Güçlü devletler

Başkent Washington’daki Beyaz Saray (AFP)
Başkent Washington’daki Beyaz Saray (AFP)
TT

Güçlü devletler

Başkent Washington’daki Beyaz Saray (AFP)
Başkent Washington’daki Beyaz Saray (AFP)

Nebil Fehmi- Mısır eski Dışişleri Bakanı
Çok kutuplu bir çağda, ulusal kurumların maddi yetenekleri, sağlamlığı ve bölgesel ve uluslararası etkileşime girme istekleri gözden kaçırılamaz.
Birkaç hafta önce oradaki uzun deneyimlerim ve Trump ile Biden’ın siyasi yönelimleri ve aralarındaki siyasi söylem farklılıklarını takibime dayanarak ABD’ye on mesaj içeren bir makale kaleme aldım. Söz konusu mesajlar, dünyanın en güçlü ülkesinin 21’inci yüzyılda ne yapması gerektiğine dair bir Ortadoğulu Arap’ın vizyonunu ve beklentilerini ifade ediyordu.
ABD’yi sevenler ve nefret edenler arasında, ortalama 10-20 yıl boyunca uluslararası arenada büyük bir nüfuza sahip olmaya devam edeceği konusunda genel bir fikir birliği olduğunu düşünüyorum. Ancak güç merkezlerinin, iki veya tek kutuplu sistem pahasına çoğalmasıyla birlikte uluslararası siyasi denklem şu an daha hızlı bir şekilde olmak üzere sürekli değişim gösteriyor. Bu da bizi, özellikle uluslararası siyasi toplum, önceki dönemlere hâkim olan geleneksel büyük gücü çeken ‘evrensel veya küresel’ benzerleri lehine sorunlara ve çatışmalara ‘uyum sağlama’ eğiliminde olduğundan, çok sayıda seçenek ve alternatif edinmek amacıyla birçok ülke ile ilişkileri sürdürerek geleceği farklı ve derinlemesine planlamaya zorluyor. Burada şu sorunun sorulması gerekiyor; Bir sonraki güç kim olacak ve adımlarımızda kime ve hangi temelde öncelik vermeliyiz?
Orta ve küçük ülkelerin önceliğinin bölgesel hesapları ve özellikle de komşularına verilmesi gerektiğine şiddetle inanıyorum. Çünkü onlara en yakın olanlar ve savaş, barış ve varoluşsal zorluklarda taraf olmaları en muhtemel olanlar da komşularıdır. Çıkarlarımızı güvence altına almak ve tehlikelerle yüzleşmek için Arap dünyasından bahsederken çok ısrar ettiğim şey budur.  Örneğin, Mısır’ın bölgesel önceliği Araplar, Afrika ve Ortadoğu, Cezayir’in önceliği Araplar, Afrika ve Avrupa, Suudi Arabistan’ın önceliği Araplar, Körfez ve Asya olmalı.
Bununla birlikte, küreselleşme çağı bizi değerlendirme ve öncelikler alanını genişletmeye de zorluyor. Bununla tutarlı olarak siyasi analistler arasında öngörülebilir gelecekte en büyük veya en etkili gücü belirlemek için bir yarışa tanık oluyoruz. Zaman zaman askeri güç kriterine temel bir unsur olarak ağırlık verirken bazen de güç ve potansiyel ekonomik zenginliğe odaklanmayı tercih ediyorlar. Bu çalışmalar ve araştırmalar, ABD ve Çin'in dünyanın en güçlü ülkeleri olduğu sonucuna vardı. Askeri ve ekonomik standartlara göre öyle de kalacaklar. Rusya askeri olarak üçüncü sırada yer alırken ekonomik açıdan dokuzuncu sıraya yerleşti.  Önünde ise Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, Brezilya ve İtalya bulunuyor.
 Bu listelerdeki ekonomik kritere göre ilk on ülkeden sekizinin piyasa ekonomisi ülkeleri olması dikkat çekicidir. Askeri kriterlere göre de en güçlü dört devletin askeri çatışmaların yaşandığı ülkeler olması da ilgi uyandırıyor. Buna ek olarak geniş sınırlara sahip ve zaman zaman gerilimler yaşanan Hindistan, askeri ve ekonomik listelerde ilk 10’da yer alan tek gelişmekte olan ülke oldu.
Bu tahminlerin doğruluk düzeyine rağmen birçok araştırma ve kullanılan kriterleri gözden geçirdikten sonra geleceğe bakışımızı ve geleceğin gücü ve kimin üzerine bahis oynadığı hakkındaki kararımızı netleştirirken, bunların önemine ve onları gözden kaçırmama gerekliliğine ilişkin bazı ek kriterleri not etmeyi önemli buldum.
