Suriye Cumhurbaşkanlığı seçimleri için üç aday

Esed rejiminin güvenlik güçleri, başkentin merkezindeki kontrol noktalarından geçenleri denetliyor

2014 seçimlerinde Beşşar Esed’in Şam’daki kampanyasından bir fotoğraf (AP)
2014 seçimlerinde Beşşar Esed’in Şam’daki kampanyasından bir fotoğraf (AP)
TT

Suriye Cumhurbaşkanlığı seçimleri için üç aday

2014 seçimlerinde Beşşar Esed’in Şam’daki kampanyasından bir fotoğraf (AP)
2014 seçimlerinde Beşşar Esed’in Şam’daki kampanyasından bir fotoğraf (AP)

Suriye’nin başkenti Şam’daki kaynaklar, 26 Mayıs’ta yapılacak devlet başkanlığı seçimlerine aday olmak için üç kişinin Halk Konseyi’nden (parlamento) onay almasını bekliyor. Seçim tarihinin ilanı sonrasında ise başkent Şam’ın merkezinde ‘patlayıcı maddelere’ ilişkin endişe yaşanıyor.
Russia Today internet sitesinin kaynaklardan aktardığına göre aday Abdullah Sellum Abdullah, 35 konsey üyesinin desteğini kazanarak, mevcut Devlet Başkanı Beşşar Esed ile seçimlere aday oldu. Kaynaklar, iktidardaki Arap Sosyalist Baas Partisi (167 üye) ve Ulusal İlerici Cephe (13 üye) üyelerinin, 26 Mayıs’ta yapılması planlanan seçimlere adaylık başvurusunu kabul etme şartı olarak, anayasada belirtilen düzeyle Esed ve Abdullah’a oy verdiğini belirtti. Kaynaklara göre Esed’e bağımsızlardan ise 70 oy geldi.
Bu bağlamda Abdullah’ın Esed’in yanı sıra seçimlere gireceği kesinleşmiş oldu. Ancak üçüncü aday hususunda henüz karar verilmedi. Kaynaklar, Faten Nahar’ın (adaylık başvurusu yapan ilk kadın) veya Mahmud Merii’nin Esed ve Abdullah’ın yanı sıra 35 oya sahip olmasının uzak bir ihtimal olarak görmüyor. Suriye anayasası, bir adayın seçimlerde resmi aday olabilmesi için Halk Konseyi’ndeki üyelerin 35’inin desteğine ulaşmasını gerekli kılıyor. Bunun yanı sıra Şam şehri eteklerindeki askeri ve güvenlik kontrol noktaları, başkentin merkezinde bomba yüklü araçların ve patlayıcı maddelerin infilak etmesi korkusu nedeniyle, Şam’ın merkezine giden araçları yoğun kontrollerden geçiriyor.
Halk Konseyi’nin devlet başkanlığı seçimlerinin tarihini belirlemesi sonrasında Şam’ın merkezine giden araç sahipleri, kontrol noktalarına konuşlanmış unsurların, başkente girmeden önce araçlarına ve içerisindeki vatandaşlara yönelik arama prosedürlerini sıkılaştırdığını görünce şaşkınlık yaşadı. Aynı şekilde kontrol noktasında oluşan ve arama sonrasında geçiş için bekleyen uzun araba kuyruklarının görüntüsü de şaşkınlığa yol açtı.
Arabalara ve içerisinde bulunan vatandaşlara yönelik sıkı denetim prosedürleri devam ederken, Şam’daki kaynaklar da Şarku’l Avsat’a, bu prosedürlerin ‘başkentin çevresinde hala var olan silahlı muhalefete mensup uyuyan hücrelerin Şam’da bomba yüklü araç veya patlayıcı madde ile saldırı düzenleyebilecek olması’ korkusundan kaynaklandığını söyledi. Kaynaklar, bu durumun Şam’da, özellikle de seçimler hususunda bir kafa karışıklığına yol açabileceğine dikkati çekti.
Yaklaşık 3 yıldır kontrol noktalarındaki görevliler, arama faaliyetlerinde müsamaha gösterirken, araçlar da arama faaliyetlerinin az olması nedeniyle kolayca ve hızlıca bu noktalardan geçiyordu. Durum, 6 yıldan uzun süre boyunca büyük acılar çeken vatandaşların rahatlamasını sağlamıştı. O yıllarda kontrol noktalarındaki araç kuyrukları, yüzlerce metre uzarken, araç sahipleri de güvenlik gerekçeleriyle uzun süre boyunca geçiş izni bekliyorlardır. O dönemde kontrol noktalarındaki görevliler, araç kuyruklarının uzunluğuyla övünüyorlardı.
Savaşın ilk yıllarında düzenli ordu ve güvenlik güçleri, Şam şehrini ve kırsalını 280’den fazla güvenlik ve askeri kontrol noktası ile ayırdı. Ayrıca hükümete bağlı milisler tarafından 2017 yılı sonuna kadar kontrol edilen diğer bölgelerde de çok sayıda kontrol noktası kuruldu.
Ancak hükümetin, Mayıs 2018’de tüm Şam kırsalının ve Şam’ın çevresindeki tüm mahallelerin kontrolünü yeniden ele geçirmesinden sonra, bu kontrol noktalarının çoğuna, özellikle de milislerin kontrol ettiklerine olan ihtiyaç ortadan kalktı. Güvenlik koşullarının istikrarını sağlamak için çoğu kaldırıldı, yalnızca başkentin ana girişlerinde büyük askeri ve güvenlik bariyerleri bırakıldı.
Bunların yanı sıra kuzeydeki Mezze bölgesindeki ‘Askeri Havaalanı’ kontrol noktası, Şam - Amman Uluslararası Karayolu üzerindeki (güneyde) Nehir Aişe mahallesindeki ‘Town Center’ kontrol noktası, Şam - Humus Uluslararası Karayolu üzerindeki el-Kutayfa kontrol noktası ve Şam - Beyrut yolu üzerindeki Dördüncü Tümen kontrol noktası başta olmak üzere başkent Şam girişindeki büyük askeri ve güvenlik bariyerleri korundu. Söz konusu bu noktalarda, buraları kullanan vatandaşları kimlik kartları, otobüs ve kamyonların ‘tarayıcılarla’ aranması faaliyetleri devam etti. Aynı şekilde başkanlık sarayı çevresindeki ana kontrol noktalarının yanı sıra er-Ravda ve el-Muhacirin mahallelerindeki binalar ve güvenlik birimlerinin karargahlarına yakın bazı noktalarda da arama faaliyetleri sürdü.
Kontrol noktaları, düzenli ordu ve güvenlik kollarındaki subay ve askerleri zenginleştirmek için bir araçtı. Şam’ın kuzey kırsalından C.R. Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, her gün evi ve Şam’ın merkezi arasındaki yol üzerinde bulunan 6 kontrol noktasından geçtiğini söyledi. Bu kontrol noktalarının her birinin farklı bir güvenlik veya askeri bağlılığa sahip olduğunu belirten C.R., bunlardan birinin Şam kırsalındaki Siyasi Güvenlik Şubesi’ne, birinin Cumhuriyet Muhafızları’na ve bir kısmının da Askeri Güvenlik Şubesi, Hava Güvenlik Şubesi ve Genel İstihbarat Dairesi Güvenlik Şubesine bağlı olduğunu ifade etti.
Aynı şekilde Doğu Guta kasabalarından Şam’a uzanan yolda, çoğu Hava Kuvvetleri, Dördüncü Tümen ve Cumhuriyet Muhafızları’na ait olan en az 10 kontrol noktası bulunuyor.
Kontrol noktaları, ülkedeki yeniden yapılanma hareketini ve ekonomik hareketliliği kontrol ediyor. Buralardaki unsurlar, geçen araçlardan geçiş ücreti alırken, çoğu durumda da ‘askeri hat’ üzerinden geçenlerden rüşvet almak için kullanılıyor.
Şam - Beyrut yolundaki Dördüncü Tümen kontrol noktaları, ekonomik süreçte önemli bir konuma sahip. Tarım bölgesinin Şam şehri ile ticaretini kontrol ediyor. Doğu Guta’dan veya Adra banliyösündeki sanayi kentinden gelen kamyonlarda olduğu gibi, meyve yüklü tüm kamyonlardan ücret alınıyor.
Şam’da büyük bir pazarda toptan sebze ve meyve satan bir tüccar, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Şu an mahsul mevsimi. Geçtiğimiz iki hafta boyunca Doğu Guta kasabalarından binlerce ton fasulye ve bezelye pazara tedarik edildi. Dördüncü Tümen ve Muhafızlar, bu mahsuller için ton başına elli ila altmış bin Suriye lirası (yaklaşık 20 ABD doları) aldı” dedi.



Bakan Fidan: Suriye’de öncelik SDG’nin tehdit olmaktan çıkması

Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 13 Eylül’de Şam’da iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 13 Eylül’de Şam’da iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)
TT

Bakan Fidan: Suriye’de öncelik SDG’nin tehdit olmaktan çıkması

Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 13 Eylül’de Şam’da iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 13 Eylül’de Şam’da iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

Türkiye, Suriye’de şu anda en öncelikli konunun Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) tehdit olmaktan çıkması olduğunu vurgularken İsrail’i ise komşu ülkenin istikrarı açısından en büyük tehdit olarak nitelendirdi.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suriye için en öncelikli konunun SDG’nin tehdit veya “düşman unsur” olmaktan çıkması olduğunu söyledi. Fidan, “SDG’nin çözülmesinin ve devlet kurumlarına entegrasyonunun tamamlandığına” ilişkin ilk açıklamaların olumlu mesajlar taşıdığını belirterek Türkiye’nin sürecin sahadaki ilerleyişini yakından takip ettiğini ve uygulamanın kamuoyuna verilen mesajlarla uyumlu olmasını beklediklerini ifade etti.

SDG lideri Mustafa Hüseyin Abdi (Mazlum Abdi), geçen 25 Ağustos’ta Şam’daki Halk Sarayı’nda yaptığı açıklamada, esas olarak Kürt Halk Koruma Birlikleri’nin (YPG) öncülük ettiği güçlerin lağvedildiğini duyurdu. Ankara, Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğünün korunması açısından “önemli bir gelişme” olarak nitelendirdiği adımı memnuniyetle karşıladı.

Abdi, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın danışmanı olarak atanırken SDG mensuplarının devlet kurumlarına entegrasyon sürecinin de takip edilmesini üstlendi.

Suriye istikrara doğru

Fidan, pazar ve pazartesi günlerinde Suriye’ye gerçekleştirdiği ziyaretin ardından Türk gazetecilere yaptığı ve çarşamba günü Ankara’da yayımlanan açıklamalarda, “Şimdiye kadar kaydedilen ilerleme geliştirilebilir. Mevcut tehditlerin ve izlenmesi gereken yolun farkındayız. Devam eden bir süreç var ve bunu başarıya ulaştırmak için sürdürmemiz gerekiyor. Beşşar Esed rejiminin 8 Aralık 2024’te devrilmesinin ardından, her şeyin daha yeni başladığını söylemiştim” dedi.

fvg
Abdi, geçen 25 Ağustos’ta SDG’nin feshedilmesi ve Suriye devletine entegrasyon sürecinin tamamlandığını açıkladı (AFP)

Fidan, “Geldiğimiz aşamada taktik ve stratejik düzeyde olumlu gelişmeler yaşanıyor. Bizi 40-50 yıldır kuşatan birçok sorun, özellikle de temel olarak Suriye ve Irak’tan kaynaklanan terör meselesi, çözüm yoluna girmiş durumda” ifadelerini kullandı.

İki gün süren ziyareti sırasında Şam’da bulunmasının, Suriye’de hayatın normale dönmeye başladığına ilişkin kendisine bir gösterge sunduğunu belirten Fidan, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile yaklaşık iki saat süren görüşmesinde tüm meseleleri ele aldığını söyledi.

Fidan, Suriye’nin yaptırım listesinden çıkarılmasının ülkedeki yatırımların önündeki engelleri kaldırdığını, terör listelerinden çıkarılmasının da son derece önemli olduğunu belirtti.

Türkiye Dışişleri Bakanı, Suriye’de istikrar açısından şu anda en büyük tehdidin İsrail olduğunu söyledi.

Fidan, “İsrail, komşu ülkelerin güçlü ve istikrarlı olmasından hoşlanmıyor. Bunu bir tehdit olarak görüyor ve tehdit tanımı nedeniyle bu ülkeleri istikrarsızlaştıracak girişimlere başvuruyor” dedi.

Fidan, “Bir noktada İsrail’in ya bu yaklaşımı kabul edip bölgesiyle barış içinde yaşamayı öğrenmesi ya da bu saldırgan politikalarını sürdürerek uluslararası toplum içinde daha fazla yalnızlaşması gerekecek” ifadelerini kullandı.

fghyjukı
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın 13 Eylül’de Şam’da Fidan ve Şeybani ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun İsrail’in çevresindeki tüm ülkeleri tehdit olarak gördüğünü belirten Fidan, İsrail’in gücünü bu ülkelerin zayıflığından aldığını söyledi.

Fidan, başta İsrail olmak üzere bölgede istikrarsızlık yaratmaya çalışan aktörlerin bakış açısıyla hayata geçirilebilecek başka operasyonların da bulunduğunu belirterek Türkiye’nin bu uygulamalar karşısında “eli kolu bağlı oturmayacağını”, aksine bunlara karşı koymak için aktif şekilde hareket edeceğini vurguladı.

Bölgesel iş birliği vurgusu

Fidan, bir bölgede yaşanan herhangi bir olumsuz gelişmenin diğer ülkeleri de etkilediğini belirterek “Örneğin Ürdün, Irak’ta yaşananlardan ve Suriye’de yaşananlardan etkileniyor. Bunun önüne geçmek mümkün değil. Bu nedenle herkes, son derece hassas olan bu yeni aşamada iş birliği yapmaya çalışıyor” dedi.

Bölge ülkelerinin istikrarın mümkün olduğunu ve birlikte hareket etmeleri halinde hedeflere ulaşılabileceğini gördüğünü belirten Fidan, başka bir seçeneğin bulunmadığını söyledi.

Fidan, “Ya sorunları çözmek için birlikte çalışacağız ya da geçmişte olduğu gibi hâkim güce veya buradaki temsilcisine gidip ‘İstediğinizi yakın ama bana dokunmayın’ diyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Bölge ülkeleri arasındaki iş birliğinin halen İran-ABD savaşında da kullanıldığını belirten Fidan, bu iş birliğinin giderek daha fazla kurumsallaştırılması yönünde çalışmalar yürütüldüğünü söyledi.

Fidan, Türkiye’nin İsrail’in bölgede istikrarsızlaştırıcı rolüne karşı iş birliği ve barışçıl diplomasiye dayalı bir çabanın içinde olduğunu belirterek bu yapıcı yaklaşımın Ortadoğu’da daha geniş bir istikrar alanının oluşmasına katkı sağlayacağını ifade etti.


İsrail ile Türkiye arasındaki yanlış anlaşılmaları önlemek için ABD’nin kararlı bir adım atması gerekiyor

Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
TT

İsrail ile Türkiye arasındaki yanlış anlaşılmaları önlemek için ABD’nin kararlı bir adım atması gerekiyor

Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)

Michael Harari

İsrail’in Suriye’nin kuzeyine düzenlediği son saldırı, Kudüs ile Ankara arasındaki gerilimin ciddi şekilde tırmanmasına yol açtı. İki ülke arasındaki ilişkiler, son üç yılda belirgin biçimde kötüleşirken, derin görüş ayrılıklarının merkezinde, en azından Suriye’de Esed rejiminin devrilmesine kadar, Filistin meselesi ve Gazze savaşı yer aldı. Bugün ise Şam’daki yeni yönetimle birlikte Suriye, iki taraf arasındaki anlaşmazlığın bir başka cephesine dönüşmüş durumda. Bu durum, ağustos ayının ortalarında İsrail’in düzenlediği saldırının da gösterdiği üzere, tarafları tehlikeli biçimde doğrudan bir çatışmaya yaklaştırabilir. İki ülkenin kasıtlı ya da istemeden doğrudan bir çatışmaya sürüklenmesini önlemek için öncelikle her iki tarafın çıkarlarının ortaya konulması ve sınırlarının net biçimde belirlenmesi gerekiyor.

hjg
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, 17 Nisan 2026’da Antalya’da düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu’ndaki bir oturumda konuşma yapıyor. (Reuters)

İsrail, son dönemde ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın açıklamalarına rağmen Türkiye ile doğrudan bir çatışma arayışında değil. Ancak olası bir İran senaryosuna karşı Suriye hava sahasında hareket serbestisini korumak istiyor. Bununla birlikte İsrail, Şera hükümetine yönelik derin şüphelerini sürdürüyor. Barrack da yakın zamanda verdiği bir röportajda bu kaygıları dikkat çekici bir ayrıntı düzeyi ve kayda değer bir tarafsızlıkla açıkladı.

İsrail ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunun genişlemesini veya aşırı ölçüde kalıcı hale gelmesini engellemek istiyor. Daha somut ifadeyle İsrail, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki mevcut askeri varlığını genişletmesinin önüne geçmeye çalışıyor. Tüm bu hesaplamaların arka planında ise 7 Ekim’in yarattığı sonuçlar ve sonrasında İsrail’de ortaya çıkan yeni zihniyet bulunuyor. Bu zihniyet, kontrol altına alma politikasına dayanan yaklaşımları sert ve zaman zaman aşırı bir biçimde reddediyor.

Türkiye ise İsrail’le doğrudan bir çatışma istemiyor. Ancak Ankara, İsrail’in bölgedeki çeşitli cephelerde yürüttüğü ve giderek ‘yoğunlaşan İsrail faaliyetleri’ olarak değerlendirdiği girişimlerden duyduğu endişeyi artırıyor ve bunları bölgede ‘İsrail hegemonyası’ kurma çabası olarak görüyor.

Ankara, özellikle Suriye’de Şera hükümetini, başta Kürt meselesi olmak üzere hayati çıkarlarını korumasına ve aynı zamanda Suriye’de ve ötesinde nüfuzunu genişletmesine yardımcı olacak stratejik bir fırsat olarak değerlendiriyor. Mekke Ortak Savunma Anlaşması da bu daha geniş hedefin son dönemdeki önemli örneklerinden birini oluşturuyor.

Suriye ise kendisini iki tarafın arasında sıkışmış halde buluyor. Bir yandan İsrail’in saldırısı siyasi açıdan Şam’ın işine geliyor. Saldırı, Şam’ın ‘İsrail’in saldırgan niyetleri’ ve Suriye’nin egemenliğinin ihlal edildiğine ilişkin söylemini güçlendirirken, İsrail’in faaliyetlerini sınırlandırması yönündeki uluslararası baskının artmasına da katkı sağlayabilir. Öte yandan Suriye’nin giderek tırmanan bir İsrail-Türkiye karşılaşmasının sahasına dönüşmesi, Şera’nın ülke üzerindeki kontrolünü pekiştirme ve ağır ekonomik sorunlarla mücadele etme çabalarını doğrudan zayıflatıyor. Bölgedeki pek çok dosyada olduğu gibi çözümün anahtarı Washington’da bulunuyor. ABD, yakın bölgesel ortakları olan İsrail ve Türkiye ile, siyasi açıdan büyük yatırım yaptığı Suriye hükümeti arasında denge kurmaya çalışırken, stratejik odağını İran üzerinde tutmak istiyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Barrack’ın son açıklamaları İsrail’i açıkça sorumlu tutan bir nitelik taşıdı. Barrack, ABD’nin Türkiye’nin İsrail tarafından hedef alınan havaalanında askeri varlık kurma yönündeki iddia edilen planlarına ilişkin İsrail istihbaratını incelediğini ve bu bilgilerin doğru olmadığı sonucuna vardığını söyledi. İsrail’de yaklaşan seçimlere yaptığı gönderme ise daha da dikkat çekiciydi. Başkan Trump bu açıklamalara doğrudan yanıt vermedi ve Barrack’ın tutumunu destekleyip desteklemeyeceği hâlâ belirsizliğini koruyor. Bununla birlikte, adil bir değerlendirme açısından Barrack’ın Ankara’ya olan açık yakınlığının da göz önünde bulundurulması gerekiyor.

