunda, Viyana'da kapalı kapılar ardında bir toplantı gerçekleşti. Toplantı,  Aralık 2019’da Rusya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Gerasimov ile ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Milley arasında ‘Suriye'de askeri operasyonların uygulanması sırasında ülkeleri arasında olası sürtüşmeleri engellemek’ için İsviçre'nin Bern kentinde yapılan görüşmenin önünü açtı.
Askeri, siyasi, güvenlik yetkilileri ve diplomatlar arasında yıllar önce başlayan bu görüşmelerde operasyonel, siyasi ve askeri konular ele alındı. ABD tarafı sık sık teklifler, fikirler ve makaleler sundu. Bunların başında 2019 ilkbaharında Jeffrey tarafından sunulan bildiri geliyor. Bildiri, Haziran 2019'da Japonya'da düzenlenen G20 Liderler Zirvesi oturum aralarında bir araya gelen Trump-Putin görüşmesine hazırlık olarak ABD’nin taleplerinin ve Moskova'ya yönelik ‘cazip tekliflerinin’ net bir haritasını içeriyordu.
Peki, ABD, Rusya’dan ne talep ediyor? ABD, özellikle İran ve 2011'den sonra Suriye'ye giren Rusya’ya dışındaki tüm güçlerin Suriye topraklarından çıkmasını, kitle imha silahlarının, özellikle ‘kimyasal silahların’ ortadan kaldırılmasını, DEAŞ ile mücadelenin sürmesini, BMGK’nın 2254 sayılı karar uyarınca siyasi sürecin ilerletilmesini, Suriye Anayasa Komitesi çalışmalarının etkinleştirilmesini, Suriye genelinde kapsamlı bir ateşkesin ilan edilmesini, mültecilerin ücretsiz, onurlu ve güvenli bir şekilde geri dönmeleri için gerekli düzenlemelerin yapılmasını ve tutukluların serbest bırakılmasını istiyor.
Peki, karşılında ne öneriyor? Yaptırımlardan muaf tutmayı, yaptırımları askıya almayı, Şam ile normalleşmeye yönelik kısıtlamaları kaldırmayı, yeniden yapılanma için fon sağlamayı, Suriye'ye Ürdün'den elektrik temin etmeyi, Suriye hükümetinin kontrolündeki bölgelere insani yardım götürmeyi ve mayın temizleme faaliyetlerini finanse etmeyi ve ayrıca, ABD’deki büyük şüphelere ve yasal kısıtlamalara rağmen, Sovyetler Birliği'nin varisi (Rusya) ile herhangi bir iş birliği için iki ordu arasındaki iş birliğini genişletme imkanı sunuyor.
İlginç olan fikirlerin, karşılıklı uygulama adımlarını ve zaman çizelgelerini içerecek şekilde detaylandırılmasıydı. Buna karşın Rusya, belirsiz sinyaller içeren açıklamalar yapmakla yetindi.

Suriye ve ‘yeni dünya’ için Rus modeli: Nüfuz alanları
Rusya ile ABD arasındaki resmi müzakerelere paralel olarak iki taraf arasında Kremlin'e yakın isimlerin yanı sıra savunma ve dışişleri bakanlıklarından yetkililer ile ABD’li mevkidaşları arasında ‘ikinci süreç’ oturumları yapılıyordu. Bu görüşmeler arasında, Cenevre Güvenlik Politikası Merkezi’nin (GCSP) girişimi de vardı. Ekim 2018'de başlayan müzakerelerdeki çalışmaların bir özeti GCSP’de misafir araştırmacı olarak görev yapan Mona Yacoubian tarafından birkaç gün önce yayınlandı.

Mona Yacoubian yayınladığı özette şunları belirtti:
“Daha iyi seçeneklerin olmamasıyla birlikte Rusya'nın Suriye'de oyun sonu modeli olarak ‘nüfus alanları’ modelini takip ettiği görülüyor. Bu, rekabet halindeki yabancı güçlerin vesayeti altında Suriye’nin bölgesel nüfuz alanlarına bölünmesini gerektiren bir modeldir. Moskova, batı bölgesini, Türkiye kuzeyini ve ABD doğusunu kontrol edecek. Rusya bunu gönülsüz yapacak. Rusya’nın ülkedeki nüfuzunun daha gizli olduğu göz önüne alındığında, İran, belirli bir bölgesel nüfuz alanı üzerinde kontrol sağlayamayacaktır. Fakat yine de Tahran ve vekilleri, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin kontrolündeki stratejik alanlarda nüfuzlarını göstereceklerdir. Esed rejimine yönelik uluslararası eleştiriler, Suriye anlaşmazlığının karmaşıklığı ve Şam ekonomisinin felaketle sonuçlanan çöküşünün yanı sıra Rusya'nın iç meseleleri ve özellikle de sarsılan ekonomisi, bu modeli benimsemesinin bir seçimden çok bir zorunluluk olduğunu ve oyun sonu stratejisinin büyük zorluklarla karşı karşıya kaldığını gösteriyor.”
Yacoubian'a göre, Suriye'deki nüfuz alanları, Moskova için Ortadoğu'ya ve belki daha da ötesine yönelik geniş kapsamlı bir yaklaşıma dair bir model oluşturuyor. Rusya'nın Suriye'ye müdahalesinin detaylarının başka herhangi bir yerde tekrarlanması ihtimal dahilinde olmasa da, oyun sonu stratejisinin unsurları, 21’inci yüzyılın giderek karmaşıklaşan dünyasında Moskova'nın dış politikası için bir model oluşturabilir. Bazı Rus analistler, Suriye'yi ‘Rusya'nın Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonraki ilk başarısı’ olduğunu düşünüyorlar. Ayrıca bunu, ABD liderliğindeki uluslararası düzenin aşınmasıyla karakterize edilen çok kutuplu ‘post-Batı’ (Batı sonrası) bir dünya için bir test örneği olarak görüyorlar. Öte yandan Rusya'nın nüfuz alanları stratejisi, Moskova'nın diğer bölgesel güçlerle (örneğin, Türkiye ve İran) baskın bir rol üstlendiği ve ABD'nin nüfuzunun önemli ölçüde azaldığı bir post-Batı vizyonunun hayata geçirilmesini hedefliyor.

O halde Rusya neden ‘Suriye'nin tüm toprakları üzerinde egemen olduğunu’ söylüyor? Yacoubian bu soruya şu cevabı veriyor:
“Bu, hem Suriye’ye müdahale etmek için bir bahaneydi, hem de Suriye rejiminin tüm topraklar üzerindeki kontrolünü yeniden kazanma söylemini pohpohlamaktı.”
2016 yılından bu yana her yıl Ortadoğu Enstitüsü (MEI, Middle East Institute) ile Askeri Savunma İşleri Üniversitesi'ndeki Ortadoğu ve Güney Asya Merkezi tarafından düzenlenen Rus-Amerikan diyalogunun koordinatörlüğünü yapan Randa Slim, ikinci süreçteki müzakerelerin amacının, Suriye'de ademimerkeziyet (merkezin yokluğu) modelinin geliştirilmesi üzerine tartışmalarla gerilimi azaltma, Suriye'nin kuzeydoğusunda ‘güvenlik düzenlemeleri’ sağlama, terörle mücadele ve  iki taraf arasında iş birliği için mekanizmalar önermeye yönelik resmi müzakerelere ayak uydurmak olduğunu düşünüyor. Slim’e göre Ruslar müzakereleri ‘arka planda’ sürdürmek istiyorlar, ancak buna karşın Suriye’de önümüzdeki Mayıs ayının sonunda yapılması planlanan başkanlık seçimi öncesinde Biden ile özellikle siyasi alanda yeni iş birliği yollarını deneme niyetinde değiller.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.