Paris - Londra ilişkilerindeki 4 mayın

Fransa, bu yılı ilk sekiz ayında 3 bin 500 göçmeni tutukladı. Manş Denizi’ni çevreleyen ciddi tehlikelere rağmen çok sayıda göç girişimi gerçekleşti (AFP)
Fransa, bu yılı ilk sekiz ayında 3 bin 500 göçmeni tutukladı. Manş Denizi’ni çevreleyen ciddi tehlikelere rağmen çok sayıda göç girişimi gerçekleşti (AFP)
TT

Paris - Londra ilişkilerindeki 4 mayın

Fransa, bu yılı ilk sekiz ayında 3 bin 500 göçmeni tutukladı. Manş Denizi’ni çevreleyen ciddi tehlikelere rağmen çok sayıda göç girişimi gerçekleşti (AFP)
Fransa, bu yılı ilk sekiz ayında 3 bin 500 göçmeni tutukladı. Manş Denizi’ni çevreleyen ciddi tehlikelere rağmen çok sayıda göç girişimi gerçekleşti (AFP)

Fransa ve İngiletere arasındaki tartışmalı meseleler büyüyor. Bu meselerin başında göç krizi ve AB ile müzakerelerde yaşanan sorunlar geliyor. İşte Paris ile Lonra arasında giderek büyüyen meseleler...

1. Göçmen akını
Calais kenti yakınlarındaki Fransız kıyılarından, Dover kenti yakınlarındaki İngiltere’nin güney kıyılarına doğru akan yasadışı göç meselesi de bu tartışmalı konular arasında önemli bir yer tutuyor. Hava güzel olduğunda Calais çevresindeki tepelerden beyaz İngiliz plajı açıkça görülüyor. Geceleri, Manş Denizi’nin soğuk sularına doğru koşmak için fırsat kollayan kaçak göçmen grupları, kum tepeleri aralarında bir araya geliyor. Göçmenler, kendilerini Manş Denizi’nin karşı kıyısına götürmesini umdukları şişme botlarını ise omuzlarında taşıyor. Fransız polisi, jandarma ve deniz polisinin sıkı denetimine rağmen çok sayıda göçmen, girişimlerinde başarılı oldu. İngiliz tarafından yayınlanan veriler, bu yılın son dokuz ayında 17 kişinin İngiliz anakarasına ulaşmayı başardığını ve bu sayının geçen yılın tamamında iki katına eşit olduğunu gösteriyor. İngiltere İçişleri Bakanlığı sayıları, cumartesi ve pazar günleri bin 115 göçmenin İngiltere’ye ulaştığını gösteriyor. Fransa ise, 756 göçmenin tehlikeli bir yolculuğu tamamlamasını engellediğini ve göçmenlerin, Fransız topraklarına geri döndürüldüğünü iddia ediyor. Ancak yetkililer, başarılı bir geçişe kadar topu iki veya üç kez yeniden sahaya atacaklarını vurguluyor. Fransa’nın kuzeyindeki Deniz Polisi Müdürü Philippe Doutriot’a göre Fransız tarafı, bu yılın ilk sekiz ayında 3 bin 500 göçmeni engelledi. Doutriot, Manş sularını geçişi çevreleyen tehlikelere rağmen girişim sayısının oldukça yüksek olduğuna dikkati çekti.
Fransa kıyılarından İngiltere’ye doğru akan bu göç akışı, Paris’i ‘iki taraf arasında yirmi yıl önce Fransa’nın kuzeyindeki Touquet şehrinde imzalanan ve Fransa’yı İngiltere’ye yönelik yasadışı göçü engellemekle yükümlü kılan’ ikili anlaşmanın içeriğine uymamakla suçlayan Londra’yı öfkelendiriyor. Son zamanlarda Londra, karasularında tutuklanan göçmenleri deniz yasalarına ve uluslararası normlara aykırı olarak, Fransa’ya geri göndermekle tehdit etti. Paris, elinden geleni yaptığını söylerken, hükümeti Birleşik Krallık sınırlarını koruyan bir polise dönüşmekle suçlayan Fransızların sesleri yükselmeye başladı. Aynı şekilde İçişleri Bakanı Gerald Darmanin, Londra’ya mali yükümlülüklerini yerine getirme çağrısında bulundu. Geçen cumartesi günü kıyılara yaptığı bir ziyaret vesilesiyle Darmanin, 2021- 2022 yılında Paris’in plajların güvenliğini artırmak üzere yaptığı masrafları karşılamak için Londra’dan, ortaya çıkan 63 milyon Euro’luk katkı payını ödemesini istedi.
Öte yandan Paris, Fransız kıyılarının Avrupa Birliği’nin (AB) dış sınırlarını oluşturduğu göz önüne alındığında AB’yi, takip misyonuna katkıda bulunmaya çağırdı. Fransız Bakan, Avrupa Sınır Koruma Ajansı (Frontex) ile temasa geçtiğini ve ajansın, bu yılın sonunda özellikle hava kontrolü alanında yardım sağlamaya hazır olacağını açıkladı.
Darmanin, göç konusunda bir Avrupa Birliği - Birleşik Krallık anlaşması çağrısı yaparken, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un talebi üzerine bu konunun, 2022’nin ilk altı ayında Fransa’nın üstleneceği AB başkanlığı sırasında gelecek yıl Avrupa müzakere masasına getirileceğini vurguladı. Paris’in ‘iltica meseleleri için kurallar koyan ve göçmenlerin geldikleri yere geri dönme sorununa çözüm sağlayan bir Avrupa anlaşması’ için bastırdığını söyleyen Bakan, Londra hükümetine hükümetinin niyetlerini bildirdiğini ve yanıtını beklediğini de ifade etti.
Fransız yetkili, göç meselesinin hassasiyetini yansıtan bir ifadeyle ülkesinin, İngiltere’nin müttefiki olduğunu, ancak onun hizmetkarı olmadığını vurguladı.
11 Ekim’de Birleşik Krallık İçişleri Bakanı Damian Hinds, Boris Johnson hükümetinin ‘gelecek haftalarda’ mali borç sorununu çözme sürecinde olduğunu ve gecikmenin siyasi değil, tamamen idari olduğunu açıkladı. Şarku’l Avsat’ın İngiliz basınından aktardığına göre İçişleri Bakanı Hinds, daha önce Manş Denizi üzerinden gelen göçmenlerin sayısının artması nedeniyle Fransa’dan fonları kesmekle tehdit etmişti. Paris, Londra’nın katkısının yeni teknolojik ekipmanların satın alınmasını ve ek güvenlik görevlilerinin istihdamını finanse etmek için kullanıldığını ve bu nedenle Birleşik Krallık’ın çıkarına bir masraf olduğunu belirtti. Londra hükümeti, göçmen kaçakçıları faaliyetlerini sürdürmekten caydırma amacıyla kaçakçılara verilecek cezaları şu anda 14 yıl yerine müebbet hapis cezasına kadar artıran bir yasa tasarısı hazırlıyor.
Paris - Londra ilişkilerini zehirleyen bu mesele, önemine rağmen tartışmalı tek konu değil.

