Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-3: Esed Saddam’ı durdurmak için Fransa’ya iş birliği teklif etti

Şarku’l Avsat’ın Saddam Hüseyin ve Hafız Esed’in mektuplarını yayınlamaya devam ediyor. Mektuplar Ortadoğu’nun yakın tarihine ışık tutuyor. Chirac, Esed’e, Lübnan’da kalması karşılığında Hizbullah’ı silahsızlandırmasını teklif etti

Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac 16 Temmuz 1998'de Paris'te (Getty)
Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac 16 Temmuz 1998'de Paris'te (Getty)
TT

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-3: Esed Saddam’ı durdurmak için Fransa’ya iş birliği teklif etti

Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac 16 Temmuz 1998'de Paris'te (Getty)
Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac 16 Temmuz 1998'de Paris'te (Getty)

Uzun süre kopuk olan ancak 1996 yılında başlayan dönemin Irak lideri Saddam Hüseyin ve Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed arasındaki gizli iletişimdeki ilerlemenin yanı sıra Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed, Başkan Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ı, 1982’den beri kapalı olan Suriye-Irak sınırının açılmasına adına görüşmeler yapması için Paris’e, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’a göndermeye karar verdi.
Esed’in Chirac ile iş birliği yapma amacı, Saddam’ın “tecridi kırma” girişimine yönelik herhangi bir ABD tepkisini azaltmaktı. Buna ek olarak, 1966 yılının ortalarında Şimon Peres tarafından başlatılan ve Peres’in başkanlık koltuğunu Binyamin Netanyahu’ya kaptırdığı, Lübnan’daki “Gazap Üzümleri” savaşından sonra Suriye cumhurbaşkanının ABD’ye baskı yaparak Fransa’yı da Nisan 1996’da imzalanan “Nisan Anlaşması”nın izleme düzenlemelerine dahil etmeyi başarabilmesiyle Fransa ile Suriye arasındaki güven bağı güçlenmişti.
Nitekim Chirac, Suriye hareketinin gerekçelerini açıklaması için 31 Temmuz 1996’da Haddam ile bir araya geldi. Şarku’l Avsat’ın, bugün Saddam ile Esed’in gizli mesajlarının üçüncü bölümünde yayınladığı toplantı tutanaklarına göre, Suriye Cumhurbaşkanı, yardımcısı Haddam aracılığıyla Fransız mevkidaşına şu mesajları ulaştırmıştı: “Irak’taki durum artık endişe verici hale geldi. Durum, patlamak üzere olan bir bomba gibi. Sınırların açılması, Irak rejiminin yeni maceralar yaşamasını engelleyecektir.”
Chirac, Iraklıların çektiği acılardan Saddam’ın sorumlu olduğunu, ancak durumları göz önüne alındığında kimsenin Irak halkını, tüm bölgede patlama yapacak bir harekete sevk etmek istemediğini ifade etti ve şunları söyledi: “Sorun şu ki günümüzde Saddam’ı etkilemek zor. Çünkü insanlar onunla konuşmaya cesaret edemiyor. Bu, Başkan Yardımcısı Tarık Aziz ile konuşup bir anlaşmaya vardığımız konularda neden aniden başka bir şey olduğunu açıklıyor. Çünkü Saddam böyle bir kimse. Kimse onunla konuşmaya cesaret edemiyor.”
Görüşmenin içeriğini gizli tutmak isteyen Chirac, Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığına ve yeni İsrail Başbakanı Netanyahu ile müzakerelere başlama olasılığına ilişkin Esed’in önceliklerine yakın konular açarak Haddam’ı şaşırttı. Ancak en büyük sürpriz, İsrail ordusunun Güney Lübnan’dan çekilmesi halinde tüm sınırı Lübnan’ın yönetmeyi üstlenmesi teklifinde bulunmasıydı. Fransa’nın bölgeye gözlemci yerleştirmeye hazır olduğunu, ancak bunun Hizbullah’ı silahsızlandırmak anlamına geldiğini söyledi. Bu konunun da Suriye ile alakalı bir konu olduğunu, doğal olarak Suriye’nin, karşılığında bir şey almadan bunu kabul etmeyeceğini aktardı. “Sorulması gereken soru şu: Suriye’nin karşılık olarak alacağı şey nedir? Örneğin İsrail’in Golan’dan çekilmesi ve operasyondan sonra bir süre Lübnan’da askeri varlığını sağlamak mı?” dedi.
Suriye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haddam, Chirac ile arasındaki görüşmenin tutanaklarını da 2005 yılında, yanındaki evraklar ve belgelerle birlikte Paris’e götürmüştü.
7 Temmuz 1996’da Haddam, Esed’e, Şam’ın tutumunu açıklamak için Başkan Chirac’a mektup taşımak üzere Fransa’ya bir elçi göndermesini önerdi. Esed bu öneriyi kabul etti ve Haddam’ı elçi olarak gönderdi. 31 Temmuz’da Chirac, Haddam’ı kabul etti. Tutanakların metni şöyle: “İlişkilerimizde hakim olan iyi atmosfere duyduğu yüksek takdir ile Cumhurbaşkanı Esed’in selamlarını sayın Chirac’a iletmek istiyorum. Suriye, iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirme, stratejik ortaklık ve işbirliği sağlamak için çalışmaya devam etmektedir. Dışişleri Bakanı Herve Ducharette’in verdiği mesajlardan son derece memnunuz. Hiç şüphe yok ki Chirac döneminde Fransa’nın uluslararası ve Ortadoğu politikası yeni bir seviyeye ulaşmıştır. Sayın Cumhurbaşkanı Esed’in beni iletmekle görevlendirdiği konu Irak’la ilgilidir. Başkan Chirac, altmışlı yıllardan beri Irak ile aramızda bir rekabet olduğunu biliyor. Irak’tan çok zarar gördük. Biz aslında onların hem İran’a karşı savaşlarında (1980-88) hem de sonrasındaki Kuveyt’in işgali (1990) sırasındaki akılsız politikalarına itiraz ediyorduk. Ancak şu anda Irak’taki durum endişe verici seviyeye ulaştı. Bölgede uygulanan ambargo ve tecrit sebebiyle bölge patlamaya hazır bir bomba haline geldi. Bu nedenle Suriye, Irak sınırını açmak için bir yaklaşım benimsedi. Elbette ki aramızdaki sınırlar 1982’den beri kapalı. Sınırların açılması meselesi elbette ki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları çerçevesinde olacak. Biliyorsunuz Irak ile Ürdün, Türkiye ve İran arasındaki uluslararası sınırlar açık durumda. Suriye’nin bu yaklaşımı benimsemesinin birkaç nedeni var:
Birincisi, Irak halkının yaşadığı büyük acılar.
İkincisi ise Irak’ta iç savaş çıkarmak ve Irak halkının bazı kesimlerini birbirine düşürmek için dış mihraklarca yürütülen çalışmalar. Böyle bir savaş patlak verirse tüm bölgeyi havaya uçurur.
Üçüncü olarak, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni ver gerçekçi bir ortamın, Irak hükümetinin bölgede güvenlik ve istikrarı zedeleyecek herhangi bir eylemi gerçekleştirmesine engel teşkil edeceğine inanıyoruz. 1991’de böyle olmuştu. Eğer o zamanlar Suriye ile Irak arasında normal ilişkiler olsaydı, Körfez’deki ikinci savaş yaşanmazdı. Saddam’ı durdurmak için adımlar atardık.
Tabi ki, Fransa’nın bölgedeki çıkarlarına ve bölgedeki rolüne dayanarak, Irak ile yaklaşımımızı ilan etmeden önce Başkan Chirac’ı bu yaklaşım hakkında bilgilendirmek istiyoruz.”
Başkan Chirac şu şekilde karşılık verdi: “Bunun benim için iyi bir haber olduğunu söylememe gerek bile yok. Ben de bu yasağın riskleri konusunda aynı analize sahibim. Fransa, 986 sayılı karar ile bir adım daha atmak için Birleşmiş Milletler’de çok çaba gösterdi. Ardından Tarık Aziz ile koordineli olarak çalışmalar yaptık. Onu iki veya üç kez kabul ettik. Elbette onu kabul eden kişi Dışişleri Bakanımızdı. Durum analizimiz tamamen aynı. Elbette dileyen kimse yaşananlardan Saddam’ın sorumlu olduğunu söyleyebilir. Ancak kimse durumları göz önüne alındığında Irak halkını tüm bölgede patlama yapacak bir harekete sevk etmek istemez. Suriye ile Irak arasında normale dönüş çok iyi bir haber. Bu vesileyle birkaç kelime söylemek istiyorum. Birincisi, bu kararı son derece memnuniyetle karşılıyorum. Elbette ki Amerika ve İsrail böyle bir adımı takdir etmeyebilir ancak Fransa olarak biz bunu tamamen destekliyoruz. İkinci olarak, Başkan Esed’e şu mesajı iletmenizi rica ediyorum, Suriye bu konuyu ilan edene kadar aramızdaki görüşmelerin bu kısmı gizli kalacaktır. Sanırım Bakan Ducharette’in de bu konuda söyleyecek şeyleri var.”
Dışişleri Bakanı Ducharette de şunları söyledi: “İki önemli nokta var. İlk nokta, Haddam’ın BM Güvenlik Konseyi kararlarına saygı çerçevesinde ilişkilerin yeniden kurulması ve sınırların açılması konusunda konuşma başlatması. İkinci nokta ise, Suriye’nin Irak’ı uluslararası kararlara uymaya ikna etmede özel ve önemli bir rol oynamasıdır. Bu kararlar üzerinde bir anlaşmaya varılacağını umarak Irak’ı dikkatlice dinledik. Ancak Irak’ın beceriksiz davranışları bizi hayal kırıklığına uğrattı.”
Chirac sonradan şunları söyledi: “Sorun şu ki günümüzde Saddam’ı etkilemek zor. Çünkü insanlar onunla konuşmaya cesaret edemiyor. Bu, Başkan Yardımcısı Tarık Aziz ile konuşup bir anlaşmaya vardığımız konularda neden aniden başka bir şey olduğunu açıklıyor. Çünkü Saddam böyle bir kimse. Kimse onunla konuşmaya cesaret edemiyor.”
Ben de (Haddam) şöyle cevap verdim: “Elbette Iraklılarla açık konuşacağız. Bu, öncelikle Irak’ın maslahatı için. Saddam Hüseyin, Suriye’nin bu mesajını anlayacaktır. Çünkü bu mesajı da anlamıyorsa kimse Irak’a yardım edemez.”
Chirac şöyle devam etti: “Barış sürecine katılmak istiyoruz. Suriye olmadan bir barış süreci mümkün değil. Fransa’nın özellikle barış süreci konusunda Suriye’yi üzecek bir tavır almayacağından emin olabilirsiniz. Siz bunu yapmadan önce, herhangi bir şeye karar vermeden önce sizinle gerekli bağlantıları yapacağız. Başkan Esed, politikalarımızın uyumlu olduğuna ve olacağına kani olmalı. Eğer politikalarımızda herhangi bir ayrılık olursa herhangi bir şeye karar vermeden önce sizinle irtibata geçeceğiz. Bunu söylüyorum çünkü ricası üzerine Netanyahu ile aramızda uzun bir görüşme oldu. Kendisi de bu hafta tekrar arayacağını söyledi. Onu, 10-15 gün önce Amerika’da olduğu zamana göre nispeten daha esnek buldum. Kendisiyle görüşen Mübarek de (merhum Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek) beni aradı ve kendisinin de Netanyahu’yu daha esnek bulduğunu ancak barış anlaşması için toprak ilkesi konusundaki tutumunu değiştirmediğini ve Golan hakkında hiçbir şey söylemediğini aktardı. Netanyahu, “Biz bu konuda Golan müzakerelerinin gerekli olduğuna inanıyoruz” dedi ve Suriye ve Lübnan ile barış sürecine geri dönme arzusunu dile getirdi. Ancak yapacakları herhangi bir hazırlıktan bahsetmedi. Lakin Peres’in aksine yeni bir şey ortaya attı ve şöyle dedi: “Fransa’nın bu sürece müdahale etmesini istiyoruz. Suriye ile iyi ilişkileriniz olduğunu biliyoruz ve bu süreçte bundan faydalanmak istiyoruz.” Peres, bu süreçte Amerika’nın tek başına yeterli olacağını söylüyordu. Bizim, bu bölgenin dışında olmamıza rağmen bölge içinde barışın tesis edilmesi için çalışmamız gerekir.”
Chirac sözlerine şöyle devam etti: “Burada beni şaşırtan bir şey var. O da, İsrail’in çıkarlarından bahsetmesi. İsrail’in güney Lübnan’daki askeri varlığından ne çıkarı var? Tabi ki böyle bir eğilimin taraftarı olabilirim ancak bu Suriye için büyük bir sorun teşkil edebilir. Suriye’nin başına bela açmak istemiyorum. Tuzağa da düşmek istemiyorum. Fransa’nın, Suriye’nin kabul etmediği bir pozisyon almasını istemiyorum. Bu, bizi çekmeye çalıştıkları bir tuzak. Bu süreçte Netanyahu’ya açıkça söyledim. Golan, güney Lübnan’dan ayrılamaz çünkü Golan ve güney Lübnan birbirine bağlı unsurlardır, bunun için Lübnan ve Suriye ile müzakerelerin açılması gerekir dedim. Bana, “Bu konuyu düşüneceğim, sonra tekrar konuşuruz” dedi. Bu söylediğimi içgüdüsel olarak söylüyorum ki ben Netanyahu’nun yerinde olsaydım herkesi rahatsız eden ve herkes için sorun teşkil eden güçlerimi güney Lübnan’dan koşulsuz olarak çekerdim.  Ona, böyle bir eylemde bulunmasını tavsiye edeceğimi söylememe gerek yok sanırım. Ancak İsrail ordusu güney Lübnan’dan çekilirse tüm sınırın idaresini Lübnan’ın devralacağını varsayıyorum. Suriye, böyle bir varsayımı dışlamamalı ve kendini buna hazırlamalı diye düşünüyorum. Fransa gözlemci yerleştirmeye hazır. Ama öte yandan bu, Hizbullah’ın silahsızlanması anlamına geliyor ve elbette bu Suriye’yle alakalı ve onu ilgilendiren bir konu. Doğal olarak Suriye, karşılığında bir şey almadan bunu kabul etmeyecektir. Sorulması gereken soru şu: Suriye’nin karşılık olarak alacağı şey nedir? Örneğin İsrail’in Golan’dan çekilmesi ve operasyondan sonra bir süre Lübnan’da askeri varlığını sağlamak mı?. İki sebepten dolayı bunları söylüyorum.
Fransa bu konuda Suriye’ye karşı hareket etmeyecek, Suriye ile istişare ederek hareket edecektir. Lübnan’a ve bağımsızlığına, Lübnan ve Suriye arasındaki özel bağlara dikkat ediyoruz. Suriye’nin çıkarlarının aleyhine hiçbir şey yapmayacağız.
Birinci nedeni söyledim. İkinci neden ise söylediğim varsayımın reddedilemeyeceği gerçeğidir. İsrailliler her zaman kendilerine yardım edebilecek kişilerle iletişim kurmaya çalışırlar ancak sonunda yine kendi kararlarını verirler. Amerika da dahil olmak üzere diğerlerinin ne düşündüğünü ve ne gördüğünü umursamazlar. Fransızlar da öyle. Fransızların Arap ülkeleriyle iyi ilişkileri olduğunu, bu yüzden bir iyilik yapabileceklerini söylüyorlar. Tabi ki Araplara ne yapmaları gerektiklerini dikte etmeyeceğiz. Ama geri çekilmeyi dışlamamaları gerektiğini söylemek zorundayız.
Bahsettiği bu bilgiler ve Fransa’nın Suriye konusundaki tutumu için Başkan Chirac’a teşekkür ettim ve şunları söyledim: “Netanyahu, seçim kampanyası sırasında açıkladığı hedefi korurken oyunun kurallarını değiştirmek istiyor. Mübarek, Dışişleri Bakanı’nı Suriye’ye gönderdi ve Başkan Esed bu bakanla görüştü. Görüşmede Başkan Esed, Bakan’a “Netanyahu’dan ne aldınız?” diye sordu. Bakan, “Tonda bir değişiklik” diye cevap verdi. Başkan Esed, “Üzerine yeni bir ilişki inşa edebileceğimiz bir tutum gördünüz mü?” diye sorunca Bakan, “Hayır” diye cevap verdi.”
(Eski ABD elçisi Dennis) Ross geldi ve müzakerelerin yeniden başlatılmasını önerdi. Başkan Esed ona şöyle dedi: “Bu müzakereleri hangi temelde yeniden başlatmalıyız?” Ross, “Ön koşul olmaksızın” dedi. Başkan Esed, “Ancak barış sürecinin ilkeleri ve referansları var. Ama biz bulunduğumuz bu noktadan dönmeye hazırız. 4 Haziran 1967 hattına çekilme ile ilgili (eski ABD Dışişleri Bakanı Warren) Christopher aracılığıyla bize iletilen, İsrail tarafının aldığı bir taahhüdümüz var. Etrafında anlaşmaya varılan güvenlik düzenlemeleri var. İşte bu noktadan hareket ediyoruz” dedi.
Ross, “Hayır, bu imkansız” diye yanıtladı. Başkan Esed, “Peki neye dayanarak çalışıyoruz? Hangi ikinci temel, Netanyahu’nun programı kabulü anlamına gelir?  Peki uluslararası kararları tanımazsa müzakerelere nasıl geri döneceğiz?”
Ross: “Programı kabul ediyorlar. Ancak bu kararlara ilişkin kendi yorumlarına sahipler. Geri çekilmeyi reddetmiyorlar ama aynı zamanda kabul de etmiyorlar. Sonuç olarak, Netanyahu Clinton’a bir şey vermezse Mübarek’e nasıl verebilir?”
Sonra sırası gelen (merhum Filistin Devlet Başkanı Yaser) Arafat, çok üzgün bir halde ve ona bir şey vermedikleri için dert yanarak bize geldi. Bize göre Netanyahu manevra yapıyor. 425 sayılı karara göre Lübnan’dan çekilmek istemiyor. 425 sayılı kanuna göre çekilmek bizim için sorun değil. Lübnan devleti görevlerini yerine getirecek ve sorumluluklarını üstlenecektir. Ancak Netanyahu, bir taşla iki kuş vurmak istiyor. Lübnan içindeki gruplar arasındaki ilişkiyi sabote etmek ve Suriye ile Lübnan arasında bir çatlak oluşturmak istiyor. Ama Lübnan’daki herkes onun bu oyununun farkında. O halde Netanyahu, geri çekilme ilkesine inanıyorsa neden Suriye ve Filistin topraklarından geri çekilmiyor? Amerikalılar ona, tonunu değiştirmesini tavsiye etti. İçinde bulunduğu durumların meydana getirdiği kaygıyı gidermek için kelimelerini ve üslubunu değiştirdi ama aynı durumlarda kaldı, durumları değiştirmedi. Şimdi Batı Şeria’da yerleşim faaliyetlerine devam edebilmek için yeni yollar inşa etmeye başladılar. Böyle bir politika izlerken nasıl barış isteyebilir?”
Chirac da şunları söyledi: “Burada hesaba katmamız gereken bir unsur var. Netanyahu iktidara gelmeden önce onunla görüştüm. Belediye Başkanı’nın Paris’teki evine iki kez gelmişti. O sıralar onun hakkındaki ilk izlenimim, onun, zeki, genç ve hırslı bir adam olduğu ama kanaat etmeyi bilmediğiydi. Asıl sorun şu ki Netanyahu’nun çevresi kötü kimseler tarafından kuşatılmış durumda. Bir yanda intikam almak isteyen ve bunun peşinde koşan askerler, diğer tarafta da dindarlar var. Ama bu genç ve hırslı adam, mümkün olduğu kadar uzun bir süre iktidarda kalmak istiyor. Zeki olduğu için de gelecekte hükümette kalmasının ancak barışın sağlanmasıyla mümkün olacağını biliyor. Çünkü savaş adamı, geçmişin adamıdır, barış adamı ise geleceğin adamı. Bazı taahhütler verdiği bir seçim kampanyası vardı. Bu hususta elini kolunu bağlayan güçler var ama durumlar gelişebilir. Kesin olan şey Netanyahu’nun harekete geçmek zorunda olduğudur. Tutumlarına gelince, Golan’da harekete geçebilir. Ancak bu hemen değil bir müddet sonra olur. Bu benim kendi izlenimim. Hareket edebileceği tek yer Lübnan. Lübnan, ona hiçbir şey vermeden çok pahalıya mal oluyor. Bir gün, Suriye’yi, Lübnan’ı ve herkesi üzecek bir girişime bulunmasından korkuyorum. Bu nedenle, ilerde şaşkınlığa uğramamak için bu ihtimalin dışlanmaması gerektiğini söylüyorum.”
Başkan Chirac’ın konuşmaları hakkında şu yorumları yaptım: “Dikkat çekici olan, bu konuyu Amerikalılarla konuşmuyor olması ve Dennis Ross’a bundan hiç bahsetmemesi. Başkan Chirac’ın Netanyahu tanımlaması doğru ancak günün sonunda Netanyahu kendi başına karar alamıyor. Kararlar askeri teşkilat tarafından alınıyor. Bir karar almak istese bile önünde iki engel bulunuyor; Likud ve dindarlar. Yaser Arafat, Şimon Peres’in bir general tarafından neredeyse dövüldüğü iki olay anlatmıştı. İsrail, askeri ve dini bir kurumdur. Manevra yapmak istiyor, barış aradığını söylüyor, arıyor da. Ama barış istiyorsa Suriyesiz barış olmayacağını ve bu barışın kapısının Golan olduğunu biliyor. Biliyor ama oyunun kurallarını değiştirmek istiyor. Dünyaya şunu söylemek istiyor: “Bakın ne kadar da mazlumum ama buna rağmen barış arıyorum.”
Başkan Chirac şu yanıtı verdi: “Fakat İsrailli generallerin çoğu Lübnan’da çok şey kaybettiklerini ve orada kalmalarına gerek olmadığını söylüyorlar. İsrailli generallerden biriyle aynı okulda okumuş bir arkadaşımız var. General şöyle demiş: “Neden hala Lübnan’da duruyoruz? Bir hiç uğruna toprak kaybediyoruz, çok şey kaybediyoruz.” Netanyahu’ya söylediğim ilk şey, Golan’ın tüm bu süreçte en önemli nokta olduğu ve Golan sorunu halledilmedikçe hiçbir şey elde edilemeyeceğiydi. Ancak ben yine de İsrail ile ilgili varsayımımın imkan dahilinde olduğunu ve teyakkuzda olmak gerektiğini söylüyorum.”
Chirac’a şu cevabı verdim: “Bir sabah uyandığımızı ve İsrail’in güneyden çekildiğini varsayalım. İnanın bana kimse bunun için ağlamaz. Ancak bu, müzakereler bağlamında ve ayrı bir barış içinde yapılmamalıdır.”
Cumhurbaşkanı Chirac: “Bunu çok iyi biliyorlar. Ama sorun, bir sabah uyanıp İsraillilerin gittiğini görmeleri” dedi.
“Öyleyse onların şerefine içelim” dedim.
Chirac, “Peki onların şerefine içtikten sonra ne olacak?” diye sordu.
Şöyle cevap verdim: “Hiçbir şey. Lübnan’da mevcut bir devlet var ama sorulması gereken soru şu, Lübnan’daki savaş duracak mı? Kimse bunu garanti edemez.”
Cumhurbaşkanı Chirac tekrar sordu: “Ama, Hizbullah silahsızlandırılacak mı? Ordu bunu taktiksel olarak yapabilir ama politik olarak yapamaz. Bunu kim yapabilir? Suriye. Peki Suriye bu silahsızlanma karşılığında ne talep ediyor?”
Şöyle cevap verdim: “İsrail geri çekilince geride bir boşluk bırakacak. Güneyde Hizbullah ve Filistinli gruplardan başka gruplar da var. Medya “Hizbullah” konusunu çok abartıyor. Zaten bu konu kendi içinde, İsrail’in çıkarları için değil Lübnan’ın çıkarları için tartışılıyor. İsrail, Lübnan’da sorun çıkarmaya çalışıyor ama Lübnan bunun farkında. Silah veya silahsızlanma konusunu önceden tartışmak İsrail’in ön şartıdır ve Netanyahu bu konuda bir ön koşul istemiyor.”
Chirac: “Tekrar ediyorum, belki de bu İsrail’in koşulsuz olarak geri çekileceğine dair temelsiz bir varsayımdı. Dediğiniz gibi Lübnan ordusu sınır boyunca mevzi alıyor ve bu da Suriye güçlerinin Lübnan’daki varlığı gibi bir sorun teşkil ediyor. Prens Abdullah ve Kral Fahd, İsrail’in güneyden çekilmesinin ardından Suriye ordusuna ne olacak diye soruyorlar. Ne yapılacaksa tüm paydaşlar arasında istişareler yapılarak yapılacak. Ancak Hizbullah silahsızlandırılmazsa çatışmalar devam edecek ve o zaman İsrail tüm Lübnan’ı hedef alacak. İsrailli generallerin aradığı da bu. Lübnan’da kalmak isteyen çok fazla general olduğunu sanmıyorum ama yine de Lübnan’a girip Suriye ordusuyla çarpışmak isteyenler de var. Bu herkes için kötü bir durum. Yani geri çekilme tamamlanırsa ve Hizbullah silahsızlandırılmazsa bu provokasyonlara ve başka şeylere yol açacak. Ancak silahsızlandırılsa Suriye bir şey kaybetmiş olacak ve bunun karşılığında Suriye’nin Lübnan’daki varlığını garanti edecek bir şey olmalıdır. Belki de tüm bunlar sadece bir hayaldir. İstediğim şey, aramızda güçlü ve samimi bir bağ olması.”
Haddam: Rabin’i ve Peres’i Netanyahu’ya tercih ederdik
Dedim ki: “Sizin söylediğiniz, Başkan Esed’in de beni söylemek için görevlendirdiği gibi aramızdaki temas düzeyini yükseltmek istiyoruz. Bölgede Fransız varlığını destekliyoruz. Çünkü bu, mevcut uluslararası durumda bize biraz umut veren bir pencere. Bu yönlendirme, iletişim, koordinasyon ve tartışma gerektirir. Tabi dediğiniz olursa kendi aramızda mutlaka tartışırız. Adil ve kapsamlı bir barış istiyoruz. Fransa’nın bu barışın merkezinde yer almasını istiyoruz. Böyle bir şey olursa, birbirimizle temasa geçmemiz ve konuyu objektif bir şekilde tartışmamız doğaldır. Netanyahu’nun manevralarına karşı dikkatli olmamız çok önemli. Netanyahu, zeki, hırslı ancak dogmatik bir adam. Kendini geliştirmeye çalışabilir ama inandığı şeyleri terk etmez. Yeni bir yola adım atarsa bizim tarafımızdan olumlu karşılanır. Peres’i sevdiğimiz de söylenemezdi ama önceden onunla ve Rabin’le görüşmek mümkündü. Bazı anlaşma noktalarına da varmıştık. Rabin öldürülmeseydi çok daha fazla yol kat etmiş olacaktık. Çünkü o karar verme konusunda Peres’ten daha yetenekliydi. Netanyahu’nun üzerindeki baskı onu değişime itiyor.”
Chirac: “Son bir nokta daha var. İsrailli pilot Ron Arad’ın serbest bırakılması için Başkan Esed’e bir veya iki kez müracaat ettim. Peres çok çaba gösterdi ama başarılı olamadı. Şahsen ben bu konuyu destekliyorum. Ancak bu hemen gerçekleşmez. Bu nedenle bu jest barış sürecini kutsallaştırmalıdır. Eylül ayının bitmeden önce bunun yerine gelmesi barışa çok büyük hizmet edecektir.”
Şu şekilde cevap verdim: “Yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum. Bill Clinton da bu konuyu Başkan Esed’in gündemine getirdi. Ben şahsen konuyu Hizbullah ve güvenlik servislerimiz üzerinden takip ettim. İlk başta Emel Hareketi tarafından hapsedildi. Sonra harekette bir bölünme oldu. Böylece iltica lideri onu başka bir bölgeye götürdü. Ardından İsrail o bölgeye bir baskın yaptı ve Arad ortadan kayboldu. Takip edebiliriz.  Bir şey bulabilirsek serbest bırakma işleminin Fransa aracılığıyla gerçeklemesi için çalışacağız.”
Chirac: “Suriye’nin ve barışın çıkarları için bu konuya değiniyorum, Suriye’nin iç işlerine karışmak için değil. Peres’e konuyla ilgileneceğimi söylemiştim ama Netanyahu’ya söylemedim. Eğer bulabilirseniz bu sayfa Netanyahu için önemlidir ve eksiksiz bir sürecin parçası olabilir. Eylül ayı bitmeden önce bulunursa barış sürecinin gidişatını tersine çevirebilir. Burada özgürce konuşuyorum ama “Siz mi söylediniz?” diye sorulursa inkar edeceğim.”

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 1: Hafız Esed, Saddam Hüseyin’den ilk mesajını dikkate aldı ve yanıt vermeden önce Saddam’ı test etti
Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 2: Saddam Esed’e 1996’da Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarına karşı “gizli  zirve” teklif etti
Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-4:  Hafız Esed Saddam’ı kurtarmaya çalıştı

 



98 yıllık bekleyiş sona erdi: Oscar'da tarihi gece

Günahkarlar, geçmişlerinden kaçmaya çalışan ikiz kardeşlerin, memleketlerine dönüşlerinde karşılaştığı karanlıkla yüzleşmelerini konu ediniyor (Warner Bros.)
Günahkarlar, geçmişlerinden kaçmaya çalışan ikiz kardeşlerin, memleketlerine dönüşlerinde karşılaştığı karanlıkla yüzleşmelerini konu ediniyor (Warner Bros.)
TT

98 yıllık bekleyiş sona erdi: Oscar'da tarihi gece

Günahkarlar, geçmişlerinden kaçmaya çalışan ikiz kardeşlerin, memleketlerine dönüşlerinde karşılaştığı karanlıkla yüzleşmelerini konu ediniyor (Warner Bros.)
Günahkarlar, geçmişlerinden kaçmaya çalışan ikiz kardeşlerin, memleketlerine dönüşlerinde karşılaştığı karanlıkla yüzleşmelerini konu ediniyor (Warner Bros.)

Akademi tarihinde yeni bir sayfa açıldı. Filipinli ve Afro-Amerikan Creole kökenli Autumn Durald Arkapaw, Günahkarlar'daki (Sinners) etkileyici çalışmasıyla En İyi Görüntü Yönetimi Oscar'ını kucaklayarak bu başarıya ulaşan ilk kadın ve ilk siyah kadın sinemacı oldu.

Kategorinin geçmişine bakıldığında, bugüne kadar sadece üç kadın aday gösterilmişti: Rachel Morrison (2018 - Savaştan sonra / Mudbound), Ari Wegner (2021 - The Power of the Dog) ve Mandy Walker (2022 - Elvis). Arkapaw, bu zaferiyle tarihe geçmeyi başardı.

Arkapaw'un başarısı sadece bir ödülle sınırlı değil. Görüntü yönetmeni, Günahkarlar için Imax 65mm ve Ultra Panavision formatlarında çekim yapan ilk kadın sinematograf olarak teknik bir rekora da imza attı. 

Oscar gecesine kadar BAFTA ve Amerikan Görüntü Yönetmenleri Derneği gibi önemli öncül ödülleri kazanamamış olsa da gecenin sonunda heykelciği alan isim Arkapaw oldu.

"Küçük kızlar bu gece huzurla uyuyacak"

Ödül töreninde yönetmen Ryan Coogler'a teşekkür eden Arkapaw, duygusal konuşmasında şu ifadelere yer verdi:

Bana inandığın ve güvendiğin için teşekkür ederim. Birlikte çalışma şansı bulduğum kişi tam da böyle biri. Bu an, sadece benimle ilgili değil; çok daha büyük bir anlam taşıyor. Bu akşam benim gibi görünen pek çok küçük kız huzurla uyuyacak çünkü onlar da birer görüntü yönetmeni olmak isteyecek. Bu ödül, ilham bekleyen pek çok genç kadının hayatını değiştirecek.

Sahne arkasında ayakta alkışlanan sanatçı, başarısının ardındaki kadın dayanışmasına da vurgu yaparak, "Bu süreçte bir şeyi öğrendim: Böyle anların yaşanması için herkesin katkısı gerekiyor. Kadınlar birbirini savunup desteklemediği sürece bu tür dönüm noktaları gerçekleşemez" dedi.

Törene 16 adaylıkla, tarihin en çok aday gösterilen filmi olarak giren Günahkarlar, geceden toplamda 4 büyük ödülle ayrıldı. Arkapaw'un tarihi başarısının yanı sıra film; Ryan Coogler'la En İyi Özgün Senaryo, Ludwig Göransson'la En İyi Özgün Film Müziği ve Michael B. Jordan'la En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazandı.

Arkapaw, yönetmen Ryan Coogler'ın setteki kapsayıcı tutumunu şu sözlerle överek konuşmasını tamamladı:

Ryan, bu filmde departman başkanlarının çoğunu kadınlardan seçti. Bize kendimiz olabileceğimiz, parlayabileceğimiz ve güçlü liderler olarak varlık gösterebileceğimiz yaratıcı bir alan açtı. O kapıları aralayan kişi oydu. Bu tarih yazıldıysa, bunda onun payı çok büyük.

