Dünyanın en kötü gıda krizi ile boğuşan 3 Arap ülkesi

Kötü yönetim, çatışmalar ve iklim değişikliği nedeniyle dünya açlık çeken insan sayısı artıyor

Gıda yardımları almak için bekleyen, yerlerinden edilmiş Yemenliler (AFP)
Gıda yardımları almak için bekleyen, yerlerinden edilmiş Yemenliler (AFP)
TT

Dünyanın en kötü gıda krizi ile boğuşan 3 Arap ülkesi

Gıda yardımları almak için bekleyen, yerlerinden edilmiş Yemenliler (AFP)
Gıda yardımları almak için bekleyen, yerlerinden edilmiş Yemenliler (AFP)

İki yıl önce yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisinin ortaya çıkmasından bu yana, dünya açlık çeken insan sayısında büyük bir artışa tanık oldu. Pandeminin etkilerinin tam durumu henüz belli olmamışken, gıda krizinin şiddeti, kötü yönetim, aşırı hava koşulları, uzun süreli çatışmalar ve ekonomik krizler sebebiyle daha da artıyor. Bu koşullar, 2030 yılına kadar açlığı sona erdirmeye yönelik küresel hedefleri, ulaşılmaz konuma getiriyor.
Tüm insanlık için gıda sağlama umutlarını yeşerten oranların kaydedilmesinin ardından 2010 yılının ortalarından bu yana açlık endeksi yeniden yükselmeye başladı. En çok endişe yaratan yükselme, geçen yıl kaydedilen nüfus artış hızını aşan mutlak ve göreli açlık oranlarındaki keskin artış oldu.
Birleşmiş Milletler ajansları tahminleri, 2020 yılında dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 9,9’unun (yani 720 ila 811 milyon kadar insanın) kronik açlık ve yetersiz beslenme yaşandığını gösteriyor. Söz konusu oran bir önceki yılda yüzde 8,4 olarak kaydedilmişti. Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) gıda konusundaki endişelerini bu hafta Glasgow’daki iklim zirvesine taşıdı. Zirve kapsamında düzenlenen bir sempozyumda yenilikçi, esnek tarım ve gıda sistemlerinin, giderek artan iklim değişikliği koşulları karşısında dünyayı nasıl besleyebileceği ele alındı.
Dünya bu noktaya nasıl geldi?
FAO ve diğer BM kuruluşları tarafından hazırlanan ve zirvede ele alınan “Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu 2021” başlıklı rapor, dünya çapında gıda güvenliğindeki düşüşün ve yetersiz beslenmenin temel itici güçlerini ele alıyordu. Üretim, imalat, depolama ve dağıtım aşamalarındaki verimliliğin düşük olması durumu çatışmalar, dalgalanmalar ve aşırı hava koşulları, ekonomik yavaşlamalar ve gerilemelerden kaynaklanıyor. Raporda gıda krizinin, yoksulluğun yanı sıra gelir, üretim kapasitesi, teknoloji, eğitim, sağlık ve diğer alanlardaki eşitsizliklerin artmasıyla daha da kötüleştiği vurgulanıyor.
Silahlı çatışmalar gıda güvenliği konusunda son derece büyük bir tehdit temsil ediyor. Son 10 yılda çatışmaların sayısındaki önemli artış, gıda güvenliğindeki kazanımların kaybedilmesine neden olarak, birçok ülkeyi açlık durumunun eşiğine gelmesine neden oldu. Uluslararası bir hal alan iç çatışmalardaki artışla birlikte, söz konusu iç çatışmalar, farklı ülkeler arasındaki çatışmaların sayısını aştı. Bu nedenle yetersiz beslenmeyle karşı karşıya kalan toplumların yarısından fazlasını, bir tür çatışma veya şiddetin mevcut olduğu ülkelerde yaşayan insanlar oluşturuyor.
