Reformist partiler Reisi’ye karşı Himmeti’yi desteklemek için ittifak kurdular

İran cumhurbaşkanlığı seçimlerinde üç aday yarıştan çekildi.

Tahran'daki bir döviz bürosu. (AFP)
Tahran'daki bir döviz bürosu. (AFP)
TT

Reformist partiler Reisi’ye karşı Himmeti’yi desteklemek için ittifak kurdular

Tahran'daki bir döviz bürosu. (AFP)
Tahran'daki bir döviz bürosu. (AFP)

İran cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılan ılımlı aday Abdunnasır Himmeti, seçimlere propaganda yasağı getirilmesi öncesinde anketlere göre yarışı önde götüren muhafazakar çizgideki aday İbrahim Reisi'ye karşı bazı reformist partilerin desteğini aldı. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney de soğuk bir havanın hakim olduğu seçim atmosferinde İranlıları sandıkları boykot etmemeye çağırdı.
64 yaşındaki Himmeti’ye destek veren bazı reformist partilerden isimler son saatlerde fikir birliğine varılmasının, Yargı Erki Başkanı İbrahim Reisi’nin kolayca zafere ulaşacağı düşünülen yolu bloke etmesinin olumlu bir yansıması olmasını ve kazananın kimliğinin belirlenmesine katkıda bulunmasını umut ediyorlar.
Reformist Cephe Genel Kurulu, Himmeti'yi ya da Muhsin Mihralizade’yi aday olarak gösterme konusunda uzlaşamayınca, reformist lider Mehdi Kerrubi'nin kurucusu olduğu Ulusal Güven Partisi ve eski Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani'nin partisi Kargozarani Sazendegi’nin Himmeti’nin seçim yarışındaki şansını artırmak için son dakikada mini bir ittifak kurdular.
Kerrubi, seçimleri boykot ettiğini açıklayan, ‘aşağılama’ ve ‘seçim mühendisliği’ yapıldığı eleştirilerinde bulunan müttefiki Mirhüseyin Musevi'nin aksine sandık başına gitme ve Himmeti'ye oy verme niyetini açıklamıştı.
Yeni ittifak, Mihralizade’nin ikili görüşmeden bir gün sonra Himmeti’nin lehine adaylığını geri çektiğini açıklamasının ardından duyuruldu. Reformist çizgideki eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, eski yardımcısı Mehralizade'nin bu adımından duyduğu memnuniyeti dile getirirken Mihralizade ise reformistlerin desteğini kazanma çabaları hakkında sessiz kaldı.
Hatemi, önceki seçimlerde olduğu gibi belli bir adayın desteklenmesi için açıkça çağrıda bulunmasa da reformistlerin Himmeti’ye verdiği desteği destekleyen bir tutum sergiliyor. Bu arada reformist kanada yakın internet siteleri, Hatemi'nin cumhurbaşkanlığı ve belediye seçimlerine katılmanın önemini vurguladığı bir videolu mesajını yayınladı.
Video kaydında, “Halkın, iktidarı sadece bir akıma devretmeyi hedefleyen planı bozmak için sandık başına gideceğini umuyorum” diyen Hatemi sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu nasıl mümkün olabilir; İslam Cumhuriyeti’nde neler oluyor? Halk, kendileri için ideal bir aday olmasa bile yapılan planları engellemek için seçim sahnesine katılmak zorundadır. İnsanlar, hangi şekilde olursa olsun veya hangi taraftan ya da sorundan kaynaklanırsa kaynaklansın sandıklara yönelik bu planları bozmalı ve gidişatın yönünü değiştirmelidir.”
Böylece Hatemi, Haşimi Rafsancani'nin Himmeti'yi destekleyen partisinin açıkladığı ‘Cumhuriyet Koalisyonu’ başlığı altındaki listesine ve belediye meclisi seçimlerinde reformist listeye yönelik desteğini duyurmuş oldu.
İran devriminin lideri Humeyni’nin torunu ve Hatemi'nin müttefiki olan Hasan Humeyni, bir hafta boyunca İslam Cumhuriyeti nizamının kaybedildiğine dair uyarılarda bulunduktan sonra Hatemi’ye benzer bir tutumla İranlıları ‘doğru olanı seçmeye’ çağırdı.
Humeyni’nin ofisine yakınlığıyla bilinen Cemaran sitesinin haberine göre Hasan Humeyni yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Her ne kadar dar görüşlülük ve yanlış davranışlar, herkesin tarihi mirasımız hakkındaki korkularını artırsa da, ekonomik ve sosyal çalkantıların ana nedeni cumhuriyete yönelik bu derin saygısızlık olsa da halen geleceği korumak, bugünü inşa etmek, sorunları gündeme getirmek olumsuz bir davranışla değil, olumlu bir kararla mümkündür. Bence doğru şekilde oy kullanmak, İslam Cumhuriyeti nizamını korumanın bir yoldur.”
Bu, reformistleri 2013 yılında ‘kötünün iyisi’ olarak bilinen seçimlerde eski Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani'nin adaylığının veto edilmesinin ardından Ruhani'yi desteklemeye yönelten bir formüldü. Reformistler, muhafazakarlara karşı Ruhani'yi desteklemek için birlik oldular.
Muhafazakar kanatta ise cumhurbaşkanı adayları olan Hamaney’in Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'ndeki temsilcisi olan Celili ve Milletvekili Alı Rıza Zakani, seçimlerden Reisi lehine çekildiklerini açıkladılar. Ayrı ayrı açıklamalar yapan Celili ve Zakani, Reisi’ye destek çağrısında bulundular.
Himmeti bir başka açıklamada, iki adayın çekilmesinin ana rakibi lehine sonuçlandığı sonucunu üstü kapalı olarak reddetti. ‘Cumhurbaşkanının kim olacağının belli olduğuna dair iddialara inanılmaması’  çağrısında bulunan Himmeti, “Herkesin böyle bir adayı desteklediği yalanlarına ve ‘cumhurbaşkanı şu olacak’ diyenlere inanmayın” dedi.
Diğer yandan İran Dini Lideri Ali Hamaney, cumhurbaşkanlığı ve belediye meclisleri düzeyindeki seçimleri ‘ülkenin kaderini belirleyecek bir olay’ olarak niteledi. Hamaney, “Ülkenin ekonomi, kültür, güvenlik ve sağlık alanlarında belli bir dönemdeki kaderi cuma günü İran halkının yaptığı seçime bağlı olacak” ifadesini kullandı.
Hamaney, halkın ekonomik durumla ilgili şikayetlerine katıldığını ancak seçimlerin boykot edilmesine karşı olduğunu, zira ‘sorunların çözümünün sandık başına gitmek olduğunu’ söyledi. Seçimlerin ‘rekabetçi bir ortamda yapılmadığı’ yönündeki söylemlere itiraz eden Hamaney,  “Cumhurbaşkanının farklı siyasi yönelimlere sahip olması, seçimlerin adil olduğunun kanıtıdır” dedi.
İranlılara hitaben, “Sizler seçim yaparak, her alanda ülkenin kaderini belirliyorsunuz. Katılımın temeli ve seçimin türü halkın büyük bir eseridir. Eğer halk seçimlere katılmazsa, İslam Cumhuriyeti'ni elde edemez” diye konuştu.
Bazı tarafları, ‘düşmanların’ sözlerini tekrarlamakla suçlayan Hamaney sözlerini şöyle sürdürdü:
“Düşman, seçimlerin İslam Cumhuriyeti'nin gerektirdiği şekilde yapılmamasını, yani insanları rejimden uzak tutmayı hedefliyor. Önceki deneyimler, halkın onlara istediklerini vermediklerini göstermiştir. İnsanlara düşmanlarının istediklerinin aksine hareket ettiklerini gösterin.”
Seçimlere katılım oranındaki düşüşün ‘düşmanların baskısındaki artışla dengelenebileceği’ konusunda uyaran Hamaney “Eğer katılım düşük olursa düşmanın kibirlenme şansı olur” dedi.
Seçimlerin ‘kelimenin tam anlamıyla rejimin gücünü destekleyeceğini’ söyleyen Hamaney, seçimlerle ilgili ‘safsata’ açıklamalar yapanları ‘halkı hayal kırıklığına uğratarak rejimi zayıflatmak istemekle’ suçladı:
“Seçimler karşı olan dışarıdaki düşmanlar, sistemi zayıflatmaya çalışıyorlar. Halkın seçimlere katılımını zayıflatmanın ülkeyi zayıflatmak olduğunu, ülke zayıfladığında da ülkenin güvenliğini istikrarsızlaştırabileceklerini çok iyi biliyorlar.”
Seçimlerin halkın sahadaki varlığını da gösterdiğini vurgulayan Hamaney bunun ‘rejimin halk tabanı’ anlamına geldiğini, İran'ın siyasi, askeri ve ekonomik araçlara sahip olduğuna işaret ederek halkın ‘eşsiz bir güç aracı’ olduğunu söyledi.
Yarınki seçimlerde halkın katılım oranı, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin ikinci döneminde ülkede patlak veren çok sayıda grev ve protesto gösterisinin ardından yapılan ilk cumhurbaşkanlığı olması nedeniyle rejimin meşruiyetine dair bir sınav olarak görülüyor. İran’da geçtiğimiz yıl kasım ayında yapılan milletvekili seçimlerinde ülke genelinde seçmenlerin yüzde 57’si, başkent Tahran'da ise yüzde 75’i sandık başına gitmedi.
Ruhani hükümeti uzun süre kötü ekonomik durum nedeniyle eski ABD Başkan Donald Trump tarafından İran'ın davranışını değiştirmek amacıyla yeniden uygulanan yaptırımlarını, muhafazakar çizgideki muhaliflerini de 2017 Aralık ayının ortalarında orta sınıf tarafından başlatılan protesto gösterilerinin arkasında olmakla suçladı. Hükümet, protestoların ABD Başkanı’nı nükleer anlaşmadan çekilmeye ittiğini savundu.
Göstericiler, muhafazakar kesimi, reformist akımı, dış politikayı ve bölgesel gündemle ilgili harcamaları kınayan sloganlar attılar.  Sloganların öne çıkanlarından biri “Ne reformist ne muhafazakar, hikaye bitti” oldu.
Ruhani'nin ikinci döneminde reformist hareketle ilişkisi iyi değildi. Ruhani, ikinci döneminin ilk aylardan itibaren reformistleri, önde gelen reformist isimler Mir Hüseyin Musevi ve Mehdi Kerrubi'nin ev hapsini kaldırma sözünü görmezden geldiği için kızdırdı.  Ruhani’nin Musevi ve Kerrubi’yi hükümetine dahil etmekten geri adım atması ve ABD yaptırımlarının uygulanmasından sonra muhafazakarların çizgisine benzer bir yaklaşım sergilemesi reformistlerin öfkesini daha da artırdı.
Reformcuların, Ruhani hükümetinin başta döviz piyasasını yönetme ve doların fiyatını yükseltme olmak üzere ekonomi politikasına ilişkin bir takım çekinceleri vardı. Ruhani hükümetinin protestoların bastırılmasına ilişkin tutumu, reformist hareketin destekçileri arasında öfkeye yol açtı. Birçok reformist parti, Ruhani’nin vaatlerinin sekteye uğramasının, reformistlerin halk tabanında kan kaybetmesine ve halkın reformistlerden yüz çevirmesine neden olduğunu düşünüyorlar.
Toronto Üniversitesi'nde “Ruhani Metre” adı altında yürütülen çalışmada Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin sekiz yıllık cumhurbaşkanlığı sürecinde ekonomik meseleler, dış ve iç politika, kültürel ve sosyal konularda verdiği 100 sözün ayrıntıları izlendi. Araştırma programına göre Ruhani şimdiye kadar 9 vaadini tam, 8 vaadini ise eksik olarak yerine getirdi. Takibi devam eden 11 vaat daha var. Diğer yandan yerine getirilemeyen 52 vaat ise söz konusu 11 vaadin yerine getirilmesiyle bağlantılıydı. Araştırmaya göre ayrıca Ruhani’nin ilk döneminden kalan ve takibine devam edilmeyen 9 vaadi daha bulunuyor.



Suudi Arabistan, İran’la saldırmazlık paktı imzalamayı değerlendiriyor

İran savaşında, Suudi Arabistan devletine ait Saudi Aramco'nun Ras Tanura'daki petrol rafinerisi vurulmuştu (Reuters)
İran savaşında, Suudi Arabistan devletine ait Saudi Aramco'nun Ras Tanura'daki petrol rafinerisi vurulmuştu (Reuters)
TT

Suudi Arabistan, İran’la saldırmazlık paktı imzalamayı değerlendiriyor

İran savaşında, Suudi Arabistan devletine ait Saudi Aramco'nun Ras Tanura'daki petrol rafinerisi vurulmuştu (Reuters)
İran savaşında, Suudi Arabistan devletine ait Saudi Aramco'nun Ras Tanura'daki petrol rafinerisi vurulmuştu (Reuters)

Suudi Arabistan yönetimi, İran'la siyasi ve ticari ilişkileri şekillendirecek bir saldırmazlık paktı imzalamayı değerlendiriyor.

Financial Times'ın aktardığına göre Riyad, İran savaşı sonlandıktan sonra Tahran'la ilişkileri düzenleyecek bir anlaşma üzerinde çalışıyor.

Adlarının paylaşılmamasını isteyen Batılı diplomatlar, Riyad'ın 1970'lerdeki Helsinki Anlaşması'nı model almayı düşündüğünü belirtiyor.

Bu sözleşme Soğuk Savaş'ta ABD, Sovyetler Birliği ve Avrupa ülkeleri arasındaki gerilimi azaltmak için imzalanan anlaşmalardan oluşuyor. Dönemin Doğu ve Batı blokları arasındaki ticari ve siyasi ilişkileri düzenleyen anlaşmalara Türkiye de dahil 35 ülke taraf olmuştu.

Diplomatlara göre Suudi Arabistan, saldırmazlık paktının daha geniş çerçevede Ortadoğu'daki çeşitli ülkeleri kapsamasını istiyor.

Analizde, Avrupa devletlerinin bu öneriyi desteklediğine, olası pakta diğer Körfez ülkelerinin dahil edilmesini de istediklerine dikkat çekiliyor. Brüksel, böyle bir anlaşmayı gelecekteki çatışmaları önlemenin ve Tahran'a da saldırıya uğramayacağına dair güvence vermenin "en iyi yolu olarak" görüyor.

Kimliğinin gizli tutulması şartıyla konuşan bir Arap diplomat, İran başta olmak üzere diğer Müslüman ülkelerin Helsinki süreci örnek alınarak hazırlanan bir saldırmazlık anlaşmasına sıcak bakacağını savunuyor:

Her şey anlaşmaya kimlerin dahil edileceğine bağlı. Mevcut ortamda İran ve İsrail'i bir araya getiremezsiniz. İsrail olmadan bu girişim ters etki yaratabilir zira İran'dan sonra en büyük çatışma kaynağı olarak İsrail görülüyor. Ancak İran nüfuzunu koruyor, Suudiler de bu yüzden meselenin üzerine gidiyor.

Analizde, Türkiye-Pakistan örneği üzerinden Ortadoğu'daki savunma ittifaklarının genişleme eğiliminde olduğuna da işaret ediliyor.

Pakistan Savunma Bakanı Hoca Muhammed Asıf, pazartesi günkü açıklamasında, Suudi Arabistan'la yaptıkları savunma paktına Türkiye ve Katar'ı dahil etmeyi düşündüklerini bildirmişti.

ABD-İsrail'in 28 Şubat'ta başlattığı saldırılara İran, Körfez ülkelerine misillemeyle karşılık vermişti.

Diğer yandan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan'ın, İran'a gizli saldırılar düzenlediği öne sürülmüştü. Körfez ülkeleri saldırıları doğrulayan ya da yalanlayan bir açıklama yapmamıştı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Mossad Direktörü David Barnea'nın savaşta gizlice BAE'yi ziyaret ettiği de öne sürülmüştü. BAE yönetimi iddiaları yalanlamıştı.

Independent Türkçe, Financial Times, Tesnim, Arab News


BAE’de füze alarmı: İran’dan fırlatılan 4 seyir füzesi engellendi

Birleşik Arap Emirlikleri bayrağı (Şarku’l Avsat)
Birleşik Arap Emirlikleri bayrağı (Şarku’l Avsat)
TT

BAE’de füze alarmı: İran’dan fırlatılan 4 seyir füzesi engellendi

Birleşik Arap Emirlikleri bayrağı (Şarku’l Avsat)
Birleşik Arap Emirlikleri bayrağı (Şarku’l Avsat)

Birleşik Arap Emirlikleri Savunma Bakanlığı, bugün (pazartesi) yaptığı açıklamada, İran’dan ülkeye doğru gelen 4 “seyir füzesinin” tespit edildiğini duyurdu. Açıklamada, bunlardan 3’ünün BAE karasuları üzerinde başarıyla etkisiz hâle getirildiği, dördüncü füzenin ise denize düştüğü belirtildi. Bölge yeni bir gerilime sahne oluyor.

Bakanlık, X platformundaki hesabından yayımladığı açıklamada, ülkenin farklı bölgelerinde duyulan seslerin “hava tehditlerinin başarılı şekilde önlenmesinden” kaynaklandığını belirtildi. Açıklamada, kamuoyuna bilgileri resmî kaynaklardan edinmeleri, doğruluğunu teyit etmeleri ve uyarı mesajları geldiğinde genel güvenlik talimatlarına uymaları çağrısı yapıldı.

Uyarılar

Gelişmeler, ülkenin kuzey emirliklerinde verilen acil uyarılar ve çalan sirenlerle eş zamanlı yaşandı. Acman ve Ras el-Hayme’de cep telefonlarına gönderilen mesajlarda, BAE İçişleri Bakanlığı’nın çağrısıyla halktan güvenli binalara sığınmaları, pencerelerden, kapılardan ve açık alanlardan uzak durmaları istendi. Bu uyarılar “olası füze tehdidi” gerekçesiyle yapıldı.

Mesajlardan birinde, “Mevcut durum ve olası füze tehdidi nedeniyle lütfen derhâl pencerelerden, kapılardan ve açık alanlardan uzak, güvenli bir binaya sığının ve resmî talimatları bekleyin” ifadeleri yer aldı. Yetkili makamlar daha sonra “durumun şu an güvenli olduğunu” belirterek, halkı günlük faaliyetlerine dönmeye ve resmî talimatları takip etmeye çağırdı.

Sahadaki bir diğer gelişmede ise Füceyre Petrol Sanayi Bölgesi’nde (FOIZ) İran’dan gelen bir insansız hava aracıyla düzenlenen saldırı sonucu yangın çıktığı bildirildi.

Füceyre Emirliği Medya Ofisi, sivil savunma ekiplerinin yangına derhâl müdahale ettiğini ve kontrol altına alma çalışmalarının sürdüğünü açıkladı. Kamuoyundan söylentilere itibar etmemeleri ve yalnızca resmî kaynaklara güvenmeleri istendi.

Daha sonra yapılan açıklamada, İran saldırısı sonucu petrol sanayi bölgesinde Hindistan uyruklu 3 kişinin orta derecede yaralandığı ve tedavi için hastaneye kaldırıldığı belirtildi.

Umman’da ise bir güvenlik kaynağı, Musandam vilayetine bağlı Baha (Bukha) bölgesindeki Tibat’ta bir şirket çalışanlarına ait konutun hedef alındığını bildirdi. Olayda iki yabancı uyruklu kişi orta derecede yaralanırken, 4 araç ve yakınlardaki bir evin camları zarar gördü. Kaynak, saldırının kaynağına ilişkin detay vermezken, yetkili kurumların incelemelerini sürdürdüğünü ve gerekli tüm önlemlerin alındığını ifade etti.

Tehlikeli tırmanış

Saldırıların ardından BAE, ülke içindeki sivil hedefleri füze ve insansız hava araçlarıyla hedef alan “hain terör saldırılarının yeniden başlamasını” en sert şekilde kınadığını açıkladı.

BAE Dışişleri Bakanlığı, bu saldırıların “tehlikeli bir tırmanış, kabul edilemez bir ihlal ve ülkenin güvenliği, istikrarı ile toprak bütünlüğüne doğrudan tehdit” oluşturduğunu belirtti. Açıklamada, bunun uluslararası hukuk ilkeleri ve Birleşmiş Milletler Şartı ile çeliştiği vurgulandı.

BAE, “her koşulda güvenliğini ve egemenliğini korumaktan geri durmayacağını” belirterek, uluslararası hukuk çerçevesinde egemenliğini, ulusal güvenliğini, toprak bütünlüğünü ve vatandaşları ile ülkede yaşayanları korumak için gerekli karşılığı verme hakkını saklı tuttuğunu ifade etti.

Ayrıca sivillerin ve sivil altyapının hedef alınmasının “hukuki ve insani tüm ölçütlere göre kabul edilemez” olduğu belirtilerek, bu saldırıların derhâl durdurulması ve tüm düşmanca eylemlerin son bulması çağrısı yapıldı.

BAE, artan bölgesel gerilimler ve özellikle Körfez ile Hürmüz Boğazı’ndaki denizcilik ve enerji güvenliği bağlamında, bu saldırıların ve sonuçlarının “tam sorumluluğunu” İran’a yükledi.

Petrol tankerine saldırı

BAE ayrıca, Hürmüz Boğazı’ndan geçişi sırasında ADNOC’a ait bir ulusal petrol tankerine iki insansız hava aracıyla düzenlenen “İran kaynaklı terör saldırısını” da kınadı. Açıklamada, bu saldırının BM Güvenlik Konseyi’nin 2817 sayılı kararının açık ihlali olduğu ve küresel denizcilik ile enerji güvenliğine doğrudan tehdit teşkil ettiği belirtildi.


İran ve Arap ülkeleri: Körfez'in iki yakası arasındaki ilişkileri gelecekte ne bekliyor?

ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)
ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)
TT

İran ve Arap ülkeleri: Körfez'in iki yakası arasındaki ilişkileri gelecekte ne bekliyor?

ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)
ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)

Enver el-Ansi

Ortadoğu'daki savaş henüz bitmemiş olsa da elbet bir gün sona erecek ve ölüm, kan ve yıkım sahneleri ile tüm güç gösterileri duracak. Savaşan tarafların tehdit ve gözdağı içeren açıklamaları, bir gün gelecek ve bölgenin yaşadığı kabus gibi bir geçmişin parçası olacak.

Tüm bunların yaşanacağına şüphe yok, ama neredeyse her şey değiştikten sonra bu olacak. Çünkü İran artık savaş öncesindeki İran değil. Bölgedeki kasları da özellikle Lübnan'da aynı güçte ve sertlikte değil. ‘Destek savaşı’ ve ‘Direniş Ekseni’ de yakında dünün anıları arasına karışacak.

Aynı şekilde ABD ve İsrail de eskisi gibi olmayacak. Hem ABD’nin imajı hem de başkanının otoritesi sarsıldı. İsrail'in ve aşırı sağcı hükümetinin imajı ise daha da karardı.

Savaşın tahrip ettiği yerler yeniden inşa edilebilir. Fakat değişmeyen ve belki de önümüzdeki on yıllar boyunca da değişmeyecek bir şey var. Irak dahil Körfez Arap ülkelerinin komşusu İran tarafından uğradıkları hain saldırılar, zihinlerde ve kalplerde gizli ve canlı kalmaya devam edecek.

Hatta bu durum, bu ülkeleri, kendilerine haksız yere saldırmış olan Tahran ve imzalanan anlaşmalar çerçevesinde onlara koruma sağlaması gerekirken bunu yapmayan Washington ile ilişkilerinin şeklini ve niteliğini değiştirmeye mecbur bırakacak.

Savaş ve hedeflerin seçiciliği

ABD ve İsrail ile savaşından haftalar önce İran, savaş çıkması halinde bunun ‘kapsamlı’ olacağını ve saldırılarının Tel Aviv ve komşu ülkelerdeki ABD askeri üsleriyle sınırlı kalmayacağını, aksine bu çıkarları komşu ülkeler dışındaki yerlere de yayacağını defalarca uyarmıştı. Ancak daha sonra ortaya çıkan şey, İran'ın öfkesini, saldırıların buradan başlatıldığı iddiasıyla, Körfez'in diğer yakasındaki Arap komşularına yönelttiğiydi.

Oysa İran, bu üslerin boşaltıldığını ve İran'daki hedefleri isabetle vuran her şeyin, Hint Okyanusu'nda konuşlu USS Abraham Lincoln ve Akdeniz'de konuşlu USS Gerald Ford uçak gemilerinden geldiğini biliyordu.

“ran’ın Arap komşularına karşı yeniden alevlenen düşmanlığı ve bu ülkelerin topraklarını hedef almasının, yalnızca bu ülkelerin Batı’yla, özellikle de ABD’yle olan iyi ilişkilerinden kaynaklandığı söylenemez.

İran, Azerbaycan, Türkiye ve Kıbrıs adasına atılan füzelerin sorumluluğunu üstlenmedi. Bu konuda ortak soruşturmalar açılacağına dair söz verdi ve ardından, Körfez’in diğer yakasındaki Arap komşularıyla hiçbir anlaşmazlığı olmadığı yönündeki iddialarını tekrarladı. İran’ın tarih boyunca eşi benzeri görülmemiş bir şekilde benimsediği geleneksel ikiyüzlülüğünün sadece bir örneği. İran'ın Arap komşularına yönelik saldırılarını açıklamak için öne sürdüğü gerekçeler ne olursa olsun, bu saldırılar, belki de bu savaşın patlak vermesinden aylar hatta yıllar önce, önceden planlanmış ve özenle hazırlanmıştı. İran'ın saldırganlığının en tehlikeli yanı, hafızanın kapaklarını yeniden açması ve geçmişin tozunu karıştırarak, Tahran'ın tarihin önceki dönemlerindeki yenilgilerinden bu yana süregelen, yeniden canlanan gizli kinleri ve intikam ve öç alma eğilimlerini ortaya çıkarmasıdır.

fdbfgr
Hürmüz Boğazı'nda, Muskat açıklarında bulunan tekneler ve yük gemileri, Umman, 18 Nisan 2026 (Reuters)

Bu konuların ne tamamını ne de bir kısmını yeniden ele almaya gerek var. Pek çok araştırmada ayrıntılı olarak incelenmiş ve analiz edilmiş olan tüm detayları tekrarlamaya da gerek yok. Ancak şu açık; bugün İran ile Arap ülkeleri arasındaki ilişkinin geleceği hakkında konuşurken, özellikle de Körfez’deki komşuları ile ilgili olanlar olmak üzere, göz ardı edilemeyecek yeni bir gerçeklik ve sürekli değişen gelişmelerle karşı karşıyayız.

Kıskançlık ve yanılgılar

İran’ın Arap komşularına karşı yeniden alevlenen düşmanlığının ve bu ülkelerin topraklarını hedef almasının, yalnızca bu ülkelerin Batı’yla, özellikle de ABD’yle hem güvenlik hem de büyük ekonomik ve siyasi çıkarlar açısından kurdukları iyi ilişkilerden kaynaklandığı söylenemez. Ancak burada bir başka, en az bunun kadar önemli bir neden daha var; o da Tahran'ın Arap komşularının, petrol gelirlerinden yararlanarak daha iyi ekonomiler ve iyi silahlanmış ordular kurdukları ve İran'ın komşuları ile bazı Arap ülkelerindeki vekillerinin topraklarından ülkelerine fırlatılan füzelerin ve insansız hava araçlarının (İHA) yaklaşık yüzde 99’unu durdurabildiklerini kanıtladıkları istikrar, kalkınma ve refah durumuna duyulan bariz ‘kıskançlık’.

Muhtemelen çok sayıda İranlı “İran, sanayi için gerekli petrol ve doğal kaynaklara, hammaddeye, bölgedeki en büyük insan kaynağına, en geniş alana ve en uzun deniz kıyılarına sahipken neden komşu Arap halklarının sahip olduğu ekonomik, sosyal ve yaşam refahına sahip değil?” şeklindeki o büyük soruyu kendine sormuştur.

Bunun, Körfez ülkelerinin ekonomik refahından en fazla yararlanan ticaret ortakları olan İranlılar tarafından gerçekleştirilen gerekçesiz bir ihanet olduğunu söylemek kesinlikle mümkün.

Öyle ki onlarca yıl boyunca bunu kanıtlayan açık işaretler gözlemlendi. İran ile Arap Körfez ülkeleri arasındaki ticaret dengeleri, bu ülkelerde çalışan İranlı işçilerin sayısı ve bunların yanı sıra Fars asıllı pek çok iş insanı, aile ve onlara ait ticarethanelerin varlığı ile büyük İranlı toplulukların bu ülkelerde saygınlıkla karşılandığı ve tüm bu ortaklık ve karşılıklı çıkar türlerinin güçlendirilmesine etkin biçimde katkıda bulunduğu görüldü. Ta ki bazı Körfez Arap ülkelerinin başkentlerinin, bazı silahlara ve savaş malzemelerine el koyduğunu, İran'ın kendilerini barındıran, iş ve onurlu yaşam fırsatları sunan ülkelerin güvenlik ve istikrarını hedef almak amacıyla kurduğu casus hücreleri ve sabotaj çetelerini deşifre edip tutukladığını açıklamasına kadar.

frbvfr
Lübnan ile İsrail arasında on gün süren ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından, Lübnan'la dayanışma amacıyla Yemen'in Sanaa kentinde düzenlenen bir gösteride tetikte bekleyen Husi milisler, 17 Nisan 2026 (Reuters)

Muhtemelen çok sayıda İranlı “İran, sanayi için gerekli petrol ve doğal kaynaklara, hammaddeye, bölgedeki en büyük insan kaynağına, en geniş alana ve en uzun deniz kıyılarına sahipken neden komşu Arap halklarının sahip olduğu ekonomik, sosyal ve yaşam refahına sahip değil?” şeklindeki o büyük soruyu kendine sormuştur.

Bu sorunun cevabını vermek için bugün zekâ ya da çok fazla çaba ve emek gerekmiyor. Çünkü özeti sadece İran rejiminin mezhepsel ve siyasi doktrinlerinde değil, aynı zamanda iki paralel askeri gücü (Devrim Muhafızları Ordusu/DMO ve Silahlı Kuvvetler) ve dış dünyaya karşı bir paravan görevi gören hayali bir devlet ve süs hükümeti barındırırken, içerdeki karar verme yetkisi ise Dini Lider’in (Rehber) liderliğindeki Velayet-i Fakih sistemi tarafından temsil edilen dini otoritenin münhasır ayrıcalığıdır.

ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'la savaşın resmen sona erdiğini ilan etmesini ya da pek çok kişinin Arapların aleyhine olacağından korktuğu bir anlaşma imzalamasını görmek için çok uzun süre beklememiz gerekmeyecek.

Ancak İran halkının yukarıda saydığımız kaynaklardan en iyi şekilde yararlanamamasının tek nedeni bu değildi. Nükleer hedefler, balistik füze programı ve genel olarak askeri sanayi, petrol gelirlerinin ve diğer kaynakların büyük bir kısmını kendine ayırdı. Ayrıca, vekillere ve askeri uzantılara yapılan savurgan harcamalar da bundan payını aldı. Lübnan'daki Hizbullah'ın eski lideri Hasan Nasrallah bir gün, İsrail'in bu bölgelere karşı başlattığı her savaşın ardından “Güney Dahiye ve Güney Lübnan'daki yeniden inşa’ sürecini finanse edenin İran olduğunu övünerek söylemişti. Tahran'ın Hizbullah’a silah, mühimmat ve teçhizat sağladığını, ‘mücahitlerin’ maaşlarını ödediğini ve bu savaşların kurbanları olan ‘şehitlerin’ ailelerine yardımda bulunduğunu da eklemişti. Tahran'ın Suriye ve Yemen'deki müdahalelerinin ve Irak'taki vekillerinin faaliyetlerinin harcamaları da bu şekilde ölçülebilir.

Kim kimin kurbanı?

"İran, hiçbir zaman Arap komşularının kendisine komplo kurduğu iddiasının gerçek bir kurbanı olmadı. Bu komşular da hiçbir şekilde başkalarının İran'a karşı kurduğu komplonun parçası olmadı. Asıl olan, Tahran'ın bizzat kendisinin bu komşulara ve diğer Arap ülkelerine yönelik sinsi politikalarının sonuçlarını yanlış değerlendirmesinin kurbanı olmasıydı. Bu süreç, Birinci ve İkinci Körfez Savaşları sırasında ABD ile Irak'a karşı iş birliği yapmasıyla başladı, ardından Husilerin Suudi Arabistan'ın güney sınır bölgelerine ve Aramco şirketinin petrol sahalarına yönelik saldırılarıyla devam etti. Son olarak İran'ın ABD’nin Arap Körfez ülkelerindeki askeri çıkarları olduğunu öne sürdüğü hedeflere yönelik doğrudan ve dolaylı saldırılarıyla noktalandı. Bu saldırılar, Tahran ile Washington arasında yükselen tansiyonu düşürmek ve Tahran'ın nükleer programına ilişkin bir anlaşmaya ulaşmak için arabuluculuk çabasını esirgemeyen Umman Sultanlığı'nı da kapsıyordu.

fv
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cidde'deki İran Konsolosluğu'nda, 7 Mart 2025 (AFP)

Suudi Arabistan, Irak'taki diplomatik misyonuna yönelik saldırıların ve Bağdat’ın Riyad ile Tahran arasında birçok kez denediği arabuluculuk girişimlerinin ardından 10 Mart 2023'te Çin'in başkenti Pekin'de İran ile bölgedeki gerilimi azaltmaya yönelik mutabakat belgelerini imzalamak üzere bir grup yetkiliyi Çin'e gönderdi. Ancak İran Irak, Lübnan ve Yemen'deki uzantılarının davranışlarını kontrol altına alma konusundaki taahhütlerini yerine getirmedi. Bunun gerekçesi olarak, söz konusu taraflarla siyasi açıdan dayanışma içinde olsa da onlar üzerinde herhangi bir etkisinin bulunmadığını öne sürdü. Ne var ki bu iddia kısa sürede çürütüldü ve Tahran'ın perde arkasında ve önünde bu vekilleri, birden fazla Arap Körfez ülkesinde ve bu ülkelerin ötesinde istikrarı bozucu gündemini sürdürmeleri için teşvik etmeye devam ettiği ortaya çıktı.

Gerçek şu ki, hiç abartısız, yaşananlar bugün İran'ın yalnızlığını pekiştirdi ve onu ABD ile İsrail karşısındaki cephede tek başına bıraktı. Ne var ki İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski Genel Sekreteri Ali Laricani de ABD ve İsrail tarafından düzenlenen suikasta kurban gitmeden iki gün önce Instagram hesabı üzerinden “Biliyorsunuz ki nadir istisnalar ve yalnızca siyasi tutumlar düzeyinde olmak üzere hiçbir İslam ülkesi İran halkının yanında durmadı” açıklamasında bulundu. Ancak Laricani bunun nedeninden hiç söz etmedi.

Kapsamlı ve belirleyici yeniden değerlendirmeler

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre ABD Başkanı Donald Trump'ın İran ile savaşın resmi olarak sona erdiğini ya da pek çok kişinin Araplar aleyhine olacağından endişe ettiği bir anlaşmayı ilan ettiğini görmek için uzun süre beklemeyeceğiz. Körfez hükümetlerinin büyük bölümü; ulusal güvenliklerini ve uzun vadeli stratejik ulusal çıkarlarını koruyacak biçimde politikalarını ve ittifaklarını yeniden gözden geçirmeye başladı. Hatta artık, İran'ın el uzatamadığı toprak, onur ve şereften geriye kalanı korumak amacıyla halklarının bütünleşmesi ve kaynaşması için alternatifler ve araçlar bulmayı kendileri için zorunlu görür hale geldiler.

İran, tüm bu yaşananlardan kaçınabilir, egemenliği korunmuş bir ülke olarak kalabilir, sınırları içinde güçlü ve saygın savunma ordusuna sahip büyük bir millet olarak var olabilir ve komşularıyla verimli ilişkiler ve çıkarlara sahip normal bir devlet olarak yaşamını sürdürebilirdi.

Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Diplomasi Danışmanı Enver Gargaş, ülkesinin ‘bölgesel ve uluslararası ilişkiler haritasını titizlikle okuyacağını ve kime güvenileceğini belirleyeceğini’ vurguladığı bir açıklamada bulundu. Bu açıklama, savaş sonrası ittifakların daha kapsamlı biçimde yeniden değerlendirileceğine işaret ediyordu. Gargaş, birkaç gün önce sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı bir paylaşımda "Ulusal önceliklerimizin akılcı bir şekilde yeniden değerlendirilmesi, geleceğe giden yolumuzdur" diyerek bu hususu vurguladı.

Bugün büyük olasılıkla, Ortadoğu'daki Arap veya Arap olmayan diğer ülkeler, yapısı karmaşık ve geleceği belirsiz olan komşuları İran ile ilişkilerini, Abu Dabi'nin kamuoyuna açıkladığının aksine, alenen ortaya koymadan önce gizlice ve kurnazca yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Endişe verici olansa her zaman “Tahran ile ilişki nereye gidebilir?” sorusunun gündemde kalmaya devam ediyor olması. Oysa Tahran'ın kendisi de nereye gittiğini bilmiyor olabilir.

“İran açısından savaştan kaçınmak mümkün olabilir miydi?” sorusu başından beri zihinleri kurcalıyor.

Elbette İran, tüm bu olanlardan kaçınabilir, egemenliği korunmuş bir ülke olarak kalabilir, sınırları içinde güçlü ve saygın savunma ordusuna sahip büyük bir millet olarak var olabilir ve komşularıyla verimli ilişkiler ve çıkarlara sahip normal bir devlet olarak yaşamını sürdürebilirdi. Bunun için ‘devrim’ ve ‘Şiileştirme’ projelerini ihraç ederek ve Şii Arapların yoğun olduğu Irak da dahil olmak üzere Arap komşularına İslam'a dair kendi özgün yorumunu dayatmaya çalışarak bu sınırları aşması gerekmezdi. Diğer Arap ülkelerindeki ‘Şii azınlıkları’ himayesine almasına ve onları bu ülkelerdeki ulusal devlet projelerini yıkmak için mezhepsel kol ve pençelere dönüştürmesine, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'de yaptığı gibi bu ülkelerde fitne ve savaşları körüklemesine de gerek yoktu. Ne var ki İran, tüm bu yaşananlara rağmen halen ne kendini değiştirmeye ve ne de başkalarından önce kendini kurtarmak için bunların bir kısmını telafi etmeye çalıştı. Bu da oldukça üzücü.