Birinci olarak; iletişim teknolojisi ve uzaktan yönlendirmeye sahip olanların yanısıra askeri yetenek, devletlerin gücünü, özellikle güçlü bir proaktif unsur olarak bilgiyi elde etme veya etkileme alanındaki gelişmiş teknolojik yetenekleri değerlendirmede önemli bir kriter olarak kalacak. Bu, güçlü bir caydırıcılık yaratır ve aynı zamanda silahı kullanan devlet için riskleri ve ulusal kayıpların boyutunu azaltır. Son 30 yılda süper güçler ve diğerlerinin Kuveyt’in kurtuluşuna ve nihayet Suriye'deki İran'ın taktik hedeflerine karşı bu teknolojiye artan ilgisine tanık oldu. Bu teknoloji, Orta Doğu ve Asya'da kitlesel yıkıma yol açan silahların tehlikeleri hakkındaki devam eden tartışmalarda da gündeme geldi. Kuzey Kore'nin bu alandaki yeteneklerini geliştirmesinin ABD'nin müttefiklerinin öfkesini uyandırdığı ve birçok ülkede uzaydan yararlanma programlarının büyümesi, çeşitliliğinin de askeri kurumların vizyonu için geleceğe doğru küresel düzeyde önemli sonuçları olduğu unutulmamalıdır. Her şeye rağmen kara askeri yetenekleri, özellikle karadaki sahaların kontrolü açısından önemini korumaya devam edecektir.
İkincisi, devlet ekonomisi, devletin gücünün değerlendirilmesinde önemli bir yere sahiptir. Belki de Sovyetler Birliği'nin dağılması, askeri ve güvenlik sisteminin muazzamlığına rağmen ekonomik yönden zayıf olması bu devasa askeri yapıyı taşıyamayıp devletin ve kurumlarının çökmesine bir örnek teşkil etti.
Üçüncüsü, askeri ve ekonomik gücün yanı sıra oldukça önemli bir unsur daha var ki bu da devletin ulusal kurumlarının gücü ve sağlamlığı. Çünkü askeri veya ekonomik anlamda kuvvetin mevcudiyeti bir gerçeği dayatır ve hırs, rekabet ve zorluklar yaratır. Ayrıca zor yönetim kararları, kurumların mevcudiyeti ile güçlü ve entegre bir siyasi sistemi gerektirir. Dışarıdan, bazen de içeriden tehdit edilmeyen bir devlet yoktur. Sovyetler Birliği, egemen güvenlik kurumları, birçok kanadını kaybettikten sonra Rusya gibi minyatür ve farklı bir formda geri dönmeden önce küçüldü ve parçalandı. Amerikan kurumları, son başkanlık seçimlerinin sona ermesinden sonra benzersiz bir meydan okumayla karşılaştı. Bu, ABD Savunma Bakanı'nın askeri düzenin seçim çatışmasına karışmayacağını ve kararını sivil kurumlara bırakacağını açıklamasına neden oldu. Bölgemizde Tunus, Libya, Mısır ve Yemen'deki Arap devrimleri farklı deneyimlere, aşamalara ve sonuçlara şahit oldu. Bazı ülkeler kurumlarının parçalanmasıyla çöktü. Askeri kurumlar bazen tarafsız bir rol üstlenip devletin kimliğinin tehdit edildiği durumlarda koruyucu rol üstlenerek devletin varlığını koruyup, ulusal istikrarın yeniden sağlanma hızına katkıda bulundu.
Dördüncü olarak devletin, kurumları ve kamuoyuyla birlikte, nüfuzunu genişletmek, çıkarlarını ve ulusal güvenliğini korumak için ekonomik, askeri ve siyasi gücünü sınırları dışında kullanmaya ne ölçüde hazır olduğu. Bu, gelişimi etkileme, kontrol etme ve teşvik etme veya zorlukları ve güvenlik risklerini ele alma ve belirli politik yönelimleri tanımlama bağlamındaydı. İkinci Dünya Savaşı'nda galip gelen ülkelerin Birleşmiş Milletler (BM) siyasi sistemindeki mevcut uluslararası sistemin kurumlarını ve Breton Woods, Dünya Bankası, Para Fonu veya Dünya Ticaret Örgütü, Atlantik İttifakı ve eski rakibi Varşova Paktı gibi kurumları oluşturduğunu biliyoruz. Aynısı Arap Birliği ve bölgesel düzeydeki Afrika Birliği için de geçerlidir. Bölgesel öncü ülkeler, bölgesel işbirliği yoluyla çıkarlarını korumak ve sürdürmek için kalkınmalarında ana rol oynadılar.
Tüm bunların sonucu, özellikle çok kutuplu bir çağda geleceğe bakıldığında, devletlerin maddi yeteneklerinin, güçlerini değerlendirmede önemli bir rol oynadıkları için göz ardı edilemeyeceğidir. Ancak en büyük dikkati ulusal kurumların gücüne, devletin kararlılığına, kalkınma, siyaset, güvenlik ve istikrar alanlarında bölgesel ve uluslararası etkileşime girmeye hazır olup olmadığına vermek gerekir. Çünkü güçlü ülkenin en güvenilir ve doğru değerlendirmesi; ister uluslararası ister bölgesel düzeyde gelecekte onunla işbirliği yapmanın tercih edilip edilmeyeceğidir.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME