Uluslararası sistem nereye gidiyor?

Çin'in başta limanlar olmak üzere altyapı alanındaki faaliyetleri, ABD için endişe kaynağı oldu

Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi hedeflemediğini iddia ediyor (Getty)
Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi hedeflemediğini iddia ediyor (Getty)
TT

Uluslararası sistem nereye gidiyor?

Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi hedeflemediğini iddia ediyor (Getty)
Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi hedeflemediğini iddia ediyor (Getty)

Nebil Fehmi (Eski Mısır Dışişleri Bakanı)
Modern uluslararası sistemin temelinde değişiklik oldu mu? Eğer olduysa uluslararası sistem nereye gidiyor? Bu iki soru, tüm ülkelerin çıkarları ve ulusal güvenlikleri ile doğrudan ilişkilidir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası sistemin özellikleri, bu savaşın galipleri tarafından belirlendi. Dolayısıyla bu özellikler, onların öncelikleri ve rekabetleri etrafında dönüyordu. Avrupa, biri Sovyetler Birliği önderliğinde doğu, diğeri ise ABD'nin, sayesinde kıtalara ve denizlere uzandığı NATO liderliğinde batı olmak üzere ideolojik açıdan iki kutup arasında bölünmüş eski müttefikleri arasındaki doğrudan bir çatışma sahası olması nedeniyle ilk odak noktası haline geldi.
Uluslararası sistem gelişti ve Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Varşova Paktı'nın çöküşüyle ​​bağımsızlığını kazanan bir dizi gelişmekte olan ülke ile etkileşime girdi. ABD’nin tek kutuplu dünyası ve küreselleşme çağı bağlamında yeni fırsatlar, zorluklar ve Asya ile Avrupa'nın birleştiği, Çin'in tarihi açıdan doğal bir çayırı olarak gördüğü, geniş topraklara sahip Avrasya dahil olmak üzere çeşitli sahalar hakkında çok daha fazla konuşma yapıldı.
Rusya'nın hala önemli ve etkili bir ülke olduğu tartışılamaz bile. Ama artık ABD ve hatta gelecekte Çin’le kıyaslanabilecek büyüklükte bir ülke olmadığı da belirtilmeli. ABD’nin çok kutuplu bir dünyanın kendisine uluslararası sisteme kendi görüşlerini empoze etmeye devam etmesine izin veren benzersiz ve ayrıcalıklı bir konum vermediğini anlayana kadar, daha uzun yıllar güçlü ve etkili bir süper güç olarak kalacağı aşikardır.
Asya ekonomisi, önce Japonya'da ardından diğer bazı Asya ülkelerinde inanılmaz bir yükselişe ve Çin'in şaşırtıcı ekonomik başlangıcına tanık oldu. Asya, şuan dünya orta sınıfının yüzde 65'inden fazlasına ev sahipliği yapıyor. Büyük pazarları, kapasitelerini dahi aşan bir mali fazlalığa ve büyük yatırım imkanlarına sahiptir. Bu da, uluslararası düzeyde her zamankinden daha yüksek oranlarda faaliyet göstermesini ve etkileşimde bulunmasını sağladı. Asya, dış finansman arayan ülkeler için cazip bir yer haline geldi.
Asya'daki yatırım projesi arayışları, bazı ülkelerin yabancı yatırımlar çekme çabalarıyla aynı döneme denk gelirken ABD Başkanı Joe Biden’ın İngiltere Başbakanı Boris Johnson ile görüşmesinde, demokratik devletlerin Çin'in başlattığı Kuşak ve Yol Projesi'ne karşılık benzeri bir girişimde bulunmasını önermesi oldukça dikkat çekicidir.
Uluslararası ve bölgesel dengelerdeki gelişmeler, dünyanın Asya'yı bir sonraki uluslararası ekonomik odak noktası olarak görmesine neden oldu. ABD’nin eski başkanlarından Başkanı Barack Obama, Asya'ya geçişten bahsederken, Donald Trump, Hindistan’a açılmanın yanı sıra Kuzey Kore ve Çin ile doğrudan müzakerelere girdi. Çinli ve ABD’li üst düzey yetkililer arasında Alaska’da gerçekleşen fırtınalı diplomatik toplantı ise yeni ABD yönetiminin Çin'e olan büyük ilgisinin ilk belirtisi oldu. Aynı şekilde Avrupa Birliği (AB), Çin ile üye ülkeler arasındaki ilişkileri düzenlemek için Çin Diyalog Forumu'nu yeniden canlandırmayı kabul etti.
Öte yandan Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi amaçlamadığını ve bölgesel bir hegemonya kurma peşinde olmadığını vurgularken Çin’in söylemlerinde ve adımlarında, güven artırmaya ve çeşitli uluslararası sorumluluklar üstlenmeye hazır olduğunu yansıtan gözle görülür bir değişim var.
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, yükselen piyasa ekonomisi olarak isimlendirilen ülkelerindeki büyük şirketlerin önünde uluslararası ekonomik sistemin reformuna liderlik etmekten bahsederken kıtalararası dev bir girişim olan Kuşak ve Yol projesini başlattı. Son yıllarda, Çin’in alışılmadık, çatışmacı diplomatik uygulamalarına tanık olduk. Çinli üst düzey yetkililer, Trump ve Biden yönetimlerindeki mevkidaşlarıyla adeta diplomatik boks maçları yaptılar. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, sadece bir hafta önce Ortadoğu ile ilgili beş maddelik bir girişim duyurdu. İsrail ile Filistin arasında barışı tesis etmek için İsrailli ve Filistinli yetkililerin Pekin’de bir araya gelmesini içeren girişim yanı sıra Çin, İran ile stratejik bir iş birliği anlaşması imzaladı.
Ortadoğu’daki bazı ülkeler şu sıralar, sadece Çin'in çıkarı için ABD, Avrupa ve Rusya'dan uzaklaşmak için değil, aynı zamanda sürekli yenilenen siyasi ve ekonomik gerçekleri de hesaba katmak amacıyla durumlarını gözden geçirmek, politikalarını ve önlerindeki birden fazla seçeneği değerlendirmekle meşguller. Aynı durum İsrail ve Türkiye gibi ABD’ye yakın ülkeler için dahi geçerlidir.
İsrail, geçtiğimiz yüzyılın son yarısından bu yana attığı adımları endişeyle izleyen ABD’li askeri yetkililerin aşırı hassasiyetine rağmen, Çin ile askeri alandaki iş birliğini geliştirmeye çalışıyor. Bu konudaki endişelerin nedenlerinin en ünlüsü, İsrail'in 1990 yılında ABD teknolojisi ile üretilen Falcon Radar Sistemi’ni Pekin'e satma girişimleriydi.  Tel Aviv’in 2000 yılında, uydu sinyalleri aracılığıyla uzaktan kumanda ile yönetilen HARPY insansız hava araçlarını geliştirmek için Çin ile iş birliği yapmaya çalışmasıyla aynı endişe yeniden ortaya çıktı. Aynı şekilde İsrail ve Çin arasında terörizmle mücadele alanındaki iş birliğinde büyük bir sıçramaya ve başta altyapı, kaynaklar ve teknoloji alanları olmak üzere karşılıklı ticari faaliyetlerde ve yatırımlarda önemli bir artışa tanık olduk. Çin'in, başta limanlar olmak üzere altyapı alanındaki faaliyetleri, ABD için endişe kaynağı oldu.
Diğer yandan NATO üyesi olan Türkiye, tutumlarını, dengelerini ve uluslararası başlangıç ​​noktasını sürekli olarak gözden geçirmektedir. Ankara'nın NATO’dan çekilmemesine, Batı ülkelerinin en büyük düşmanı Rusya'ya yaklaşmasına ve ondan ölümcül silahlar satın almasına rağmen, durumdan hiçte hoşnut olmayan Batı ve Avrupa ülkelerinden yavaş yavaş uzaklaşmasının önemi hakkında sık sık gündeme gelen konuşmalar yapılıyor.
Türkiye’nin sol eğilimli eski Başbakanı Bülent Ecevit'in, 1970’li yılların ortalarında Batı'ya, özellikle Avrupa'ya fazla bağımlı olmama fikrini öne sürmesi oldukça dikkat çekicidir. Türkiye, 2003 yılında AK Parti’nin iktidara gelmesiyle son yirmi yılda Güney Kafkasya, Balkanlar, Akdeniz ve Avrasya bölgesine odaklandı ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünün yarattığı siyasi boşluğun sağladığı fırsatı değerlendirdi. Azerbaycan üzerinden Hazar Denizi'ne doğrudan bir kara koridoru oluşturan Türkiye, Arap dünyasının doğusunda Suriye ve Irak'ta askeri varlığını artmış, Kuzey Afrika'da ise Libya, Somali ve Sahra'nın güneyine kadar ilerledi. Böylece, uluslararası siyasi fırsatlardan yararlandı. Son on yılda Arap ülkelerindeki siyasi krizler çerçevesinde bölgesel olarak genişledi.
Çin’in başta İran olmak üzere Ortadoğu’dan gelen enerjiye bağımlılığı arttı. Çin ile İran arasında İran'a uygulanan yaptırımlara rağmen bu alandaki faaliyetler devam ediyor. Bu da, hem İran’ın yaklaşımına hem de iki ülkenin önümüzdeki yıllardaki beklentileri ile uyumlu bir durum. İki ülke arasında imzalanan anlaşmaya göre Çin’in İran yatırımların değeri 400 milyar doları buluyor.
New York merkezli Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard Haass, modern uluslararası sistemin artık yeterince verimli olmadığını belirterek, uluslararası sistemi gelişmeler ve zorluklarla nasıl başa çıkılacağı konusunda yönlendirmek için aralarında istişarelerde bulunacak bazı nüfuz sahibi ülkelerden oluşan çok sınırlı bir grubun oluşturulmasını önerdi. Ancak önerilen grubun, Latin Amerika, Afrika ve Arap dünyasından hiçbir ülkeyi içermemesi dikkat çekiciydi.
Makaleye bir soruyla başladık ve belki de bitiş paragrafına ek bir soruyla yön vermem daha uygun olur. Peki, Arap ülkeleri tüm bu gelişmelerin neresinde?
Arap ülkelerinin birçoğu bazıları Batı ülkelerine, bazıları ise (tarihsel olarak Sovyetler Birliği'nden sonra) Rusya’ya olmak üzere yabancı taraflara bağlıdır. Kısa vadede çıkarlarımızı korumak için mevcut stratejik ilişkileri sürdürmeliyiz ve politikalarımızı güç dengesindeki değişiklikler ışığında değerlendirmeliyiz. Eğer gerçekten yakın gelecekte bir rol üstlenmeyi istiyorsak, uluslararası odak noktasını doğuya doğru hareket ettirmeliyiz.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.