scfv
Cumhurbaşkanlığı Basın Ofisi tarafından 17 Nisan 2026 tarihinde yayınlanan fotoğrafta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Antalya Diplomasi Forumu’nun beşinci oturumunun açılış töreninde Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile tokalaştığı görülüyor. (AFP)

İsrail ile Türkiye’nin bugün Suriye’de birbirlerinin ‘kırmızı çizgilerini’ test ettiği görülüyor. Taraflar, Suriye hükümeti ve merkezi yönetimin ülkenin tamamında kontrolü yeniden tesis etmeye çalıştığı bir dönemde, kendi çıkarlarını koruma ve nüfuzlarını genişletme konusunda ne kadar ileri gidebileceklerini anlamaya çalışıyor.

Türkiye, Ankara ile yakın ilişkiler içinde olan, güçlü ve kararlı bir merkezi hükümetin Şam’da yönetimi elinde tutmasını ve kendisine Suriye’de geniş bir nüfuz alanı açmasını tercih ediyor. İsrail ise mevcut Suriye hükümetine ne ölçüde güvenebileceği konusunda henüz kesin bir karar vermiş değil. Ancak Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunun daha fazla genişlemesini veya kalıcı hale gelmesini açıkça istemiyor. Bununla birlikte iki tarafın ortak bir temel çıkarı bulunuyor: İran’ı Suriye’nin dışında tutmak. İlginç olan ise tarafların bu ortak paydanın öneminin henüz tam anlamıyla farkında görünmemesi.

Önümüzdeki haftalar, özellikle her iki taraftaki iç siyasi hesaplar nedeniyle kritik olacak. Bu durum, özellikle 27 Ekim’de yapılması planlanan İsrail seçimleri yaklaşırken daha da önem kazanıyor. Bu nedenle, aralarındaki gerilim ve düşmanlık giderek artan iki tarafın yanlış hesaplamalar yaparak daha büyük bir çatışmaya yol açmasını önlemek için ABD’nin daha kararlı biçimde devreye girmesi gerekiyor. Türkiye’nin 2015’te bir Rus uçağını düşürmesi ve Suriye hava savunmasının 2018’de Lazkiye üzerinde başka bir Rus uçağını düşürmesi, ilgili tarafların aslında tırmanmayı istemediği durumlarda bile krizlerin ne kadar hızlı biçimde daha geniş çaplı çatışmalara dönüşebileceğini hatırlatmalı.

Bu nedenle İsrail ile Türkiye’nin, kamuoyundan uzak ve üst düzey doğrudan bir iletişim kanalı açması gerekiyor. Böylece taraflar hayati çıkarlarını ortaya koyabilir ve bir şekilde kendi kırmızı çizgileri üzerinde müzakere yürütebilir. Böyle bir kanal, yanlış anlamaların ve bunların sonucunda hesaplanmamış bir çatışmanın ortaya çıkma ihtimalini azaltabilir. Ayrıca iki taraf üzerinde ABD baskısına acilen ihtiyaç var. ABD, bu aşamada özel ve acil bir sorumluluk taşıyor. Washington’ın rolü, İsrail ile Türkiye’nin her ikisinin de istemediği bir çatışmaya sürüklenmesini önlemek açısından belirleyici.


Mekke Anlaşması ve Suriye

Fotoğraf: SPA
Fotoğraf: SPA
TT

Mekke Anlaşması ve Suriye

Fotoğraf: SPA
Fotoğraf: SPA

İbrahim Hamidi

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, sadece üç büyük güç arasında yeni bir askeri anlaşma değil. Son yıllardaki savaşlar ve dönüşümlerin ardından bölgenin güvenlik denklemlerinin daha geniş bir şekilde yeniden şekillendirilmesinin bir parçası. “Yeni Suriye” için ise özel bir öneme sahip. Üç tarafı da Şam'ın müttefikleri iken, en önde gelen bölgesel rakipleri dışında bırakılmıştır.

Anlaşmanın adı bile içeriği kadar önemli bir mesaj taşıyor. “Mekke Anlaşması” olarak adlandırılıyor. Mekke, İslam dünyasında sembolik bir öneme sahip ve üç ülkenin sınırlarının ötesine uzanarak dünya nüfusunun dörtte birini kapsıyor. Adı ayrıca, bir şekilde, ticareti güvenlik, siyaset ve ticaret yollarının korunmasıyla ilişkilendiren “emniyet” kavramını da çağrıştırıyor.

İçeriğe gelince, durum daha da açık. Üç ülkeden birine yapılacak herhangi bir silahlı saldırı, hepsine yapılmış bir saldırı olarak kabul ediliyor. Burada sembolizm ve güç bir araya geliyor. Suudi Arabistan, Arap, İslami, ekonomik ve siyasi ağırlığıyla; Türkiye, büyük ordusu, NATO üyeliği ve savunma sanayisiyle; Pakistan, ordusu, nükleer gücü, Krallık ile tarihi bağları, Washington ve Pekin ile önemli iletişim hatlarıyla bu anlaşmaya katkıda bulunuyor.

Bu anlaşma, Suudi Arabistan'ın bir diğer önemli girişimiyle aynı zamana denk geldi. Riyad, Avrupa Birliği'ne ek olarak 43 ülkeden askeri temsilcileri ağırlayarak çok uluslu bir deniz savunma koalisyonunun kurulmasını görüştü. Birçok ülke projeye desteklerini açıkladı. Ardından, koalisyon için bir komutan atanması ve komuta, personel ve koordinasyon yapılarının tamamlanması için çalışmaların başlatılmasıyla fikir kurumsal aşamaya geçti.

Bu adımlar, caydırıcılık oluşturmaya, istikrarı korumaya, diplomasiyi güçlendirmeye ve başkaları tarafından yapılan düzenlemelere bağımlılıktan bölge için yeni bir güvenlik sisteminin oluşturulmasına katılmaya dayalı daha geniş bir güvenlik vizyonunu ortaya koyuyor. ABD-İran savaşı, özellikle tehditlerin niteliğinin sınırları aşan ordulardan füzelere, insansız hava araçlarına, milislere ve gemilere, limanlara, enerji tesislerine ve boğazlara yönelik tehditlere dönüşmesinin ardından, geçen yıl başlayan bu süreci hızlandırma ihtiyacının altını çizdi.

Ancak Mekke Anlaşmasının bir Suriye boyutu da var. Anlaşmayı imzalayan üç ülke, yeni Suriye’nin en önemli ortakları arasında. Suudi Arabistan, Şam'ı izolasyonundan çıkarmada çok önemli bir rol oynadı. Mayıs 2025'te, Başkan Donald Trump'ın Riyad ziyaretinde, Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Başkan Trump ve Ahmed eş-Şara arasında yapılan ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da video konferans yoluyla katıldığı bir görüşmede, Suriye'ye uygulanan ABD yaptırımlarının kaldırılmasını teşvik etti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed rejiminin devrilmesinden bu yana Riyad, Suriye'yi bölgesel ve uluslararası çevresine yeniden entegre etmek ve yeni devletin istikrarını desteklemek için çalıştı. Türkiye'ye gelince, uzun bir sınır paylaştığı Suriye'deki yeni liderlikle ilişkisi, yeni rejimin kurulmasından öncesine dayanıyor. Yıllarca süren savaş, Ankara'yı kuzey Suriye'de kilit bir oyuncu haline getirdi ve Esed'in devrilmesinden sonra ilişki, sınır krizini yönetmekten yeni devletle doğrudan bir ortaklığa dönüştü. Aynı zamanda Şam, anlaşmanın üçüncü tarafı olan Pakistan ile de iyi ilişkiler geliştirdi.

Şam açısından en az bunun kadar ciddi bir zorluk daha var; sınır ötesi milisler. Doğuda, Irak'taki milis gruplar var ve bunların bazıları İran'la ve yıllardır Suriye içinde faaliyet gösteren projeyle organik olarak bağlantılı

Şam'ın Mekke Anlaşmasını memnuniyetle karşılaması doğal. Üye olmasa da, en önde gelen bölgesel müttefiklerinden oluşan bir caydırıcılık ağının kurulmasından fayda sağlayacak. Bu durum, yeni Suriye’nin düşmanları ve çevredeki tehditler göz önüne alındığında daha da önem kazanıyor. Esed rejiminin devrilmesiyle İran, en önemli bölgesel kalelerinden birini kaybetti ve Tahran'ı Irak ve Lübnan'a bağlayan Suriye kara köprüsü koptu. İsrail ise, İran ve ekseninin zayıflamasının ardından bölgesel güç dengesindeki önemli değişimden yararlanmaya çalışıyor ve Güney Suriye, bu rekabet halindeki çıkarlar arasındaki doğrudan çatışma alanlarından birini oluşturuyor.

İran ve İsrail arasında, Şam açısından en az ikisi kadar ciddi bir zorluk daha var; sınır ötesi milisler. Doğuda, Irak'taki milis gruplar var ve bunların bazıları İran'la ve yıllardır Suriye içinde faaliyet gösteren projeyle organik olarak bağlantılı. Batıda ise, rejimin yanında savaşan askeri makinenin temel bir parçası olan Lübnan'daki Hizbullah var. Bu nedenle, özellikle yakın çevresinde merkezi devleti güçlendiren ve milislerin devlet kurumlarından bağımsızlığını zayıflatan bölgesel düzenlemeler, yeni Suriye’nin çıkarlarına hizmet etmektedir.

Suriye'nin sınırlarında istikrarlı devletlere ihtiyacı var, sınır ötesi maceralara değil. Bu açıdan bakıldığında, Mekke Anlaşması Şam için daha elverişli bir bölgesel ortamın parçası olarak görülebilir. Müttefikleri daha geniş caydırıcılık ve iş birliği ağları kuruyor, İran Esed'in devrilmesinden öncekinden daha zayıf, silahların ve güvenlik kararlarının çevre bölgelere değil, merkezi hükümete geri verilmesi yönünde artan bir baskı var. Ayrıca, İran veya İsrail’in tekelinde olmayan bir bölgesel güç dengesi, Suriye'ye devletini, ordusunu ve ekonomisini yeniden inşa etmesi için daha geniş bir alan sağlayacaktır.

Suriye için denklem daha hassas. Mekke Anlaşması müttefiklerini birleştirirken rakiplerini zayıflatıyor ve anlaşmanın tarafı olmamasına rağmen Suriye'yi başlıca faydalanıcılardan biri haline getiriyor

 Suriye için bu önemli kazanımların yanı sıra bir de zorluk var. Son bir buçuk yıldır yeni yönetim, karmaşık bir denge kurma ağını ustaca yönetti. Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Mısır ve diğer Arap ülkelerine kapılarını açtı, Türkiye ile özel ilişkisini sürdürdü, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ile bağlarını geliştirdi ve Rusya ve Çin ile temas kurdu. Aynı zamanda, daha büyük bir bölgesel çatışmaya sürüklenmekten kaçınırken, çatışmayı yönetmeye ve İsrail ile müzakere etmeye çalıştı.

Fikir görünürde basit, uygulamada ise hassastı. Suriye'nin devleti yeniden inşa etmek için herkese ihtiyacı var ve tekrar bir çatışma alanı haline gelmeyi göze alamaz. Yeni anlaşma, bu denklemi yönetmeyi daha da hassas hale getiriyor. Şam'ın müttefikleri arasındaki ilişkiler daha net bir şekilde tanımlanmış ittifaklar haline geldikçe, Suriye'nin yeni güç dengesi içindeki konumu hakkında sorular çoğalıyor ve tüm taraflar ile mesafeyi korumak giderek daha önemli hale geliyor. Bu, önümüzdeki dönemde Suriye diplomasisi için gerçek bir sınav olabilir. Güçlü ve birleşik bir Şam, yeni ittifak için bir güç noktasıdır ve mevcut önceliği şüphesiz ki, hizipçiliği ortadan kaldıran ve kurumlarını ve topraklarını birleştiren yeni bir yapıya göre ordusunu inşa etmektir.

Bu, esasında katılmak isteyenlere açık olan Mekke Anlaşması'nın ardındaki fikirle de uyumlu. Güç oluşturmak, Riyad, Ankara ve İslamabad tarafından izlenen diplomasiyle çelişmiyor. Ekonomi istikrarla gelişir, kalkınma güvenlikle sağlanır, barışın korunması için caydırıcılık gerekir ve diplomasi güçle desteklenir.