Independent Türkçe, Deadline, Variety


75 yaşında gelen tarihi başarı: İlk adaylıktan 40 yıl sonra Oscar

Silahlar'da Gladys karakterine hayat veren Amy Madigan, Entertainment Weekly'ye geçen yıl yaptığı açıklamada "Bunca yılın ardından böyle bir geri dönüş almak çok keyifli" ifadelerini kullanmıştı (Warner Bros. Pictures)
Silahlar'da Gladys karakterine hayat veren Amy Madigan, Entertainment Weekly'ye geçen yıl yaptığı açıklamada "Bunca yılın ardından böyle bir geri dönüş almak çok keyifli" ifadelerini kullanmıştı (Warner Bros. Pictures)
TT

75 yaşında gelen tarihi başarı: İlk adaylıktan 40 yıl sonra Oscar

Silahlar'da Gladys karakterine hayat veren Amy Madigan, Entertainment Weekly'ye geçen yıl yaptığı açıklamada "Bunca yılın ardından böyle bir geri dönüş almak çok keyifli" ifadelerini kullanmıştı (Warner Bros. Pictures)
Silahlar'da Gladys karakterine hayat veren Amy Madigan, Entertainment Weekly'ye geçen yıl yaptığı açıklamada "Bunca yılın ardından böyle bir geri dönüş almak çok keyifli" ifadelerini kullanmıştı (Warner Bros. Pictures)

Oscar Ödülleri, bu yıl da Los Angeles'taki Dolby Theatre'da düzenlenen törenle 98. kez sahiplerini buldu. 

Gecenin en duygusal ve ilham verici anlarından biri, 75 yaşındaki Amy Madigan'ın En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu heykelciğini kucaklamasıyla yaşandı. Zach Cregger'ın korku ve gerilim türlerini harmanlayan filmi Silahlar'daki (Weapons) performansıyla ödüle uzanan Madigan, isminin açıklanmasıyla birlikte salondaki yıldızlar tarafından ayakta alkışlandı.

40 yıl sonra gelen heykelcik

Madigan'ın bu zaferi, sadece bir ödül değil aynı zamanda bir rekoru da beraberinde getirdi. İlk kez 1985 yapımı Twice in a Lifetime’la aday gösterilen oyuncu, tam 40 yıl 1 ay sonra ilk Oscar'ını kazanarak, "ilk adaylıkla ilk galibiyet arasındaki en uzun süre" rekorunu kırdı. 

Önceki rekor, 32 yıllık bir aranın ardından ödül alan Geraldine Page'e aitti. 

75 yaşındaki Madigan, bu galibiyetle aynı zamanda kategorisinin tarihindeki en yaşlı ikinci kazananı unvanını da elde etti.

Gladys Teyze fenomeni

Genellikle Akademi'nin mesafeli yaklaştığı tür filmlerinden biri olan Silahlar, Madigan'ın canlandırdığı Gladys Teyze karakteriyle bu algıyı kırmayı başardı. Palyaçoları andıran dağınık makyajı, karakteristik peruğu ve yaydığı tekinsiz aurayla kült bir figüre dönüşen Gladys, Madigan'ın yorumuyla sıradan bir korku karakteri olmaktan çıkıp derinlik kazandı.

Madigan, geçen yıl Hollywood Reporter'dan David Canfield'a verdiği röportajda bu rol için, "Herkese çok çılgın bir kadını oynayacağımı söylüyordum ama sonuç beklediğimden çok daha büyük bir şeye evrildi" diyerek başarısının sırrını özetlemişti: 

Bu karakter, hem çalışma biçimimin hem de hayatımın tam zıttıydı.

Kürsüden gelen içten sözler

Ödülünü geçen yılın kazananı Zoe Saldaña'nın elinden alan Madigan, hazırlıksız ve içten konuşmasıyla törene damga vurdu.

Teşekkür listesi hazırlamanın "izleyiciler bu isimleri tanımaz" gerekçesiyle önerilmediğini hatırlatan oyuncu, "Bu isimler benim için her şey demek, onlar olmasa burada olamazdım" diyerek bu tavsiyeye uymadı.

Konuşmasında yönetmen Zach Cregger'a kendisine bu "rüya rolü" verdiği için teşekkür ederken, kategorideki rakipleri Elle Fanning, Inga Ibsdotter Lilleaas, Wunmi Mosaku ve Teyana Taylor'ı da onurlandırdı. 

Konuşmasının en dokunaklı anı ise, 40 yılı aşkın süredir yanında olan eşi, Oscar adayı aktör Ed Harris'e teşekkürüydü: 

Ed her zaman yanımdaydı ve bu gerçekten çok uzun bir süre. O yanımda olmasaydı, bu ödülün hiçbir anlamı olmazdı.

Hollywood için neden bir ilham kaynağı?

Amy Madigan'ın zaferi, Hollywood'da "vakti geçti" denen ve telefonları çalmayan kıdemli oyuncular için bir umut ışığı olarak görülüyor. Madigan, ödül sezonu boyunca sektör tarafından uzun süredir görmezden gelindiğini samimiyetle dile getirmişti.

Bu galibiyet, hem korku türünün sanatsal başarısının tescillenmesi hem de gerçek yeteneğin doğru projeyle buluştuğunda her yaşta parlayabileceğini kanıtlaması açısından tarihi bir önem taşıyor. 

