Türkiye’nin politikasındaki değişimin boyutları ve potansiyel beklentileri

Türkiye ile Mısır heyetleri arasında Kahire'de yapılan görüşmeden bir kare
Türkiye ile Mısır heyetleri arasında Kahire'de yapılan görüşmeden bir kare
TT

Türkiye’nin politikasındaki değişimin boyutları ve potansiyel beklentileri

Türkiye ile Mısır heyetleri arasında Kahire'de yapılan görüşmeden bir kare
Türkiye ile Mısır heyetleri arasında Kahire'de yapılan görüşmeden bir kare

Türk dış politikasında ‘Mısır’dan doğuya doğru ilerleme, Avrupa ile bozulan ilişkileri onarmaya çalışmak için Batı’ya doğru yönelme ve aynı zamanda Demokrat Başkan Joe Biden yönetimi altındaki ABD’nin tavrının sertliğini kırma arayışına uzanan’ son değişimler, Ankara’nın çoklu, eşzamanlı ve düzenli rotasyonlarının nedenleri hakkında sorulara neden oluyor.
Durum şu ki Ankara, sözde ‘Arap Baharı’ olaylarından sonra Ortadoğu politikalarının yol açtığı anlaşmazlıkları aşmaya çalışıyor. Bu politikanın yüzü, ‘komşu ülkelerle sıfır sorun’ teorisinin hakim olduğu 2011 öncesi dönemdeki yumuşak yaklaşımdan ‘Suriye ve Libya’da askeri olarak yerelleşerek ve kuzey Irak’taki askeri varlığı genişleterek, bölge ülkelerinin işlerine doğrudan müdahaleye ve yayılmacılığa’ çevrildi. Bölgedeki büyük güçleri düşmanlaştırmaktan bahsetmeye gerek yok.
2011 yılında yaşanan olayların Türkçe okuması ve Ankara’nın ‘bu olayların yönlendirilmesinin, Büyük Ortadoğu projesi kapsamında ABD ile daha önce yaptığı bir anlaşmaya dayanarak’ kendi elinde olduğuna olan inancı, yarı izolasyona yol açtı.
Türkiye’nin tarihinde daha önce yaşamamış olabileceği bu izolasyon, ‘komşu ülkelerle sıfır sorun’ politikasının ‘sıfır ilişkiler’ veya ‘komşuluğun olmadığı sorunlar’ haline dönüşmesiyle, iktidar partisi tarafından yıllarca ‘değerli izolasyon’ ifadesiyle güzelleştirilmeye çalışıldı. Bununla birlikte eksenlerde ve ittifaklardaki sürekli değişime dayalı taktiksel dış politika ısrarı, diğer bölgesel ve uluslararası faktörlerle birlikte, Türkiye’yi nihayet gerçeklerin farklı olduğunu kabul etmeye itti. Dolayısıyla Ankara, Doğu ve Batı ile ilişkilerde dağılmış kartları aynı anda toplamaya çalışmaya başladı.

Avrupa’ya mesaj
2020 yılı sonlanmadan önce Türkiye’nin dış politikası, yatıştırma yönünde bir değişikliğe ve birçok ülke ile ilişkilerin onarılması çabasına tanık oldu. Türk yetkililer, bölge ülkeleri, Avrupa ve ABD ile ilişkileri geliştirmek, anlaşmazlıkları ve sorunları çözmek istediklerini belirten olumlu açıklamalarda bulundu. Geçetiğimiz Kasım ayında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmazlıkları hızlı bir şekilde çözmek için bölgedeki tüm ülkelerle uzlaşı ve diplomatik kanal kapılarının ardına kadar açılması çağrısında bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kimseye karşı gizli veya açık önyargımız, husumetimiz, karanlık hesabımız yoktur. Tüm samimiyetimizle herkesi istikrar, güvenlik, adalet ve saygı çerçevesinde yeni bir aşama inşa etmek için birlikte çalışmaya çağırıyoruz” ifadelerini kullandı.
Aralık ayındaki Avrupa zirvesinden sonra Ankara, Erdoğan’ın “Avrupa Türkiye’nin geleceğidir" ifadeleri de dahil, Avrupa ile yeni bir sayfa açma, aralarındaki anlaşmazlık sayfasını kapatma ve gerginliği sona erdirme arzusuyla ilgili bir dizi açıklama yaptı. Ancak Brüksel, bunu ‘sadece sözle değil, sahada eylemler gösterme’ çağrısı yaparak yanıtladı. Ankara’nın, petrol ve doğalgaz arama meselesi ve buradaki faaliyetleri nedeniyle Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile olan gerginliği sona erdirmesini şart koştu. Türkiye bu eylemleri durdurarak cevap vermiş olsa da Avrupalı liderler, hala Ankara’ya karşı temkinli. Bu nedenle liderler, 25 Mart’ta yaptıkları zirvede ‘Türkiye’nin davranışının ve Doğu Akdeniz’deki gerginliği sona erdirme konusundaki kararlılığının boyutunu takip etme’ ve ardından gelecek Haziran ayında yapılması planlanan bir sonraki zirvede durumu yeniden değerlendirme kararı aldı.
Son dört ay boyunca Ankara, Avrupalıları yaklaşımını değiştirme ciddiyetine ikna etmeye çalıştı. Göç ve mülteciler meselesiyle ilgili kazanımlara dair taahhütler aldı ve iki taraf arasında 1995 yılında imzalanan gümrük birliği anlaşmasının güncellenmesi için müzakereler yeniden başlatıldı. Ancak Erdoğan’ın 20 Mart’ta ‘İstanbul Sözleşmesi’ olarak bilinen ‘Kadının Korunması ve Aile İçi Şiddete Karşı Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden çekilme kararı ve Avrupa’nın Türkiye’deki insan hakları durumundan tatmin olmaması gibi yeni endişelere neden olan sorunlar var.