2. Manş denizindeki adalar
Özellikle ‘Anglo Normandy’ olarak adlandırılan adaların (Jersey ve Guernsey gibi) yakınında, Fransız kıyılarına yakın sularda, iki taraf arasında balıkçılık hakları konusunda da bir anlaşmazlık yaşanıyor. Geçtiğimiz günlerde Paris, Fransız balıkçılara sularında balık avlama ruhsatı verme sorunu çözülmezse elektriği kesmekle tehdit etti.

3. AUKUS Krizi
Aynı şekilde Paris, Avustralya’dan denizaltı anlaşmasını iptal etmesi sonucu yediği tokadı henüz unutamadı. Londra, ABD Başkanı Joe Biden’in ‘Avustralya’nın ABD denizaltıları lehine, 56 milyar Euro değerindeki geleneksel Fransız denizaltılarını terk etme talebini’ kabul etmeye ikna edilmesinde büyük bir rol oynadı.
Avustralya Başbakanı Scott Morrison, ABD Başkanı Joe Biden ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson, sanal ortamda yaptıkları toplantının ardından yayımladıkları ortak bildiride, "AUKUS" adlı yeni bir güvenlik ortaklığının başlatıldığını duyurmuştu.
Bildiride, Avustralya Kraliyet Donanması’nın nükleer enerjili denizaltılar edinmesini sağlamak için bu ülkenin destekleneceği belirtilmişti.
Avustralya'nın sahip olacağı nükleer enerjili denizaltıların, Hint-Pasifik'te istikrarı destekleyeceği ve anlaşmaya taraf olan ülkelerin ortak değerleri ile çıkarlarına katkı sunmak için kullanılacağı ifade edilmişti. Anlaşmanın, Hint-Pasifik bölgesinde Çin'in büyüyen askeri varlığına karşı yapıldığı açıklanmıştı.
Yeni ortaklık anlaşması, aynı zamanda, Avustralya hükümetinin Fransız firmasıyla 2016 yılında imzaladığı ve 12 denizaltı yapılmasını öngören toplam 90 milyar dolarlık Fransız tasarımlı denizaltı projesinin sonunu getirdi.

4. AB ile müzakereler
Londra, Brexit sonrası Birleşik Krallık ile AB arasındaki ilişkiler konusunda uyguladığı aşırılıkları ve bazı fasılları yeniden müzakere etmeyi kategorik olarak reddetmesi nedeniyle Paris’e karşı bir tavır aldı. Brexit meselesindeki ana Avrupalı müzakerecinin, eski Fransa bakanı ve şimdiki cumhurbaşkanı adayı Michel Barnier olduğunu belirtmek gerekiyor.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME