Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 2: Saddam Esed’e 1996’da Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarına karşı “gizli  zirve” teklif etti

Dönemin Irak lideri Saddam, Şarku’l Avsat’ta yayınlanan gizli mektubunda, Suriyeli mevkidaşı Hafız Esed’i “geçmişin ağırlığını” aşmaya davet ediyor

Soldan sağa Saddam Hüseyin,  Ahmed Hasan el-Bekir,  ve Hafız Esed (Getty Images)
Soldan sağa Saddam Hüseyin, Ahmed Hasan el-Bekir, ve Hafız Esed (Getty Images)
TT

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 2: Saddam Esed’e 1996’da Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarına karşı “gizli  zirve” teklif etti

Soldan sağa Saddam Hüseyin,  Ahmed Hasan el-Bekir,  ve Hafız Esed (Getty Images)
Soldan sağa Saddam Hüseyin, Ahmed Hasan el-Bekir, ve Hafız Esed (Getty Images)

Saddam Hüseyin (1937-2006) ve Hafız Esed’in (1930-2000) arasındaki mektuplara dair geçen gün yayınladığımız ilk bölüm, Şam ve Bağdat arasında yıllarca süren şüpheler, hayal kırıklıkları ve komplolardan sonra iki lider arasında iletişimin başladığını anlatıyordu.
Bugünkü bölüm ise, Esed’in, “Ebi Uday’a (Saddam Hüseyin) selamlarını” göndermeye başlaması, iki tarafın karşılıklı ilişkileri sürdürme çabası, iki devlet arasındaki petrol boru hattının yeniden kullanıma sokulması ve doksanların ortalarında Irak’ın petrollerinin ihracı için Ürdün’ün yerine Suriye’nin Birleşmiş Milletler ile “gıda karşılığı petrol” anlaşması karşılığında çıkış kapısı olmasıyla ilgili.
Esed’in yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın 2005 yılında beraberinde Paris’e götürdüğü görüşme tutanaklarını ve belgelerini elde eden Şarku’l Avsat, bu mesajlardaki yeni boyutları açığa çıkarıyor. Bu metinler, el-Kaysi ile telefon görüşmesi yapılarak doğrulanmış metinler. Irak cumhurbaşkanı 1996’da sınırda acil bir zirve yapmayı ve Suriyeli mevkidaşına, İsrail ile karşı savaşta Lübnan’a destek vermeyi teklif etti. Haddam, Saddam’ın 1996 baharında Lübnan’a yönelik saldırılar sırasında kendisini aradığını ve “Irak tüm imkanlarıyla Suriye’nin emrindedir. Iraklıların bu konuda harekete geçmesi için bir işaret yeterlidir” dediğini aktardı. Ayrıca Saddam’ın kendisini bayram tatilinden önce de arayarak bayram tatili sırasında iki başkanın gizli bir zirvede buluşması teklifinde bulunduğunu söyledi ve ekledi: “Iraklılar, Cumhurbaşkanı Saddam’ın bayram haftasında Musul’u ve Suriye ile sınır bölgelerini ziyaret ettiğini göz önünde bulundurarak toplantı ile ilgili yayılan haberlerin doğru olduğuna inanıyorlardı. Hepsi, Suriye’yi sevdikleri için bu haberlere seviniyordu ve Suriye-Irak anlaşmasının onları sefaletten kurtaracağını hissediyordu.”
1990’ların o yılında Saddam’ın Ürdün Kralı Hüseyin’in politikalarına ilişkin endişeleri arttı ve Mart 1996’da Esed’e şunları yazdı: “Kral Hüseyin’in Washington ziyareti öncesi son açıklamaları, onun, ABD’ye ve onun arkasındaki Siyonist düşmanın planlarına ivme kazandırdığına dair elimizdeki bilgileri doğrulamaktadır. Bölgede İsrail ve Türkiye’nin belkemiği olacağı yeni bir bölgesel ittifak planlanmaktadır. Bu durum kesinlikle Irak ve Suriye’nin aleyhinedir.” Bu mektubu iletme işini yürüten Arap elçisi, “Bağdat’ta Saddam’ın damadı Hüseyin Kamil’in, Kral Hüseyin’in planının bir parçası olarak Bağdat’a döndüğüne dair bir kanaat vardı. Bu yüzden tasfiye edildi” dedi.
Saddam’ın özel güvenlik biriminin başındaki Mani Reşid, o sıralarda gizli olarak yapılan Suriye-Irak güvenlik toplantılarını ifşa ederek, Ürdün ve Türkiye, Suriye ve Irak’ı kıskaçlarının arasında sıkıştırmak istiyor” dedi. Irak Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz, iki ülke arasında işbirliği kurulmasının bölgedeki çalışma ortamını iyileştireceğini ve mevcut komployu, Türkiye-İsrail, Türkiye-Ürdün ittifaklarını engelleyeceğini vurguladı.
Saddam, Esed’e, son Savunma Bakanı General Mustafa Talas’ın Cezayir Başbakanı Houari Boumediene suikastıyla ilgili açıklamalarından dolayı suikast suçlamalarına maruz kalmasına son derece şaşırdığını bildirmek istedi ancak Haddam’ın kayıtlarına ve belgeleri ile el-Kaysi’nin açıklamalarına göre, Suriye ile ilişkilerin maslahatını gözetmek adına bu konuda açıklama yapılmaması şekilde bir direktif yayınladı.
Haddam’ın kayıtlarında şu ifadeler de yer alıyordu: “1 Mart 1996’da el-Kaysi’yi kabul ettim. Bana, “Cumhurbaşkanı Saddam’ın, kardeşi Hafız Esed’e ve size selamı var. Kendisi, kardeşlik ilişkilerinin yeniden başlamasıyla Arap yaşamında yeni bir sayfa açılmaya çalışılması ve Ürdün’ün bir parçası olduğu ABD-Siyonist planının ifşa edilmesi hususunda Başkan Hafız Esed’in tutumundan ve uyumlu davranışlar göstermesinden duyduğu memnuniyeti ifade ediyor. Arap çıkarlarını ve Arap ulusal güvenliğini tehlikeye atan mevcut Arap durumları ve pozisyonları, Arap dünyasındaki bozulmayı teyit ediyor. Irak ve Suriye adına bir çözüm sunmak için inisiyatif almak yerine, zaman faktörünü de dikkate alarak sorunlarımızı ve krizlerimizi samimi bir niyet ve açık fikirlilik ile ele alarak bu durumlardan kaynaklanan tehlikelerle başa çıkmak için çaba göstermemiz gerekir” dedi.”
Kayıtta ayrıca şunlar bulunuyor: “El-Kaysi: Kral Hüseyin’in Washington ziyareti öncesi son açıklamaları, onun, ABD’ye ve onun arkasındaki Siyonist düşmanın planlarına ivme kazandırdığına dair elimizdeki bilgileri doğrulamaktadır. Bölgede İsrail ve Türkiye’nin belkemiği olacağı yeni bir bölgesel ittifak planlanmaktadır. Buna göre Irak ile Suriye arasında pratik adımlar atmak için önerdiğimiz şu maddelerin tatbik edilmesini destekliyoruz:
Irak kendi adına diplomatik ilişkilerin yeniden başladığını ilan edecek ve ardından Suriye bu girişimi memnuniyetle karşılayacak.
Her iki ülkenin güvenlik birimleri, başkanlık seviyesinde toplantılar yapacak.
Memurlar, iki tarafça mutabık kalınan kontroller çerçevesinde ticaret ve petrol için Irak sınırını açacaklar.
Irak, Birleşmiş Milletler ile yapacağı görüşmelerde, gıda ve ilaç için petrol anlaşmasının kabul edilmesi halinde Suriye’yi, Irak petrolünün ihracı için bir çıkış noktası kabul edecek.”
Haddam: “Irak büyükelçisi bu hususları bana dikte ettikten sonra ona şu yanıtı verdim: “Gerçekten hareketimizi durduran durumlar var. Durumu daha da karmaşık halde getirmemek için Araplarla temas kurmak istiyoruz. Kral Hüseyin’in bu hareketinde ciddi olduğunu görüyoruz. Bu yüzden Ürdün’ün Irak’ı kabahatlerini örten bir örtü olarak kullanmaması için çalışıyoruz. Yurtdışında irtibatta olduğumuz ve etki edebildiğimiz tüm Iraklılarla, Ürdün’ün ayıplarını örten birer incir yaprağı olmasınlar diye temasa geçiyoruz.”
“İran’la, Irak’taki muhalifler için bir konferans düzenleme anlaşmamız vardı. Bağdat’ın, yaptığımız bu hareketi bir manevra olarak yorumlamasından sakınmak için Irak’taki muhalifler konusuyla ilgili büyükelçiyi bilgilendirmek istedim.  Ancak onunla konuşurken anladım ki onlar, Irak’taki muhaliflere karşı hareket etmeyi planlamışlar ve Musul, Basra veya Kerkük’te onları ezmek için her türlü tedbiri almışlardı. Dış destekli muhalif hareketler için stratejik silahlar kullanılacaktı. Herhangi bir muhalif komplocuya ulaşmak için infaz hücrelerini yeniden etkinleştirdiler ve Cumhuriyet Muhafızlarına ek olarak büyük ve iyi donanımlı bir acil durum kuvvetleri oluşturdular. Onlara göre Hüseyin Kamil de Kral Hüseyin’in planının bir parçası olarak Bağdat’a döndü. Bu yüzden onu tasfiye ettiler ve ailesine ait tüm topraklara ve mülklere el koydular.”
“Görüşmenin sonunda kendisine mektubu Başkan Hafız Esed’e sunacağımı söyledim. 3 Mart 1996’da el-Kaysi’yi tekrar kabul ettim ve ona şunları söyledim: “Başkan Hafız Esed’in ve benim selamlarımı Başkan Ebi Uday’a ilet. Önceki gün görüşmemizde belirttiğim Kral Hüseyin’in Arap ülkelerini ziyareti, Kuveyt Emiri’nin Washington ziyareti, İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın Şam ziyareti, Sudan Cumhurbaşkanı’nın ziyareti gibi sebeplerle tekrar temas kurma fırsatımız olmadı. Sonra bayram geldi ve biz bir dizi Arap ülkesi için ziyaret tarihleri belirlemek için temaslarda bulunuyoruz.”
“Doğrudan temasların ve toplantıların, Arap ilişkilerini geliştirmek için fırsatlar sunacağına ve ister genel Arap durumuyla ilgili, isterse de ABD-İsrail planıyla başa çıkmakla ilgili düşüncelerimizin gerçekleşmesini kolaylaştıracağına inanıyoruz. Bu yolun en az zararlı yol olduğunu düşünüyoruz. Çünkü doğrudan herhangi bir adım atarak Arap devletlerini hayal kırıklığına uğratırsak bu durumu daha karmaşık hale getirir. Bir toplantı planlamak için sizinle de iletişime geçeceğiz.”
Arap Tarımsal Kalkınma Teşkilatı Genel Müdürü Yahya Bakur, 31 Mayıs ile 4 Haziran arasında Bağdat’a yaptığı ziyaretler hakkında Haddam’a bir rapor sundu. Şarku’l Avsat’ın bir nüshasını elde ettiği habere göre, el-Kaysi, Bakur’u odasında ziyaret ederek ABD ve İsrail’in, Ürdün ve Türkiye ile işbirliği içinde hem Irak hem de Suriye’ye yönelik düzenledikleri saldırılara karşılık olarak Irak’ın bu aşamada Suriye ile ilişkileri düzeltmeye verdiği önemi aktardı.
El-Kaysi burada, Başkan Saddam’ın Lübnan’a yönelik saldırılar sırasında kendisini aradığını ve “Irak tüm imkanlarıyla Suriye’nin emrindedir. Iraklıların bu konuda harekete geçmesi için bir işaret yeterlidir” dediğini aktardı. Ayrıca Saddam’ın kendisini bayram tatilinden önce de arayarak bayram tatili sırasında iki başkanın gizli bir zirvede buluşması teklifinde bulunduğunu söyledi ve ekledi: “Iraklılar, Cumhurbaşkanı Saddam’ın bayram haftasında Musul’u ve Suriye ile sınır bölgelerini ziyaret ettiğini göz önünde bulundurarak toplantı ile ilgili yayılan haberlerin doğru olduğuna inanıyorlardı. Hepsi, Suriye’yi sevdikleri için bu haberlere seviniyordu ve Suriye-Irak anlaşmasının onları sefaletten kurtaracağını hissediyordu.”
Sabri’ye göre, Irak liderliği o sırada Başkan Saddam’ın karşılıklı temasları ve mesajları ve Irak’ın sunduğu inisiyatifler hususunda Şam’ı bilgilendirdi. Bunlara olumlu yanıt veren Başkan Hafız Esed Irak petrolünün Suriye üzerinden geçişini onayladı. Tüm Iraklılar bunu büyük bir sevinçle karşıladılar. Irak, Ürdün ile özellikle ticari ilişkilerini düşürmek için Suriye ile adım atmak istiyor ve bunun hem Suriye’nin hem de Irak’ın çıkarına olacağına inanıyordu.
El-Kaysi, Saddam’ın kendisini, Katar’da meydana gelenleri ve ABD Genelkurmay Başkanı’nın bölgeyi ziyaretinin nedenlerini soruşturmak için aradığını söyledi. Bu arama esnasında Saddam, Bill Clinton tarafından imzalanmış, misyonu terörle mücadele etmek, bölgenin işlerini düzenlemek ve teröre destek veren ülkeleri cezalandırmak olan, Türkiye, Ürdün, İsrail, Katar ve Mısır ve başka ülkelerden oluşan bir Ortadoğu Güvenlik Konseyi kurulmasını kabul eden bir mektup gördüğünü söyledi.
Bakur’un raporuna göre ikinci gün (Cumartesi) program, Tarım Bakanı ile görüşmeler yapmayı içeriyordu. Bakanlık müsteşarı, Profesör Tarık Aziz’in beni beklediğini bildirdi. Toplantı sadece Enver Sabri Abdurrezzak’ın huzurunda Profesör’ün ofisinde yapıldı. Enver Sabri Abdurrezzak toplantıya Suriye’de geçirdiği güzel günleri ve merhum Enformasyon Bakanı Ahmed İskender Ahmed ile yaptığı samimi sohbetleri anlatarak başladı. Sonra da halimizi, sağlığımızı ve Profesör Faruk Şara’nın sağlık durumunu sordu ve Şam’a ve Şam halkına olan sevgisini belirtti.
Profesör Aziz de Moskova’da Sovyetlerin inisiyatifinde kendisi ile Enver Sabri Abdurrezzak arasındaki toplantıdan ve dışişleri bakanlığı görevini üstlendikten sonra da Profesör Faruk Şara ile yaptığı toplantıdan bahsetti. Bu toplantıların başkaları tarafından motive edildiğini ve Sovyet baskısına dayandığı için işe yaramadığını belirterek, bu bölgede çok büyük ve çok yönlü bir komplo olduğunu, sadece Irak’ın değil, İran’ın yanı sıra Suriye’nin de hedef alındığını söyledi. ABD’nin Arap ülkelerini tek tek değerlendirerek tahakkümden kurtuluş hareketini destekleyenleri seçeceğini aktardı. Başkan Saddam’ın, Suriye ile işbirliği yapma ve bölünme sebeplerini ortadan kaldırma girişimi önerilerinde samimi olduğunu ve Irak’ın bunun, Suriye’nin hizmetine olduğu gibi Irak’ın da hizmetine olacağına güvendiğini, Ürdün’ün, tüm istihbarat teşkilatları için küresel bir casusluk merkezi haline geldiği göz önüne alındığında Irak’ın dünyaya açılan penceresinin Ürdün değil Suriye olmasını istediğini ifade etti.  “Ruslar Irak’a, hareketlerinde Ürdün yolunu kullanmamalarını tavsiye etti. Bu sebeple Irak, mümkün olduğunca Tahran yolunu kullanıyor ve Şam yolunun da kendisine açık olmasını istiyor. Çünkü bu onlara çok yardımcı oluyor” dedi.
Kayıtlarda Prof. Aziz’in şu ifadeleri de yer alıyordu: “Irak, İranlılarla köprüler kurmaya ve net ilişkiler inşa etmeye çalıştı. İran’ın petrol türevi mallarının Irak ile mübadelesine dayalı ticari ilişkilerin geliştirilmesi ve sınırların açılması alanlarında adımlar attı. Bu her iki ülkenin de çıkarınaydı. Ancak İran ile sorunlar arttı. Zira iki ülkenin liderleri aynı fikirlere sahip değildi. Bu, her toplantıdaki davranış ve tutumlarda kendini gösteriyordu. Iraklı yönetimi, Suriye yönetiminin Başkan Saddam Hüseyin’in iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden inşa etme girişimine verdiği olumlu tepkiyi memnuniyetle karşıladı. Irak, ortak eyleme olan isteğinden ve iki devlet arasında Arap dayanışmasının önemini bildiğinden dolayı bu adımları atıyordu.”
Prof. Aziz: “Suriye’deki kardeşler petrolün Suriye’den geçmesine hazırdı. Hattın işleyişini görüşmek ve gereksinimleri belirlemek için bit heyet göndermek ve anlaşmaya ek olarak Birleşmiş Milletler’den bir talepte bulunmak için bir işaret bekliyorlardı. Ben, Sayın Enver Sabri’ye Irak petrolünün Suriye’den geçişi ve boru hattının işletilmesiyle ilgili anlaşmadan daha önceden haberdar olduğumu ancak bundan sonra anlaşma hakkında bir bilgi verilmediğini, bunun da Birleşmiş Milletler’in petrolün Suriye üzerinden geçişine izin vermediği izlenimi uyandırdığını söyledim.”
Bakur, raporuna şöyle devam ediyor: “Aziz, Irak ve Suriye arasında işbirliği kurulmasının bölgedeki çatışma ortamını iyileştireceğine, Arap kitlelere umut vereceğine ve özellikle Suriye, Irak ve İran’ı hedef alan, hem Suriye hem de Irak’taki kuşatmayı sıkıştırmak isteyen Türkiye-İsrail ve Ürdün-Türkiye ittifaklarının mevcut komplolarını başarısızlığa uğratacağına inanıyor. Aziz, Türk komplosunun, Kuzey Irak’ta Amerikan ve İngiliz kuvvetlerine yerine özellikle de Türkiye’nin havadan keşif yapmayı teklif etmesiyle ifşa olduğunu söyledi. Irak bunu çok ciddiye alıyor zira Türkiye-İsrail askeri anlaşmasından sonra Türkiye’nin Irak ve Suriye’ye dair topladığı bilgiler İsrail makamlarının erişiminde olacak.”
Bakur, raporuna şunları da ilave ediyor: “Pazar sabahı Enver Sabri, Dışişleri Bakanı Muhammed Said el-Sahhaf’ın, Başbakan Yardımcısı Taha Yasin Ramazan ile profesyonel çalışma görüşmeleri gerçekleştirdiğini, akşam da benimle görüşmek istediğini söyledi. Said el-Sahhaf, Irak’ın uluslararası durumundaki iyileşme göz önüne alındığında, Irak’ın mevcut koşullarının artık eskisinden daha iyi olduğunu ve eski dostlarının, kendileriyle gelecek aşamalarda başarılı sözleşmeler yapabilmek için iletişime geçmeye başladığını aktardı. Irak, Enver Sabri’nin Şam gezileri aracılığıyla sunduğu tekliflerin hepsinde dürüsttü ve olumlu yanıt alacağını umuyordu. Bu, Arapların kalplerine umut tohumları ekmeyi uman Saddam Hüseyin’in beklediği şeydi. El-Sahaf, Irak’ın dürüstlüğü hususunda şunları dedi: “Suriye’deki kardeşlerimizin, Irak’ın tüm tasarruflarında samimi olduğuna ve Suriye’nin güvenliğini tehdit eden tüm unsurların Irak güvenliğinin merkezine de bir hançer sapladığına inanmalarını ve bize güvenmelerini istiyoruz.”
“El-Sahaf’ın, ilişkileri geliştirmeye olan hevesi ve bunun için adım atma, işleri kolaylaştırma ve engelleri kaldırma konusundaki isteği çok açık belli oluyordu. Ayrıca bana, Enver Sabri’nin ilk işarette Şam’a gitmeye hazır olduğunu bildirdi. Giderken yanında, Irak’ın Suriye ile ilişkilere geri döndüğünü açıklayan deklarasyon metnini de götürecek ve eğer Suriyeliler de isterse metni onlarla görüşecek, onların görüşlerini de ifade etmesi için gerekli görülen değişiklikleri metne işleyecekti.”
Bakur, raporuna şöyle devam ediyor: “Dışişleri Bakanı ile görüşmeyi tamamladıktan sonra, Enver Sabri, Başkan Saddam’ın güvenlik danışmanının tüm konulardan haberdar olarak benimle görüşmek istediğini, Saddam’ın güvenlik güçlerinin başında bulunduğunu ve adının Mani Reşid (Ebu Enes) olduğunu söyledi. Mani Reşid, mevcut koşulların, ilişkilerin geri döndüğünü duyurmak için çok elverişli olduğuna, hem Suriye’yi hem de Irak’ı tehdit eden ulusal güvenlik tehlikelerini engellemek adına ortak eylem yapmak için iklimin olgunlaştığına inanıyor. Mani Reşid, Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’in, Devlet Başkanı Hafız Esed’in ciddi duruşunu çok takdir ettiğini ve yurtdışındaki muhalefetten gelen sinyallerin, Suriye mevzisinin, Ürdün Kralı Abdullah’ın önce Irak’ta yapmayı planladığı oradan da Suriye’ye uzanan sabotaj operasyonlarını başarısızlığa uğrattığını söyledi”
Aynı rapora göre; “Sınır komitelerinde güvenlik toplantıları yapıldı. O dönemde Haseke’deki Askeri İstihbarat şubesinin müdürü olan Muhammed Mansura’nın pozisyonun iyi olduğunu düşündük. Ona, iki ülke arasındaki yeni atmosfere uygun yeni görevleri olduğunu, aşiretler ve emekli subaylar arasındaki Ürdün’ün tüm hareketlerinin tarafımızca bilindiğini ve bir sorun teşkil etmeyeceğini bildirdik. Güvenlikle ilgili konularda bilgi ve görüş alışverişinde bulunmak üzere güvenlik yetkilileri arasında toplantılar düzenlemeyi dört gözle bekliyoruz. Bu, sınırların kademeli olarak açılmasına yardımcı olarak iki ülkenin de çıkarına olacaktır. Ayrıca Suriye ve Irak’a, Ürdün, Türkiye ve İsrail’in kıskacından kaçmak için bir şans verecektir” denildiği aktarıldı.
Bakur: “3 Haziran 1996 Pazartesi sabahı, saat 10’da Enver Sabri, Saddam ile görüşmemde el-Sahhaf’ın bana refakat edeceğini bildirdi. Başkanlık konutuna ulaştıktan sonra, doğrudan cumhurbaşkanının olduğu salona yöneldik. Cumhurbaşkanı, salonun son üçte birlik kısmında duruyordu. İçeri girdiğimizde bizi selamladı ve Arap elçilerinin onunla daha önce yaptığı üç görüşmeyi hatırlayarak oturdu. Cumhurbaşkanı Saddam, konuşmasına Başkan Hafız Esed ve Haddam’a selamlarını ileterek başladı ve şunları söyledi: “Daha önceki olumlu temasları ve bu temasların ayrıntılarını biliyoruz. İki ülkenin karşılaştığı zor durumlarla ve iki ülkeye kurulan komplolarla başa çıkmayı istiyoruz. Bizim teklifimiz, Şam’daki kardeşlerimiz sürecin olgunlaştığını düşünene kadar toplantıların devam etmesi ve her gerekli görüldüğünde toplanılmasıdır. Suriye ile Irak arasında eski ilişkilerden farklı, yeni temeller üzerine kurulu, güvene dayalı bir ilişki kurulmasını arzu ediyoruz. Aynı politikayı diğer Arap ülkelerine karşı da takip ediyoruz. Herhangi bir Arap ülkesiyle kuracağımız olumlu ilişkiler çok önemlidir ancak Irak için en önemlisi Suriye ile iyi ilişkilere sahip olmasıdır.”
Saddam şöyle devam etti: “İki ülke arasında iyi ilişkiler kurma arzumuzu Suriye’deki kardeşlerimize açıkça ifade ettik. Belirli noktalarda girişimlerde bulunduk ve olumlu ve teşvik edici sonuçlar aldık. Geriye, şartlarına ve bu konudaki düşüncelerine göre meseleyi Suriye’ye bırakmak kaldı.  Suriye ile Irak arasında geçenleri başkalarına bildirmek olumsuz bir durum değil olumlu bir durumdur. Yabancı bir ülke olmasına rağmen İran’ı bilgilendirmek olumlu bir eylemdir ve baskı altındayken onlarla koordinasyon içinde olmak bize fayda verir. Her ne kadar bakış açıları kısıtlı olsa da, ya hep ya hiç diye düşünseler de onlarla iletişime geçmeyi denedik ve basit ilişkiler kurmakta bir miktar başarı elde ettik. İranlılara, “Biz komşuyuz. Bizi yanlış anladınız ve yanlış hareket ettiniz. Biz de başka konularda yanlışlar yaptık. Şimdi daha iyi bir ilişki kurmak istiyoruz. İlişkilerin tamamen gelişmesini ise zamana bırakıyoruz” dedik. Tutsakların sorununu çözmediler. Tüm girişimlerimize rağmen uçakları iade etmediler. Önce olumlu sonra olumsuz sinyaller aldık. Kral Hüseyin de yabancılarla ilişkilerinde çok yanılıyor. Ona, ilişkilerinde özgür olmasını, ülkesinin menfaatlerine göre hareket etmesini ve Irak’a zarar vermemesini söyledim ama o tam tersini seçti. Kral Hüseyin’in Başkan Esed’e yazdığı mektup dikkatimi çekti. Bu garip mesaj, onun bu hataları bilerek yaptığını ve yaptıklarından utanmayan yöneticilerden biri olduğunu gösteriyor. Umarım Başkan Esed, bu zor şartlarımız için bize bir güvence verir. Biz sabırlı olduk ve sabırla hareket ettik. Sabır, zor koşulların üstesinden gelebilmek için ciddiyetle çalışmamızı, her vatandaşın, rolünü üstlenerek vatandaşlığını kanıtlamasını sağladı. “
Saddam, petrolün Suriye üzerinden geçişiyle ilgili ise şunları söyledi: “Bu bizim için stratejik bir meseledir. Bunu sadece kar-zarar veya başka bir mesele olarak değerlendirmiyoruz. Önemli olan petrolün geçmesi ve boru hattının bin varil de olsa işletilmesi. Geleceğe yönelik bir öngörüyle petrol akışının artarak devam etmesini bekliyoruz. Suriyeli kardeşlerimize bu alanda işbirliğine ve gerekli formaliteleri tamamlamak, hattın hazırlanması için teknik konuları ve gereklilikleri incelemek üzere bir heyet göndermeye hazır olduğumuzu bildirmek isterim. Hızlıca bir cevap almayı umuyoruz.”
Bakur : “O gece el-Kaysi, bana, Şam’a gitmeden önce “sadece yarım saatliğine” de olsa el-Sahaf’ın benimle buluşmak istediğini bildirdi. Toplantı el-Sahaf’ın ofisinde gerçekleşti. El-Sahaf bana, Başkan Saddam’ın önceki Savunma Bakanı olan General Mustafa Talas’ın eş-Şuruk dergisiyle yaptığı ve Başkan Houari Boumediene suikastının ayrıntılarını anlattığı röportajını gördüğünü, Saddam’ın bu suikast ile suçlandığını söyledi.” Başkan Saddam, 3 Nisan 1996’da, iki ülke arasındaki olumlu ve teşvik edici temasların gerçekleştiği bir zamanda bu açıklamaya oldukça şaşırmış ancak Suriye ile ilişkilerin korunması için basının konuya tepki vermemesini istemişti. Bu nedenle dünkü toplantıda cumhurbaşkanı Saddam bu konuyu gündeme getirmek istemedi ve Suriye’deki kardeşlere haber vermem ve konuyu uygun gördükleri şekilde halletmem için röportajın bir nüshasının bana verilmesini talep etti.

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 1: Hafız Esed, Saddam Hüseyin’den ilk mesajını dikkate aldı ve yanıt vermeden önce Saddam’ı test etti
Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor-3: Esed Saddam’ı durdurmak için Fransa’ya iş birliği teklif etti
Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-4:  Hafız Esed Saddam’ı kurtarmaya çalıştı



Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
TT

Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)

Ahmed Abdulhakim

Bölgesel ittifakların değişkenliği nedeniyle, jeopolitik açıdan son derece önemli Afrika Boynuzu üzerindeki şiddetli rekabet yaşanıyor. Bu durum Somali’yi, Aden Körfezi'ne bakan stratejik konumu ve dünyanın en önemli ticaret ve enerji arterlerinden biri olan Bab el-Mandeb Boğazı'na yakınlığı nedeniyle, artan dış müdahalelerle birlikte bölgesel güvenlik denklemlerinde hızla odak noktası haline getirmektedir.

On yıllardır iç savaşların yaşandığı ve kurumları kronik kırılganlıkla boğuşan Somali, coğrafi konumu ve karmaşık durumu nedeniyle, nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir rekabet arenasına dönüştü. Somali'nin askerileşmesi artık ‘milli ordunun kapasitesinin geliştirilmesi’ veya silahlı gruplara karşı operasyonların yoğunlaştırılmasıyla sınırlı kalmayıp, savunma anlaşmaları, eğitim ve silahlanma programlarına da uzanmıştır. Bu hareket, komşu ülkelerin hesaplamalarının, Afrika Boynuzu'nda kalıcı bir yer edinmek isteyen daha geniş bölgesel güçlerin bahisleriyle kesiştiği gergin bir bölgesel ortamda gerçekleşiyor.

Gözlemcilerin Mogadişu'nun ‘iç isyanla mücadele eden bir Afrika başkenti’ olmaktan ziyade ‘güç dengesinin yeniden yapılandırılması için savaş alanına dönüştüğünü’ ifade ettikleri bir ortamda, her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması artık caydırıcılık dengesinin değişmesi veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor. Bu da caydırıcılık dengesinde bir kayma veya belirli taraflara yönelik konumlandırma olarak görülüyor ve iç ve dış güçler arasındaki sorunların karmaşıklığı ve iç içe geçmesi nedeniyle çatışmalara veya ‘vekalet savaşına’ kayma olasılığını artırıyor.

Kahire ve “bölgesel varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı”

Mısır'ın Somali'deki Afrika Birliği (AfB) Barış Gücü Misyonu’na (AUSSOM) katılmak üzere planlanan ve ülkenin üst düzey askeri liderleri ile Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un katıldığı son askeri geçit töreni, Kahire'nin Mogadişu'nun dış varlık denklemindeki konumuna ilişkin geçici bir mesaj değildi.

Somali ile karşılıklı savunma anlaşması imzalayan Mısır, stratejik öneminden ötürü Afrika Boynuzu bölgesindeki ‘tehdit altında olan’ çıkarlarına yıllardır hassas davranıyor. Uluslararası deniz ticaret yollarına doğrudan bağlantısı nedeniyle, bu bölgedeki güç dengesinin değişmesinin küresel ticareti ve Süveyş Kanalı'nın güvenliğini etkileyebileceğini değerlendiriyor. Süveyş Kanalı, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12'sinin geçtiği ve Kahire'nin en önemli döviz kaynaklarından biri olan, Mısır ekonomisi için hayati öneme sahip bir arter olarak kabul ediliyor.

fefevf
İsrail Somaliland'ı tanıdıktan sonra Somalililer İsrail'e karşı protesto gösterisi düzenledi (Reuters)

Mısır'ın hesaplarına göre İsrail'in ‘Somaliland’ olarak bilinen bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıma kararı almasıyla Somali'deki varlığının artması, Mısır için bir ‘tehdit’ oluşturuyor. Zira bu adım, Mısır'ın hayati deniz koridorlarının yakınlarına ona düşman olan yeni ittifakların kurulmasına veya daha fazla askeri üssün kurulmasına zemin hazırlıyor. Bununla birlikte Mısır, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Mısır ile gergin ilişkiler içinde olan Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlama çabalarını da kendi çıkarlarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyordu.

