Tunus’un ‘Üçüncü Cumhuriyeti’nde ordunun rolü

Said’in aldığı kararlara ilişkin geniş çapta bir memnuniyet mevcut.

Tunus’un ‘Üçüncü Cumhuriyeti’nde ordunun rolü
TT

Tunus’un ‘Üçüncü Cumhuriyeti’nde ordunun rolü

Tunus’un ‘Üçüncü Cumhuriyeti’nde ordunun rolü

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, ordu komutanlarının onlarca yıl siyasi karar alma mercilerinden uzaklaştırılmasının ardından askeri, güvenlik, siyasi ve sosyal kurumların rolünü artırdı. Ordu liderliği, hükümet, parlamento, siyasi ve mali ‘lobiler’ içerisindeki muhalif ve hasımlarıyla savaşında Cumhurbaşkanı Said’in yanında yer aldı. Bu nedenle Hişam el-Meşişi hükümetini devirme ve parlamentoyu dondurma kararını destekledi.
Farklı görüşlerden siyasetçilerin ve insan hakları aktivistlerinin ‘askeri ve güvenlik kurumlarının anlaşmazlıklarına katılımı’ konusunda Cumhurbaşkanı’na yönelttikleri sert eleştirilere rağmen Said, muhaliflerinin ve hasımlarının ‘darbe’ olarak nitelendirdiği, 25 Temmuz’da aldığı benzeri görülmemiş siyasi kararlarda ordu liderliğinin desteğini elde etmeyi başardı. Bu nedenle gözlemciler, şu an Tunus tarihinin bir sonraki aşamasında ordunun rolünü merak ediyorlar. Uzmanlar, bu duruma ‘İkinci Cumhuriyet’ ve 2011 devriminden sonraki hükümdarlar döneminin sayfalarını çeviren ‘Üçüncü Cumhuriyet’ adını verdiler.
Tunus’ta ordu liderlerinin siyasi yaşama dahil olmasına karşı çıkan ve eski söylemlerin aksine günler boyunca askeri kurumun Cumhurbaşkanı Kays Said’e verdiği desteği ve ‘devrimin gidişatını düzeltmeyi’ amaçlayan kararlarını öven açıklamalar yapıldı.
Aksine bu kararları başlangıçta ‘anayasaya’ ve ‘2019 seçim sonuçlarına’ darbe olarak nitelendiren partilerin, insan hakları kuruluşlarının ve sendika örgütlerinin çoğunluğu söylemlerini hızla değiştirdi. Tunus’un Fransa’dan bağımsızlığını kazanmasının ardından, 1956 yılında kurulmasından bu yana ordunun askeri düzenini, tarafsızlığını ve merhum lider Habib Burgiba liderliğindeki ilk ulusal hükümetin kurulmasına övgüde bulundular.

Açık destek
Askeri ve güvenlik kurumlarından çok sayıda üst düzey emekli komutan, ordunun başta hükümetin devrilmesi ve parlamentonun ‘geçici olarak’ dondurulması olmak üzere Cumhurbaşkanı Kays Said’in kararlarına verdiği desteği memnuniyetle karşıladı. Söz konusu komutanlar arasında merhum Cumhurbaşkanı Beci Kaid es-Sibsi’nin askeri ve güvenlik danışmanı General Kemal el-Akrut, Askeri Güvenlik ve Gümrük Güvenliği eski genel müdürü Tuğgeneral Muhammed el-Mueddib, Ulusal Terörle Mücadele Kurumu eski başkanı Tuğgeneral Muhtar bin Nasr ve İçişleri Bakanlığı eski sözcüsü Tuğgeneral Hişam ed-Mueddib de yer alıyor. Tuğgeneral Hişam ed-Mueddib, emekli olduktan sonra Cumhurbaşkanı Said’i sık sık eleştirmesiyle ve muhaliflerinin tavırlarını savunmasıyla tanınıyor.
Eski cumhurbaşkanları Burgiba ve Zeynel Abidin Bin Ali yönetiminin yanı sıra ‘2011 devrimi’ sonrası hükümetlerde yer alan bazı bakanlar da kararları memnuniyetle karşıladı. Söz konusu bakanlar arasında Ahmed Necib eş-Şabi, Muhsin Merzuk ve Salma el-Lumi de bulunuyor. Bu isimler, 2010 ve 2011’in başlarındaki ayaklanma sırasında tarafsızlıkları ve Bin Ali yönetimine karşı göstericilerin bastırılmasında yer almaktaki isteksizlikleri ile hatırlanıyor. Medya organları, gösteri yapan gençler ile bir dizi Tunuslu subay arasında 2011 devrimi sırasında karşılıklı güller verildiği ve kucaklaşmalar yaşandığı fotoğrafları yeniden yayınlamaya başladı. General Raşid Ammar da dahil olmak üzere bir dizi üst düzey politikacı ve askeri lider, ordu liderliğinin Bin Ali yönetiminin devrilmesinden sonra iktidarı ele geçirme çağrıları aldığını ancak bunu reddettiğini defalarca belirtmişti. 2011 yılında yapılan seçimlerde eski cumhurbaşkanları Beci Kaid es-Sibsi, Munsif el-Merzuki, ardı ardına gelen başbakanlar Hammadi Cibali, Ali el-Ureyd, Mehdi Cuma, Habib Essid ve Yusuf eş-Şahid’in de 2011, 2014 ve 2019 yıllarında düzenlenen seçimler sırasında ‘ordunun tarafsızlığını’ övdüler.