Doğuya dönüş
Öte yandan Joe Biden’in ABD Başkanı olarak seçilmesi, Türkiye’ye ‘dış politikasını değiştirmesi ‘için yeni bir baskı oluşturdu. Öyle ki Demokrat Başkan, Erdoğan’a, politikalarına, demokrasi ve insan hakları meselelerine karşı katı tavırlar benimsedi. Ankara’yı bölgesel çevresindeki sorunlarına ve anlaşmazlıklarına son vermeyi ciddi olarak düşünmeye sevk eden şey de bu oldu. Nitekim, Mısır ile ilişkilerde yeni bir sayfa açılmasıyla ilgili mesajlar yayınlandı. Hem Suudi Arabistan Krallığı hem de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile ilişkilerdeki çıkmazdan kurtulma girişimleri başlatıldı. Bu durum üç ülkenin (Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn), geçen Ocak ayında Suudi Arabistan’ın ev sahipliğindeki ‘El-Ula zirvesinde’ Katar ile uzlaşmasına yatırım olarak geldi. Türkiye, 2013 yılında ‘Müslüman Kardeşler’ iktidarının devrilmesinden bu yana 8 yıldır ilişkilerinin bozuk olduğu Mısır ile yola çıkmayı seçti. İlişkiler, özellikle de Türkiye’nin Müslüman Kardeşler mensuplarını barındırması ve Mısır’a, cumhurbaşkanına ve hükümetine sözlü saldırılarda bulunmak için kullanılan medya platformlarına ev sahipliği yapmasıyla daha da kötüleşmişti. Bu durum, Doğu Akdeniz bölgesindeki Türk çıkarlarına ciddi zararlar verdi. Türkiye, bu bölgede Batı ve bölgesel bir abluka ve enerji denkleminden dışlanma ile karşı karşıya kaldı, ‘Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na dahil edilmesi reddedildi.

Kanallar açma
Son üç yıldır Mısır ile ilişkilerin önemi konusunda yapılan Türk açıklamalarına rağmen bu açıklamalar, geçen Mart ayına kadar fiili eylem düzeyine yükselmemişti. Mısır ile ilişkileri onarmak için ciddi bir yaklaşımın netleşmesi sonrasında Türkiye, Riyad ve Abu Dabi ile de ilişkileri normalleştirmek için diplomatik kanallar açmaya ve İsrail ile ilişkilerde ivmeyi yeniden tesis etmeye yönelik adımlar atmaya ve temaslara başladı.
Geçtiğimiz Çarşamba ve Perşembe günleri, Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal başkanlığındaki bir Türk diplomatik heyeti, Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Hamdi Sanad Loza ile görüşmek üzere 8 yıl sonra ilk kez Mısır’ın başkenti Kahire’yi ziyaret etti. Ankara’daki kaynaklar, Türk diplomatın hedefinin, Mısır ile ilişkileri normalleştirmek olduğunu belirtti. Öte yandan Kahire, ziyaretin çerçevesini iki ülke arasındaki ilişkilerin ikili düzeyde ve bölgesel bağlamda normalleşmesine katkı sağlayabilecek gerekli adımlar hakkında ‘keşif görüşmeleri’ olarak tanımladı.
Bu adım, Türkiye’den Mısır hakkında bir dizi dostluk açıklaması yapılması sonrasında gelişti. Ayrıca Erdoğan da 12 Mart’ta Türkiye’nin Mısır ile ekonomi, diplomasi ve istihbarat alanlarında iş birliğinin devam ettiği ve bununla ilgili bir sorun olmadığı yönünde açıklamada bulunmuştu. Gidişata göre bu gelişmeler, temasların daha yüksek düzeylere çıkacağına işaret ediyor.
Bu durumu, Türk yetkililerin Türkiye’de faaliyet gösteren Müslüman Kardeşler’e bağlı kanallara Mısır, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve hükümete sözlü saldırılarını durdurmaları ve Mısır’ın iç işlerine müdahaleden kaçınmaları için talimatlar vermesi izledi. Ayrıca örgütün liderlerine, Mısır’a dokunan radikal açıklamalar yapmamaları konusunda uyarılar yapıldı. Ankara’nın ilişkilerin normalleşmesi için hiçbir ön koşulun bulunmadığını belirtmesiyle birlikte Mısır, ilişkilerin iyileştirilmesini Ankara’nın uluslararası hukuk ilkelerine bağlılığına ve Mısır ile Arap ülkelerinin içişlerine karışmaktan kaçınmasına bağladı.
Bir hatırlatma olarak Kahire ile Ankara arasındaki ilişkiler, Erdoğan’ın müttefiki ve Müslüman Kardeşler örgütü üyesi merhum Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin görevden alınmasından bu yana kötüye gitti. Daha sonra Türkiye’nin Mısır destekli Libya Ulusal Ordusu güçlerine karşı savaşmak için Suriye’den binlerce paralı askeri Libya’ya göndermesinin ardından, Mısır ve Türk orduları arasında askeri bir çatışma alanı haline gelen Libya krizi başta olmak üzere çeşitli sorunların zemininde iki taraf arasındaki gerginlik tırmandı.
Aslında Türkiye tarafından yıllarca süren düşmanlıktan sonra Mısır ile ilişkileri normalleştirmek, Ankara açısından daha geniş bir dönüşümün parçası. İki bölgesel güç arasındaki ilişkilerin normalleşmesi Ortadoğu’da yankı uyandırabilir. İki taraf, olayların gidişatını farklı gerginlik noktalarında etkilemeye çalışırken, Doğu Akdeniz bölgesinde enerji konusundaki tartışmanın da zıt uçlarında duruyorlar.
Mursi’nin devrilmesi ve Akdeniz’deki çatışmaların yanı sıra Kahire ve Ankara arasında yeniden güven tesis edilmesinin büyük ölçüde zor bir süreç olacağını savunan gözlemciler de var. Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri, Arap Birliği’nin ‘Suriye, Irak ve Libya’daki Türk askeri müdahalelerini kategorik olarak reddettiğini’ ifade ettiğini belirtti. Diyaloğun sınırlı olduğunu söyleyen Mısırlı Bakan, “Normal diplomatik çerçeve dışında temas yok. Türkiye’den gerçek eylemler ve Mısır’ın hedef ve politikalarıyla uyumlu hedeflerle karşılaşırsak bu zemin, Türkiye ile ilişkileri normalleştirmek için uygun olacaktır” açıklaması yaptı. Bu arada Ankara, Mısır’la normalleşme adımlarını hızlandırmaya çalışıyor. Öyle ki geçen ay Parlamentolar Arası Dostluk Komitesi’ni yeniden oluşturdu, iki dışişleri bakanı yardımcısının görüşmesinin ‘iki ülkeye iki büyükelçi atanması için bir anlaşma ve iki dışişleri bakanı arasında iletişim düzeyini yükseltmek için yakın bir görüşme’ ile sonuçlanmasını umduğunu dile getirdi.

Körfez’e doğru hareket
Öte yandan Ankara, Mısır ile ilişkileri normalleştirmek için fiili adımlar atmaya başlarken, 2013’ten beri ilişkilerinin gergin olduğu hem Suudi Arabistan hem de BAE’ye karşı dostane açıklamalar yaptı. Bilindiği üzere son dönemde diplomatik kanallar ve yeni bir sayfa açmak için üst düzey temaslara tanık olundu.
Geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, ülkesinin Riyad ile ilişkilerini geliştirmeyi istediğini açıkladı. Daha önce de Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Suudi Arabistan’la da ilişkilerimizin düzelmemesi için hiçbir sebep yok bize göre. Onlar olumlu adım atarsa biz de olumlu adım atarız. Aynı şey BAE için de geçerli” açıklamasında bulunmuştu.
Nitekim Çavuşoğlu, geçtiğimiz günlerde Ramazan’ın gelişini kutlamak için BAE’li mevkidaşı Abdullah bin Zayed ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Temas, iki ülke arasındaki ilişkilerde uzun süredir yaşanan soğukluk ve Ankara’nın BAE’nin 15 Temmuz 2016’da Türkiye’deki başarısız darbe girişimini desteklediği yönündeki suçlamalarının ardından gelişti.

Ve İsrail’e mesaj
Türkiye ayrıca, İsrail ile ilişkilerini normale döndürmeye çalışıyor. Geçtiğimiz Aralık ayında Erdoğan, “İsrail ile ilişkilerimizi daha iyi bir noktaya getirmek istiyoruz” dedi. Şubat ayında İsrail, Türkiye konusunda uzman Irit Lillian’ı Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı olarak atadı. Adım, Erdoğan’a ve ilişkileri normalleştirme amaçlı Türk mesaj ve girişimlerine Tel Aviv’den önemli bir yanıt olarak nitelendiriliyor.
Bu hususta Hamas Hareketi liderlerinin Türkiye’deki varlığı ve Türkiye’nin bu harekete verdiği destek, ilişkilerin normalleşmesi önünde bir engel olmaya devam ediyor. Bu durum da İsrail’i Türk girişimleri konusunda sessiz kalmaya itiyor. Ayrıca İsrail, Ankara’nın, İstanbul’daki Hamas Hareketinin askeri kanadını kapatmadan ilişkilerin normalleşmeyeceğini belirtti.
Dahası, Türkiye- İsrail ilişkileri birtakım gerginliklere tanık oldu. Mayıs 2010 sonunda İsrail güvenlik güçlerinin 9 Türk sivil aktivisti öldürdüğü ve varış noktası Gazze olan ‘Mavi Marmara’ gemisi krizinin patlak vermesinin ardından Türkiye, bu eylemi ‘devlet terörü’ olarak nitelendirmiş ve daha sonra büyükelçisini İsrail’den geri çağırmıştı. Ancak Haziran 2016’da iki taraf yeni bir anlaşmaya vardı ve yıl sonuna kadar yeni atanan büyükelçiler hem Ankara hem de Tel Aviv’deki görevlerine başladı.
Ancak Aralık 2017’de ABD Başkanı Donald Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını açıkladığında gerginlik yeniden tırmandı. Trump’ın kararının ardından tepki olarak patlak veren Filistin protestolarında 52 kişi öldürülmüştü. Bu noktada Türkiye, Tel Aviv’deki büyükelçisini tekrar geri çekti ve İsrail de Ankara’daki büyükelçisini geri çağırdı. O günden bu yana iki ülke, ilişkilerini maslahatgüzar düzeyinde sürdürdü.
Türkiye’nin bir zamanlar, herkesin düşman olarak gördüğü İsrail’le iyi ilişkiler içinde olan tek İslam ülkesi olduğunu belirtmekte fayda var. Ancak İsrail’in Arap bölgesindeki diğer ülkelerle ilişkilerini normalleştirmesi ile Türkiye ile ilişkilerin çekiciliği azaldı.

Dönüşümün nedenleri
Türkiye’nin dış politikasını değiştirmeye ve bölge ülkeleriyle sakinleşmeye yönelik ‘sürpriz’ hamlesinin nedenleri sorusunda dönersek analistler, bu değişimin pek çok nedeni olduğunu belirtiyor. Analistlere göre bu nedenlerin başında ‘Biden’in ABD’de iktidara gelmesi, Erdoğan’a ve politikalarına karşı sert bir yaklaşım benimsemesiyle Ankara üzerinde oluşan baskı’ yer alıyor. Türkiye’nin 2018’den bu yana çözüm bulamadığı, yabancı yatırımcıların kaçışıyla yaşadığı ağır ekonomik kriz de bu nedenlerden biri. Bir de tabi ki Erdoğan’ın, 2023 yazında yapılacak cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinden önceki son üç yılda ciddi şekilde sarsılan popülaritesini kurtarma arayışı var. Türk siyasi arenasının göstergeleri, seçimlerin Erdoğan ve iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) için hiç de kolay olmayacağını doğruluyor.
Bu bağlamda bazı analistler, Türk dış politikasında ve söylem dilindeki değişimin ve Erdoğan’ın katı söyleminden uzaklaşmasının, ‘neo-Osmanlıcılık’ olarak tanıkladıkları politikasının eski stratejik hedeflerine dokunmadan bir manevra ve üslup değişikliği olabileceğine inanıyor.
Eski Türk diplomat Sinan Ülgen’e göre ‘dış politikanın başarısını değerlendirmenin tek yolu, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını daha iyi korumasına ve daha sürdürülebilir ekonomik büyüme sağlamasına yardımcı olup olmadığı konusudur ve bu iki kritere göre çok fazla başarı elde edilememiştir’. Ancak siyasi analist Atilla Yeşilada, Erdoğan’ın bu yıl popülaritesini geri kazanmak için bir şeyler yapmaya ihtiyacı olduğunu belirtti. Yeşilada, “Toplumsal huzursuzluk, erken seçimler veya Erdoğan başında bulunduğu AK Parti’deki bölünmeler, bunların hepsi doğrulanabilir olasılıklardır” ifadelerini kullandı.

 


Maduro'nun tutuklanması ve ‘Önce Amerika’... Trump, dış müdahale kurallarını yeniden yazıyor

Maduro'nun tutuklanması, Trump'ın benimsediği hukuki dayanak hakkında soruları gündeme getirdi. (AFP)
Maduro'nun tutuklanması, Trump'ın benimsediği hukuki dayanak hakkında soruları gündeme getirdi. (AFP)
TT

Maduro'nun tutuklanması ve ‘Önce Amerika’... Trump, dış müdahale kurallarını yeniden yazıyor

Maduro'nun tutuklanması, Trump'ın benimsediği hukuki dayanak hakkında soruları gündeme getirdi. (AFP)
Maduro'nun tutuklanması, Trump'ın benimsediği hukuki dayanak hakkında soruları gündeme getirdi. (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’a gelişinden bu yana ‘mutlak kararlılık’, ‘Donroe Doktrini’ ve ‘Önce Amerika’ gibi ifadelerin yanı sıra ‘savaşçı zihniyet’ ve ‘2025 Projesi’ gibi kavramları sıkça kullanıyor.

İlk bakışta birbiriyle bağlantısız görünen bu söylemler, özünde yönetiminin titizlikle şekillendirdiği ve adım adım kamuoyuna sunduğu bir stratejiye işaret ediyor. Pek çok kişiyi şaşkına çeviren bir adım olarak Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun tutuklanması da rastlantı değil; Trump ve danışman ekibinin önceden hazırladığı planın bir sonucu olarak hayata geçirildi. Bu adım, önceki yönetimlerin yaklaşımından tamamen farklı bir yol izlerken, ABD içindeki yerleşik teamüllere ve uluslararası düzenin kurallarına açık bir meydan okuma anlamı taşıdı.

Trump, kararlarında Kongre’yi büyük ölçüde devre dışı bıraktı. Anayasal sorumlulukları arasında sıkışan Kongre’nin, hukuki boşlukları iyi bildiğini defalarca kanıtlayan ve yürütme yetkilerinin sınırlarını zorlayan bir başkana karşı koyması giderek zorlaştı.

Şarku’l Avsat ile eş-Şark televizyonu iş birliğiyle hazırlanan Washington Raporu programı, Trump yönetiminin Maduro’nun tutuklanmasında dayandığı hukuki zemini ve ABD’nin Venezuela’daki yönetim sürecindeki rolünü mercek altına aldı.

Demokrasi mi yoksa ekonomik hırslar mı?

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Batı yarımküreden sorumlu eski bakan yardımcısı ve Peru ile Zimbabve eski Büyükelçisi Brian A. Nichols, Trump’ın Maduro’yu tutuklaması ve başkanlık görevlerini vekâleten yürütmesi için yardımcısı Delcy Rodriguez’i görevde bırakması karşısında şaşkınlığını dile getirdi.

xsdcfrgt
Trump, 6 Ocak 2026'da Trump-Kennedy Merkezi'nde Cumhuriyetçilerle konuştu. (Reuters)

Nichols, asıl şaşırtıcı olanın, yönetimin 2024 seçimlerini kazandığını ilan eden muhalefet adayı Edmundo Gonzalez’i ve ABD ile serbest piyasa yanlısı, aynı zamanda Venezuela halkının desteğine sahip Maria Corina Machado’yu ülkenin başına getirmek için adım atmaması olduğunu söyledi.

Nichols, “Bu, Venezuela halkını yıllardır maruz kaldığı korkunç diktatörlükten kurtarmak ve ABD ile serbest piyasa yanlısı isimleri iktidara taşımak için bir fırsat. Umarım bu fırsat heba edilmez” değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan Trump’ın seçim kampanyasında görev yapan John Pence, Maduro’nun yardımcısının görevde tutulması kararının, Washington’un Venezuela’da istikrarı koruma isteğinden kaynaklandığını savundu.

Pence, “Yönetim, ABD’nin her şeyden önce gelmesini, Venezuela’nın Amerikan ürünlerini satın almaya başlamasını ve Venezuela petrolüne erişim sağlamamızı önemsiyor. Bu, aynı zamanda Venezuela halkına da fayda sağlayacaktır” dedi. Bu sürecin kısa sürede gerçekleşmeyeceğini vurgulayan Pence, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun üç aşamalı bir yol haritası ortaya koyduğunu hatırlattı: istikrarın sağlanması, toparlanma süreci ve geçiş dönemi.

xscdfrgthy
Maduro'nun yardımcısının neden iktidarda tutulduğuna dair sorular giderek artıyor. (AFP)

Trump yönetiminin Venezuela’da petrolü kontrol altına almak amacıyla bu yolu tercih ettiğine dair haberlerin gölgesinde, Pecos Energy şirketinin CEO’su Rey Trevino söz konusu değerlendirmeye katılmadığını belirtti.

Trevino, yaşananların petrol ya da uyuşturucudan ziyade Monroe Doktrini ile bağlantılı olduğunu savunarak, Amerikalıların güvenliği için ‘ABD’nin arka bahçesine’ odaklanmanın önemine vurgu yaptı.

Petrol konusuna da değinen Trevino, “Çin ve Rusya petrol için oradayken bizim orada olmamamız neden mümkün olsun?” sorusunu yöneltti.

Öte yandan Nichols, Venezuela’daki petrol programını fiilen Delcy Rodriguez’in yönettiği uyarısında bulunarak, onu ‘sadık bir sosyalist’ olarak niteledi ve ABD’nin nüfuzunu ortadan kaldırmaya çalışacağını ifade etti. Nichols, “Onun, kardeşi Jorge Rodriguez’in (Ulusal Meclis Başkanı) ve rejimin diğer isimlerinin varlığı sürerken istikrarın nasıl sağlanacağını öngöremiyorum. Serbest piyasa ekonomisine bağlı ve ABD ile yakın ilişkiler kurmaya istekli isimlerin varlığı, uzun vadede Venezuela için daha güçlü bir istikrar sağlar ve halkın taleplerine daha iyi karşılık verir” dedi.

Nichols ayrıca, Venezuela ile ilişkilerde ekonominin yeniden canlandırılmasının temel bir hedef olması gerektiğini, bunun da ülkede daha geniş bir ekonomik açılımı içermesinin şart olduğunu dile getirdi. Buna örnek olarak, Rodriguez’in geçici devlet başkanı olarak yemin ettiği gün, Venezuela halkının temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan, ifade ve seyahat özgürlüğüne yeni sınırlamalar getiren bir kararname çıkarıldığını hatırlattı. Bu süreçte bir grup gazetecinin gözaltına alındığını, gazetecilerden birinin ise sınır dışı edildiğini belirtti.

Nichols, “Eğer hedefimiz Venezuela’yı değiştirmekse, temel haklara saygı gösterilmesi konusunda ısrarcı olmalı ve ülkede demokrasinin tesis edilmesi yönünde ilerlemeliyiz” değerlendirmesinde bulundu.

Kongre ve ‘Önce Amerika’ ilkesi

Demokratlar, Maduro’nun yakalanması sürecinde Trump’ın yetkilerini aştığını savunuyor ve dünya çapındaki askeri müdahaleler üzerinde Kongre denetimini sağlamaya çalışıyor. Bu kapsamda, beş Cumhuriyetçinin de desteğiyle Venezuela’daki askerî operasyonları sınırlayan usul oylamasında başarı sağlandı. Söz konusu tasarı yasalaşması halinde başkanlık vetosuna takılacak olsa da Nichols, bu oylamanın Cumhuriyetçi Parti tabanının, yurt dışında askerî güç kullanımına ilişkin olarak yönetimden farklı görüşlere sahip olduğunu gösterdiğini ifade etti. Nichols’a göre Trump’ın izlediği politika, benimsediği ‘Önce Amerika’ sloganıyla da çelişiyor.

xsdcfrgt
ABD Senatosu Azınlık Lideri Demokrat Chuck Schumer ve Demokrat Senatör Tim Kaine, 7 Ocak 2026'da Trump'ın Venezuela'daki yetkilerini sınırlamak için yapılacak oylamayı görüşüyorlar. (EPA)

Bu noktada Pence savunmaya geçerek, izlenen yaklaşımın ‘Önce Amerika’ sloganıyla uyumlu olduğunu vurguladı. Pence, “Önce Amerika, ABD’nin yalnız bırakılması anlamına gelmez. Batı yarımkürede komünizmden kaçan 8 milyon insan var ve sonunda onların sorunları sınırlarımıza dayandığında bizim sorunlarımız haline geliyor. Son dört yıldaki zayıf liderlik nedeniyle göç krizi ve Venezuela kriziyle birlikte derinleşen büyük bir kaos yaşandı” dedi. Pence sözlerini şöyle sürdürdü: “Şimdi Başkan Trump, Batı yarımkürede barışı sağlamak için Amerikan gücünü kullanmayı hedefliyor. Bunun göç dosyasına da olumlu yansımaları olacak. Bu nedenle izlenen politika, yaklaşımımızla tamamen örtüşüyor.”

Trevino da Pence’in değerlendirmesine katılarak, Trump’ın tabanıyla iletişimini sürdürdüğünü ve onlara Önce Amerika ilkesinin Amerikalıların güvenliğini, ABD sınırlarının dokunulmazlığını ve ülkenin güvenliğini korumak anlamına geldiğini anlattığını söyledi. Trevino ayrıca, yönetimin hedefinin, Güney Amerika’dan akan uyuşturucular nedeniyle mümkün olan en fazla sayıda Amerikalıyı kurtarmak olduğunu belirtti. Demokratlara ve eski Başkan Joe Biden yönetimine sert eleştiriler yönelten Trevino, “Maduro hakkında çıkarılan tutuklama emri Biden döneminde de yürürlükteydi. O zaman neden yakalanmadı?” ifadelerini kullandı.

zxscdf
Cumhuriyetçi Senatör Josh Hawley, Trump'ın Venezuela'daki yetkilerini sınırlama yönünde oy kullananlar arasındaydı. (AP)

Biden döneminde Dışişleri Bakanlığı’nda Batı yarımküre dosyasından sorumlu olan Nichols, bu soruya açıklık getirerek şunları söyledi: “Eğer Maduro ABD yargı yetkisine giren bir bölgede ya da ABD ile iş birliği yapan bir ülkede bulunsaydı, hakkındaki tutuklama emrini uygular, kendisini gözaltına alırdık. Ancak o, ABD hukukuna tabi olabileceği yerlere gitmekten özellikle kaçındı. Uluslararası hukuka dayanan bir mekanizma olmaksızın Venezuela’ya girip onu çıkarmak, yapmak istediğimiz bir şey değildi. Amacımız, gayrimeşru Venezuela hükümetine karşı güçlü bir uluslararası ittifak inşa etmekti.” Uyuşturucu meselesine de değinen Nichols, yönetimin bu gerekçesine şaşırdığını belirterek, Amerikalıların bugün hayatını kaybetmesine neden olan uyuşturucunun Venezuela üzerinden geçmeyen fentanil olduğunu, bu nedenle söz konusu argümanın hiçbir mantığa dayanmadığını ifade etti.

Petrol anlaşmaları

Trump yönetimi, Venezuela’daki petrol sektörüne odaklanmış durumda. Trevino, ülkede istikrarın sağlanmasıyla birlikte Venezuela’ya yatırım yapmak isteyen Amerikan petrol şirketlerinin sayısının artacağını, ancak bunun zaman alacağını ifade etti. Trevino, “Exxon Mobil gibi ülkeden çıkarılan, varlıklarına ve petrolüne el konulan şirketlerin geri dönmeye hazır olduğunu biliyorum. Ancak bu bir gecede gerçekleşmez. Rafineri altyapısının ciddi şekilde tahrip olması nedeniyle, sahadaki gelişmeleri izlemek için yüksek alarm durumunda olmamız ve daha fazla güvenlik unsuruna ihtiyaç duymamız gerekecek. Ayrıca petrolü kuyulardan rafinerilere taşıdığımız yolların da yeniden inşa edilmesi şart” dedi.

Bu sürecin 18 ila 24 ay sürebileceğini öngören Trevino, büyük petrol şirketlerinin milyarlarca dolarlık yatırımlarıyla üretimin yeniden artırılacağını ve küresel piyasaya ilave petrol arzı sağlanacağını belirtti.

zxsdfrg
Exxon Mobil, Venezuela'da faaliyetlerine yeniden başlayabilecek Amerikan şirketlerinden biri (AP)

Nichols ise bu değerlendirmeye karşı çıkarak, Trevino’nun ortaya koyduğu takvimi ‘fazlasıyla iyimser’ olarak niteledi. Nichols, günlük üç milyon varil üretim seviyesine ulaşmanın on yıldan fazla süreceğini, bunun büyük çaplı yatırımlar gerektirdiğini ve Venezuela diasporasının ülkeye geri dönmesi için güven ortamının sağlanmasının şart olduğunu söyledi.

Venezuela’nın eski Devlet Başkanı Hugo Chavez’in, Petroleos de Venezuela (PDVSA) şirketinin tüm üst yönetimini görevden aldığını hatırlatan Nichols, bu politikalar nedeniyle ülkeyi terk eden uzman kadroların geri dönüşünün hayati önem taşıdığını vurguladı. Nichols, “Siyasi ortam ve insan hakları konusunda güven oluşmazsa, gerçekten nitelikli Venezuelalılar geri dönmez. Ayrıca Venezuela halkı, petrolün ABD’ye ya da dünya ülkelerine satışından adil payını aldığını bilmek isteyecektir. Eğer bu payın adil olmadığı düşünülürse, bu durum ABD’ye yönelik bir hoşnutsuzluk yaratır. Bu, önümüzdeki iki ya da üç yıl içinde sorun olmayabilir, ancak uzun vadede Hugo Chavez’i iktidara taşıyan koşulları yeniden üretir. Sadece kısa vadeli etkiyi değil, orta ve uzun vadeli sonuçları da hesaba katmalıyız” değerlendirmesinde bulundu.


Bangladeş, Gazze’deki ‘istikrar gücüne’ katılmak istiyor

İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların arasında yürüyen Gazzeliler (Reuters)
İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların arasında yürüyen Gazzeliler (Reuters)
TT

Bangladeş, Gazze’deki ‘istikrar gücüne’ katılmak istiyor

İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların arasında yürüyen Gazzeliler (Reuters)
İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların arasında yürüyen Gazzeliler (Reuters)

Bangladeş dün, Gazze Şeridi’nde konuşlandırılması planlanan uluslararası istikrar gücüne katılma niyetini ABD’ye iletti. Bangladeş hükümeti, Ulusal Güvenlik Danışmanı Halil Rahman’ın Washington’da Amerikalı diplomatlar Allison Hooker ve Paul Kapoor ile görüştüğünü açıkladı. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre resmî açıklamada, Rahman’ın Bangladeş’in ‘Gazze’ye konuşlandırılacak uluslararası istikrar gücüne katılmaya ilgisi olduğunu’ dile getirdiği bildirildi.

Açıklamada, Bangladeş’in olası katılımının kapsamı veya niteliği hakkında bilgi verilmedi. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan konuya dair henüz bir açıklama yapılmadı. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, kasım ayı ortasında, Barış Konseyi ve onunla iş birliği yapan ülkelerin geçici bir uluslararası istikrar gücü kurması yönünde karar almıştı. Bu karar, ekim ayında başlayan ateşkesin ardından alınmıştı.

Ateşkes, ilk aşamadan öteye ilerleyemedi ve sonraki adımlarda kayda değer bir ilerleme sağlanamadı. Ateşkes yürürlüğe girdiğinden bu yana 400’den fazla Filistinli ve 3 İsrailli asker hayatını kaybetti. İsrail ile Hamas arasında ateşkesin daha zorlayıcı aşamalarına ilişkin ciddi anlaşmazlıklar sürüyor ve taraflar birbirini ihlallerle suçluyor. İsrail’in 2023 sonlarından itibaren Gazze Şeridi’ne yönelik saldırıları, on binlerce kişinin ölümüne, ciddi bir açlık krizine ve tüm Gazze nüfusunun yerinden edilmesine yol açtı. Birçok insan hakları uzmanı, araştırmacı ve BM soruşturması, İsrail’in saldırılarını ‘soykırım’ olarak değerlendiriyor.


Donroe Doktrini: Trump'ın Batı Yarımküre Vizyonu

Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026
Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026
TT

Donroe Doktrini: Trump'ın Batı Yarımküre Vizyonu

Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026
Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026

Stephanie Potendek Ejera

Yüzyılı aşkın bir süredir Latin Amerika, egemenlik, müdahale ve Batı Yarımküre düzeniyle ilgili düzenlemeler gibi kavramlara ilişkin farklı vizyonların test alanı olmuştur. ABD Başkanı Donald Trump'ın Venezuela, Kolombiya, Meksika ve Küba'ya verdiği ültimatomlar, bölgedeki birçok kişinin geçmişte kaldığını umduğu gerilimleri yeniden canlandırdı. Bu adımlar güvenlik çerçevesinde olsa da, uluslararası hukuk, toprak egemenliği ve Batı Yarımküre'de müdahale etmeme ilkesinin uygulanabilirliği hakkında daha derin soruları gündeme getiriyor.

Bu endişenin merkezinde, bazı yorumcuların ve analistlerin gayri resmi olarak “Donroe Doktrini” olarak adlandırmaya başladığı şey yatıyor. Donald ve Monroe isimlerini birleştiren bu terim, özellikle ABD'nin Venezuela'ya yönelik saldırısının ardından, Başkan Trump'ın Amerika kıtasına yönelik dış politikasında benimsediği sert yaklaşımı tanımlamak için 2025 ortalarından itibaren New York Post da dahil olmak üzere medya kuruluşlarında yaygınlaşmaya başladı.

Bu doktrin, yasayla ifade edilmiş veya resmi bir belgede yer alan bir doktrin değil, daha ziyade gazeteciler ve analistler tarafından ABD'nin bölgesel davranışındaki bir değişimi tanımlamak için kullanılan bir tanımlama. Popüler kullanımında, terim, kıtasal hakimiyete odaklanmayı, Çin gibi güçlerin dış etkisine direnmeyi ve zorlayıcı ekonomik, yasal ve diplomatik araçları kullanmaya hazır olmayı ifade ediyor.

Bu tanımlama, Başkan James Monroe tarafından Batı Yarımküre'deki sömürgeci Avrupa müdahalesine karşı koymak için formüle edilen 1823 tarihli Monroe Doktrini'nin mirasına dayanıyor. Donroe Doktrini’ne yapılan çağdaş atıflar, yeni bir yasal temelin ortaya çıktığı anlamına gelmiyor, aksine, bu, nüfuz alanları hakkındaki eski fikirlerin sağlam bir şekilde yeniden yorumlandığını yansıtıyor. Bu da egemenliğin hukuk metinlerinde nasıl tanımlandığı değil, pratikte nasıl test edildiğini yeniden şekillendiriyor. Bu ayrım, son ABD eylemleri etrafındaki hukuki tartışmayı anlamak açısından çok önemli.

Kıtasal doktrinden uygulama pratiğine

Uluslararası hukuk ve kuvvet kullanımı hukuku uzmanı Alonso Gurmendi Dunkelberg, “Donroe” teriminin kendisi üzerinde çok durmasa da, çalışmalarında “Monroe Doktrini”nin uluslararası hukuk söylemindeki geç mirasını incelemeye odaklandığını, mevcut ABD uygulamalarını “isteksiz veya yetersiz” kriteri etrafındaki tartışmalardan daha geniş bir bağlama yerleştirdiğini görüyoruz. Dunkelberg, bu sorunlu kavramı, bir ülkenin kendi sınırları içinde var olduğuna inandığı güvenlik tehditleriyle başa çıkmakta yetersiz olduğu düşünüldüğünde, sınır ötesi eylemi haklı çıkarmak için kullanıyor. Bu mantığa göre, egemenlik artık mutlak değil, dış değerlendirmeye tabi kabul edilir ve bu değerlendirmeye dayalı reaksiyonlar gerektirir.

Devletler arasında eşitlik ve müdahale etmeme ilkesi, özellikle daha güçlü aktörlerin zorlayıcı gücüne maruz kalan devletler için bölgesel uluslararası hukukun temel taşlarını oluşturuyor

Bu mantık, uluslararası hukukçu ve daha sonra Uluslararası Adalet Divanı yargıçlığı yapan Alejandro Álvarez gibi erken dönem anayasa hukukçuları tarafından formüle edilen Latin Amerika'daki yerleşik hukuk gelenekleriyle çelişiyor. Álvarez, 20. yüzyılın başlarındaki (1909) yazılarında, devletler arasında eşitlik ve müdahale etmeme ilkesinin, özellikle daha güçlü aktörlerin zorlayıcı gücüne maruz kalan devletler için bölgesel uluslararası hukukun temel taşlarını oluşturduğunu savunmuştu.

Bu fikirler daha sonra, iç hukuk yolları tüketilmeden önce herhangi bir diplomatik veya askeri müdahaleyi reddeden Calvo Doktrini ve devletler arasında eşitliği ve müdahale etmeme ilkelerini bölgesel normlar olarak benimseyen 1933 Montevideo Sözleşmesi gibi hukuki pozisyonlarla somutlaşmıştı. Tarih boyunca Latin Amerika ülkeleri, egemenliklerini dış müdahale mekanizmalarına tabi kılma girişimlerine karşı direnmiştir ve bu da uluslararası hukukun uzun soluklu bir mirasına katkıda bulunmuştur.

sdfrgty
Venezuela’nın geçici Başkanı Delcy Rodríguez ve Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodríguez Padilla, Venezuela'daki ABD operasyonu sırasında öldürülen Venezuelalı ve Kübalı askerleri ve güvenlik personelini anıyor, 8 Ocak 2026 (Reuters)

Bu perspektiften bakıldığında, Donroe Doktrini etrafındaki mevcut tartışmalar yeni bir doktrini yansıtmaktan ziyade, uzun süredir yerleşik müdahale etmeme ilkeleri ile siyasi davranışı, güvenlik, yönetişim ve uyumla ilgili dış değerlendirmelere bağlayan modern uygulamalar arasındaki yenilenen bir gerilimi gün yüzüne çıkarıyor. Bu gerilim, özellikle zorlayıcı uygulama araçları Venezuela'ya uygulandığında belirgin bir şekilde ortaya çıktı.

Venezuela ve çağdaş zorlayıcı mekanizmalar

Şarkul Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Venezuela, zorlayıcı uygulama baskısının pratikte nasıl işlediğine dair canlı bir örnek sunuyor. Birden fazla yaptırım sistemi, varlıkların dondurulması ve sınır ötesi icraatlar, bu hedeflerin resmi formülasyonlarından bağımsız olarak, siyasi hedeflere ulaşmak için kullanılan temel araçlar haline geldi. Bu uygulamalar, meşru baskı ile yasadışı müdahale arasındaki çizgileri bulanıklaştırarak, takdir yetkisinin kapsamını genişletiyor ve hesap sorma mekanizmalarını zayıflatıyor. Daha da önemlisi, Venezuela'ya uygulanan baskı sınırlarıyla sınırlı değil. Donroe yaklaşımıyla, zorlayıcı uygulama kullanılarak daha geniş bir bölgesel ölçekte siyasi davranışın yeniden şekillendirilmesi amaçlanıyor. Bu çapraz etki, son ABD eylemlerine kıtasal önem kazandırıyor ve komşu ülkelerin Caracas'taki olaylara ilişkin artan teyakkuzunu açıklıyor.

xscdfrgt
Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026 (AFP)

Küba, enerji kaynaklarına olan yapısal bağımlılığı nedeniyle Venezuela'ya uygulanan baskının bir sonucu olarak en doğrudan ve somut kırılganlık biçimlerinden biriyle karşı karşıya bulunuyor. ABD Enerji Bilgi İdaresi'nin 2022 ve 2023 verilerine göre, Venezuela tarihsel olarak Havana'nın ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 58'ini karşılarken, 2023 yılında ek olarak Meksika ihtiyacının yüzde 31'ini karşıladı. Tedarik kaynaklarını çeşitlendirme yönündeki sınırlı girişimlere rağmen, bu yapı Küba'yı Venezuela'dan gelen tedariklerde herhangi bir aksamaya karşı son derece savunmasız hale getiriyor (ABD Enerji Bilgi İdaresi - 2024).

Donroe yaklaşımıyla, zorlayıcı uygulama kullanılarak daha geniş bir bölgesel ölçekte siyasi davranışın yeniden şekillendirilmesi amaçlanıyor. Bu çapraz etki, son ABD eylemlerine kıtasal önem kazandırıyor ve komşu ülkelerin Caracas'taki olaylara ilişkin artan teyakkuzunu açıklıyor

Uygulama araçlarına dayanan politikaların şekillendirdiği bir bağlamda, enerji ilişkileri salt ticaretten siyasi hizalanmanın bir göstergesine dönüşmeye yatkın hale geliyor. Bu nedenle, Caracas'a ihracatını kısıtlaması için baskı yapmak sadece doğrudan hedefi etkilemekle kalmayacak, aynı zamanda bu, ekonomik istikrarı büyük ölçüde dış enerji tedarikine bağlı olan üçüncü bir ülke üzerinde dolaylı baskı aracı olarak da kullanılacaktır.

Tedariklerdeki herhangi bir sürekli aksama, Küba ekonomisinin kırılganlığını derinleştirecek ve hükümete yöneltilen yasal ve ekonomik baskıyı, başka bir hükümeti etkileyen insani bir krize dönüştürecektir. Bu yol, dolaylı müdahale biçimlerini reddeden Latin Amerika'daki hukuki geleneklere aykırı. Calvo Hukuk Okulu, dış etkinin varlığını inkar etmez, ancak iç hukuk prosedürlerini atlayan veya ekonomik araçlar kullanarak sınır ötesi baskı uygulayan zorlayıcı uygulamaları reddeder.

Küba örneği, koşullu yaptırımın sınır ötesinde nasıl yankı bulduğunu ve bölgesel ilişkileri yeniden şekillendiren ikincil etkiler yarattığını somutlaştırıyor. Baskının düzeyinin farklı ancak doğasının aynı olduğu bu dinamik, enerji iş birliğinin stratejik hizalanma hesaplarıyla kesiştiği Meksika örneğinde daha da karmaşık bir hal alıyor.

Stratejik hizalanma hesapları

Meksika’nın konumu hem daha belirsiz hem de daha karmaşık. Küba'nın aksine, Meksika doğrudan maddi kırılganlıkla karşı karşıya değil, ancak Venezuela'ya yönelik uygulama politikalarından kaynaklanan siyasi ve hukuki baskıya giderek daha fazla maruz kalıyor. Tamamlayıcı bir enerji tedarikçisi olarak artan rolü, ekonomik iş birliğinin stratejik hizalanmayla ilgili beklentilerle nasıl kesişebileceğini gösteriyor.

swefrt6y
Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum, Mexico City'deki Ulusal Saray'da düzenlenen bir basın toplantısında, 5 Ocak 2026 (AFP)

Meksika'nın tutumu, müdahale etmeme ilkesine ve diplomatik karar alma bağımsızlığına yönelik sağlam bir anayasal bağlılığın yanı sıra Washington ile karmaşık bir stratejik ilişkiyle tanımlanıyor. Buna ek olarak, enerji sektöründe veya bölgesel diplomaside Caracas ile yapılacak herhangi bir iş birliği, ekonomik değerinin ötesine uzanan yasal ve normatif sonuçları içinde taşıyor. İç politika açısından bölgesel istikrara doğru bir adım gibi görünen, dışarıda beklenen hizalanmadan bir sapma olarak yorumlanabilir.

Uluslararası ilişkilerde bu yaklaşım, devletlerin doğrudan çatışma yerine kurumsal konumlanma ve yasal çerçeveler aracılığıyla özerkliklerini korumaya çalıştıkları “yumuşak dengeleme” olarak tanımlanır. Ancak Donroe mantığı, tarafsızlığın kendisinin dış değerlendirmeye tabi olması nedeniyle bu tür manevraları daha sınırlı hale getiriyor.

Bu nedenle Meksika, karşıt beklentiler arasında sıkışıp kalmış bulunuyor. Enerji istikrarı çabalarına katılım ve diplomatik etkileşim, siyasi karar alma alanını daraltan bir uygulama merceğinden değerlendirilebilir. Meksika’nın, müdahale etmeme ilkesine bağlılığını ve dış baskıları reddettiğini kamuoyu önünde yeniden teyit etmesine rağmen, hizalanma beklentisinin devam etmesi, yasal özerkliğinin giderek artan bir baskıya maruz kalabileceğine işaret ediyor.

Bu dinamikler, farklı bir biçimde de olsa, Kolombiya’nın karşı karşıya kaldığı baskıları da yansıtıyor. Bogotá’dan bir güvenlik hizalanması talep edilirken, Meksika diplomatik ve yasal baskılarla karşı karşıya bulunuyor. İki vaka birlikte, yaptırıma dayalı bölgesel stratejilerin egemenlik üzerinde nasıl farklı, ancak benzer kısıtlamalar yarattığını ortaya koyuyor.

Devletler, doğrudan çatışma yerine kurumsal konumlanma ve yasal çerçeveler yoluyla özerliklerini korumaya çalışıyorlar. Ancak Donroe mantığı, tarafsızlığın kendisinin dış değerlendirmeye tabi hale gelmesi nedeniyle bu tür manevraları daha sınırlı hale getiriyor

Kolombiya ve güvenlik bağımsızlığının daralan sınırı

Kolombiya, Venezuela'ya uygulanan baskının paralel, ancak farklı türde sonuçlarıyla yüzleşiyor. Enerjiye güvenmek yerine, Bogotá'daki temel dinamik güvenlik hizalanması ve egemenliğin savunulması etrafında dönüyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla sonuçlanan ABD operasyonunun ardından, Kolombiyalı liderler, uluslararası hukuk uyarınca öz savunma, ulusal toprakların herhangi bir dış saldırıya karşı savunulması hakkı konusunda açık uyarılarda bulundular.

Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, ABD'nin saldırganlığını açıkça reddederek, Kolombiya'nın saldırıya uğraması durumunda kendini savunacağını vurguladı. Bu duruş, caydırıcılık ve hazırlığı diplomatik uzlaşmanın önüne koyan güvenlik reaksiyonlarını tetikleyebilecek uygulama odaklı söylemin nasıl işlediğini ortaya koyuyor.

sı8o9
Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, Kolombiya'nın başkenti Bogotá'da, Güney Amerika’da bağımsızlık lideri Simón Bolívar'ın resminin bulunduğu pankartlar taşıyan destekçileriyle çevrili, 7 Ocak 2026 (Reuters)

Venezuela'daki istikrarsızlık uluslararası bir güvenlik tehdidi olarak gösterildiğinde, koordineli uygulama örtük bir yanıt haline geliyor. Bu durum, Kolombiya'yı özellikle sınır kontrolü, istihbarat iş birliği ve göç yönetimi konularında uyumluluk beklentilerinin ön saflarına yerleştiriyor. Aynı zamanda, bu süreç Bogotá'nın müzakereci barış süreçleriyle ilgili taahhütlerine ve bölgesel güvenlik politikasının özerkliğine baskı yapıyor.

Bu duruş, özellikle ABD müdahalesinden çekinenler arasında kısa vadeli iç siyasi kazanımlar sağlayabilir, ancak aynı zamanda diplomatik manevra alanını daraltma ve ikili bölünmeleri derinleştirme riskini de taşıyor. Egemenliğini koruma arayışında Kolombiya, arabuluculuk ve hukuki esneklik kapasitesinin, direnmeye çalıştığı dinamikler tarafından aşındırıldığını görebilir.

Egemenliğini koruma arayışında Kolombiya, arabuluculuk ve hukuki esneklik kapasitesinin, direnmeye çalıştığı dinamikler tarafından aşındırıldığını görebilir

Küba, Meksika ve Kolombiya'nın deneyimleri birlikte ele alındığında, tek bir devlete uygulanan baskının tüm bir bölgeyi nasıl yeniden şekillendirebileceğini ortaya koyuyor. Enerji bağları, diplomatik bağımsızlık ve güvenlik tercihleri, bir devletin etkisinin iç kurumlarıyla değil, siyasi hizalanmaya ilişkin dış beklentilere uygunluğuyla ölçüldüğü, birbirine bağlı sadakat testleri haline geliyor.

Donroe Doktrini olarak adlandırılan şey, eski bir kıta düzeninin yeniden canlanışını değil, kabulden ziyade uyumu önceliklendiren bir yeniden şekillendirmeyi yansıtıyor. Zorlayıcı araçların yasal ve idari süreçlere entegre edilmesiyle, hukuk ve güç arasındaki denge bölge genelinde değişiyor. Tehlike sadece istikrarsızlaştırmada değil, aynı zamanda iş birliğinin temelini oluşturan yasal güvenin kademeli olarak aşınmasında da yatıyor.

xdfergt
ABD güçleri tarafından tutuklanmasının ardından Havana'da Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu destekleyen bir mitingde Kübalılar Venezuela bayrakları sallıyor, 3 Ocak 2026 (AFP)

Uygulamanın alanı genişledikçe, Batı yanlısı gruplar bile ideolojik muhalefetten değil, yasal hayal kırıklığından kaynaklanan yabancılaşmaya karşı savunmasız hale gelirler. Gücün koşullu olarak ele alınması, hem müttefikler hem de rakipler arasında güveni aşındırır ve bölgesel iş birliğinin normatif temellerini zayıflatır.

Bu yaklaşımın nüfuzu artırıp artırmayacağı veya dağılmayı hızlandırıp hızlandırmayacağı henüz belli değil. Ancak kesin olan şey, hukuki terimlerle çerçevelenen baskının, doğrudan hedeflerinin ötesine uzanan sonuçlar doğurarak Amerika kıtasındaki güç, eşitlik ve özerklik kavramlarını yeniden şekillendirdiğidir.