Yönetmen Cregger'ın şimdiden Gladys Teyze'nin geçmişine odaklanan bir öncül planladığı haberleri ise Madigan'ın kariyerindeki bu parlak dönemin daha yeni başladığını gösteriyor.
Independent Türkçe, Hollywood Reporter, Variety


Oscar gecesine ters köşe kararlar damga vurdu

Muhteşem Marty'nin 30 yaşındaki yıldızı Timothée Chalamet, "Balede, operada veya hiç kimse önemsemediği halde 'Hey bunu yaşatmalıyız' mantığının geçerli olduğu yerlerde çalışmak istemiyorum" diyerek tepki çekmişti (AP)
Muhteşem Marty'nin 30 yaşındaki yıldızı Timothée Chalamet, "Balede, operada veya hiç kimse önemsemediği halde 'Hey bunu yaşatmalıyız' mantığının geçerli olduğu yerlerde çalışmak istemiyorum" diyerek tepki çekmişti (AP)
TT

Oscar gecesine ters köşe kararlar damga vurdu

Muhteşem Marty'nin 30 yaşındaki yıldızı Timothée Chalamet, "Balede, operada veya hiç kimse önemsemediği halde 'Hey bunu yaşatmalıyız' mantığının geçerli olduğu yerlerde çalışmak istemiyorum" diyerek tepki çekmişti (AP)
Muhteşem Marty'nin 30 yaşındaki yıldızı Timothée Chalamet, "Balede, operada veya hiç kimse önemsemediği halde 'Hey bunu yaşatmalıyız' mantığının geçerli olduğu yerlerde çalışmak istemiyorum" diyerek tepki çekmişti (AP)

Akademi Ödülleri, beklentilerin altüst olduğu, favorilerin eli boş döndüğü ve sinema tarihine geçen ilklerin yaşandığı unutulmaz bir geceye sahne oldu. 

Gecenin sunuculuğunu üstlenen Conan O'Brien, tıpkı geçen yıl gibi açılışı Timothée Chalamet'ye takılarak yaptı. Ancak bu benzerlik sadece şakalarla sınırlı kalmadı. Opera ve baleyle ilgili yorumları tepki çeken Chalamet ve başrolünde yer aldığı yapım, geçen yılki Bob Dylan: Tam Bir Bilinmez (A Complete Unknown) faciasının bir benzerini yaşayarak törenden eli boş ayrıldı.

Muhteşem Marty'nin tarihi çöküşü

Gecenin en büyük hayal kırıklığı, kuşkusuz Josh Safdie imzalı Muhteşem Marty (Marty Supreme) oldu. Dünya çapında 179 milyon dolar hasılat yapan ve Rotten Tomatoes'da yüzde 93 gibi yüksek bir eleştirmen puanına sahip film, aday gösterildiği 9 kategorinin hiçbirinde ödül kazanamadı. 

Bu istatistikle film; 11 adaylıkla sıfır çeken 1985 yapımı Mor Yıllar (The Color Purple) ve 10 adaylıkla eli boş dönen The Irishman gibi yapımların ardından Oscar tarihinin en kötü gecelerinden birini yaşayan filmler arasına girdi.

Benzer şekilde, 4 adaylığı bulunan Bugonia, Gizli Ajan (O Agente Secreto) ve Tren Düşleri (Train Dreams) de geceden ödül kazanamadan ayrılan diğer yapımlar oldu. 

9'ar adaylığı bulunan Manevi Değer (Affeksjonsverdi) ve Hamnet ise yalnızca birer teselli ödülüyle (sırasıyla En İyi Uluslararası Film ve En İyi Kadın Oyuncu) yetinmek zorunda kaldı.

Savaş Üstüne Savaş geceyi domine etti

En İyi Film yarışında tüm sezon boyunca Günahkarlar (Sinners) ve  Savaş Üstüne Savaş (One Battle After Another) arasında gidip gelen rekabet, gecenin sonunda netleşti.

Günahkarlar'ın rekor adaylık sayısına rağmen Savaş Üstüne Savaş toplamda 6 ödül alarak gecenin galibi oldu ve En İyi Film Oscar'ını kucakladı. Günahkarlar ise 4 ödül alabildi.

Sinema tarihinde bir ilk: Autumn Durald Arkapaw

Gecenin en gurur verici anlarından biri, Günahkarlar'ın görüntü yönetmeni Autumn Durald Arkapaw'un zaferiydi. Arkapaw, En İyi Görüntü Yönetimi kategorisinde ödül kazanan ilk kadın olarak sinema tarihine adını altın harflerle yazdırdı.

Sezonun başında Chalamet favori gösterilse de ödül Günahkarlar'daki çifte rolüyle büyük ivme yakalayan Michael B. Jordan'ın oldu.

Akademi tarihinde ilk kez verilen En İyi Cast ödülünü, Günahkarlar'la favori gösterilen Francine Maisler yerine, Savaş Üstüne Savaş'la Cassandra Kulukundis kazandı.

Sean Penn'in En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü onun yerine alan Kieran Culkin, törene katılmayan 65 yaşındaki aktör için, "Bu akşam burada olamadı ya da olmak istemedi" diyerek gecenin en iğneleyici konuşmalarından birine imza attı.

Kısa filmler, belgeseller ve ender görülen bir beraberlik

Gecenin en şaşırtıcı anlarından biri canlı çekim kısa film kategorisinde yaşandı. Şarkıcılar (Singers) ve Two People Exchanging Saliva, oylamada eşit puan alarak Oscar tarihindeki 7. "beraberliği" tescilledi.

Belgesel kategorisinde ise tüm tahminleri altüst eden Mr. Nobody Against Putin, favori gösterilen Netflix yapımı Mükemmel Komşu'yu (The Perfect Neighbor) geride bırakarak heykelciğe uzandı. 

Animasyon kısa film dalında da benzer bir sürpriz yaşandı ve favori gösterilen Butterfly yerine The Girl Who Cried Pearls ödülü kazandı.

Independent Türkçe, Hollywood Reporter, Variety