Kurtarma ve gidişatı düzeltme
Tunus medyasının önemli bir kısmında, önde gelen siyasi ve askeri analistlerin hızla Cumhurbaşkanı Said’in, kararlarının, ‘kurtarma ve devrimin gidişatını düzeltme’, ‘mali yolsuzlukla mücadele’, siyasi partilerin finansman kaynakları ve seçim kampanyaları hakkında bir soruşturma açılması projesinin arkasında saf tutması dikkat çekiciydi.
Terörle Mücadele Ulusal Komitesi eski başkanı Emekli Tuğgeneral Muhtar bin Nasr, başbakan, çok sayıda üst düzey hükümet yetkilisi, güvenlik ve askeri liderin görevden alınması da dahil Cumhurbaşkanı tarafından 25 Temmuz ve sonrasında alınan tüm kararlara övgüde bulundu. Bin Nasr, söz konusu tedbirlerin ‘cumhurbaşkanının seçimsel ve siyasi meşruiyeti’ ile açıklanabileceğini ifade etti. General bin Nasr, Cumhurbaşkanı Said tarafından ortaya koyulan ve halkta memnuniyet oluşturan kararların ‘aktifleştirmesini’ bekliyor. Çünkü seçildiği günden bu yana ordunun üst düzey yöneticileri, güvenlik ve askeri kurumları ile istişareleri ve koordinasyon toplantılarını sürdürüyor. Emekli General Kemal el-Akrut, halkın, seçkinlerin, askeri ve güvenlik liderlerinin çoğunluğunun 25 Temmuz kararlarından mutluluk duyduğunu dile getirdi. Zira parlamento ve hükümet içerisindeki siyasi çekişmelerden memnun değillerdi.

‘Yol haritası’
Güvenlik birliklerindeki generaller ve kadrolar da dahil olmak üzere askeri ve güvenlik kurumlarının bazı sembol isimleri bir dizi öneride bulundu. Bazıları, Cumhurbaşkanına ‘ülkeyi dini ve siyasi aşırılıkların tehlikesinden kurtarmaya’ yönelik kararlarının uygulanmasını içeren bir ‘yol haritası’ ilan etme çağrısı yaptı. Cumhurbaşkanının öncelikleri arasında, güçler ayrılığını sağlamak ve özellikle özgürlüklerin, hakların ve demokratik sürecin güvence altına alınması konusunda içeride ve dışarıda güvence mesajları göndermek de yer alıyor.
Söz konusu açıklamaların tümü, uluslararası ekonomist, finans uzmanı ve Parlamento Finans Komitesi eski başkanı Muhammed el-Munsif Şeyh Ruha da dahil olmak üzere bir dizi üst düzey sivil uzman tarafından yapılan benzer önerilerle de ortak yönlere sahip. Şeyh Ruha, bir sonraki hükümetin kapsamlı sosyo-ekonomik kalkınmayı sağlamak için akademisyenlerin, uzmanların, iş ve finans camiasının tavsiyelerinden faydalanması gerektiğini vurguladı. Yetkili, bunların ulusal güvenliğin korunması ve iş ortamının iyileştirilmesinde ülkenin kaynaklarını, tasarruf ve yatırım fırsatlarını, sivil ve askeri kurumlar arasındaki ortaklığı iyileştirmeye olanak tanıyacağını dile getirdi. Aynı şekilde Askeri Güvenlik ve Gümrük Çıkarları Genel Müdürü Tuğgeneral Muhammed el-Mueddib de 25 Temmuz kararlarını etkinleştirme hususunda ‘erteleyeme ve isteksizliğe’ karşı uyarıda bulundu.

Marjinalleşmeden sahnenin ön saflarında olmaya
Diğer yandan insan hakları örgütleri, sendikalar, sol ve liberal partilerin 25 Temmuz kararları sonrasında yaptığı açıklamaların çoğunun, 1959 yılında Birinci Cumhuriyet Anayasası’nda ve ardından 2014’te İkinci Cumhuriyet Anayasası’nda belirtilen ilkelerin yerine getirilmesinde ‘devletin sivil yapısına saygı ve kuvvetler ayrılığı’ çağrısında bulunması dikkat çekici. Öyle ki sivil adalet örgütleri, avukatlar, gazeteciler, işçiler ve köylüler, Kays Said’in yeni adımlarını öven bildiriler yayınladılar. Buna paralel olarak ‘demokratik kurumların’ rollerine bir an önce devam etmeleri gerektiğini vurguladılar. Bu, parlamento ve seçilmiş belediye meclisleri üzerindeki dondurmanın kaldırılması anlamına geliyor. Said, Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesinde ve Tunus televizyonunda yayınlanan, sivil toplum temsilcileriyle yaptığı görüşmedeki konuşmasında ‘devletin sivil yapısına, kamusal ve bireysel özgürlüklere ve dışlama olmaksızın muhaliflerle siyasi diyalogun seyrine saygı duyacağını’ belirterek söz konusu taleplere yanıt verdi. Cumhurbaşkanı, 25 Temmuz’da yaşananların darbe olduğunu ise kabul etmedi.
Ancak bu değişiklikler ve ‘ordu için daha büyük bir rol’ konuşmaları iki yıl sonra, cumhurbaşkanı ve silahlı kuvvetlerin başkomutanı sıfatıyla Kays Said’in cumhurbaşkanlığı sarayında, kışlada, içişleri ve savunma bakanlıklarında, ordu ve güvenlik liderleriyle yaptığı toplantılarda geldi.
Said’in popülaritesi, Kovid- 19 pandemisinin patlak vermesinden bu yana, askeri kuruluşla olan ilişkisi doğrultusunda kırsal ve yoksul bölgelerdeki vatandaşları aşılamasından sonra arttı. Ayrıca birçok Arap ve Batı ülkesinden hava, kara ve deniz köprüleri aracılığıyla büyük yardımlar sağladı ve çoğu şehirde de ‘askeri sahra hastaneleri’ kurdurdu. Böylece Cumhurbaşkanı, Habib Burgiba’nın ‘Ordu kışladadır’ sözü doğrultusunda ordu liderlerinin 60 yıldır şikâyet ettiği marjinalleşmeye son vermeyi başardı.

Ancak…
Tunus ordusu, Bin Ali’nin 14 Ocak 2011’de devrilmesinden bu yana kitlesel olarak sokaklara döküldü. Daha sonra rolü, Cezayir ve Libya ile sınır vilayetlerinde ve ardından başkent Tunus’ta ardı ardına terör operasyonlarından sonra son on yılda arttı. Bu operasyonlar, Savunma ve İçişleri Bakanlıkları bütçesinin Ocak 2011 devriminden öncekilere göre üç katına çıkmasına neden oldu.
Ordunun yüksek komuta kademesi son on yılda defalarca değişse de ordu liderleri, Kays Said’in 2019 seçimlerinden sonra Kartaca Sarayı’na gelmesinden bu yana rolü iki katına çıkan Ulusal Güvenlik Konseyi ve Ordular Yüksek Konseyi kurumları aracılığıyla merkezi bir siyasi rol oynamayı başardı. Burgiba (1956- 1987) ve Bin Ali (1987 sonu- Ocak 2011) döneminde siyasi rolü marjinalleşen Tunus Ulusal Ordusu’nun son birkaç yılda Tunus dış politikasına yeniden güçlü bir şekilde dahil olması ise dikkat çekici.

Siyaset dünyasında askerler
Bu tablo göz önüne alındığında, Tunus silahlı kuvvetlerinin kamu işlerine katılımı, yetmişli ve seksenli yıllardan bu yana görülüyor. Tunus, Ocak 1978’deki genel grev nedeniyle ve ardından da Ocak 1980’de Tunus rejimini devirmek için güneydeki komşu ülkeler tarafından desteklenen bir grup ‘komandonun’ saldırısından sonra kanlı olaylara tanık olmuştu.
Aynı şekilde Burgiba da orduya, özellikle de 1983 sonlarında ve 1984’ün başlarında, ‘ekmek devrimi’ olarak adlandırılan kanlı gösterilerin ardından kendisini Ulusal Güvenlik Genel Müdürü, ardından İçişleri Bakanı olarak atayan General Zeynel Abidin bin Ali'ye başvurmuştu.
Söz konusu olaylardan bu yana askeri harcamalar dört katına çıktı. General bin Ali ve kendisine yakın isimler 1987’nin sonlarında Habib Burgiba’nın yönetimini devirmeye karar verdiğinde anayasayı feshetmeyi, hem askeri hem de sivilleri içeren bir ‘kurtarma komitesi’ kurmayı düşündüler. Ancak kısa sürede bundan vazgeçerek ‘devletin sivil yapısını’ ve ‘cumhuriyetçi sistemi’ korudular.
Daha sonra Bin Ali görevdeki ilk döneminde yüksek siyasi pozisyonlara Habib Ammar da dahil olmak üzere generaller yerleştirdi. General Abdülhamid eş-Şeyh’i Dışişleri Bakanı ve ardından Paris Büyükelçisi, General Mustafa Buaziz’i Adalet Bakanı ve ardından Devlet Mülkleri Bakanı olarak atadı.
Bin Ali daha sonra Genelkurmay Başkanlığı’ndan generalleri büyükelçi olarak tayin etti ve bazılarını, hükümet hava ve demiryolu şirketleri de dahil olmak üzere yüksek devlet kurumlarının liderliğine atadı.
Diğer yandan 1992’de Nahda Hareketi’ne bağlı bir grup askeri ve güvenlik gücünün, kendisine karşı düzenledikleri ‘darbe girişimi’ sonrasında ordu liderlerinin çoğunu siyasi görevlerden uzaklaştırdı. Ancak her halükarda Bin Ali, yönetimi boyunca, General Ali el-Siryati'’nin 23 yıldır üstlendiği Ulusal Güvenlik Genel Müdürlüğü ve Cumhurbaşkanlığı Güvenlik Genel Müdürlüğü gibi bazı stratejik pozisyonlardaki üst düzey askerlere güvendi.
Bununla birlikte kader, Siryati’nin 2011 başlarında genel olarak yönetim kurumlarında patlak veren çatışmalar da dahil olmak üzere birçok nedenden dolayı Bin Ali yönetimini devirmede önemli bir rol oynamakla suçlanmasına yol açtı.

Uluslararası kağıt
Bununla birlikte Tunus siyasi sahnesindeki değişiklikler ve askeri kurumun rolü, birçok faktör nedeniyle “süreçte rehin kalacak” konular arasında yer alıyor. Bunların arasında Cezayir, Fransa, ABD, Almanya, İngiltere ve İtalya başta olmak üzere Tunus’taki siyasi ve askeri kararı etkileyen ülkelerin pozisyonlarındaki gelişmeler de bulunuyor.
Ayıca yeni hükümetin yapısından, cumhurbaşkanının kişiliğinden ve savunma, içişleri, adalet ve dışişleri bakanlıklarının denetçilerinden de kaçınılmaz olarak etkilenecek.
Her halükarda bir sonraki hükümeti kurmak için yapılacak istişareler ve ordunun rolüne ilişkin alınacak tavır, bir ya da iki ay içerisinde netleşecek (parlamentonun, belediye meclislerinin ve tüm seçilmiş kurumların görevlerinin yeniden başlamasını garanti eden) siyasi anlaşma arayışında, ‘sahne arkası’ istişarelerinin sonucundan etkilenecek. Bu, Libya krizine barışçıl çözüm yollarının ‘bölgesel ve uluslararası eksenler oyunu’ da dahil birçok nedenden ötürü sekteye uğradığı bir dönemde, güvenlik durumunun bozulmaması için hayati bir önem taşıyor.

Tunus ordusundan askeri alanda sanayileşme adımı
2011 devriminden sonra Tunus ordusu başta ABD, Fransa, Almanya ve Türkiye olmak üzere bir dizi NATO ülkesinin ordularıyla ortaklaşa bilimsel ve lojistik yeteneklerini, üretim ve savaş deneyimini geliştirdi. Cumhurbaşkanı Kays Said, Savunma Bakanı ve askeri kadroları eşliğinde, milli yeteneklere sahip orta boy askeri araçlar üretmeyi başaran bir kurumu ziyaret etti. Tunus Milli Savunma Bakanlığı’ndan kaynaklar, parlamentoda Silah Taşıma Kuvvetleri Yönetim ve İşleri Düzenleme Komitesi’nde eski bir oturumda, “Tunus askeri kuvvetleri, çeşitli deneyimlerin ötesine geçen bir askeri araç yapmayı başardı” açıklaması yaptı.
Aynı şekilde Savunma Bakanı da kısa süre önce şu açıklamada bulundu:
“Tunus kuvvetleri, denizcilik üretimi alanına da girdi ve üç deniz gemisi üretti. Savunma Bakanlığı ve özel sektör ortaklığı çerçevesinde artık silah, keşif ve bilgi araçlarıyla donatılabilecek. Savunma Bakanlığı, diğer deniz birimlerinde de bu alanda, üretim yoluyla ilerlemeyi planlıyor.”
Bu durum ordunun ‘maliyetleri baskı altına almak’ için askeri sanayileşme serüvenine girmesiyle oluştu. Savunma Bakanı’na göre istatistikler, büyük meblağlarda para sağlandığını, çeşitli uzmanlıklarda daha yüksek derecelere sahip olanlar da dahil olmak üzere gençler için iş fırsatlarının oluşturulduğunu, subayların yurtiçinde ve yurt dışında aldıkları askeri eğitimin değerlendirildiğini ve çeşitli ordu birliklerinde askeri sanayileşme alanında deneyim kazanıldığını gösteriyor.
Mayıs 2015’te, ilk kez 2013 yılında test edilen bir insansız hava aracı da dahil olmak üzere Tunuslu yetenekler tarafından yapılan ekipmanların sergilendiği ulusal bir gösteri düzenlendi. Sergilenen araç üç metre uzunluğunda, 45 kilo ağırlığında ve 2 bin 500 metre yüksekliğe ulaşabiliyordu. Uçuş süresi de üç saate kadar çıkabiliyordu.
Aynı şekilde mayınları aktifleştirmek veya imha etmek için de başka araçlar sergilendi. Operasyonel görevlerde sahadaki askeri oluşumları takip edecek bir sistem, hareketleri tespit eden bir radar ve kablosuz cihazların yanı sıra savaş, tarama, keşif ve mayın tespitinde uzmanlaşmış silahlı bir robot da gösterildi. Tüm bunlar, Tunus ordusunun çeşitli iç ve bölgesel zorluklarla yüzleşme yeteneklerini artıracak öncü projeler olarak nitelendi.



Guterres’tan BMGK’nın rolüne vurgu: Hukukun üstünlüğü yerini orman kanunlarına bıraktı

BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)
BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)
TT

Guterres’tan BMGK’nın rolüne vurgu: Hukukun üstünlüğü yerini orman kanunlarına bıraktı

BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)
BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres, pazartesi günü, ‘orman kanunlarının’ hüküm sürdüğü bir dünyada barışa ilişkin kararları uygulamaya yetkili ‘tek’ organ olarak BMGK’nin rolünü savundu.

Guterres, “Dünya genelinde hukukun üstünlüğü, orman kanunuyla yer değiştiriyor. Uluslararası hukukun açıkça ihlal edildiğine ve BM Şartı'nın alenen hiçe sayıldığına tanık oluyoruz” dedi.

BMGK’da konuşan Guterres, “Gazze'den Ukrayna'ya ve dünyanın dört bir yanında hukukun üstünlüğü isteğe bağlı bir şey gibi ele alınıyor” diye ekledi.

BM Şartı'nın ‘güç kullanma veya güçle tehdit etmeyi’ yasakladığını ve ‘büyük küçük tüm devletlere aynı kuralları uyguladığını’ belirtti.

BM Genel Sekreteri, ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan ve BM’ye rakip olarak görülen yeni Barış Konseyi’nden açıkça bahsetmedi, ancak BMGK’nın ‘münhasır’ sorumluluğunu vurguladı.

asdfrgt
BM Genel Sekreteri António Guterres, New York'taki BM genel merkezinde düzenlenen BM Genel Kurulu'nun 80. oturumunda bir konuşma yaparken, 23 Eylül 2025 (Reuters)

BMGK’nın barış ve güvenlik konularında, bu tür girişimlerin arttığı bir dönemde tüm üye devletler adına hareket etmeye yetkili tek organ olduğuna işaret eden Guterres, “Başka hiçbir organ veya geçici koalisyon, tüm üye devletleri barış ve güvenlikle ilgili kararlara uymaya yasal olarak zorlayamaz” diye ekledi.

BM Genel Sekreteri BMGK’nın ‘güç kullanımına izin verme’ yetkisine sahip tek organ olduğunun da altını çizdi.

Guterres, bu açıklamaları, Trump'ın dünya genelindeki çatışmaları çözmeyi amaçlayan ve başkanlığını üstleneceği bir Barış Konseyi kurulacağını duyurmasından birkaç gün yaptı. Barış Konseyi ve rolü birçok ülkede şüphe uyandırdı.

