Taliban Sözcüsü Şarku’l Avsat’a konuştu: Yönetim İslami olacak, geçmişteki tecrübeden ders aldık

Taliban Sözcüsü Naim Afganistan’ın başka bir devletin güvenliğini tehdit edecek herhangi bir operasyonun çıkış noktası olmayacağını vurguladı.

Muhammed Naim (Getty Images)
Muhammed Naim (Getty Images)
TT

Taliban Sözcüsü Şarku’l Avsat’a konuştu: Yönetim İslami olacak, geçmişteki tecrübeden ders aldık

Muhammed Naim (Getty Images)
Muhammed Naim (Getty Images)

Taliban Hareketi Siyasi Büro Sözcüsü Dr. Muhammed Naim, hareketin bölgedeki ülkelere ve uluslararası topluma, Afganistan’ın başka bir devletin güvenliğini tehdit edecek herhangi bir operasyonun çıkış noktası olmayacağına dair güven mesajları gönderdiğini belirtti. Ülkede Harekete karşı yıllardır savaşan ve Taliban’ın düşmanlarıyla ittifak yapan herkes için genel af çıkararak aynı güven mesajını Afgan kamuoyuna da verdiklerini söyleyen Naim, hareketin bu adımları atabilmesinin sahip olduğu güç, kudret ve imkandan kaynaklandığını ifade etti.
Taliban’ın siyasi müzakere üyesi Naim, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, hareketin eğer isteseydi düşmanlarını tutuklayarak onları yargılama yoluna gidebileceğini “ki bunu yapsaydı da adil bir davranış olacağını” ancak bunun yerine onları affettiğine işaret etti ve ekledi “zira affetmek bir fazilettir, fazilet ise adaletten üstündür”.
Naim, “(Taliban) Afgan kadınlarının eğitim almasını istediğini ve kadınların çalışma hakkına sahip olduğunu teyit etti. Fakat tüm bunlar şeriat hükümlerine göre olmalıdır. Hareketin yönetimi, Afganistanlı kadınlar için dünyanın sonu anlamına gelmiyor. Savaş bitti, barış dönemi başladı. Rejim İslami olacak ve Afgan halkının taleplerini ve beklentilerini karşılayacak. İslam Emirliği (Taliban) geçmiş tecrübelerinden ders aldı ve son 20 yıl içerisinde çeşitli alanlarda birçok tecrübe kazandı” ifadelerini kullandı.

İşte o röportajın tam metni:
Taliban Hareketi halihazırda otoritesini sağlamlaştırıyor, güven mesajları veriyor ve “genel af” çıkarıyor. Fakat sizin yönetiminizden duyulan endişe neden halen devam ediyor?
Afganistan’daki Emirlik, ülke kamuoyuna, bölgedeki ülkelere ve uluslararası topluma güven mesajları verdi ve yıllardır kendisine karşı savaşan, düşmanlarıyla ittifak kuran siyasi, askeri ve güvenlik bürokrasisini de kapsayacak şekilde Afganistan içinde genel af çıkardı. Bunu, sahip olduğu güç, kudret ve imkanla yaptı. Yapmayabilirdi de. Rakiplerini tutuklayıp onları yargılatabilirdi. Şayet bunu yapsaydı adaletli de olurdu fakat onları affetti. Affetmek bir fazilettir. Fazilet ise adaletten üstündür.
Emirlik bu adımla eski dönemi geride bırakmayı, geçmişteki çekişmelerin ve acıların aşılacağı yeni bir döneme geçmeyi ve İslami bir yönetimin inşasında tüm Afganların bir araya geleceği yeni ilişkiler kurmak istedi.
Hareket, bölgesel düzeyde ise geçmişi geride bırakarak, başkalarının içişlerine karışmayan ve iyi komşuluk ilişkisine dayalı karşılıklı ilişkiler kurmaya hazır olduğunu ifade etti.
Emirlik uluslararası düzeyde, 20 yıldır savaştığı ülkelerle bile normal diplomatik ilişkiler kurmayı arzuladığını vurguladı. İslam Emirliği bu kadar çok mesaj ve çeşitli yönelimleriyle, izlediği bu politikanın Emirlik’in asıl programının gerçek bir ifadesi ve başkalarıyla ilişkilerindeki sabit vizyonu olduğunu güçlü ve yetkin bir pozisyondan vurguluyor.

-Taliban 20 yılın ardından stratejisini değiştirdi mi?
Emirliğin halihazırda ülke kamuoyuna, komşularına ve dünyaya verdiği güven mesajlarıyla göstermiş olduğu tavır esasında Taliban için yeni bir şey değil. Taliban Hareketi geçmiş dönemlerde buna hazır olduğunu daima ifade etmiştir. Fakat bunu reddeden onlardı. Hareketin, sahip olduğu ilkelerden ve programından vazgeçmesini ve işgale teslim olmasını isteyen onlardı.

-Tokalaşmanız, affetmeniz ve kan dökmemeniz, herkesin kurulmasına eşlik edeceği yeni bir dönemin başlangıcı anlamına mı geliyor?
Doğrusu bu durum, düşman medyası yüzünden birçok kişi için gizli kalmış olması muhtemel Emirlik figürünün bir parçasıdır. Hareket, halka, komşu ülkelere ve tüm dünyaya söz verdiği gibi verdiği sözleri de yerine getirecek.

Eski ve Yeni Taliban

-Taliban’ın şu anki fikirleri, 1996 yılında İslami Emirliği ilan ederek ilk kez ülkeyi yönettiğinde insanların gündelik hayatına katı kurallar koyan o dönemki hareketin fikirlerinden farklı mı?
Taliban’ın fikirlerinin özü din esasına dayanır. Hareket, şeriatla (İslam hukukuna göre) yönetmek, adaleti sağlamak, zulme son vermek, güven ortamı oluşturmak, ülkeyi birleştirmek, birliği sağlamak, Müslüman Afgan halkı arasında kardeşlik hukukunu güçlendirmek, herkesin hakkını korumak, sosyo-ekonomik refahı temin etmek ve tüm ülkelerle olumlu ilişkiler kurmak için bağımsız bir İslami rejim istemektedir. Bu hedeflerde herhangi bir değişiklik olmadı.
Hayat aslında tümüyle tecrübedir ve her insan hayatından bir şeyler öğrenir. Emirlik de aynı şekilde son 20 yılda siyasi, askeri, kültürel, eğitim ve toplumsal vb. çeşitli alanlarda birçok tecrübe edindi. Dünyanın dört bir yanında çeşitli alanlarda birçok değişim söz konusu. Emirlik 25 yıl önce yönetimde yeniydi şimdi ise birçok tecrübeye sahip.
Şer’i (dini) hukuk, mevcut durumu ilkeler ışığında ele alır. Buna binaen şer’i hukukun alanı geniş ve seçenekleri fazladır. Önemli olan ilkeleri ve amaçları korumak ve işleri önceliklere göre düzenlemektir.

Şeriat ne zaman?

‘Şeriat’ Afganistan genelinde ne zaman uygulanacak?
Şeriatı (İslam Hukukunu) tatbik etmek, hırsızlık ve şarap içmeye kısas uygulanması gibi şeriatın bir parçası olsa bile sadece kısasları uygulamak anlamına gelmez. Şeriatı uygulamak; insanların bireysel, toplumsal, siyasi, ekonomik ve kültürel hayatındaki inanç, ibadet, ilişki, ahlak ve davranışlarda dini tümüyle hakim kılmaktır. Bu da Peygamberimizin (sav) “Hepiniz birer çobansınız ve hepiniz idareniz altında bulunanlardan sorumlusunuz” hadisine dayanmaktadır.
Rejim, halkın güvenlik ve emniyetinden sorumludur ve ona tüm alanlarda uygun yaşam fırsatları sunar. Gelecek rejimin görevlerinin başında, Afgan halkının 40 yılı aşkın süredir mücadele ettiği amacı, yani İslami bir rejim kurmak ve bu düzen içinde güvenli, huzurlu, saygın ve onurlu bir yaşam sürmeyi gerçekleştirmek geliyor.

-Sizce Eşref Gani başkanlığındaki Afgan hükümetinin hızlı çöküşünün sebebi neydi?
Kabil yönetimi, herkesin bildiği üzere, işgalle birlikte geldi ve öncesinde yoktu. Afgan halkı, kendisini yabancıların yönetmesini kabul etmez. Bu yüzden Afgan halkı tarih boyunca daima tüm işgalcilere karşı olmuştur. Ayrıca Kabil yönetimini koruyan askerler halkın bir bölümünden oluşuyordu. Afgan halkı doğuştan özgür ve Müslümandır. Onlar da bu gerçeğin farkındaydı. Fakat mücahitlere katılmalarını engelleyen bazı durumlar vardı. Yabancı güçler çekildiğinde ise halkın arasına döndüler. Buna ek olarak, Emirlikte toplanan iman gücü, cesaret, tecrübe ve halkın teveccühü, Kabil yönetiminin düşmesine yol açtı. Tüm bunlar her şeyden önce Allah’ın bir lütfudur.

Ortak Hükümet

-Afganistan’ın geri kalan bileşenleriyle genişletilmiş ortak bir hükümet kurmaya hazır mısınız? Dünya ülkeleriyle nasıl siyasi ilişkiler kuracaksınız?
Biz şu anda Müslüman Afgan halkının farklı bileşenlerini temsil edecek, beklentilerine cevap verecek ve verdiği mücadele ile yaptığı fedakarlıkların gerçek bir meyvesi olacak bir hükümet kurmaya çalışıyoruz. Afgan halkı siyasi, idari ve dini ilimler alanında birçok yeterliliğe, iman şevkine ve İslam onuruna sahip. Biz, bu yeterlilikten faydalanmayı ve iş birliği yapmayı istiyoruz.

-Meşruiyetinizi tanıyan ülkeler var mı? Arap ülkelerle ilişkileriniz bulunuyor mu?
Tüm İslam ve Arap ülkeleriyle güçlü ilişkiler ve tüm dünya ülkeleriyle dostluk ilişkileri kurmayı dört gözle bekliyoruz. Bizi Arap ve İslam devletleriyle birbirine bağlayan inanç, din, tarih, coğrafi bağlar ve ortak çıkarlar bulunuyor.
Suudi Arabistan vahyin indiği yer, risaletin kaynağı, Müslümanların kıblesi ve gönlümüzün sultanı gözümüzün nuru Rasulullah’ın (sav) vatanıdır. Orada İslam ümmetinin kalbindeki Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi bulunuyor. Dünya ülkeleri Emirliğe karşı olumlu mesajlar göndermeye başladı. Bunların arasında Çin, Rusya, Almanya ve bazı Avrupa ülkeleri bulunuyor. Bu durumu takdir ediyoruz.

-Taliban liderlerinin daha önce ziyaret ettiği ülkelerden olan Çin, Pakistan ve İran başta olmak üzere komşu ülkelerle kurmayı düşündüğünüz ilişkinin boyut ve kapsamı hakkında bir fikir vermeniz mümkün mü?
Tüm komşularımızla iyi ilişkilere sahibiz ve bu ilişkileri genişletip geliştirmek istiyoruz. Biz daha önce komşu ülkeler başta olmak üzere tüm ülkelerle doğal ilişkiler kurmak istediğimizi ilan etmiştik. Adı geçen ülkeler de komşu ülkelerdir ve onlardan Afganistan Emirliği’ne karşı olumlu mesajlar geldi. Bu da iyi bir şey.

-ABD’nin Afganistan’dan çekilme tekliflerinin ciddiyetine inanmış mıydınız?
Doğrusu, yabancıların kendilerine ait olmayan bir ülkede kalması mümkün değildir ki bu doğal bir şey. Yabancı güçlerin ülkemizden çıkacağına emindik ve bu halihazırda da oldu. Afganistan’dan çıkma tekliflerine gerçek bağlı kalacakları yönündeki zannımız buradan gelmektedir.

Taliban küresel teröre üs olmayacak

-Taliban ülkede kontrolü ele geçirdikten sonra El Kaide gibi radikal örgütlere karşı daha dikkatli bir yol izler mi?
Taliban, Afganistan’ın herhangi ülkenin güvenliğini tehdit edecek hiçbir bir operasyonun çıkış noktası olmayacağı konusunda bütün devletlere taahhüt verdi. Biz, bu taahhüte bağlıyız. Başkalarının iç işlerine karışmayacağız, başkalarının da iç işlerimize karışmasına izin vermeyeceğiz.

Kadınların eğitimi

-‘Emirliğin’ Afganistan’a geri dönmesi, Afgan kadınlar için eğitim ve çalışma noktasında ‘dünyanın sonu’ anlamına gelecek mi? Yoksa Hareket bu konuda daha mı esnek olacak?
Emirlik Afgan kadınlarının eğitim almasını istediğini ve çalışma hakkına sahip olduğunu teyit etti. Fakat tüm bunlar İslam hukukunun hükümlerine ve Afgan halkının ilke ve değerlerine göre olmalıdır. Doğrusu şu an Taliban’ın ülkede kontrolü ele almasının ardından bu oluyor. Kadın memur ve çalışanlar normal bir şekilde işlerini yapıyorlar. Hepimiz dinimizin ahlak ve hükümlerine bağlı kalmalıyız.

-Sizce Afgan halkı Taliban’a ve doktrinlerine alışacak mı?
Afgan halkı Müslüman bir halktır. İslam’ı ve hükümlerini bilir. Bu halk dinine, değerine, ahlakına ve vatanına düşkündür. İslam, halkımız için garip bir şey değil. Bilakis bu halk tarih boyunca ve özellikle de son zamanlarda İslam için fedakarlıklarda bulunmuştur. Bu herkesin bildiği bir şey. Emirlik, halkın değişik kesimlerinin ve farklı bileşenlerinin çoğundan büyük bir kabul görmektedir. Bunun kanıtı da Emirlik mücahitleri ve yetkililerinin Afganistan’ın şehirlerine girişleri sırasında onları sevinçle karşılayan halk topluluklarıdır.
İslam Emirliği’ni şeytanlaştıran düşmanlardır. Emirliğin imajına zarar vermeye çalışıyorlar. Daha önce onların sözlerine aldanan kişiler, hakikati gördüklerinde Emirliğe bakışları da değişiyor. Elhamdülillah.

-Taliban, Kabil dahil olmak üzere tüm Afganistan topraklarında kontrolü ele geçirdi. Savaş bitti mi? Kabil’deki yönetim biçimi ve şekli ne zaman netleşecek?
Evet, savaş bitti elhamdülillah. Barış dönemi başladı. Ortada bazı sorunlar var ama onlar da bitecek inşallah. Kabil’de kurulacak yönetim biçimine gelince, Müslüman Afgan halkının talep ve beklentilerini karşılayan, halka ve ülkeye hizmet etmek amacıyla fırsatlar oluşturan dürüst ve adil bir İslami rejim olacak. Önemli olan budur.

-Taliban Hareketi 1996-2001 arasında Afganistan’ı yönetirken toplulukların önünde idam cezası uygulamak, öldürene kadar recmetmek ve el kesmek gibi ağır cezalar uyguladı. Bu görüntüler tekrarlanacak mı yoksa geride mi kaldı?
Birincisi; Kitab (Kur’an-ı Kerim) ve Sünnet’te (Hz. Muhammed’in söz, fiil ve takrirleri) yer alan ve bu ümmetin alimlerinin üzerinde icma ettiği şeriat cezaları ‘ağır’ ve ‘gayri insani’ şeklinde nitelendirilemez. Allah’ın kullarına olan merhameti bir ananın yavrusuna olan merhametinden daha çoktur. Çünkü O, en merhametli olandır.
İkincisi; şeriat cezalarını farz kılan Emirlik değildir. Bu cezaları farz kılan Allah Subhânehû ve Teâlâ’dır. Bunun delilleri Kitabullah, Sünnet ve ümmet alimlerinin icma’ında bulunmaktadır.
Şeriat cezalarının uygulanması, İslam rejiminin görevinin ayrılmaz bir parçasıdır. Fakat bununun nasıl uygulanacağına dair sorumluluk yetkili yargılama mercilerine aittir.

-Dünyadaki Arap ve Müslüman okuyuculara bir mesaj vermek ister misiniz?
Evet, herkesten mazlum Afgan halkının yanında olmasını, ona yardım ve destek elini uzatmasını bekliyoruz. Şu an bunu yapma fırsatı oldukça mümkün çünkü daha önce bunun önünde savaş sorunu vardı. Artık savaş bitti, elhamdülillah. 20 yıldır ve hatta fazla bir süredir yıkıma uğrayan ülkemizi inşa edeceğiz. Bu nimet, güven ve huzur nimetidir. Allah bu nimeti bize nasip etti. Bunun için Allah’a şükrediyoruz.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.