İsrail’deki ‘iç savaş’ roket saldırılarının durmasının ardından sonlanacak mı?

İsrail’deki ‘iç savaş’ roket saldırılarının durmasının ardından sonlanacak mı?
TT

İsrail’deki ‘iç savaş’ roket saldırılarının durmasının ardından sonlanacak mı?

İsrail’deki ‘iç savaş’ roket saldırılarının durmasının ardından sonlanacak mı?

10 milyona yakın nüfuslu İsrail’de yaklaşık 5 bin kişi tarafından fitili ateşlenen yangın ülkedeki tüm vatandaşları kanlı çatışmalara sürükledi. İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin’in ‘Hamas ile savaştan daha tehlikeli ve çirkin bir iç savaş çıkması’ konusunda uyarı yapmasına neden olan ateşli söylemleri gündeme damgasını vurdu. Tüm mezheplerden seçkin din adamları söz konusu ateşi söndürme çağrısı yapıyor. Yahudilerin ve Arapların yaşadığı şehirlerin meydanlarındaki kan henüz kurumamışken, Lod ve Yafa’daki iki caminin ve sinagogun koridorlarındaki ateş kokusu halen duyuluyorken ve herkes Gazze’nin roket ateşinin ve İsrail saldırılarının durdurulma zamanlamasıyla meşgulken birçok kişi yaraları iyileştirmeye ve İsrail’de Yahudiler ve Araplar arasında yaşam için başka kurallar belirlemeye çalışıyor.
Söz konusu beş bin Yahudi ve Arap savaşla ilgileri olmaksızın şiddet ve barbarlıkla damgalanmış durumda. Siyasi ve güvenlik durumundaki kötüleşmeden yararlanmayı ve bunu Yahudiler ile Araplar arasında bir iç savaşa dönüştürmeyi üstlendiler. Bunların arasında politikacılar, polis ve güvenlik liderleri de bulunuyor. Aynı şekilde çeşitli çizgilerdeki suç çeteleri ve aşırılık yanlıları da söz konusu oluşuma dahil oldular. Sahneye nasıl sızdıklarını anlamak için ise yaşananların sırasını gözden geçirmek gerekiyor.
Olaylar Ramazan Ayı’nın başlarında, Kudüs’te yaşanlarla başladı. Polis Şefi Yaakov Shabtai liderliğindeki İsrail emniyeti ve İsrail Kamu Güvenliği Bakanı Amir Ohana, Filistinli gençlerin Doğu Kudüs’teki Amud Kapısı’nda Ramazan kutlamaları düzenlemelerini engelleme kararı aldılar.
Gerekçe olarak söz konusu gençlerin, Binyamin Netanyahu hükümeti ile Filistin Yönetimi arasındaki ilişkilerin kötüye gitmesinin ardından polisin asılmasını engellediği Filistin bayraklarının sallamalarıydı. Ancak gerçek şu ki polisin önündeki takvim, İsrail’in Kudüs’ün kurtuluşunu, yani 1967 işgalini ‘kutladığı’ Ramazan’ın 28’ini gösteriyordu. Söz konusu günde, Amud Kapısı yakınlarında on binlerce Yahudi’nin katıldığı ‘Kudüs Yürüyüşü’ düzenleniyor. Polis de Araplar ile Yahudiler arasında çıkması muhtemel çatışmalardan çekiniyor.

Yerleşim projelerine yönelik öfke
Anlaşmazlığın nedeni Kudüs’te atmosferin gergin olması. Filistinliler, yaklaşık 10 bin konut inşa edilmesi planlanan yeni yerleşim projeleri nedeniyle öfkeli. İsrailli yetkililer, 1967’deki işgallerinden bu yana her biri ortalama 22 bin kişilik 12 yerleşim yeri inşa ediyor. Kudüs’teki Filistinliler de kendilerine yönelik varoluşsal bir tehdit hissediyorlar. İsrail bununla da yetinmiyor; daha çok Yahudi yerleşimciyi Arap mahallelerinin merkezinde yaşamaya zorluyor. Silvan ve Ras el-Amud’da 640’ar ve Şeyh Cerrah’ta da 180 Yahudi bulunuyor. İsrail’de bu duruma ‘ideolojik yerleşim’ deniliyor. Zira yerleşimciler, 1948 öncesinde Yahudilere ait gayrimenkulleri geri aldıklarını iddia ediyorlar. Filistinliler ise bunu reddediyor.
İsrail, Filistinlilerin Nekbe’den önce sahip oldukları evleri, arazileri ve diğer mülkleri geri almasına izin vermiyor. Ayrıca alım satım anlaşmaları da şüpheli. Komisyoncular hile yapıyor ve sahte belgeler kullanıyor.
İsrailli yetkililer aynı şekilde Batı Şeria’daki Müslümanların Mescid-i Aksa’ya ulaşmasını güç kullanarak engelliyor. Kudüslülere dahi erişimi kısıtlıyor. Ve bu nedenle Kudüs’teki atmosfer gerginleşmeye devam ediyor. Ayrıca işgal askerleri, Aksa’ya baskın düzenliyor, mescitlerin halılarına basıp ibadet edenlere göz yaşartıcı gaz kapsüllerle saldırıyor. Polis, çatışmayı önlemek için Ramazan kutlamalarını yasaklamaya karar verdi ve bu durum gerilimi artırdı. Yahudi yürüyüşlerinin rotasını bir günlüğüne değiştirmek yerine Amud Kapısı’ndaki düzenlenecek Ramazan etkinliğini iptal etmeye karar verdi.
Tüm bunlar bir araya geldiğinde İsrail’deki Arap vatandaşlar da dahil Filistinliler arasında, bulundukları her yerde büyük bir protesto dalgası ateşlendi. İsrail’deki Arap vatandaşları, Filistin toplumunun bir parçası sayılıyor. Nekbe, onları toplumlarından uzaklaştırdı ve İsrail hükümetinin iradesine karşı vatanlarında kaldılar. Ancak bu halkla olan milli bağlarından hiçbir zaman vazgeçmediler, Arap uluslarıyla olan bağlarından tek an bile kopmadılar ve milletlerinin duyduğu kaygılardan ayrı olmadılar. İsrail vatandaşı olarak bulundukları konum bir çatışmaya mahal vermediği için kendilerini barış hareketinin bir parçası olarak görüyorlar. Çatışmanın sona ermesi, işgale son verilmesi ve İsrail’in yanı sıra başkenti Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulması için mücadele ediyorlar. Ayrıca ulusal kimlik ve yurttaşlık özlemleri artıyor. Devlet işlerini yönetmede ortaklık talep ediyorlar. Bu insanların bugün nüfuz içerisindeki oranı yüzde 18,5 iken iki devlet hastanesi müdürü de dahil doktor oranı yüzde 25’i aşıyor. Aynı şekilde dünyanın en önemli mühendislik üniversiteleri arasında 26’ıncı sırada yer alan Uygulamalı Mühendislik Enstitüsü’nün başkanlığında, İsrail’in en büyük bankalarının yönetiminde, ileri teknoloji sektöründe, yüksek araştırma enstitülerinde, kültür ve sanatta ve hatta İsrail futbol takımında da görev yapıyorlar.
Çok sayıda Yahudi’nin anlamadığı bakış açısına göre bu ortaklık, ulusal ve dini aidiyet pahasına gerçekleşmiyor. Bu nedenle İsrail’in genel olarak Kudüs’teki ve özel olarak da Aksa’daki genel uygulamaları kötüleştiğinde, her gece binlerce kişi Tapınak Tepesi’ne akın ediyor ve kasabalarında gösteri düzenliyor. Füze savaşı patlak verdiğinde ve Araplar onlarca Filistinli çocuğun enkaz altındaki bedenlerini çıkardığında öfkelerini dile getiriyor ve savaşın sona ermesini talep ediyorlar.
Polis, protestoların barışçıl ve yasal olduğunu ifade ederek göstericileri her yerde yalnız bırakıyor. Geçen salı günü Sakhnin’de de olduğu gibi yaklaşık 20 bin eylemcinin katıldığı gösteriler bile barışçıl şekilde sona erdi. Polisin müdahale ettiği ve eylemleri bastırdığı yerlerde ise çatışmalar çıktı.

5 bin kişinin rolü
Bu noktada 5 bin kişinin rolü ön plana çıkıyor. Eylemcilerden bir kısmını 48 Arapları, bir kısmını da gösterilerin yanında görünüp durumu bir ‘Yahudi- Arap savaşına’ dönüştürmeye çalışan yerel Yahudiler oluşturuyor. Biri Arap, diğeri Yahudi olmak üzere iki grup ortaya çıkmış durumda.
Arap grubu, İsrail’in Gazze’den çekilmesinden sonra Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden kaçan ve işgalcilerin kendilerini Arap kasabalarına yerleştirmeye çalıştığı bir dizi işgal ajanından oluşuyor. Bu unsurlar, 48 Arapları tarafından reddedilmeleri dolayısıyla ortak yaşamın bulunduğu kasabalara yerleştiler. Bu unsurlar, kendilerini kabul etmeyen Araplara ve onları ihmal etmekle suçladıkları İsrail’e öfkeli. Lod Belediye Başkanı Yair Revivo’ya göre ‘onlar’, kardeşlikleri işgal eden, Arap ve Yahudi sakinleri kışkırtan ve uzun yıllar şiddet uygulayan silahlı suç çetelerinden oluşuyor. Ortak Liste Başkanı Milletvekili Eymen Avde duruma dair şu açıklamada bulundu:
“Toplumumuzda kanlı şiddet eylemleri uygulayan Arap suç çetelerinin faaliyetlerine karşı uyarıda bulunduk. Bu durum, köklü şekilde ele alınmazsa Yahudi toplumuna darbe indirmek için hızlıca harekete geçeceklerini söyledik. Ancak bize inanmadılar.”
Yahudi gruba gelince; Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki yerleşimcilerden oluşuyorlar. Yafa, Lod ve Ramla’da dahi tapınaklar inşa ettiler, ‘La Familia’ olarak biliniyorlar. Araplara düşmanlar, Yahudi soluna ve gazetecilere bile saldırıda bulunuyorlar. Çatışmalar alevlendiğinde Batı Şeria’dan bir silahlı milis grubu onlara destek vermek için bölgeye geldi. Batı Şeria’da Filistinlilere karşı ordunun koruması altında saldırılar düzenledikleri için İsrail otoritesi tarafından da iyi tanınıyorlar. Faaliyetleri kısıtlanmaya çalışıldığında orduya ve subaylara da saldırıyorlar.
Ortak yaşamın bulunduğu kasabalarda kanlı çatışmaları ateşleyenler de bu gruplardı. Bazen yerel halkı da kendilerine çekmeyi başardılar. Ancak talihsiz olan durum, bazı siyasi ve medya liderlerini de kendilerine katılmaya ikna etmiş olmaları.
Ortak Liste’nin tek Yahudi üyesi olan Ofer Cassif, ‘artan gerilimden’ doğrudan Başbakan Binyamin Netanyahu’yu sorumlu tuttu. Cassif kkonya dair şunları söyledi:
“Ciddi bir akıl hastalığı olduğuna inandığın bu adam, ateşe saplantılıdır ve en tehlikeli insani hastalıktan muzdariptir. İsrail’i kendi heves ve çıkarlarına göre yönetmektedir. Hedeflerine hizmet etmek için her şeyi kullanır. Araplara yönelik kışkırtma partisine ve seçimlerde kişisel çıkarına hizmet ettiğinde Arapları kışkırttı. Araplara karşı kışkırtıcı eylemler, seçimlerde onun partizan ve kişisel çıkarlarına hizmet ediyor. Koşullar değiştiğinde Araplarla, ayrıca Hamas’ın müttefik olarak gördüğü İslami Hareket ile ittifak arayışına girdi. Bugün, Fetih Hareketi ve Filistin Yönetimi’ne karşı siyasi savaşında da hizmet ettiği Hamas’la ortak çıkar savaşı yürütüyor. Toprağın halkıyla yandığını görünce, seçimlerde kendisine hizmet edecek bir zafer imgesi arıyor. Tüm bunların ortasında polisi ve onların baskıcı araçlarını harekete geçirmeye çalışıyor. Yerleşimcilerin, karma kasabalara yerleştirilmesi konusunda da masum değil.”