Guterres, ‘tüm devletlerin uluslararası hukuka tam olarak saygı gösterme ve BM Şartı'nda belirtilen vaat ve yükümlülükleri yerine getirme taahhütlerini yenileme zamanının geldiğini’ de vurguladı.


Suriye'de SDG ile yaşanan çatışmalarla Türkiye'deki Kürt müzakereleri arasında nasıl bir ilişki var?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
TT

Suriye'de SDG ile yaşanan çatışmalarla Türkiye'deki Kürt müzakereleri arasında nasıl bir ilişki var?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)

Ömer Önhon

Ocak ayının ilk haftasında Suriye ordusunun Halep'te Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) karşı başlattığı askeri operasyon, Suriye'deki siyasi ve güvenlik sahnesini değiştirdi ve ülkenin haritasını yeniden çizdi. SDG, Halep, Deyrizor ve Rakka'dan çıkarıldı ve Haseke şehrinin bir bölümünde sıkışarak kuşatıldı. Suriye ordusu çok az istisna dışında, Tişrin ve Tabka barajlarını, sınır kapılarını ve petrol sahalarını ele geçirdi.

Bir yıl önce 10 Mart mutabakatını imzalayan ancak uygulamayı reddeden SDG, 18 Ocak'ta “ateşkes ve tam entegrasyon anlaşmasını” imzalamaya zorlandı. 20 Ocak'ta Şam'da Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile Mazlum Abdi arasında yapılan görüşmenin ardından dört günlük ateşkes ilan edildi. Ateşkes büyük ölçüde devam ediyor, ancak Suriye ordusu ile SDG arasında bazı bölgelerde çatışmalar sürüyor.

SDG şu anda bu görüşmede sunulan önerileri değerlendiriyor ve iki gün içinde yanıtını açıklayacak. Eğer SDG anlaşmanın tüm şartlarını reddederse, çatışmalar yeniden başlayacak ve bu da hükümet güçleri arasında ağır kayıplara neden olacak ve Kürtlerin yaşadığı komşu ülkeler için sonuçları olacak. Ancak nihayetinde SDG yenilgiye uğrayacak.

Süregelen şüphelere rağmen, SDG büyük olasılıkla olumlu bir yanıt verecek. Kalıcı barışın sağlanması, anlaşmanın ne ölçüde uygulanacağına bağlı olacak.

Suriye'deki gelişmeleri, Ortadoğu'nun yeniden şekillenmesi bağlamında da ele almalıyız. Başta Türkiye, ABD, İsrail ve Körfez ülkeleri olmak üzere dış aktörlerin etkisi, ABD'nin kilit rolüyle birlikte, Suriye'nin geleceğini belirlemede iç dinamikler kadar önemli.

Nitekim İsrail, işgalini tüm Golan Tepeleri'ni kapsayacak şekilde genişleterek, Suriye'nin güneyinde fiilen silahsızlandırılmış bir bölge ilan etti ve Dürziler üzerindeki etkisiyle bu bölgedeki gelişmeleri yönetiyor. Son çatışmalar sırasında sessiz kaldı ve en azından şimdilik Suriye'deki askeri operasyonlarını durdurdu.

İsrail'in sessizliği, Paris'te ABD himayesindeki Suriye görüşmeleriyle ilişkilendirilebilir, nitekim iki ülke ortak bir koordinasyon ve iletişim mekanizması kurma konusunda anlaşmaya vardı ve bu anlaşmanın meyve vermeye başladığı açıkça görülüyor. Bu İsrail tutumu, Şara hükümeti ve Türkiye'nin Suriye'deki varlığına ilişkin endişelerinin giderildiği şeklinde de yorumlanabilir.

Ancak en önemli değişim, ABD'nin Suriye'deki güvenlik ortaklarına yönelik tercihlerinde yaşanan değişimdir. ABD, SDG yerine Suriye ordusu ve Türkiye ile ittifak kurdu. Birkaç gün önce, ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Büyükelçi Tom Barrack, sosyal medyada ABD’nin halihazırda SDG’ye nasıl baktığını açıklayan, bir yol haritası ve Suriyeli Kürtlere yönelik çağrı içeren bir açıklama yayınladı.

ABD Merkez Komutanlığı'nın Suriye hükümetiyle koordineli olarak 7 bin DEAŞ tutuklusunun Suriye'den Irak'a nakledildiğini duyurması, ABD tarafından çok taraflı diplomatik çabalar yürütüldüğünü gösteriyor

Büyükelçi Barrack, Suriye hükümetinin DEAŞ’a karşı kurulan uluslararası koalisyona katılmasıyla durumun temelden değiştiğini belirtti. Sonuç olarak, “SDG'nin sahada birincil DEAŞ karşıtı güç olarak asıl amacı büyük ölçüde sona ermiştir” dedi.