 


İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
TT

İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)

İran ile ABD, uzun süredir devam eden nükleer anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan görüşmelerde salı günü temel “yol gösterici ilkeler” üzerinde bir anlayışa vardı. Ancak İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bunun yakın zamanda bir anlaşmaya varılacağı anlamına gelmediğini belirtti.

Arakçi’nin açıklamalarının ardından petrol vadeli işlemleri gerilerken, gösterge Brent ham petrol yüzde 1’den fazla düştü. Açıklamalar, ABD’nin Tahran’ı taviz vermeye zorlamak amacıyla askeri güç konuşlandırdığı bölgede çatışma endişelerini bir miktar azalttı.

Cenevre’deki temasların ardından İran medyasına konuşan Arakçi, “Farklı fikirler ortaya kondu ve bu fikirler ciddi şekilde tartışıldı. Sonuçta bazı yol gösterici ilkeler üzerinde genel bir mutabakata varmayı başardık” dedi.

Her iki tarafın da “net sonraki adımları” var

ABD’nin Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in, Arakçi ile birlikte yürüttüğü dolaylı görüşmelere Umman arabuluculuk etti. Beyaz Saray, toplantıya ilişkin e-posta yoluyla yöneltilen sorulara yanıt vermedi.

Umman Dışişleri Bakanı Badr bin Hamad Al Busaidi, X platformunda yaptığı paylaşımda “yapılacak çok iş olduğunu”, ancak İran ile ABD’nin “net sonraki adımlarla” masadan ayrıldığını ifade etti.

Görüşmelerin başladığı sırada İran devlet medyası, İran Devrim Muhafızları’nın bölgede askeri tatbikat gerçekleştirmesi nedeniyle, küresel petrol arzı açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı’nın bir bölümünün “güvenlik tedbirleri” kapsamında geçici olarak kapatılacağını duyurdu.

Tahran daha önce, saldırıya uğraması halinde ticari gemilere boğazı kapatma tehdidinde bulunmuştu. Böyle bir adım, küresel petrol akışının beşte birini kesintiye uğratabilir ve ham petrol fiyatlarını yukarı çekebilir.

Trump’ın İran’da “rejim değişikliğinin” en iyi seçenek olabileceğine yönelik sözlerine yanıt veren İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney (86), ABD’nin yönetimini devirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısız olacağı uyarısında bulundu.

İran medyasına yansıyan açıklamalarında Hamaney, “ABD Başkanı ordularının dünyanın en güçlüsü olduğunu söylüyor; ancak dünyanın en güçlü ordusu bile bazen öyle bir tokat yer ki ayağa kalkamaz” dedi.

Arakçi, görüşmelerin ardından Cenevre’de düzenlenen bir silahsızlanma konferansında yaptığı konuşmada ise “yeni bir fırsat penceresinin” açıldığını belirterek, müzakerelerin İran’ın meşru haklarının tam olarak tanınmasını sağlayacak “sürdürülebilir” bir çözüme ulaşmasını umduğunu ifade etti.

Trump daha önce yaptığı açıklamada, Cenevre’deki görüşmelere “dolaylı olarak” kendisinin de dahil olacağını söylemiş ve Tahran’ın anlaşma yapmak istediğine inandığını belirtmişti.

Trump, pazartesi günü Air Force One uçağında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Anlaşma yapmamanın sonuçlarını istemediklerini düşünüyorum. Nükleer kapasitelerini ortadan kaldırmak için B-2’leri göndermek yerine bir anlaşma yapabilirdik. Ama B-2’leri göndermek zorunda kaldık” demişti.

ABD, geçen haziran ayında İsrail ile birlikte İran’ın nükleer tesislerini bombalamıştı. Washington ve Tel Aviv, İran’ın İsrail’in varlığını tehdit edebilecek bir nükleer silah geliştirmeyi hedeflediğine inanıyor. Tahran ise nükleer programının tamamen barışçıl olduğunu savunuyor. Ancak İran, elektrik üretimi için gereken saflığın çok ötesinde ve silah yapımı için gerekli seviyeye yakın oranda uranyum zenginleştirmiş durumda.

İran: Sadece nükleer program konuşulur

Söz konusu saldırıların ardından İran’daki İslami yönetim, kısmen uluslararası yaptırımların petrol gelirlerini kısıtlamasının tetiklediği hayat pahalılığı krizine karşı düzenlenen ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği sokak protestolarıyla zayıfladı.

Washington, görüşmelerin kapsamını İran’ın füze stokları gibi nükleer dışı konuları da içerecek şekilde genişletmek istiyor. Tahran ise yalnızca nükleer programına yönelik kısıtlamaları — yaptırımların kaldırılması karşılığında — müzakere etmeye hazır olduğunu, uranyum zenginleştirmeden tamamen vazgeçmeyeceğini ve füze programını masaya getirmeyeceğini belirtiyor.

Hamaney, İran’ın geniş füze stokunun müzakereye açık olmadığını yineleyerek, füze türü ve menzilinin ABD ile hiçbir ilgisi bulunmadığını söyledi.

Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, Cenevre görüşmelerinin başarısının ABD’nin gerçekçi olmayan talepler ileri sürmemesine ve İran’a yönelik ağır yaptırımları kaldırma konusunda ciddi davranmasına bağlı olduğunu ifade etti.

ABD B-2 bombardıman uçakları nükleer hedefleri vurdu

Tahran ile Washington’un, geçen yıl haziran ayında altıncı tur görüşmeleri yapması planlanıyordu. Ancak Washington’un müttefiki İsrail’in İran’a yönelik bombardıman kampanyası başlatması ve ardından ABD’ye ait B-2 bombardıman uçaklarının nükleer hedefleri vurması üzerine süreç kesintiye uğradı. Tahran, o tarihten bu yana uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı.

İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) taraf bulunuyor. Anlaşma, ülkelere sivil nükleer enerji geliştirme hakkı tanırken, atom silahından vazgeçmelerini ve Birleşmiş Milletler’in nükleer denetim kurumu olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile iş birliği yapmalarını şart koşuyor.

İsrail ise NPT’yi imzalamadı. Tel Aviv, çevresindeki düşmanları caydırmayı amaçlayan onlarca yıllık “belirsizlik politikası” çerçevesinde nükleer silaha sahip olduğunu ne doğruluyor ne de yalanlıyor. Ancak akademisyenler İsrail’in nükleer silaha sahip olduğuna inanıyor.


IISS raporu: Çin nükleer denizaltı üretiminde ABD'yi geçti

Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
TT

IISS raporu: Çin nükleer denizaltı üretiminde ABD'yi geçti

Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (International Institute for Strategic Studies/IISS) yeni yayımladığı raporda Çin'in nükleer enerjili denizaltılarını ele aldı.

Londra merkezli düşünce kuruluşu, son 5 yılda bu konudaki yeteneklerini çok artıran Çin'in artık nükleer denizaltıları ABD'den daha hızlı üretebildiğini bildirdi.

Bu gelişmeyle birlikte Washington'ın uzun süredir devam eden deniz hakimiyetinin tehlike altına girdiği uyarısı yapıldı. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Kuvvetleri'nin hem nükleer balistik füze denizaltılarına hem de nükleer saldırı denizaltılarına sahip olduğu hatırlatıldı. 

IISS, 2021-2025'te Çin'in 10, ABD'nin ise 7 denizaltı ürettiğini vurguladı. 

2016-2020'de ise ABD'nin üçe karşı 7 denizaltıyla Çin'e üstünlük kurduğuna işaret edildi. 

Pekin rakam vermediği için IISS uydu görüntülerinden yola çıkarak bu tahminleri yaptı. 

Diğer yandan IISS raporunda "Çin tasarımları kalite açısından ABD ve Avrupa'nın gerisinde" de dendi. Amerikan denizaltılarının daha sessiz çalışmasının tespit edilme ihtimalini azalttığı belirtildi. 

Genel rakamlara bakıldığında da ABD'nin avantajı sürüyor.

2025 başı itibarıyla Çin'in 6 nükleer balistik füze denizaltısı ve 6 nükleer saldırı denizaltısından oluşan bir filoyla dikkat çekiyor. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Kuvvetleri, nükleer enerjiyle çalışmayan 46 denizaltıyı daha bünyesinde bulunduruyor. 

Eski tip denizaltıları filosunda barındırmayan ABD Donanması'nda ise 14'ü nükleer balistik füze denizaltısı olmak üzere 65 nükleer denizaltı var. 

Washington, Çin'in denizaltı filosunu büyüterek tartışmalı Güney Çin Denizi'nde üstünlük sağlamaya çalıştığını vurguluyor. 

Çin destroyer ve fırkateyn gibi suüstü gemilerinde dünyanın en büyük filosuna sahip.

Independent Türkçe, CNN, IISS


İran protestoları: Güvenlik güçleri, eylemcileri öldürmek kastıyla hedef alıyor

Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
TT

İran protestoları: Güvenlik güçleri, eylemcileri öldürmek kastıyla hedef alıyor

Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)

İran'da güvenlik güçleri, eylemcilerin "hayati organlarını kasıtlı olarak" hedef almış.

Guardian'la İranlı teyit platformu Factnameh'nin ortak çalışmasında, 75'ten fazla röntgen ve tomografi görüntüsü incelendi.

Ocak ayına ait görüntülerde yüz, kafa, göğüs ve genital bölgelere isabet eden mermiler ve metal saçmalarla oluşmuş ağır yaralanmalar ortaya konuyor.

Adı Anahita olarak değiştirilen bir eylemcinin, yüz ve göz çukurları etrafına dağılmış, her biri 2 ila 5 milimetre büyüklüğünde çok sayıda saçma izi var. Protestocunun en az bir gözünü kaybettiği, diğerinin de kullanılmaz hale gelebileceği belirtiliyor.

Kimliği Ali diye değiştirilen bir hastanın göğüs röntgeninde de 174'ten fazla metal saçma görüldü. Saçmaların sıkışık dağılımı, çok yakın mesafeden ateş edildiğine işaret ediyor. Uzmanlara göre, kapsamlı ve acil cerrahi müdahaleye rağmen eylemcinin ölüm riski çok yüksek.

Kayıtlara göre 29 eylemci daha benzer şekilde metal saçmalı pompalı tüfekle vurulmuş

Bazı röntgen ve tomografi görüntülerinde, protestocuların omurga, akciğer ve kafataslarında yüksek kalibreli mermiler de tespit edildi.

En az 9 hastanın genital ya da pelvik bölgeden vurulduğu, bunların üçünde yüksek kalibreli tüfekler kullanıldığı belirtiliyor. Orta yaşlı bir kadının kasık bölgesine 200 metal parçanın isabet ettiği görülüyor. 35 yaşındaki bir erkekte de benzer şekilde kasık bölgesine dağılmış saçmalar mevcut.

Silah analiz firması Silahlanma Araştırma Hizmetleri'nden (ARES) N.R. Jenzen-Jones, bu mermilerin “tam metal kaplama” olduğuna dikkat çekerek, “Bunlar öldürme amaçlı silahlar” diyor.

Adının paylaşılmasını istemeyen bir tıbbi analist de şunları söylüyor:

Bunlar savaş zamanında görebileceğiniz türden, biri askeri silahla göğüsten vurulduğunda meydana gelecek yaralanmalar. Bu tür silahlarla insanlara ateş ediyorsanız, onları öldürmeye çalışıyorsunuz demektir.

İran'da Kapalıçarşı esnafı, riyalin döviz karşısında çakılmasıyla 28 Aralık'ta greve giderek protestoların fitilini ateşlemişti. 

İran devleti eylemlerdeki can kaybına dair ilk açıklamayı 21 Ocak'ta paylaşmıştı. Güvenlik güçleri ve siviller dahil 3 bin 117 kişinin hayatını kaybettiği duyurulmuştu. 

Ancak ABD merkezli İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), gösterilerde çıkan olaylarda en az 7 bin kişinin hayatını kaybettiğini savunmuştu.

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la nükleer müzakereler devam ederken, Ortadoğu'ya askeri yığınağı artırmayı sürdürüyor.

Amerikan medyasında analizlerde İran'daki ekonomik durumun gittikçe kötüleştiği ve halkın geleceğe dair belirsizlikten şikayetçi olduğu yazılıyor.

New York Times'ın irtibata geçtiği 54 yaşındaki Meryem şunları söylüyor:

Böylesine toplu bir keder ve istikrarsızlık havasını hiç yaşamamıştım. Kendimizi çok kötü hissediyoruz. Bir saat sonra ne olacağını bilmiyoruz.

Wall Street Journal'ın görüştüğü İranlılar ise ülkeyi terk etmenin yollarını aradıklarını söylüyor. Bankalardan paralarını çekmeye çalışanlar, döviz erişimini kısıtlayan kontroller nedeniyle zorluklarla karşılaşıyor. 
Independent Türkçe, Guardian, New York Times, Wall Street Journal