Savaştan sonra ne olur?
Sorun şu ki çatışmalar İsrail sokağında Yahudiler ve Araplar arasında son derece gergin bir durum yarattı. Bunun Yahudiler ile Araplar arasındaki ilişkileri ilk kez kötüleştirmediğini de göz önünde bulundurursak görev kolay olmayacak. İki tarafın korkuları ve şüpheleri ortadan kaldırması ve barış içinde bir arada yaşama hakkında konuşmaya dönmesi birkaç yıl alacak.
Bugün İsrail vatandaşı birçok Yahudi ve Arap, yalnızca karma kasabalarda değil, diğer bölgelerde de korku içinde yaşıyor ve tedavi için bile evlerini terk etmekten kaçınıyor. Her iki taraftan da silah ruhsatı başvurusunda bulunulmaya başlandı. Son derece gergin durumlar yaşandığında herkes karşılıklı suçlamalarda bulunuyor. İsrail İçişleri Bakanlığı, Yahudilerden silah ruhsatına başvuranların sayısı ortalama 270 iken geçen hafta 1926’ya çıktığını bildirdi. Bugün ruhsatlı silah taşıyan yaklaşık 145 bin Yahudi var. Buna askerler, polisler ve güvenlik hizmetlerindeki diğer personeller dahil değil. Bir güvenlik yetkilisi, bu durumu “Silah talebindeki artış korkunç, ancak anlaşılabilir bir mantığa dayanıyor” şeklinde yorumladı. Kamu Güvenliği Bakanı Amir Ohana, silah ruhsatı verilmesini destekliyor. Bunu ‘güvenlik güçlerini desteklemek ve Yahudi vatandaşları Lod, Ramla, Yafa ve diğer şehirlerde tanık olduğumuz Arap saldırılarından korumak için önemli bir adım’ olarak görüyor. Ohana konuya dair yaptığı açıklamada “Yasalara uyan vatandaşlar, bölgede polisin bulunmadığını hissettiğinde silahlar kendileri ve aileleri için bir koruma unsuru sağlar” dedi.
Diğer yandan İsrail Polisi Başkomutanı Yaakov Shabtai, “Ortak yaşamı bozmaya çalışan teröristler, Yahudiler ve Araplar var. Polis onlara demir yumrukla müdahale edecek” ifadesini kullandı. Lod kentinde yaptığı toplantıda tüm sakinlerin güvenliğini ayrım gözetmeksizin sağlamaya çalıştığını belirtti. Araplar, polisi Yahudilere karşı önyargılı olmakla ve Araplara yönelik zulme katılmakla suçluyor.
İsrailli gazeteciler de radikal Yahudi sağının elleriyle kanlı saldırılara maruz kalıyor. Öyle ki 4 gazeteci ölüm tehditleri aldı. Çalıştıkları kurumlarda, televizyonlarda ve radyolarda Araplara ve solcu Yahudilere ev sahipliği yapmakla suçlandıkları için kendilerine kalıcı koruma sağlandı.

Korkular ve kurtarma girişimleri
Söz konusu gergin atmosfer sonucu her iki tarafta da korku ve endişe geniş ölçüde yayıldı. Birçok Arap çalışan, işten çıkarılmaları dolayısıyla şikayet ederken Arap üniversite öğrencileri de okullarına girme yasağıyla karşılaştı. Bazı hastanelerin yönetimleri Arap doktorların ve hemşirelerin saldırılardan korkmaları nedeniyle işe gelmediğini bildirdi. Bunun karşısında Yahudilerin de Arap kasabalarına girişleri yasaklandı. Celile ve Necef bölgelerindeki ücra Yahudi kasabalarının sakinleri, olası Arap saldırılarından korkmaları nedeniyle evden ayrılamamaktan şikâyet ettiler. Beerşeba Üniversitesi’ndeki Arap öğrenciler, sağcı eylemcilerin kendilerine saldırdıklarını iddia ettiler. Yafa’da bir Yahudi okul müdürünün Araplara taş attığı belgelendi.
Diğer yandan durum, iki taraf arasındaki normal ilişkilerin yeniden kurulması için birlikte çalışan Yahudi ve Arap güçlerinin tepkisinin artmasına neden oluyor. Nitekim Yahudilerin ve Arapların kucaklaştığı ve tek bir yerde çalıştığı, televizyon kanallarında ve sosyal ağlarda yayınlanan, “Yolumuzun birlikte devam etmesi konusunda ısrarcıyız” sloganıyla bir medya kampanyası düzenlendi. Aynı şekilde “Yahudiler ve Araplar düşman olmayı reddediyorlar” başlığıyla düzenlenen ortak gösterilere katıldılar. Kampanya bağlamında Hayfa belediyesi, her iki taraftaki vatandaşların yer aldığı ‘ortak yaşam’ projesini kabul etti. Bankalar, hastaneler ve büyük şirketler gibi birçok büyük kurum, sosyal ağlarda ve medyada benzer kampanyalar başlattı.
Araplar tarafından yakıldığından şüphelenilen sinagogu ziyarete giden Knesset’teki İslami Hareket Listesi Başkanı Mansur Abbas binayı restore etmek istediğini dile getirdi. Diğer Arap partilerinden politikacılar kendisine ve Genel Sekreter İbrahim Hicazi de dahil hareket içerisindeki bazı yoldaşlarına saldırıda bulunduğunda “İslam, tapınaklara saldırılara izin vermez” yanıtını verdiler. İsrail araştırma enstitülerinden bazıları şu an bu krizden çıkmanın ve çatışmanın doğası ve nedenleri hakkında Yahudi-Arap diyalogları yürütmenin yolları hakkında araştırma seminerleri düzenliyor. Araştırma seminerleri kapsamında, bir arada yaşama ümidini yeniden canlandırma ve iki halk arasındaki rutin ilişkilere geri dönme yolları da görüşülüyor. Daliyat al-Karmel’den yazar ve araştırmacı Merzuk el-Halebi şu değerlendirmelerde bulundu:
“İsrail, tarihi çatışmayı yürütmenin tek ve ideal yolunun savaş olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Çünkü bunu tek yol olarak görüyor. Buna inansaydık tuzağa düşerdik. Ama başka binlerce yol daha var. Halkımızın farkındalığı konusundaki savaş, Yahudi sokağının farkındalığı için verilen savaştan daha önemsiz değildir.”

48 Filistinlilerinin acısı
İsrail’deki Arap vatandaşları, her savaşta kendilerine özgü bir şekilde çifte bedel ödüyorlar. Zira sürekli şekilde her iki taraftan da darbe alıyorlar. Örneğin İkinci Lübnan Savaşı’nda 44 sivil ve 12 asker öldürüldü. Hizbullah’ın füzelerinin büyük bir kısmı Nasıra, Hayfa, Mecd el-Kurum, Şefa Amr ve diğer şehirler gibi Arap kasabalarını da vurdu. Bombardımanda 19 Arap öldü. Bu, sivil ölümlerin yüzde 43’ünü oluşturuyor. Aynı şekilde yaralıların yakınları, güney Lübnan sakinleri ve mülteci kampları da İsrail bombardımanların maruz kaldı.
İsrail’de ‘Koruyucu Hat’ olarak isimlendirilen 2014 yılındaki Gazze savaşında 6 sivil öldürüldü. Bunların arasında Taylandlı bir işçi ile Necef’teki 48 Filistinlilerinden iki kişi de vardı. Savaşta aynı aileden 3 kişi de yaralandı. Daha sonra Gazze Şeridi’nde yaşayan üç kişinin daha aynı savaşta İsrail bombardımanında öldüğü ortaya çıktı.
Bu kez İsrail’deki Filistin nüfusundan 4 Arap öldü. Bunlar arasında Lod’da araçlarının üzerine düşen füze sonucu ölen Halil Avad (52) ve oğlu Nadin (16) de vardı. Lod’dan Musa Hasune (31 yaşında) ve aynı şehirde yaşayan bir vatandaş, iki taraf arasındaki çatışmalarda aldıkları kurşun yaraları nedeniyle yaşamlarını yitirdiler. Umm el-Fehm’den Muhammed Mahmud Kivan (17), Ortaokul Öğrencileri Birliği’nin şehirde Kudüs ve Gazze ile dayanışma amacıyla düzenlediği gösteride polisler tarafından vuruldu.
Bu bilanço, saldırıların ortasında kalan 48 Filistinlilerinin durumunu gözler önüne seriyor.
İsrail’deki Arapların İsrail vatandaşlıklarının parçalandığını, diğer halklardan farklı yaşam kurallarına sahip olduklarını ve Araplar ve Filistinliler arasında sıkıştıklarını söyleyenler de var. Ancak olayları, fedakârlık yapmaya değer bir meydan okuma olarak görenler de mevcut. Onlar, ulusal ve vatansever kimliklerine ve İbrani devletindeki vatandaşlıklarına bağlılıklarından dolayı işgale karşı savaşan İsrail’deki barış kampına mensuplar. Başkenti Doğu Kudüs olan bir devlet ve bağımsız Filistin’e bağlılar. İsrail, Arap ve İslam dünyası arasında gerçek barış arayışındalar. Bu bağlamda İsrail’de Yahudiler ve Araplar arasında eşitliğe ve karşılıklı saygıya dayalı, barış içinde bir arada yaşamanın, taviz verilemeyecek hayati bir zorunluluk olduğunu savunuyorlar. Eğer İsrail’deki Yahudiler ve Araplar bir arada yaşamayı ve ortak bir yaşam modeli sunmayı başaramazlarsa İsrailliler, Filistinliler ve tüm Araplar arasında gerçek bir barış olmayacağının farkındalar.



Lübnan ve Hizbullah’a silahların devletin elinde toplanması için sunulan 10 öneri... Bunlar neler?

Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’ne (UNIFIL) ait bir konvoy, İsrail güçlerinin işgal ettiği bölgelerin yakınındaki bir yolda, Lübnan’ın güneyindeki Rumeyş’e doğru ilerliyor, 12 Eylül 2026. (Reuters)
Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’ne (UNIFIL) ait bir konvoy, İsrail güçlerinin işgal ettiği bölgelerin yakınındaki bir yolda, Lübnan’ın güneyindeki Rumeyş’e doğru ilerliyor, 12 Eylül 2026. (Reuters)
TT

Lübnan ve Hizbullah’a silahların devletin elinde toplanması için sunulan 10 öneri... Bunlar neler?

Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’ne (UNIFIL) ait bir konvoy, İsrail güçlerinin işgal ettiği bölgelerin yakınındaki bir yolda, Lübnan’ın güneyindeki Rumeyş’e doğru ilerliyor, 12 Eylül 2026. (Reuters)
Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’ne (UNIFIL) ait bir konvoy, İsrail güçlerinin işgal ettiği bölgelerin yakınındaki bir yolda, Lübnan’ın güneyindeki Rumeyş’e doğru ilerliyor, 12 Eylül 2026. (Reuters)

Süreyya Şahin

Lübnan’ın devlet otoritesini tüm topraklarında tesis etmesinin önündeki en büyük zorluk, yasa dışı silahların devletin elinde toplanmasının nasıl sağlanacağıdır. Başka bir ifadeyle, devlet ve Lübnan halkı için tehdit oluşturan paralel silahlanmanın sona erdirilmesi gerekmektedir. Bunların başında, artık ‘direniş’ niteliğini yitiren ve Mart 2026’da Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararın ardından resmen yasaklanan bir örgüt konumuna gelen Hizbullah’ın silahları gelmektedir. Buna, örgütün ABD, Avrupa ve Arap ülkeleri tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılması da eklenmektedir.

Hizbullah’ın varlığının temelinde, yapılanmasında, finansmanında ve karar alma mekanizmasında İran’ın bulunmasına rağmen uluslararası toplum, 1559 ve 1701 sayılı kararlar, 27 Kasım 2024 tarihli anlaşma ve son olarak Çerçeve Anlaşması aracılığıyla silahların devletin elinde toplanmasını defalarca sağlamaya çalıştı. Ancak bu kararlar ve anlaşmalar bugüne kadar söz konusu silahların ortadan kaldırılmasını sağlayamadı. Bu silahların zayıflamasına ve Hizbullah’ın Lübnan iç siyasetindeki hâkimiyetinin gerilemesine katkıda bulunan tek unsur İsrail’in askeri gücü oldu. Buna karşın silahların devletin kontrolünde toplanması için uluslararası toplumun ve Lübnan’daki resmi makamların çalışmaları kararlılıkla sürüyor.

Bu konuda Lübnan’a yönelik uluslararası baskının gevşetilmesi şu aşamada söz konusu değil. İran’la ABD arasında bir anlaşmaya varılması ya da tercih edilen seçenek olarak İran’a karşı savaşın yeniden başlaması, bu silahların geleceğini ve akıbetini etkileyecek gelişmeler olarak görülüyor. Bunun nedeni, söz konusu silahların yalnızca ülke içindeki değil, her şeyden önce bölgesel bağlantılarıdır.

Bu çerçevede uluslararası girişimler şu anda Çerçeve Anlaşması’nın uygulanmasına odaklanıyor. Ancak uluslararası kararların veya Lübnan ile diğer ülkeler arasındaki anlaşmaların uygulanması kapsamında sahadaki silahların tasfiyesini sağlamak amacıyla çok sayıda fikir ortaya atıldı. Bu öneriler, silahlanma sorununa çözüm bulunmasının önündeki engellerin aşılmasını da hedefliyor. Ayrıca Lübnan’ın bu sorunu çözmesine yardımcı olmak isteyen bazı dost ülkeler de çeşitli öneriler sundu.

Hizbullah, geçtiğimiz perşembe günü Lübnan makamlarının Lübnan’ı Suriye’ye bağlayan ana yol üzerindeki Dahr el-Baydar bölgesinde ele geçirdiği, 500 kilogram TNT ve C4 tipi patlayıcı içeren sevkiyatın kendisine ait olduğunu kabul etti. Yetkililer, sevkiyatı taşıdıkları şüphesiyle Hizbullah mensubu iki kişiyi gözaltına aldı.

Bu olay, Lübnan makamlarının ekim ayının başından bu yana patlayıcı madde ele geçirdiklerini duyurduğu üç olaydan biriydi. Ordu daha önce, Suriye sınırına yakın, Hermel’e bağlı Kasr bölgesinde 200 kilogram patlayıcı madde ele geçirmişti. Ordu, söz konusu malzemelerin Lübnan’ın iç kesimlerine kaçırılmak üzere hazırlandığını açıklamıştı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Milletvekili Hasan Fadlallah, sevkiyatı savunarak patlayıcıların güneydeki İsrail güçlerine karşı kullanılmasının amaçlandığını söyledi. Ancak Lübnanlı yetkililer, Hizbullah’ın silah taşımayı sürdürmesinden şüphe duyduklarını belirterek bu faaliyetlerin İsrail’e karşı değil, Lübnan halkını hedef alan bombalı saldırılar hazırlamak amacıyla ülke içinde yürütüldüğünü değerlendirdi.

Söz konusu sevkiyat, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile yaptığı telefon görüşmesinin de gündem maddelerinden biriydi. Rubio, olay karşısında müsamaha gösterilmemesi gerektiğini vurgularken Avn da kimsenin hukukun üzerinde olmadığını söyledi.

İki uluslararası kavram

Silahsızlanma teriminin tam anlamı, silahların ortadan kaldırılması ve zararsız hâle getirilmesidir. Bu terim, silahsız bırakılma anlamına da gelir. Ayrıca silahların azaltılması, sınırlandırılması veya tamamen kaldırılmasını ifade eder. Kavram, kitle imha silahlarının yanı sıra belirli türdeki konvansiyonel silahlar için de geçerlidir. Uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) literatürüne dayanan hukuki silahsızlanma (disarmament) kavramı, askeri kapasitenin azaltılmasını veya belirli silah kategorilerinin tamamen yasaklanmasını amaçlar. Genellikle kapsamlı ve geniş ölçekli bir süreç olan silahsızlanma, acıların hafifletilmesini ve belirli silahların yasaklanmasını hedefler. Silahlı çatışmaların sona erdirilmesi sürecinde ise ‘silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon’ (DDR) çerçevesinde uygulanabilir. Bu süreç, barış anlaşmalarını ve savaşçıların terhis edilmesini de kapsar.

Silah meselesine ilişkin Türkiye kaynaklı bir yaklaşımın gündeme geldiği belirtiliyor. Buna göre ağır silahların İran’a taşınması ve böylece İran’ın silahları geri almış gibi görünmesi öngörülüyor. Bu seçeneğin Hizbullah açısından da sakıncalı olmayacağı ifade ediliyor.

Silahların ortadan kaldırılmasına ilişkin bir diğer kavram ise silahların hizmet dışına çıkarılmasıdır (decommissioning). Bu kavram, silahsızlanma sürecinin daha belirli ve teknik bir aşamasını ifade eder. Silahlar hizmet dışına çıkarılır, kullanılamaz hâle getirilir veya imha edilir. Dolayısıyla bu işlemin hukuki niteliği, silahların hurdaya dönüştürülmesi ya da imha edilmesidir (twinning/destruction). Silahların yeniden kullanılmasını önlemek amacıyla bu işlem çoğunlukla uluslararası denetim altında gerçekleştirilir.

sdvr
Lübnan ordusu tarafından paylaşılan bir fotoğrafta, ordunun 20 Nisan 2025 tarihinde Lübnan’ın güneyindeki Sayda-Zehrani bölgesinde bir daireyi aradıktan sonra ele geçirdiğini belirttiği silahlar görülüyor. (AFP)

Dolayısıyla silahsızlanma, silahlanmayı azaltmaya yönelik daha geniş kapsamlı hukuki ve siyasi çerçeveyi ifade ederken silahların hizmet dışına çıkarılması (decommissioning), silahların imha edilmesi yoluyla bu sürecin hayata geçirilmesini sağlayan teknik ve pratik işlemdir. Peki, silahlanma sorununa çözüm bulmak amacıyla Lübnan ve özellikle Hizbullah ile hangi öneriler gündeme getirildi?

On öneri:

- Hizbullah’ın sivil bir partiye dönüştürülmesi: Bazı Batılı ve Arap ülkeleri, Hizbullah’ın askeri kanadından vazgeçerek Arap kimliğine sahip sivil bir siyasi partiye dönüşmesini sağlamaya yönelik öneriler sundu. Bu çerçevede örgütün devlet kurumlarına tamamen entegre olması öngörülüyor.

- Mali ve ekonomik baskı: Hizbullah’ın hareket ve finansman kapasitesini azaltmak amacıyla örgütün finansman kaynaklarına ve ağlarına yönelik uluslararası ve bankacılık yaptırımlarının sıkılaştırılması.

- Lübnan’ın bölgesel çatışmalardan ayrıştırılması veya bu çatışmalara karşı tarafsız hâle getirilmesi: Bunun, İran’ın bölgedeki uzantılarından desteğini çekmesini güvence altına alacak bir ABD-İran anlaşması aracılığıyla sağlanması öngörülüyor. Bölgedeki ve Suriye’deki yeni gelişmelerin ardından bölgesel düzeyde kuşatılan Hizbullah’ın bu kapsamda öncelikli olarak ele alınması, siyasi ve sosyal faaliyetlerini Lübnan içinde yoğunlaştırması ve İran’ın kararlarından bağımsız hâle gelmesi hedefleniyor. Cumhurbaşkanı Avn, Lübnan’ın pozitif tarafsızlık politikası izleyen bir ülke olması gerektiğini defalarca dile getirdi.

- Sahada güvenlik odaklı seçenekler: Lübnan ordusu, özellikle güneyde ağır silahlara el konulmasını, askeri yapılanmanın dağıtılmasını ve Hizbullah’ın sahadaki hareket alanının daraltılmasını öngören bir yaklaşım geliştirmeye çalıştı. Ordu, 2 Mart 2026’da başlayan son savaştan önceki aylarda bu doğrultuda faaliyet yürüttü. Ancak bu girişimler tüm silahların tamamen toplanmasını sağlayamadı. Güneyde Hizbullah, orduya silahların bulunduğu yerlerin haritalarını vermeyeceğini, ordunun ne bulursa onu alabileceğini söyledi. Litani Nehri’nin kuzeyinde ise örgüt, ordunun silahları görmesine ve bunlara el koymasına dahi izin vermedi. Üst düzey bir diplomat, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada bu bilgileri paylaştı.

- Uluslararası kararların uygulanması: Özellikle 1559 ve 1701 sayılı kararların hayata geçirilmesi. Bu öneri, uluslararası girişimlerin temel dayanaklarından biri olmasının yanı sıra Lübnan’daki siyasi partilerin, liderlerin ve vatandaşların büyük çoğunluğu tarafından da destekleniyor. Söz konusu kararlar, silahlı örgütlerin dağıtılmasını, sınırların denetim altına alınmasını ve Litani Nehri’nin güneyi de dahil olmak üzere Lübnan topraklarının tamamında Lübnan ordusunun egemenliğinin tesis edilmesini öngörüyor.

- Savunma stratejisi: Hizbullah’ın silahlarının, devletin ve Lübnan ordusunun denetimi altında ulusal bir savunma stratejisine entegre edilmesi ve böylece bu silahların devlet kontrolü dışında değil, ulusal savunma sisteminin bir parçası hâline getirilmesi fikri gündeme getirildi. Ancak Hizbullah, karar alma mekanizmasını İran’a bağlaması nedeniyle geçmişte onlarca yıl boyunca bu fikrin hayata geçirilmesini defalarca engelledi. Örgüt bugün savunma stratejisi talep etse de 2024 ve 2026 yıllarındaki ateşkes anlaşmaları, devlet ile Hizbullah arasında silahlar konusunda ortak karar alma fikrini geride bıraktı. Bu anlaşmalarda Hizbullah, yasa dışı faaliyet gösteren bir milis gücü olarak değerlendirildi ve silahsızlandırılması gerektiği belirtildi. Lübnan hükümeti de kısa süre önce bu yönde karar aldı. Washington ise öncelikle Lübnan ordusunun askeri doktrininin Hizbullah’ınkinden farklı olması, ayrıca ordunun bir gün bu silahları İsrail’e karşı kullanmasının önüne geçilmesi amacıyla Hizbullah’ın silahlarının Lübnan ordusuna devredilmesini istemiyor.

- İngiliz yaklaşımı: Silah sorununa çözüm konusunda ABD-İsrail çizgisinden farklı bir İngiliz yaklaşımı da bulunuyor. Birleşik Krallık, İrlanda Cumhuriyet Ordusu’yla (IRA) yaşadığı deneyimden hareketle Hizbullah’la da benzer bir yöntemle mücadele edilmesini önerdi. Bu yaklaşımda, örgütün silahlarının güç kullanılarak tasfiye edilmesinin tercih edilmediği görülüyor. Birleşik Krallık Ulusal Güvenlik Danışmanı Jonathan Powell, bu öneriyi 2026 yazında Beyrut’a yaptığı ziyaret sırasında gündeme getirdi.

fergthj
 Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, ülkedeki tüm silahların devletin kontrolü altına alınmasını görüşmek üzere Baabda Sarayı’nda düzenlenen Bakanlar Kurulu toplantısında, 5 Ağustos 2025 (Reuters)

- Silah meselesine ilişkin Türkiye kaynaklı bir yaklaşımın gündeme geldiği belirtiliyor. Buna göre ağır silahların İran’a taşınması ve böylece İran’ın silahları geri almış gibi görünmesi öngörülüyor. Bu seçeneğin Hizbullah açısından da sakıncalı olmayacağı ifade ediliyor. Ancak Ankara’daki diplomatik kaynaklar, Al Majalla’ye yaptıkları açıklamada bu yönde bir önerinin sunulduğu iddiasını yalanladı. Bununla birlikte kaynaklar, Türkiye’nin, silahların devletin elinde toplanması konusunda rol üstlenmek istediğini doğruladı. Bu yaklaşım, Çerçeve Anlaşması ile Lübnan hükümetinin 5 ve 7 Ağustos 2025 tarihlerinde aldığı, ülke topraklarının tamamında devlet otoritesinin tesis edilmesini ve silahların devletin kontrolünde toplanmasını öngören kararlara dayanıyor.

- Mısır, silahların hizmet dışına çıkarılması (decommissioning) seçeneği kapsamında değerlendirilebilecek öneriler sundu. Mısırlı bir diplomat, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada, “Mısır, Lübnan’ın müzakere sürecindeki tutumunu destekliyor. Önerilerimiz, devletin aldığı kararları destekleme taahhüdüne dayanıyor” dedi. Diplomat, “Silahların kontrol altına alınmasıyla silahsızlandırılması arasında bir fark yok. Sorunun çözümü için kullanılacak tüm yöntemler nihayetinde aynı sonuca ulaşacaktır. Silahsızlanma, silahların geri alınması veya kontrol altına alınması gibi terimlerin amacı, silahların yalnızca devletin elinde bulunmasını sağlamak ve süreci ülke içindeki gerilimden uzak, sakin bir şekilde yürütmektir” ifadelerini kullandı.

- Lübnan devleti, İran ve İsrail’de yaşanabilecek değişimlerin Hizbullah’a yansıması ve örgütü silahlarından vazgeçmeye yöneltmesi ihtimaline örtük biçimde bel bağlıyor. Buna göre İran, ABD ile bir anlaşmaya varması hâlinde Lübnan da dahil olmak üzere Ortadoğu’daki uzantılarını tasfiye edebilir. Bir başka ihtimal ise ABD’nin baskısı ve Lübnan-İsrail müzakere sürecinin etkisiyle İsrail’in güney Lübnan’dan çekilmesi. Özellikle İsrail’deki seçim sürecinin sona ermesinin ardından bu ihtimalin güçlenebileceği değerlendiriliyor. Böyle bir gelişme, Hizbullah’ı zor durumda bırakırken silahlarını elinde tutma gerekçesini de zayıflatabilir ve örgütü silahlarını teslim etmek zorunda bırakabilir.

Silahların geri çekilmesi mi, yoksa teslim edilmesi mi?

Silahların Lübnan devletine teslim edilmesiyle silahların geri çekilmesi veya silahsızlandırma arasında büyük bir fark bulunuyor.

Cumhurbaşkanı Avn, herhangi bir çatışmaya yol açmadan silahların devletin kontrolünde toplanmasını istiyor. Büyük ülkeler de bu yaklaşımı benimsemiş durumda. Bunun temelinde, meselenin Lübnan’daki durumu patlama noktasına getirebileceği ve dikkatli bir şekilde ele alınması gerektiği düşüncesi yatıyor. Bu nedenle uluslararası aktörler, Lübnan’ın silahları devletin kontrolünde toplamak için bir yöntem geliştirmesini istiyor.

ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Michel Issa, “Hizbullah’ın silahlarını teslim etmesi barışın kapısını açar. Silahlar tasfiye edilir ve İsrail çekilirse UNIFIL’e ihtiyaç kalmaz” dedi.

Batılı bir diplomat ise Al Majalla’ye yaptığı açıklamada, “Silahların devletin kontrolünde toplanması konusunda temel beklenti Lübnan ordusuna yönelik olmaya devam ediyor. 17 Eylül’de Paris’te düzenlenen hazırlık niteliğindeki uluslararası konferans, orduya yardım sürecinin başlatılması anlamına geliyor” ifadelerini kullandı.

Diplomat ayrıca bu sürece yönelik bir mekanizmanın oluşturulmasının temelinde, ülkelerin Lübnan’la iş birliğini belirli bir ilkeye dayandırmasının bulunduğunu belirtti. Buna göre Lübnan, uluslararası platformlarda devlet olarak varlığını güçlendirme ve siyasi açıdan ilerleme konusunda önemli adımlar attı. Şimdi ise bu ilerlemenin güvenlik ve askeri alanlarda da somutlaşması için çalışmalar yürütülüyor. UNIFIL’in yerine Güney Lübnan’da görev yapacak uluslararası güçlere ilişkin yeni bir mekanizmanın da gündeme geldiğini belirten diplomat, bu güçlerin faaliyetlerinde silahların devletin kontrolünde toplanması konusunda temel sorumluluğun Lübnan devletine ait olacağının dikkate alınacağını ifade etti.


Macron, protestolardaki başarısızlıklara rağmen İçişleri Bakanı’nın istifasını reddetti

Çevik kuvvet polisi ile göstericiler arasında çatışmalar sürerken, Fransa'da bir itfaiyeci sokaktaki alev alan barikatlara müdahale ediyor. (EPA)
Çevik kuvvet polisi ile göstericiler arasında çatışmalar sürerken, Fransa'da bir itfaiyeci sokaktaki alev alan barikatlara müdahale ediyor. (EPA)
TT

Macron, protestolardaki başarısızlıklara rağmen İçişleri Bakanı’nın istifasını reddetti

Çevik kuvvet polisi ile göstericiler arasında çatışmalar sürerken, Fransa'da bir itfaiyeci sokaktaki alev alan barikatlara müdahale ediyor. (EPA)
Çevik kuvvet polisi ile göstericiler arasında çatışmalar sürerken, Fransa'da bir itfaiyeci sokaktaki alev alan barikatlara müdahale ediyor. (EPA)

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, hafta sonu protestolarının gölgesinde yaşanan şiddet olaylarının ardından üzerindeki baskı artarken, bugün "öngörü ve istihbarat toplamada başarısızlıklar" olduğunu kabul etti. Elysee Sarayı'ndan yapılan açıklamaya göre Macron, İçişleri Bakanı Laurent Nuñez'in istifasını reddetti.

Fransa Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamada, Macron'un Nuñez'den "bozguncularla mücadele etmek" amacıyla "iç güvenlik güçleri için sahada en kısa sürede yeni çalışma yöntemleri geliştirmesini" istediği belirtildi. Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre bu adımın, "barikat kurma ve yağma olaylarına son vermeyi" hedeflediği ifade edildi.

Fransa genelinde hayat pahalılığına karşı düzenlenen protestolar kapsamında önceki cumartesi günü yarım milyondan fazla kişi sokaklara döküldü. Birçok şehirde yağma, kundaklama ve mülke zarar verme olayları yaşanırken, maskeli eylemciler belediye binalarını, polis merkezlerini ve diğer kamu binalarını hedef aldı.


Macron, Fransa'daki ayaklanmaların ardından: Hepimiz öfke ve utanç duyuyoruz

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, Paris’teki Élysée Sarayı’ndan yaptığı konuşmanın televizyonda yayımlanan görüntüsü. (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, Paris’teki Élysée Sarayı’ndan yaptığı konuşmanın televizyonda yayımlanan görüntüsü. (AFP)
TT

Macron, Fransa'daki ayaklanmaların ardından: Hepimiz öfke ve utanç duyuyoruz

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, Paris’teki Élysée Sarayı’ndan yaptığı konuşmanın televizyonda yayımlanan görüntüsü. (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, Paris’teki Élysée Sarayı’ndan yaptığı konuşmanın televizyonda yayımlanan görüntüsü. (AFP)

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, cumartesi günü düzenlenen gösterilerde yaşanan yağma ve tahrip olaylarına ilişkin dün akşam yaptığı açıklamada, “Bu akşam hepimiz öfke ve utanç duyuyoruz” dedi. Macron, “meşru taleplerini” dile getiren göstericiler ile “yağma ve yıkım eylemlerine” karışanların birbirinden ayrılması gerektiğini vurguladı.

Fransız halkına seslendiği televizyon konuşmasında, “Şehirlerimizin sokaklarının tahrip edildiğini görmek kabul edilemez” diyen Macron, yağmalanan mağaza ve iş yeri sahiplerine desteğini ifade etti.

Şarku’l Avsat’ın Fransa İçişleri Bakanlığı’nca açıklanan verilerden aktardığına göre, hayat pahalılığına karşı düzenlenen ve şiddet olaylarının eşlik ettiği protestolar sırasında cumartesi günü ülke genelinde yaklaşık 2 bin 400 kişi gözaltına alındı. Olaylarda yaklaşık 1000 polis ve jandarma yaralanırken, yaralılardan 7’sinin durumunun ağır olduğu bildirildi.