Silahlı bir grubun Hartum’u işgal etme tehdidinin ardından başkentte güvenlik gerilimi yaşanıyor

Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde oturma eylemi yapanların arasındaki gruplar Sudan Haber Ajansı’na ve gazetecilere saldırdı, Kültür ve Enformasyon Bakanlığı’nın etrafını kuşattı.

21 Ekim'de Hartum'da sivil yönetimi desteklemek için düzenlenen mitingler sırasında dumanların arasındaki bir protestocu (Reuters)
21 Ekim'de Hartum'da sivil yönetimi desteklemek için düzenlenen mitingler sırasında dumanların arasındaki bir protestocu (Reuters)
TT

Silahlı bir grubun Hartum’u işgal etme tehdidinin ardından başkentte güvenlik gerilimi yaşanıyor

21 Ekim'de Hartum'da sivil yönetimi desteklemek için düzenlenen mitingler sırasında dumanların arasındaki bir protestocu (Reuters)
21 Ekim'de Hartum'da sivil yönetimi desteklemek için düzenlenen mitingler sırasında dumanların arasındaki bir protestocu (Reuters)

Sudan’ın başkenti Hartum, barış sürecine taraf olan silahlı hareketlerin Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde düzenlediği oturma eylemindeki unsurların Kültür ve Enformasyon Bakanlığı’na saldırmalarından, Sudan’ın medya kuruluşlarını basmalarından ve gazeteciler ile güvenlik personeline saldırmalarından sonra saatler süren bir gerilime tanık oldu. Bu, Darfur Valisi Minni Arko Minavi liderliğindeki Sudan Kurtuluş Hareketi’nin barışçıl taleplerine cevap verilmezse silah zoruyla Hartum’a girmekle tehdit etmesinden saatler sonra yaşandı. Öte yandan Başbakan Abdullah Hamduk'un ofisi, dün (cumartesi) Bakanlar Kurulu'nun feshedilmesine onay verdiği yönünde yoğun bir şekilde medya kuruluşlarında dolaşan iddiaları yalanladı.
Sivil giyimli unsurlar Sudan Haber Ajansı'nın (SUNA) Hartum'un merkezindeki genel merkezinin yanı sıra gazetecilere ve ajansın güvenlik personeline ve polise saldırdılar. Saldırganlar daha sonra Kültür ve Enformasyon Bakanlığı’nın etrafını sardılar. SUNA Genel Müdürü Muhammed Abdulhamid olaya ilişkin yaptığı açıklamada, iktidar koalisyonu Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) ittifakından bir grup liderin ajansın genel merkezinde düzenlemeyi planladığı bir basın toplantısıyla eş zamanlı olarak, sivil giyimli bir grubun ajansın ana kapısından zorla içeri girdiğini ve güvenlik görevlilerine saldırdığını ifade etti.

Abdulhamid sözlerini şöyle sürdürdü:
“Saldıran taraflar kim bilmiyorum; protestolar, ajansın önünde toplanan sivilleri taşıyan üç aracın gelmesiyle başladı. Kısa bir süre sonra abartılı bir oranda şiddet uygulayan ve büyük bir kaosa neden olan yaklaşık 150 kişiden oluşan büyük bir grup çıkageldi. Olayların daha da kötüye gitmesinden korkuyoruz. Saldırgan grup ajansın ana kapısının önünde araba lastikleri yaktı. Polisi ve Genel İstihbarat Teşkilatı'nı aradık ancak bu gruplar ajansa geldikten çok sonra olay yerine geldiler.”
Sudan Kurtuluş Hareketi adına konuşan bir lider iki gün önce Cumhuriyet Sarayı önündeki oturma eyleminde Hartum'u silah zoruyla işgal etme tehdidinde bulunarak “Barışçıl talebimize yanıt verilmezse bunu silahla alacağız” dedi.
Lider “Kuvvetlerimiz yakın bir yerde. Dört çeker araçlarla (Land Cruiser) Hartum'a gireceğiz” ifadelerini kullanarak, Sudan Kurtuluş Hareketi’nin tüm küçük silahlara ve füze fırlatıcılarına ve hatta Antonov uçaksavar füzelerine sahip olduğunu söyledi. Ancak çok geçmeden geri adım attı ve hareketin lideri Minni Arko Minavi yaptığı basın açıklamasında, “Sosyal medyada oturma eylemi alanında bazı taraflara tehditkâr bir üslupla konuşan ve şiddet çağrısı yapan genç bir adamın videosu yayıldı. Sudan Kurtuluş Hareketi gerek sözlü gerek başka şekilde olsun her türlü şiddeti reddediyor ve buna çağrı yapan herhangi bir kişiyi, harekete mensup bir üyeyi ya da başkasını kınıyor” şeklinde konuştu.
Minavi “Videoda konuşan kişi kendi kişisel görüşünü yansıtmıştır. Konuşması yakından veya uzaktan Sudan Kurtuluş Hareketi’ni temsil etmemektedir” dedi.
Öte yandan Darfur Barosu yaptığı açıklamada, ordunun iktidarı devralması için alenen çağrıların yapıldığını, bununla birlikte vatandaşlardan da orduyu iktidarı devralması için kışkırtanlara, fitne çıkaranlara ve kamu güvenliğini bozanlara karşı cezai işlem başlatılmasıyla ilgili çok sayıda talep geldiğinin gözlemlendiğini belirtti.
Baro ve ortaklarının, aleyhlerinde yeterli delil bulunanların hakkında cezai kovuşturma başlatacağı ifade edilen açıklamada, fitne savunucularına hoşgörü gösterilmemesi çağrısında bulunuldu.
Maliye Bakanı Cibril İbrahim başkanlığındaki Adalet ve Eşitlik Hareketi ile Darfur Valisi Minni Arko Minavi liderliğindeki Sudan Kurtuluş Hareketi, 16 Ekim'den beri Hartum'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın önünde oturma eylemi düzenliyor. Ordu liderleri tarafından desteklenen eylemde geçiş hükümetinin feshedilmesi isteniyor.
Öte yandan Başbakan Abdullah Hamduk, Bakanlar Kurulu'nun feshedilmesine onay verdiği yönündeki haberlerin "asılsız" olduğunu söyleyerek bunun çeşitli tarafların tutumlarını yansıttığını söyledi.
Başbakanlık Basın Ofisi yaptığı açıklamada, geçiş kurumlarının kaderini belirleme hakkının Başbakan’ın tekelinde olmadığını ve 15 Ekim'de Sudan halkına yaptığı konuşmada krizi herkesin katılacağı bir diyalogla çözme doğrultusunda açıkladığı adımlara bağlı olduğunu söyledi.
Açıklamada, Başbakan’ın Egemenlik Konseyi'nin askeri bileşeni ve ÖDBG Merkez Konseyi temsilcileriyle demokratik sivil geçiş sürecini korumayı ve ülkenin güvenlik ve selametini korumayı amaçlayan görüşmeler yaptığı kaydedildi.
Ayrıca Başbakan'ın ülkedeki siyasi krizi çözmenin yollarını tartışmak üzere geçiş yönetiminin çeşitli tarafları ve siyasi güçler ile temaslar ve toplantılar yapmaya devam ettiğinin altı çizildi.
Diğer taraftan iktidar koalisyonu ÖDBG Merkez Konseyi lideri Yasir Arman, hükümetin herhangi bir taraftan gelen emir veya “fermana” müsaade etmeyeceğini ve çalışmalarına devam edeceğini vurguladı.
Arman, SUNA'ya yönelik saldırıyı ve basın toplantısını engelleme girişimini, devrik rejimden geriye kalanların "pis" bir çalışması olarak nitelendirerek, bunun kabul edilemez olduğunu ve anayasal belgenin ve ifade özgürlüğünün ihlali niteliğinde olduğunu söyledi.
Arman, şu anki krizin yapay olduğunu, yavaş yavaş gelen bir darbe şeklinde olduğunu ve krizin şahısların veya tarafların çıkarları için değil, Sudan halkının çıkarları için çözülmesi gerektiğini söyledi.
Hartum'da herhangi bir silahlı hareketin varlığının barış anlaşmasının baltalanmasının nedenlerinden biri olduğunu ve Hartum'daki herhangi bir silahın barış süreci haritasının parçası olmadığını da sözlerine ekledi.
Başbakan Siyasi Danışmanı olan Arman, liderlikte ikilik olmaması gerektiğini vurgulayarak, Sudan'ın bir dönüm noktasından geçtiğini ve fon ve bütçesi olan birden fazla tarafın olmasının Sudan'ın yıkımına yol açacağını belirtti.
Arman, Cibril İbrahim ve Minni Arko Minavi'nin hareketlerine ÖDBG'nin yanında durmaları için bir mesaj gönderdi ve ÖDBG'nin demokratik süreci baltalamaya çalışan taraflardan ziyade, Komünist Partisi gibi devrimde yer alan tüm güçlerden seçilmeleri şartıyla hükümetin tabanının genişletilmesini tartışmaya hazır olduğunu söyledi.
Üst düzey hükümet kaynakları Şarku'l Avsat'a verdikleri demeçte, Egemenlik Konseyi'nin askeri bileşeninin hala hükümeti feshetmeye istekli olduğunu ve Başbakan Abdullah Hamduk'un bu talebi bir kez daha reddettiğini söylediler.