Tom Barrack şunu da söyledi: “Yeni Suriye devletine entegrasyon, Kürtlere tam vatandaşlık hakları, Suriye'nin ayrılmaz bir parçası olarak tanınma, Kürt dili ve kültürünün anayasa ile korunması ve yönetime katılım imkânı sağladığı için şimdi Kürtlerin önünde eşsiz bir fırsat bulunmaktadır.” Bunu, “SDG'nin iç savaşın kaosu içinde sahip olduğu kısmi özerklikten çok daha fazlası” olarak da tanımladı.

Başkan Donald Trump da kendine özgü üslubuyla yeni ABD politikasına doğrudan değinerek, Kürtleri sevdiğini ve koruduğunu ve şimdi Suriye hükümetiyle güvenlik konularında birlikte çalıştığını söyledi.

ABD Merkez Komutanlığı'nın, Şara ile koordineli olarak 7 bin DEAŞ tutuklusunun Suriye'den Irak'a nakledildiğini duyurması, ABD tarafından son derece etkili çok taraflı diplomatik çabaların yürütüldüğünü gösteriyor.

dsvfgbhy
: 10 Mart'ta Şam'da mutabakatı imzalayan Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve SDG lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

SDG’nin birçok yanlış hesap yaptığına; en önemlisi kendi gücünü abarttığına ve Suriye ordusunun gücünü hafife aldığına şüphe yok. 10 Mart mutabakatının uygulanması konusunda Şam ile yapılan müzakerelerdeki sert tutumları ve sahadaki pervasız eylemleri, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere herkesi hayal kırıklığına uğrattı. Belki en ciddi hatalarından biri de Türkiye'nin endişelerini ve taleplerini görmezden gelmesiydi.

Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Halk Koruma Birlikleri (YPG) ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK) saflarında görüş ayrılıkları da ortaya çıktı; Mazlum Abdi daha pragmatik, uzlaşmaya açık ve ABD'yi dinlemeye daha meyilli gibi görünüyor.

Bu arada, Kandil Dağı'ndaki PKK kadrolarının etkisi altındaki gruplar ise mücadeleye devam etme yönünde sert bir tutum benimsedi. Tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan, Suriye'deki olayları Türkiye'deki barış sürecini baltalama girişimi olarak nitelendirerek, Kandil'in talimatlarını görmezden geldiğini söyledi.

SDG’nin, özellikle kendi gücünü abartarak ve Suriye ordusunun gücünü hafife alarak birçok yanlış hesap yaptığına kuşku yok

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin haftalık toplantısında yaptığı konuşmada, mücadelenin Kürtlere karşı değil, PKK'ya karşı olduğunu vurguladı.

Kürt dünyasının en saygın lideri Mesud Barzani'nin şu sözleri ise en şaşırtıcı açıklama oldu: “PKK, Kürtler için bir yük haline geldi.”

Türkiye'nin öncelikli amacı, PKK'yı kendi sınırları içinde, Suriye'de ve her yerde ortadan kaldırmaktır. Türkiye'deki Kürtlerle devam eden müzakerelerde bulunan Türkler, Suriye'deki gelişmelerin bu süreci rayından çıkarmasından veya olumsuz bir emsal teşkil etmesinden endişe duyuyorlar.

Son iki veya üç haftada üzerinde anlaşmaya varılan veya tek taraflı olarak yayınlanan belgelerin çoğu, uygulama sırasında yoruma açık olabilecek son derece hassas maddeler ve konular içeriyor. Örneğin, entegrasyon anlaşmasının 4. maddesi “Kürt bölgelerinin özel statüsünün dikkate alınması”ndan bahsediyor.

cdfrgt
SDG’nin kadın savaşçıları, Suriye'nin doğusundaki Deyrizor şehrinde bulunan el-Ömer petrol sahasında düzenlenen askerî geçit töreninde, 23 Mart 2021 (AFP)

Bu sebeple, Suriye hükümetinin, geçen hafta Suriye Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan 13 numaralı Kararnamede belirtildiği gibi, Kürtlerin kültürel ve dilsel haklarını kullanmalarına olanak tanıyan bir düzenleme oluşturması gerekecek. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre mevcut koşullar altında nasıl bir formüle ulaşılabileceği henüz belli değil. Zira en büyük Kürt nüfusuna sahip Haseke şehrinde bile Kürtler toplam nüfusun sadece yaklaşık yüzde 30'unu oluşturuyor.

Bir diğer önemli sınav ise Dürzi ve Alevilerin Kürtlerle yapılan anlaşmaya vereceği tepkidir. Kürtlere tanınan ayrıcalıkların kendilerine de tanınmasını talep etmeleri muhtemel görünüyor. Ayrıca, bu ayrıcalıkların yeni anayasaya nasıl dahil edileceği de ele alınması gereken kritik bir konu.

Önemli gerilemelere ve yenilgilere rağmen, SDG'nin hâlâ var olduğunu ve tamamen ortadan kaybolmadığını belirtmekte fayda var.

Washington, bu aşamada DEAŞ'a karşı mücadelede müttefik olarak Suriye’nin ve Erdoğan ile ortaklığın yanında yer alsa da SDG'yi gelecekte olası kullanımlar için yedek bir güç olarak muhafaza etmeye istekli olmaya devam edecektir.

Suriye Kürtlerine özel haklar tanıyan ve SDG birliklerini -entegrasyonun bireysel bazda olacağı belirtilse de- Suriye ordusuna entegre eden bir anlaşmanın imzalanmasına arabuluculuk yapmak, mevcut yapıyı meşrulaştırmak ve geliştirmek, dolayısıyla onu korumak olarak görülebilir.

İşler sorunsuz ilerlerse, barış hâkim olacak ve Suriye hükümeti dikkatini ülkeyi yeniden inşa etmeye, geçiş döneminde ilerlemesini sağlayacak bir siyasi sistem kurmaya ve çok ihtiyaç duyulan yabancı yatırımı çekmeye odaklayabilecektir.

Bunun alternatifi ise karanlık gölgesi tüm tarafların üzerine düşecek daha fazla acı ve yıkımdır.


Irak parlamentosu cumhurbaşkanı seçimi oturumunu erteledi

Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
TT

Irak parlamentosu cumhurbaşkanı seçimi oturumunu erteledi

Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)

Irak parlamentosu, cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılması planlanan oturumu erteledi. Bu karar, Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi’nin Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği’nden (KYB) gelen ‘oturumun ertelenmesine’ yönelik talebi almasının ardından alındı.

Temsilciler Meclisi Başkanlığı Basın Ofisi, Irak resmi haber ajansı INA’ya yaptığı açıklamada, Halbusi’nin 27 Ocak Salı günü gerçekleşmesi planlanan ve cumhurbaşkanının seçilmesi için düzenlenen oturumun ertelenmesi talebini aldığını bildirdi. Açıklamada, erteleme talebinin iki parti arasında daha fazla görüşme ve anlaşma sağlanması amacıyla yapıldığı ifade edildi.

Cumhurbaşkanlığı için aday olan 19 kişi, Irak Anayasası’na uygun şekilde adaylık şartlarını yerine getirdikten sonra hem Irak Temsilciler Meclisi hem de Federal Yüksek Mahkeme’den onay aldı.

Adaylar arasındaki yarış, özellikle iki isim üzerinde yoğunlaşıyor: KDP adayı Fuad Hüseyin ve KYB adayı Nizar Amidi.

Diğer yandan Şii Koordinasyon Çerçevesi dün KDP ve KYB heyetlerini ayrı ayrı toplantıya çağırdı. Toplantının amacı, heyetlerin görüşlerini tartışmak ve cumhurbaşkanlığı seçimini anayasal süresi içinde gerçekleştirecek bir anlaşmaya varılmasını sağlamaktı; böylece anayasal takvim ve ulusal yükümlülükler de korunacaktı.

Iraklı siyasi kaynaklara göre, KDP lideri Mesud Barzani ve KYB lideri Bafel Talabani’nin, Kürt bileşeni için yüksek makamların dağıtımı mekanizmasına uygun olarak tek bir uzlaşı adayı belirleme konusunda anlaşamadıkları bildirildi. Bu nedenle her iki partinin adayı, doğrudan oylama yoluyla parlamentoda birbirleriyle yarışacak.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, tüm Kürt partileri ve parlamentodaki bloklar arasında bir uzlaşı sağlanamaması nedeniyle cumhurbaşkanlığı adayının seçimi sürecinin birçok engelle karşılaşacağını belirtti. Diğer bir zorluk ise parlamentodaki diğer blokların hangi adayı destekleyecekleri konusunda kararsız olması. Bu durum, özellikle toplam 329 milletvekilinin üçte ikisinin sağlanması gereken parlamentoda oturum açılması gerektiğinden, seçim sürecinin uzamasına yol açabilir.