Mısır'ın eski Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni, Mısır'ın Somali krizi ve Afrika Boynuzu'ndaki zorluklara yaklaşımının ‘bu karmaşık durumların, Afrika Boynuzu bölgesiyle yakından bağlantılı olan bölgesel güvenlik veya ulusal güvenliği etkilememesini sağlama konusundaki hassasiyetinden kaynaklandığını’ değerlendiriyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hafeni açıklamasında, Mısır'ın çıkarlarının ‘Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nda deniz taşımacılığı üzerindeki etkilerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda bölgeyi bir bütün olarak olumsuz etkileyen geçmişte biriken sorunların üstesinden gelmek için sosyal ve ekonomik kalkınma çabalarını teşvik etme yönünde de ilerlediğini’ belirtti.

Hafeni'ye göre Kahire, bölgedeki ulusal kurumların istikrarını ve kaosun yayılmasının önlenmesini daha çok önemsiyor. Bu kaos, bölgelerdeki gerginliğin artmasını durdurmak için ciddi uluslararası ve bölgesel çabalar gösterilmediği için bu ülkelerin kaynaklarını ve kapasitelerini büyük ölçüde etkiledi. Hafeni, genel olarak Afrika Boynuzu'nun özelde ise Somali'nin ‘birçok uluslararası ve bölgesel güç için hassas ve son derece önemli bir bölge olmaya devam ettiğini belirterek, bu yüzden Mısır'ın bölgedeki ülkelerle ikili eylemler yoluyla veya Afrika Birliği (AfB), Arap ve uluslararası kuruluşlar gibi ilgili kuruluşlar aracılığıyla ve bölgede bulunan güçlerle birlikte çalışarak üstlendiği rol, bu vizyonu gerçekleştirmeye yönelik adımların önem taşıdığını vurguladı.

Hafeni, sözlerini şöyle sürdürdü:

Mısır, Mogadişu'nun devlet kurumlarını korumak, kalkınmayı sağlamak, kaybedilen istikrarı yeniden tesis etmek ve özellikle kalkınmaya odaklanmak için gösterdiği çabaları desteklemeyi amaçlıyor.”

Özelde Somali, genel olarak ise Afrika Boynuzu bölgesindeki durumun ‘tüm olasılıklara açık’ olduğunu düşündüğünü belirten Hafeni, ‘yabancı müdahale ve bazı iç tarafların bu müdahaleyi bölgesel güvenliği tehlikeye atarak kendi dar çıkarlarına hizmet edecek şekilde istismar etmelerinin, Mısır da dahil olmak üzere bir dizi ülkenin ulusal güvenliğine zarar verdiğini’ söyledi.

Öte yandan Mısır'ın Afrika İşlerinden Sorumlu Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Muna Amr, ülkesinin Afrika Boynuzu ve Somali'deki ‘varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı’ konusundaki hesaplarına ‘uluslararası taraflar arasındaki çatışma ve çıkar farklılıklarının ardından, Mısır için hayati önem taşıyan bu bölgede vekalet savaşlarının yayılması’ gibi bir boyut daha ekliyor. Amr, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sudan'daki iç savaşın şiddetlenmesi ve dış tarafların artan müdahalesi, dış güçlerin devletin ulusal kurumlarını feda ederek bir tarafı desteklemesi ve bu tarafın hayatta kalmasını sağlayan sürekli siyasi, güvenlik ve askeri destek almasıyla, durumun tırmanmaya ve alevlenmeye devam etmesinin en güçlü örneğidir” değerlendirmesinde bulundu.

fddf
Somaliland ile Mogadişu'daki merkezi hükümet arasındaki kriz 1990'lı yıllara kadar uzanıyor, ancak bu konudaki çatışma ister doğrudan ister dolaylı olsun, son yıllarda daha belirgin hale geldi (AFP)

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana da bu değerlendirmeye katılıyor. Şabana yaptığı değerlendirmede, Mısır'ın çıkarlarına yönelik en büyük tehdidin, İsrail'in Somaliland'ı ilk kez tanıması ışığında, devletlerin, özellikle Somali'nin bölünmesi ve parçalanması olduğunu düşünüyor. Mısır'ın çeşitli yollarla gerçekleştirdiği eylem ve müdahalelerin, ulusal güvenliği için hayati önem taşıyan bölgedeki çıkarlarını güvence altına almayı amaçladığını belirten Şabana, özellikle de Kahire için hayati öneme sahip iki konuyu, Kızıldeniz ve Nil sularında seyrüsefer özgürlüğünü içerdiğini belirtiyor.

Şabana, Mısır'ın çıkarlarını korumaya istekli olduğunu ve aslında Somali'ye güç gönderme sürecinde olduğunu, bunun amacının çatışmayı kışkırtmak veya mevcut sorunları karmaşıklaştırmak değil, Somali'nin egemenliğini ve istikrarını ve resmi kurumlarını korumak için çözümün bir parçası olmak olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre Mısır'ın Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan faaliyetleri, öncelikle Etiyopya'yı izole etmeyi amaçlamaktadır ve bu yeni bir şey değil. Etiyopya’nın bunun farkında olduğunu ve bu yüzden Mısır'ın hamlelerine karşı koymak için ters yönde hareket ettiğini söyleyen İbrahim, “Bölgedeki herhangi bir yabancı ülkenin hareketi, kendi çıkarlarını korumak ve etkisini güçlendirmek içindir ve mevcut çatışma ışığında, Sudan'da olduğu gibi vekalet savaşlarının artmasına tanık olabiliriz” yorumunda bulundu.

Son yıllarda Kahire, Afrika Boynuzu'ndaki varlığını önemli ölçüde güçlendirdi. Bu gelişme, Somali, Cibuti ve Eritre ile ekonomik, siyasi, güvenlik ve hatta askeri ilişkilerinin güçlenmesinin ardından gerçekleşti. Addis Ababa, bu adımları uzun süredir “kendisini doğrudan hedef alan” adımlar olarak nitelendiriyor, ancak Kahire bunu reddediyor.

Somali ile ilgili olarak Mısır, Somali'nin birliğini korumak ve çıkarlarını tehdit eden herhangi bir yabancı genişlemeye karşı denge oluşturmak amacıyla, güvenlik ve askeri iş birliği ile eğitim ve ekipman desteği sağlayarak federal hükümetle ilişkilerini güçlendirdi. Mogadişu ise dış güçlerin emellerine karşı koymak için Mısır ve Türkiye'nin desteğine güveniyor.

5hj
Kahire, yıllardır stratejik öneme sahip Afrika Boynuzu bölgesinde ‘tehdit altındaki’ çıkarlarını korumak için çabalarını yoğunlaştırmaya çalışıyor (Mısır Cumhuriyeti Başkanlığı)

Kahire'nin son hamlesi, Mısır ordusunun 11 Şubat Çarşamba günü Somali Cumhurbaşkanı’nın AUSSOM’a katılan güçlerin düzenlenmesine tanık olduğunu duyurmasının ardından gerçekleşti. Bu, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve bir dizi silahlı kuvvetler komutanının huzurunda gerçekleşti. Bu önlemler, ‘tüm silahların ve uzmanlık alanlarının hazırlık ve savaşa hazır olma durumunu yansıtıyor’ olarak değerlendirildi ve ardından eğitim faaliyetleri ve misyona katılan araçların modelleri sergilendi.

Mısır Ordu Sözcüsü Albay Garib Abdulhafız, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin Somali'li mevkidaşı ile gerçekleştirdiği son görüşmede yaptığı açıklamaları aktararak, “Mısır, Afrika kıtasına olan bağlılığı ve Somali'nin tamamında güvenlik ve istikrarı sağlama konusundaki kararlılığı doğrultusunda, misyon kapsamında kuvvetlerini konuşlandırmaya devam edecek” dedi.

Çelişkili ittifaklar ve çelişkili çıkarlar

Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan yabancı müdahale, bölgeyi nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir çatışma alanına dönüştürdü. Kızıldeniz'in güney girişinde, bu güçler arasındaki rekabet artık gizli veya örtülü değil, daha açık ve çatışmacı hale geldi.

Son zamanlarda ilgi gören Somali'deki sıcak noktalardan biri, Somaliland bölgesi ve Somali merkezi hükümeti ile yaşadığı karmaşık kriz olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorun 1990'lı yıllara kadar uzanmasına rağmen, coğrafi konumu nedeniyle doğrudan veya dolaylı olarak yaşanan rekabet çatışması, bölgeye uluslararası müdahalenin artmasına neden olan en önemli faktör haline geldi ve yeni boyut ve biçimler aldı.

Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre genel olarak Afrika Boynuzu bölgesi (Somali, Etiyopya, Cibuti, Eritre ve Kenya dahil), özelde ise Somali, birbirinden farklı birçok ittifak arasındaki vekalet savaşlarının sahnesine dönüştü. İbrahim yaptığı değerlendirmede, rekabetin boyutu ve projeler ile çıkarların çatışması, ilgili aktörlerin hızlanan dinamikleri ile birleştiğinde, mevcut ittifakların yapısında bir değişikliğe yol açabileceğini ve gelecekte yeni ittifakların ortaya çıkabileceğini belirtti.

vfgrthy
Somali Ulusal Ordusu bir şehri terörist gruplardan korurken (AFP)

Bu coğrafi bölgedeki mevcut akımların veya ittifakların temel olarak çıkarlar, güvenlik ve askeri hegemonyanın peşinde olma ve nüfuzun güçlendirilmesi tarafından yönetildiğini ifade eden İbrahim, bu müdahalelerin genel olarak zaten kırılgan olan Afrika Boynuzu bölgesi ve bu bölgedeki ülkeler için zararlı olduğunu ve herhangi bir çatışmanın olumsuz etkisini daha da artırabileceğini düşündüğünü belirtti. İbrahim, jeopolitik gerçekliğin zaman zaman önemli değişikliklere uğradığı göz önüne alındığında, bu özellikle doğru olsa da Etiyopya ile Somali arasında Somaliland bölgesi üzerindeki ilişkileri yöneten anlaşmazlıklara ve hem Addis Ababa ile Asmara arasındaki hem de Hartum ve Kahire arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilimlere işaret etti. Bu gerilimin, bölgedeki ülkeleri bir ittifaka yaklaşmaya veya uzaklaşmaya ittiğini ve bunun da nihayetinde Afrika Boynuzu'ndaki hükümetlerin çıkarlarını tehdit ettiğini, bölgede binlerce yıldır var olan siyasi, sosyal ve tarihi sabitleri ve bağları aştığını düşünüyor.

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana ise Afrika Boynuzu'nun stratejik öneminin uluslararası deniz ticaret yolunu kontrol etmesinden kaynaklandığını ve bu nedenle bu bölge için rekabetin muhtemel ve devamlı olduğunu söylüyor. Her ülkenin kendi görüşüne göre çıkarlarını elde etmeye çalıştığını belirten Şabana, Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlamak ve bölgedeki güç olarak niteliksel üstünlüğünü korumak istediğini örnek olarak gösteriyor. Şabana’ya göre diğer ülkelerin çıkarları ise mineral ve enerji ithalatını güvence altına almak isteyenler, bu stratejik koridorda seyrüseferi güvence altına almak isteyenler ve ekonomik ve ticari nedenlerle bölgede istikrarı güvence altına almak isteyenler arasında değişiklik gösteriyor.

Şabana, Afrika Boynuzu'nun son zamanlarda önemli gelişmelere tanık olduğunu, bunların başında İsrail'in Somaliland'ı tanımasının ve bundan önce Etiyopya ile Somaliland arasında Addis Ababa'nın 2024 yılında denize erişimini garanti eden bir mutabakat zaptının imzalanmasının geldiğini belirtti. Tüm bu gelişmelerin, diğer tarafları da bölgedeki varlıklarını, etkilerini ve çıkarlarını korumak için çabalarını hızlandırmaya ittiğine dikkat çeken Şabana, bölgedeki nüfuzunu güvence altına almak ve çıkarlarını en üst düzeye çıkarmak için bölgesel ve uluslararası güçler arasında rekabetin şiddetli olduğunu ve bunun etkisinin bölgenin coğrafyasının ötesinde bölgesel ve uluslararası düzeylere uzandığını ifade etti.

Somaliland, merkezi devletin çöküşünün ardından 1991 yılında Somali'den ayrıldığını ilan etmesine rağmen, uluslararası toplum tarafından tanınmadı. Bölgesel istikrarın garantisi ve kırılgan devletlerin parçalanmasını önlemenin bir yolu olarak Somali'nin birliğini temel alan bu yaklaşım, Etiyopya ve İsrail bu ilkeyi açıkça çiğnemeye çalışana kadar sürdürüldü. Addis Ababa'nın iki yıl önceki hamlesi sonuçsuz kalırken, Tel Aviv'in hamlesi nihayet çıkmaza son verdi ve bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk ülke oldu.

Şabana, Somali'deki durum ve bölgeler arasındaki bölünmeye atıfta bulunarak konuşmasına devam etti. Örneğin, dünyanın Somaliland'ı fiili bir otorite olarak kabul ettiğini ve bazı ülkelerin kendi çıkarları için bu durumu pekiştirmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak aynı zamanda, Afrika'da ve uluslararası alanda reddedilen bir devleti parçalamak ve egemenliğine müdahale etmek gibi ağır siyasi sorumluluğu üstlenmemek için ayrılıkçı bölgeyi tanımak istemiyorlar. Afrika Boynuzu'nda hızlı gelişmeler olduğunu, ancak her tarafın bunları kendi çıkarlarına göre çerçevelemeye çalıştığı değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan, Sudanlı araştırmacı ve yazar Kaddafi Menhal Cuma, Somali ve Afrika Boynuzu bölgesinde artan gerginliği, Etiyopya'nın bu bölgedeki istikrarsızlaştırıcı rolüne, özellikle de komşu ülkelerin egemenliği ve istikrarını hiçe sayarak Kızıldeniz'e erişim sağlamaya yönelik kesintisiz çabalarına bağladı. Cuma yaptığı açıklamada, “Afrika ülkesi olmasına rağmen Etiyopya, bir süredir Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bölgedeki etkili ülkelere, özellikle İsrail'e açıkça düşman olan ülkelerle artan iş birliği, jeopolitik hamlelerini daha da karmaşık hale getiriyor” dedi.

Cuma, Etiyopya ile İsrail arasındaki iş birliğinin Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmayı ve Mısır gibi bazı ülkeleri zayıflatıp izole etmeyi amaçladığından şüphe olmadığını ve bunun da Afrika Boynuzu bölgesindeki durumu daha da karmaşık hale getirdiğini belirtti.

Peki, hangi olası senaryolar var?

Afrika Boynuzu'ndaki rekabetin artık küresel güçlerle sınırlı olmadığı bir dönemde, Kızıldeniz'in güney girişinde etki alanlarını genişletmeye çalışan bölgesel aktörlerin sayısı giderek artıyor. Tüm gözler, bu şiddetli rekabetin yansımaları ve sonuçlarına çevrilmişken özellikle de bu aktörlerin çoğu birbirleriyle çatışma halinde olduğundan, bölgeyi siyasi ve ekonomik dengeleri yeniden şekillendirmek için ‘nüfuz alanlarının askerileştirilmesi’ aşamasına itiyor.

Eymen Şabana, gerginliğin tırmanması ve çok sayıda çatışmalı projenin geleceği ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Öncelikle, bu bölgedeki rakip bölgesel güçlerin bir tür koordinasyonla birleşip birleşmediklerini sormalıyız. Buna cevap vermek gerekirse, bence öyle değil. Aslında, her ülkenin hareketleri kısıtlanmış olsa da aralarında şiddetli bir rekabet söz konusu. Örneğin, Etiyopya, Mısır ve Sudan ile tartışmalı Rönesans (Hedasi) Barajı sorunu nedeniyle kısıtlanmış durumda. Türkiye de Etiyopya, Mısır, Körfez ülkeleri ve diğerleri gibi bölgedeki ülkelerle olan çıkarları nedeniyle kısıtlı hareket edebiliyor. Öte yandan ABD, bu konuyu İsrail ve bölgedeki müttefiklerinin lehine kullanmaya çalışıyor. Bu da mevcut karmaşık durum göz önüne alındığında, Afrika Boynuzu'nun daha da kötüleşmesi ve gerginliklerin artmasının muhtemel olduğu anlamına geliyor.”

Somali'de yabancı müdahalenin yaygınlaşması ve birbirine zıt ittifakların ortaya çıkmasına da değinen Şabana, “Bunları Somali'deki dış müdahalelere karşı kurulan ittifaklar olarak tanımlayamayız, daha çok iki ana müdahale akımı olarak tanımlayabiliriz. İlki Somali topraklarının birliğini ve devletin bölünmemesi gerektiğini vurgularken, diğeri diğer sabiteleri gözetmeksizin kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor” dedi. Şabana ayrıca, bu iki akımın çatışması veya ‘tüm taraflar için zararlı’ olarak nitelendirdiği uzun soluklu silahlı çatışmaya dönüşmesi ihtimalinin ortadan kaldırılabileceğine inandığını ifade etti.

cdvfg
Somali'de kurulan her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması, caydırıcılık dengesindeki bir değişiklik veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor (AFP)

Şabana, Somali'de yaşananların, Sudan'daki iç savaş veya Nil suyu ve Büyük Etiyopya Rönesans Barajı sorunu gibi bölgedeki diğer sorunları ve zorlukları da etkilediğini, bölgedeki kutuplaşma ve istikrarsızlığı artırdığını ve iş birliği olanaklarını olumsuz etkilediğini düşündüğünü belirtti.

Mısır eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni ise, Somali'deki durumun 30 yılı aşkın bir süre önce Siad Barre rejiminin düşüşünden bu yana kaos ve istikrarsızlıkla karakterize olduğunu söyledi. Hafeni, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, ‘o anın bölgede sayısız yabancı müdahalenin başlangıcı olduğunu ve daha sonra projeler arasında çatışma ve rekabetin başladığını’ belirtti.

Hafeni, değerlendirmesine şöyle devam etti:

“Son yıllarda Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki kriz, Ortadoğu'daki gerilimler, özellikle İran'ın bölgedeki artan etkisi ve Kızıldeniz'in diğer tarafındaki Yemen'e varışıyla iç içe geçerek daha karmaşık hale geldi. Bu bağlamda, durum her geçen yıl daha da karmaşık hale geldi ve karmaşıklaştıkça, bölgedeki yabancı müdahale ve müdahil olma düzeyleri de arttı.”

Birçok ülkenin çıkarları açısından Babu’l-Mendeb ve Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğinin hayati önem taşıdığını belirten Hafeni, bunu korumak için birçok bölgesel ve yabancı gücün, Afrika Boynuzu'ndaki bölgesel ve ulusal güvenliği tehlikeye atsa bile, kendi vizyonlarını ve projelerini gerçekleştirmeye çalıştığına işaret etti.

Büyükelçi Muna Ömer ise Somali'nin Babu’l-Mendeb Boğazı, Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyinde yer alması, Husilerin varlığı ve Sudan ile Gazze'deki olaylar göz önüne alındığında, Ortadoğu'daki koşullar nedeniyle mevcut uluslararası rekabetin yeni bir boyut kazandığını düşünüyor. Tüm bu koşullar, birçok yabancı filonun bu bölgedeki uluslararası sularda yoğunlaşmasına yol açtığını belirten Ömer’e göre çok sayıda ve çelişkili müdahalelerin ve çatışmaların olması, askeri gerilimden ziyade caydırıcılık dengesine yol açabilir.

Somali'nin stratejik konumu ve hükümetinin ve kurumlarının zayıflığı nedeniyle uluslararası güçlerin Somali'ye olan ilgisinin Mogadişu'yu terörist hareketlerin hedefi haline getirdiğini belirten Muna Ömer, stratejik konumu ve zayıf hükümeti nedeniyle Somali'nin bir rekabet sahası haline geldiğini ve son on yıllarda birçok yabancı gücün Somali'de varlık gösterdiğini söyledi. Ömer, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'de en fazla askeri üssün bulunduğu bölge haline gelen Cibuti örneğine işaret etti.

Büyükelçi Ömer, şunları söyledi:

“On yıllardır Afrika Boynuzu'nda, özellikle de Somali'de birçok yabancı müdahaleye tanık olduk. Güvenlik ve ekonomi alanında Rusya'nın, ekonomi, kalkınma ve ticaret alanında Türkiye'nin varlığını gördük. Ayrıca Kenya ve Etiyopya gibi komşu ülkeler de askeri, ekonomik ve diğer alanlarda varlık gösteriyor. Son olarak, Somaliland'da İsrail var ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğerleri gibi Körfez ülkeleri de bu rekabet halindeki güçlere ekleniyor.”

Öte yandan Afrika Boynuzu'nun uluslararası güçlerin şiddetli rekabetine sahne olmasının ardından, dünyanın herhangi bir bölgesine yönelik yabancı müdahalenin olumsuz niteliğini ve bunun kısa ve uzun vadede çatışma olasılığını artırıcı etkisini vurgulayan Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim, “Yabancı müdahale ve yabancı ülkelerin Afrika Boynuzu'na, özellikle de Somali'ye müdahil olması, bölgeyi daha fazla çatışmaya ve gerilime sürükledi. Bu durum İsrail'in bölgeye girmesi ve Somaliland'ı bağımsız bir devlet olarak tanıması ve ondan önce Rusya, Çin ve ABD arasında devam eden rekabet gibi bölgenin çıkarlarına aykırı büyük hedefleri ve amaçları olan projelerin müdahalesine kapı açtı. Bu da nihayetinde daha fazla bölünmeye ve AfB, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve diğerleri gibi anlaşmazlıkları çözmede başarısız olduğunu gördüğümüz bölgesel kuruluşların rolünün azalmasına sebep oluyor” ifadelerini kullandı.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
TT

Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’da kapsamlı barış planının başarıya ulaşıp ulaşamayacağına dair tartışmalar sürerken, özellikle Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmeyeceğini düşünen çevreler planın uygulanabilirliği konusunda şüphelerini dile getiriyor. Bu kesimler, İsrail hükümetinin de bu durumu, süreci bütünüyle sekteye uğratmak için kullanabileceğini ve müzakereleri zorlaştıracak çok sayıda ağır şart öne sürebileceğini savunuyor. Buna karşılık ABD yönetimine yakın isimler ise iyimser mesajlar veriyor. Projede kilit sorumluluklar üstlenen üç İsrailli yetkili de bu isimler arasında yer alıyor.

Söz konusu isimler, ABD Başkanı’nın planın başarıya ulaşması konusunda kararlı olduğunu ve sürecin sabote edilmesine izin vermeyeceğini vurguluyor. Ayrıca şimdiye kadar atılan adımların, biriken engellere rağmen ‘umut verici’ olduğunu ifade ediyorlar.

dvfd
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, toplu iftar yapan yerinden edilmiş aileler, 21 Şubat 2026 (AFP)

İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth, ABD ekibi tarafından görevlendirilen ve İsrail’i resmen temsil etmeyen İsrailli yetkililere dayandırdığı haberinde, sürecin artık geri dönülmez biçimde başladığını aktardı. Yetkililer, Mısır, Türkiye ve Katar’ın Hamas’ı iş birliğine ikna etmek için etkili bir rol üstlendiğini ifade etti.

Gazete, İsrail’in siyasi ve askeri liderliğinde birçok ismin Trump’ın vizyonuna ve bu vizyona inanan danışmanları Steve Witkoff ile Jared Kushner’ın planı fiilen hayata geçirme kapasitesine kuşkuyla yaklaştığını yazdı. Söz konusu iki ismin, planın uygulanma mekanizmalarını oluşturmak ve başarıya ulaştırmakla görevlendirildiği belirtildi.

Buna karşılık Barış Konseyi’nde yer alan İsrailli yetkililer (İş insanı Yakir Gabay, teknoloji sektörü yöneticisi Liran Tancman ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ABD koordinasyon merkezindeki temsilcisi Michael Eisenberg) Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmesi ve Filistinlilerin okul müfredatını ‘barış ve hoşgörü kültürünü’ esas alacak şekilde değiştirmesi halinde Trump’ın projesinin ‘Gazze Şeridi’ni gerçek bir rivieraya dönüştürmek için tarihi bir fırsat’ olacağını savundu.

Şarku’l Avsat’ın Yedioth Ahronoth’tan aktardığına göre yetkililer, projenin arkasında ‘engellenmesi zor, sağlam, profesyonel ve dengeli bir çekirdek oluşturan’ Amerikalı, Arap ve uluslararası isimlerden oluşan bir kadronun bulunduğunu ifade etti.

Ancak aynı yetkililer, Hamas’tan talep edilen hususun ‘taviz verilemeyecek belirleyici unsur’ olduğuna da dikkat çekti.

İlk görev

Barış Konseyi üyesi Yakir Gabay, projenin uygulanmasına ilişkin vizyonunu açıklarken, “İlk görev 70 milyon ton moloz ve patlayıcı kalıntısını temizlemek, geri dönüştürülebilecek malzemeleri değerlendirmek, yüzlerce kilometrelik tüneli yıkıp doldurmak ve Gazze sakinleri için dayanıklı çadırlar ile konteynerlerden oluşan geçici konutları hızla organize etmek olacak. Bu adımlar, altyapı ve konut inşasıyla eş zamanlı yürütülecek” dedi.

dfvfdv
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, yerinden edilmiş kişiler için kurulan çadırlar (AFP)

Gabay, modern hastaneler, okullar, fabrikalar, tarım alanları, karayolu ve demiryolu ağları, enerji, su ve veri merkezleri ile bir liman ve havaalanı inşasını içeren ayrıntılı bir plan hazırlandığını belirtti.

Ortadoğu’da milyonlarca konut inşa etmiş deneyimli müteahhitlerin projeye dahil edileceğini kaydeden Gabay, ‘uygun maliyetli’ konut üretimi için finansmanın hazır olduğunu, yüz binlerce kişiye istihdam sağlanacağını ifade etti.

Konut ve iş alanlarının yanı sıra 200 otelin inşasının da planlandığını açıkladı.

Gabay ayrıca, bu çerçevede Jared Kushner’ın açıklamalarına atıfta bulunarak, Gazze’de Ali Şaas liderliğinde kurulan teknokrat hükümete ve yolsuzlukla mücadele konusunda sağlanan mutabakata dayandıklarını söyledi.

Yüksek teknoloji girişimcisi ve hükümete bağlı siber merkez danışmanı Liran Tancman ise Amerikalı, Arap ve Filistinli taraflarla iş birliği içinde modern teknolojik çözümler geliştirilmesini öngören bir planın uygulanmasından sorumlu olduğunu belirtti. Gazze Şeridi’nde internet altyapısının 2G’den beşinci nesil teknolojiye yükseltileceğini ve hizmetin halka ücretsiz sunulacağını vaat eden Tancman, Gazze Şeridi’nde üretilen mal ve ürünlerin yurt dışına ihracı için modern mekanizmaların oluşturulduğunu da açıkladı.

Yeni bir çağ

İsrailli yetkililer, Yedioth Ahronoth gazetesine yaptıkları açıklamada, Gazze Şeridi’nin yeniden imar planının fiilen Refah’ta başladığını ve üç yıl süreceğini bildirdi. İsrail’in halihazırda moloz temizleme çalışmalarını yürüttüğünü belirten yetkililer, ilk aşamada 500 bin kişiyi barındıracak 100 bin konut inşa edileceğini, yalnızca altyapı maliyetinin 5 milyar dolar olacağını ifade etti. Hedefin, Gazze Şeridi’ndeki tüm vatandaşlar için 400 bin konut inşa etmek olduğu; altyapı için 30 milyar dolar ve yeniden inşa için aynı tutarda kaynak öngörüldüğü kaydedildi.

vfdvfd
Gazze şehrindeki er-Rimal Mülteci Kampı’nda yerinden edilmiş bir kadın, seyyar su tankerlerinden doldurduğu iki su kabını taşıyor, 21 Şubat 2026 (AFP)

Gazete, Barış Konseyi’nden üst düzey bir üyenin, “Hamas planla olumlu şekilde etkileşime girerse bunun iyi bir karşılığı olur. İsrail’de liderleri için af çıkabilir, hatta silahları para karşılığında satın alınabilir. En önemlisi, Gazze ve halkı dünyaya açık ve bağlantılı yeni bir döneme geçer” ifadelerini aktardı.

Öte yandan The Times of Israel’e konuşan bir ABD’li yetkili, Yedioth Ahronoth’ta yer alan bilgilerin büyük bölümünü doğruladı. Yetkili, “Hamas silah bırakmayı kabul etmeden fon akışı başlamaz. Ancak İsrail’in de olumlu bir tutum sergilemesi gerekecek” dedi.

The Times of Israel’e konuşan bir Arap diplomat ise “Ortadoğu’da kibir tehlikeli olabilir” uyarısında bulunarak, ABD’nin Gazze’nin yeniden inşasını ve bölgede yeni bir teknokrat hükümet kurulmasını kapsayan planının ikinci aşamasının başarıya ulaşması için hem İsrail hem de Hamas üzerindeki sürekli baskının gerekli olacağını söyledi.

Bölgesel arabulucuların Hamas ile yürüttüğü silahsızlanma görüşmelerine de vakıf olduğu belirtilen diplomat, Washington’un bu konuda bir anlaşmaya varılabileceğine inanması için gerekçeler bulunduğunu aktardı.

Ancak diplomat, silahsızlanma sürecinin zaman alacağını ve Hamas’ın bazı üyelerinin, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere oluşturulan Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi gözetimindeki kamu sektörüne entegre edilmesini gerektireceğini ifade etti. İsrail’in bu çerçeveye karşı çıkmasının muhtemel olduğunu belirten diplomat, Tel Aviv yönetiminin söz konusu komitenin başarısını kolaylaştıracağı konusunda da ciddi şüpheler bulunduğunu dile getirdi.


Şarku’l Avsat’a konuşan Lübnan Meclis Başkanı Berri: Meclis seçimlerinin ertelenmesini istemiyorum

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan Lübnan Meclis Başkanı Berri: Meclis seçimlerinin ertelenmesini istemiyorum

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, Şarku’l Avsat gazetesine verdiği demeçte, ‘Beşli Komite’deki büyükelçilerin 10 Mayıs'ta yapılması planlanan meclis seçimlerinin ertelenmesinden yana olduklarını belirterek “Onlara bunu reddettiğimi ve (Beşli Komite'den) diğer büyükelçilere de teknik olarak parlamento seçimlerinin ertelenmesini veya parlamentonun görev süresinin uzatılmasını desteklemediğimi bildirdim” dedi.

Berri, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Meclisin teknik nedenlerle ertelenmesi veya uzatılması konusunda beni kişisel olarak suçlamaya çalışanları engellemek için seçimlere ilk aday olan bendim. Bu yüzden hem ülke içinde hem de dışında ilgili kişilere, son dakikaya kadar bu konuyu takip edeceğime dair bir mesaj vermek istedim.”

 (Lübnan'ın doğusunda) Bekaa Vadisi’nin orta kesimlerindeki ve kuzeyindeki beldeleri hedef alan İsrail saldırılara değinen Berri, tüm bunları ‘Lübnan'ı Tel Aviv'in koşullarını kabul etmeye zorlamayı amaçlayan yeni bir savaş’ olarak nitelendirdi.