Guterres’tan BMGK’nın rolüne vurgu: Hukukun üstünlüğü yerini orman kanunlarına bıraktı

BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)
BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)
TT

Guterres’tan BMGK’nın rolüne vurgu: Hukukun üstünlüğü yerini orman kanunlarına bıraktı

BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)
BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres, pazartesi günü, ‘orman kanunlarının’ hüküm sürdüğü bir dünyada barışa ilişkin kararları uygulamaya yetkili ‘tek’ organ olarak BMGK’nin rolünü savundu.

Guterres, “Dünya genelinde hukukun üstünlüğü, orman kanunuyla yer değiştiriyor. Uluslararası hukukun açıkça ihlal edildiğine ve BM Şartı'nın alenen hiçe sayıldığına tanık oluyoruz” dedi.

BMGK’da konuşan Guterres, “Gazze'den Ukrayna'ya ve dünyanın dört bir yanında hukukun üstünlüğü isteğe bağlı bir şey gibi ele alınıyor” diye ekledi.

BM Şartı'nın ‘güç kullanma veya güçle tehdit etmeyi’ yasakladığını ve ‘büyük küçük tüm devletlere aynı kuralları uyguladığını’ belirtti.

BM Genel Sekreteri, ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan ve BM’ye rakip olarak görülen yeni Barış Konseyi’nden açıkça bahsetmedi, ancak BMGK’nın ‘münhasır’ sorumluluğunu vurguladı.

asdfrgt
BM Genel Sekreteri António Guterres, New York'taki BM genel merkezinde düzenlenen BM Genel Kurulu'nun 80. oturumunda bir konuşma yaparken, 23 Eylül 2025 (Reuters)

BMGK’nın barış ve güvenlik konularında, bu tür girişimlerin arttığı bir dönemde tüm üye devletler adına hareket etmeye yetkili tek organ olduğuna işaret eden Guterres, “Başka hiçbir organ veya geçici koalisyon, tüm üye devletleri barış ve güvenlikle ilgili kararlara uymaya yasal olarak zorlayamaz” diye ekledi.

BM Genel Sekreteri BMGK’nın ‘güç kullanımına izin verme’ yetkisine sahip tek organ olduğunun da altını çizdi.

Guterres, bu açıklamaları, Trump'ın dünya genelindeki çatışmaları çözmeyi amaçlayan ve başkanlığını üstleneceği bir Barış Konseyi kurulacağını duyurmasından birkaç gün yaptı. Barış Konseyi ve rolü birçok ülkede şüphe uyandırdı.

Guterres, ‘tüm devletlerin uluslararası hukuka tam olarak saygı gösterme ve BM Şartı'nda belirtilen vaat ve yükümlülükleri yerine getirme taahhütlerini yenileme zamanının geldiğini’ de vurguladı.


Suriye'de SDG ile yaşanan çatışmalarla Türkiye'deki Kürt müzakereleri arasında nasıl bir ilişki var?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
TT

Suriye'de SDG ile yaşanan çatışmalarla Türkiye'deki Kürt müzakereleri arasında nasıl bir ilişki var?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)

Ömer Önhon

Ocak ayının ilk haftasında Suriye ordusunun Halep'te Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) karşı başlattığı askeri operasyon, Suriye'deki siyasi ve güvenlik sahnesini değiştirdi ve ülkenin haritasını yeniden çizdi. SDG, Halep, Deyrizor ve Rakka'dan çıkarıldı ve Haseke şehrinin bir bölümünde sıkışarak kuşatıldı. Suriye ordusu çok az istisna dışında, Tişrin ve Tabka barajlarını, sınır kapılarını ve petrol sahalarını ele geçirdi.

Bir yıl önce 10 Mart mutabakatını imzalayan ancak uygulamayı reddeden SDG, 18 Ocak'ta “ateşkes ve tam entegrasyon anlaşmasını” imzalamaya zorlandı. 20 Ocak'ta Şam'da Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile Mazlum Abdi arasında yapılan görüşmenin ardından dört günlük ateşkes ilan edildi. Ateşkes büyük ölçüde devam ediyor, ancak Suriye ordusu ile SDG arasında bazı bölgelerde çatışmalar sürüyor.

SDG şu anda bu görüşmede sunulan önerileri değerlendiriyor ve iki gün içinde yanıtını açıklayacak. Eğer SDG anlaşmanın tüm şartlarını reddederse, çatışmalar yeniden başlayacak ve bu da hükümet güçleri arasında ağır kayıplara neden olacak ve Kürtlerin yaşadığı komşu ülkeler için sonuçları olacak. Ancak nihayetinde SDG yenilgiye uğrayacak.

Süregelen şüphelere rağmen, SDG büyük olasılıkla olumlu bir yanıt verecek. Kalıcı barışın sağlanması, anlaşmanın ne ölçüde uygulanacağına bağlı olacak.

Suriye'deki gelişmeleri, Ortadoğu'nun yeniden şekillenmesi bağlamında da ele almalıyız. Başta Türkiye, ABD, İsrail ve Körfez ülkeleri olmak üzere dış aktörlerin etkisi, ABD'nin kilit rolüyle birlikte, Suriye'nin geleceğini belirlemede iç dinamikler kadar önemli.

Nitekim İsrail, işgalini tüm Golan Tepeleri'ni kapsayacak şekilde genişleterek, Suriye'nin güneyinde fiilen silahsızlandırılmış bir bölge ilan etti ve Dürziler üzerindeki etkisiyle bu bölgedeki gelişmeleri yönetiyor. Son çatışmalar sırasında sessiz kaldı ve en azından şimdilik Suriye'deki askeri operasyonlarını durdurdu.

İsrail'in sessizliği, Paris'te ABD himayesindeki Suriye görüşmeleriyle ilişkilendirilebilir, nitekim iki ülke ortak bir koordinasyon ve iletişim mekanizması kurma konusunda anlaşmaya vardı ve bu anlaşmanın meyve vermeye başladığı açıkça görülüyor. Bu İsrail tutumu, Şara hükümeti ve Türkiye'nin Suriye'deki varlığına ilişkin endişelerinin giderildiği şeklinde de yorumlanabilir.

Ancak en önemli değişim, ABD'nin Suriye'deki güvenlik ortaklarına yönelik tercihlerinde yaşanan değişimdir. ABD, SDG yerine Suriye ordusu ve Türkiye ile ittifak kurdu. Birkaç gün önce, ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Büyükelçi Tom Barrack, sosyal medyada ABD’nin halihazırda SDG’ye nasıl baktığını açıklayan, bir yol haritası ve Suriyeli Kürtlere yönelik çağrı içeren bir açıklama yayınladı.

ABD Merkez Komutanlığı'nın Suriye hükümetiyle koordineli olarak 7 bin DEAŞ tutuklusunun Suriye'den Irak'a nakledildiğini duyurması, ABD tarafından çok taraflı diplomatik çabalar yürütüldüğünü gösteriyor

Büyükelçi Barrack, Suriye hükümetinin DEAŞ’a karşı kurulan uluslararası koalisyona katılmasıyla durumun temelden değiştiğini belirtti. Sonuç olarak, “SDG'nin sahada birincil DEAŞ karşıtı güç olarak asıl amacı büyük ölçüde sona ermiştir” dedi.

Tom Barrack şunu da söyledi: “Yeni Suriye devletine entegrasyon, Kürtlere tam vatandaşlık hakları, Suriye'nin ayrılmaz bir parçası olarak tanınma, Kürt dili ve kültürünün anayasa ile korunması ve yönetime katılım imkânı sağladığı için şimdi Kürtlerin önünde eşsiz bir fırsat bulunmaktadır.” Bunu, “SDG'nin iç savaşın kaosu içinde sahip olduğu kısmi özerklikten çok daha fazlası” olarak da tanımladı.

Başkan Donald Trump da kendine özgü üslubuyla yeni ABD politikasına doğrudan değinerek, Kürtleri sevdiğini ve koruduğunu ve şimdi Suriye hükümetiyle güvenlik konularında birlikte çalıştığını söyledi.

ABD Merkez Komutanlığı'nın, Şara ile koordineli olarak 7 bin DEAŞ tutuklusunun Suriye'den Irak'a nakledildiğini duyurması, ABD tarafından son derece etkili çok taraflı diplomatik çabaların yürütüldüğünü gösteriyor.

dsvfgbhy
: 10 Mart'ta Şam'da mutabakatı imzalayan Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve SDG lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

SDG’nin birçok yanlış hesap yaptığına; en önemlisi kendi gücünü abarttığına ve Suriye ordusunun gücünü hafife aldığına şüphe yok. 10 Mart mutabakatının uygulanması konusunda Şam ile yapılan müzakerelerdeki sert tutumları ve sahadaki pervasız eylemleri, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere herkesi hayal kırıklığına uğrattı. Belki en ciddi hatalarından biri de Türkiye'nin endişelerini ve taleplerini görmezden gelmesiydi.

Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Halk Koruma Birlikleri (YPG) ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK) saflarında görüş ayrılıkları da ortaya çıktı; Mazlum Abdi daha pragmatik, uzlaşmaya açık ve ABD'yi dinlemeye daha meyilli gibi görünüyor.

Bu arada, Kandil Dağı'ndaki PKK kadrolarının etkisi altındaki gruplar ise mücadeleye devam etme yönünde sert bir tutum benimsedi. Tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan, Suriye'deki olayları Türkiye'deki barış sürecini baltalama girişimi olarak nitelendirerek, Kandil'in talimatlarını görmezden geldiğini söyledi.

SDG’nin, özellikle kendi gücünü abartarak ve Suriye ordusunun gücünü hafife alarak birçok yanlış hesap yaptığına kuşku yok

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin haftalık toplantısında yaptığı konuşmada, mücadelenin Kürtlere karşı değil, PKK'ya karşı olduğunu vurguladı.

Kürt dünyasının en saygın lideri Mesud Barzani'nin şu sözleri ise en şaşırtıcı açıklama oldu: “PKK, Kürtler için bir yük haline geldi.”

Türkiye'nin öncelikli amacı, PKK'yı kendi sınırları içinde, Suriye'de ve her yerde ortadan kaldırmaktır. Türkiye'deki Kürtlerle devam eden müzakerelerde bulunan Türkler, Suriye'deki gelişmelerin bu süreci rayından çıkarmasından veya olumsuz bir emsal teşkil etmesinden endişe duyuyorlar.

Son iki veya üç haftada üzerinde anlaşmaya varılan veya tek taraflı olarak yayınlanan belgelerin çoğu, uygulama sırasında yoruma açık olabilecek son derece hassas maddeler ve konular içeriyor. Örneğin, entegrasyon anlaşmasının 4. maddesi “Kürt bölgelerinin özel statüsünün dikkate alınması”ndan bahsediyor.

cdfrgt
SDG’nin kadın savaşçıları, Suriye'nin doğusundaki Deyrizor şehrinde bulunan el-Ömer petrol sahasında düzenlenen askerî geçit töreninde, 23 Mart 2021 (AFP)

Bu sebeple, Suriye hükümetinin, geçen hafta Suriye Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan 13 numaralı Kararnamede belirtildiği gibi, Kürtlerin kültürel ve dilsel haklarını kullanmalarına olanak tanıyan bir düzenleme oluşturması gerekecek. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre mevcut koşullar altında nasıl bir formüle ulaşılabileceği henüz belli değil. Zira en büyük Kürt nüfusuna sahip Haseke şehrinde bile Kürtler toplam nüfusun sadece yaklaşık yüzde 30'unu oluşturuyor.

Bir diğer önemli sınav ise Dürzi ve Alevilerin Kürtlerle yapılan anlaşmaya vereceği tepkidir. Kürtlere tanınan ayrıcalıkların kendilerine de tanınmasını talep etmeleri muhtemel görünüyor. Ayrıca, bu ayrıcalıkların yeni anayasaya nasıl dahil edileceği de ele alınması gereken kritik bir konu.

Önemli gerilemelere ve yenilgilere rağmen, SDG'nin hâlâ var olduğunu ve tamamen ortadan kaybolmadığını belirtmekte fayda var.

Washington, bu aşamada DEAŞ'a karşı mücadelede müttefik olarak Suriye’nin ve Erdoğan ile ortaklığın yanında yer alsa da SDG'yi gelecekte olası kullanımlar için yedek bir güç olarak muhafaza etmeye istekli olmaya devam edecektir.

Suriye Kürtlerine özel haklar tanıyan ve SDG birliklerini -entegrasyonun bireysel bazda olacağı belirtilse de- Suriye ordusuna entegre eden bir anlaşmanın imzalanmasına arabuluculuk yapmak, mevcut yapıyı meşrulaştırmak ve geliştirmek, dolayısıyla onu korumak olarak görülebilir.

İşler sorunsuz ilerlerse, barış hâkim olacak ve Suriye hükümeti dikkatini ülkeyi yeniden inşa etmeye, geçiş döneminde ilerlemesini sağlayacak bir siyasi sistem kurmaya ve çok ihtiyaç duyulan yabancı yatırımı çekmeye odaklayabilecektir.

Bunun alternatifi ise karanlık gölgesi tüm tarafların üzerine düşecek daha fazla acı ve yıkımdır.


Irak parlamentosu cumhurbaşkanı seçimi oturumunu erteledi

Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
TT

Irak parlamentosu cumhurbaşkanı seçimi oturumunu erteledi

Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)

Irak parlamentosu, cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılması planlanan oturumu erteledi. Bu karar, Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi’nin Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği’nden (KYB) gelen ‘oturumun ertelenmesine’ yönelik talebi almasının ardından alındı.

Temsilciler Meclisi Başkanlığı Basın Ofisi, Irak resmi haber ajansı INA’ya yaptığı açıklamada, Halbusi’nin 27 Ocak Salı günü gerçekleşmesi planlanan ve cumhurbaşkanının seçilmesi için düzenlenen oturumun ertelenmesi talebini aldığını bildirdi. Açıklamada, erteleme talebinin iki parti arasında daha fazla görüşme ve anlaşma sağlanması amacıyla yapıldığı ifade edildi.

Cumhurbaşkanlığı için aday olan 19 kişi, Irak Anayasası’na uygun şekilde adaylık şartlarını yerine getirdikten sonra hem Irak Temsilciler Meclisi hem de Federal Yüksek Mahkeme’den onay aldı.

Adaylar arasındaki yarış, özellikle iki isim üzerinde yoğunlaşıyor: KDP adayı Fuad Hüseyin ve KYB adayı Nizar Amidi.

Diğer yandan Şii Koordinasyon Çerçevesi dün KDP ve KYB heyetlerini ayrı ayrı toplantıya çağırdı. Toplantının amacı, heyetlerin görüşlerini tartışmak ve cumhurbaşkanlığı seçimini anayasal süresi içinde gerçekleştirecek bir anlaşmaya varılmasını sağlamaktı; böylece anayasal takvim ve ulusal yükümlülükler de korunacaktı.

Iraklı siyasi kaynaklara göre, KDP lideri Mesud Barzani ve KYB lideri Bafel Talabani’nin, Kürt bileşeni için yüksek makamların dağıtımı mekanizmasına uygun olarak tek bir uzlaşı adayı belirleme konusunda anlaşamadıkları bildirildi. Bu nedenle her iki partinin adayı, doğrudan oylama yoluyla parlamentoda birbirleriyle yarışacak.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, tüm Kürt partileri ve parlamentodaki bloklar arasında bir uzlaşı sağlanamaması nedeniyle cumhurbaşkanlığı adayının seçimi sürecinin birçok engelle karşılaşacağını belirtti. Diğer bir zorluk ise parlamentodaki diğer blokların hangi adayı destekleyecekleri konusunda kararsız olması. Bu durum, özellikle toplam 329 milletvekilinin üçte ikisinin sağlanması gereken parlamentoda oturum açılması gerektiğinden, seçim sürecinin uzamasına yol açabilir.