Hava koşullarındaki değişikliklerin ve aşırı hava koşullarının artması, dünyadaki açlık seviyesindeki son artışın temel itici gücü ve şiddetli gıda krizlerinin ortaya çıkmasının önemli nedenlerini oluşturuyor. Zira söz konusu faktör, son yıllarda gözlemlenen yetersiz beslenmenin korkutucu seviyeleri açısından önemli görülen bir faktör halinde geldi. Gıda ve tarım sistemlerinin yağış ve sıcaklık dalgalanmalarına karşı oldukça hassas olduğu ülkelerde yaşanan açlık çok daha dert oldu. Aynı zamanda ekonomik yavaşlamalar ve gerilemeler (piyasa hareketliliği, ticaret savaşları, siyasi kargaşa veya küresel salgınlardan kaynaklanmalarına bakılmaksızın) açlık ve gıda güvensizliğinin artmasına neden oluyor. Aynı zamanda, yetersiz beslenmenin tüm biçimlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik gelişmelere de engel oluşturuyır. Açlık oranlarının arttığı ülkelerin çoğu, insanları daha ucuz, besin değeri düşük gıdalar almak durumunda bırakan ekonomik yavaşlama ve durgunluk durumlarına tanık olan ülkeler oluyor.
Yoksulluk ve eşitsizlik de gıda krizini derinleştirmesi sebebiyle, sağlıklı beslenme düzenlerinin yoksulların veya marjinal toplum gruplarından uzakta olması şaşırtıcı bir durum değil. Cinsiyet, gençlik, etnisite, yerli halklar ve engellilerle ilgili eşitsizlikler dahil olmak üzere toplumdaki yapısal zayıflıklar, ekonomik yavaşlama ve gerileme dönemlerinde veya çatışma, iklimle ilgili afetler veya salgın hastalıklar sonrasında vatandaşların yoksulluk, gıda güvensizliği ve yetersiz beslenme düzeylerinin artmasına neden oluyor.
Gıda güvensizliği ve yetersiz beslenmeye neden olan başka faktörler de bulunuyor, bunlar çoğunlukla yerel koşullardan oluşuyor ve belirli bölgeleri ve ülkeleri etkiliyor. Yerel koşullar, düzensiz olarak görünüyor veya açlık ve yetersiz beslenme konusunda sınırlı ancak uzun vadeli etkilere sahip oluyor. Yerel faktörler arasında yüksek gıda fiyatları, çekirge baskınları, yerel hastalık salgınları, yetersiz sağlık tesisleri veya hizmetleri ve çocuklarda yetersiz beslenme gibi durumlarını kapsıyor.
Yemen, Suriye ve Sudan’daki gıda krizi daha derinleşiyor
“Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu 2021” raporundaki rakamlar kalıcı ve endişe verici bölgesel eşitsizlikleri gözler önüne seriyor. 2020 yılında Afrika kıtasındaki her 5 kişiden 1’i (nüfusun yüzde 21’i) kronik açlık yaşadı. Bu oran bir önceki yılı kıyasla yüzde 3’lük bir artışı kaydederken, diğer herhangi bir bölgedeki açlık oranının iki katından fazlasına denk geliyor. En yüksek açlık oranlarında Afrika’yı, Latin Amerika ve Karayipler (yüzde 9,1) ve Asya (yüzde 9) takip ediyor. 2019-2020 yıllarında Latin Amerika ve Karayipler yüzde yüzde 2 oranında, Asya ise yüzde 1,1 oranında artışa tanık oldu. Kronik açlık ve yetersiz beslenmeden muzdarip toplam nüfusun yarısından fazlası Asya’da yer alırken, üçte birinden fazlası Afrika’da yüzde 8 ise Latin Amerika ve Karayipler’de yaşıyor.
Rapor, orta veya şiddetli derecedeki gıda güvensizliği oranını ele alıyor. Bu oran, bireyler ve aileler ile doğrudan röportajlara ve gıda yeterliliğine yönelik değerlendirilmesine dayanan tamamlayıcı bir istatistiksel endeksi oluşturuyor. Aynı zamanda, uzun bir süre boyunca normal, aktif bir yaşam tarzını sürdürmeye yetecek miktarda yiyecek tüketememe durumunu ifade eden kronik açlık rakamlarından ayrılıyor.
Orta veya şiddetli gıda güvensizliği oranı küresel olarak yavaş yavaş yükseliyor. 2014 yılında dünya nüfusunun yüzde 22,6’sını kapsarken, 2019 yılında yüzde 26,6’ya yükseldi. Kovid-19 pandemisinin dünya genelinde yayıldığı 2020 yılında, orta veya şiddetli gıda güvensizliği oranı, daha önceki 5 yılın artışlarının toplamı oranında artarak, yüzde 30,4’e yükseldi. Sonuç olarak, dünyada her 3 kişiden 1’i yeterli gıdaya erişemiyor.
Gıda Krizleri Küresel Ağı tarafından Mayıs ayı başında yayınlanan rapor, uluslararası toplumdan acil seferberlik çağrısı yapılmasını gerektiren, yerel mücadele kapasitesinin olmadığı en önemli gıda krizlerini ele alıyordu.
Şarku’l Avsat’ın aktardığı söz konusu raporda, 2020 yılında 55 ülkede 155 milyon insan, gıda yetersizliği ve ciddi yetersiz beslenmeye maruz kalan ya da gelirlerinin hızla tükenmesinin sonucunda bu koşullara karşı savunmasız olmaları itibariyle gıda krizi veya açlıkta acil durum aşamasında sınıflandırıldı.
Rapor, insan sayısı açısından dünyadaki en kötü 10 gıda krizini belirledi. Bu krizlerin 6’sı Afrika ülkelerinde (Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Sudan, kuzey Nijerya, Etiyopya, Güney Sudan ve Zimbabwe), ikisi Orta Doğu’da (Suriye ve Yemen), biri Amerika’da (Haiti), diğeri Güney Asya’da (Afganistan) yaşanıyordu.
Dünya genelinde en çok çeken en çok insanlık açlık çektiği ülkeler, üst üste 3. yılında da, çatışmaların yaşandığı 3 ülke olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti (21,8 milyon insan), Yemen (13,5 milyon) ve Afganistan (13,2 milyon) oldu. Söz konusu 3 ülke, Suriye (12,4 milyon) ve Sudan (9,6 milyon) ile birlikte, gıda krizi veya açlık aşamasında yer aldıkları sınıflandırılmış insanların yüzde 45’inden fazlasını oluşturuyor.
Karşılaştırma için, 2016 Küresel Gıda Krizleri Raporu, Yemen’de 14,1 milyon, Suriye’de 9,4 milyon ve Sudan’da 3,5 milyon insanı gıda krizi veya açlık aşamasında sınıflandırmıştı. Bu rakamlar, iç çatışmalar ve ortaya çıkan ekonomik krizlerin, söz konusu ülkelerdeki açlık çeken insan sayısına etkilerinin endişe verici durumunu yansıtıyor.
2020 yılına ait rapor Suriye nüfusunun yüzde 60’ını gıda krizi veya açlık aşamasında sınıflandırıyor. Güney Sudan yüzde 55 ile ikinci sırada yer alırken, onu yüzde 45 ile Yemen ve Zimbabve izliyor. Raporda küresel gıda krizinin, çatışmalar, Kovid-19 pandemisi ve büyük ölçekli ekonomik krizler sebebiyle 2021 yılında daha artması öngörülüyor. Dolayısı ile bu durum, geniş kapsamda insani yardımların sağlanmasına devam edilmesini gerektiriyor.
10 Eylül’e kadar mevcut olan verilerin analizine dayanan güncel rapor, 2020’de 55 ülkeden 42’sinin gıda kriziyle karşı karşıya olduğunu göz önüne alındığında, bu yıl 161 milyon insanın gıda kriziyle karşı karşıya olacağını belirtiyor.
Kötüleşen durum, en geniş çaplı 10 gıda krizinin, özellikle de Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde (27,3 milyon), Etiyopya’da (2020’de 8,6 milyondan 16,8 milyona yükseldi) ve Nijerya’da (2020’de 9,2 milyondan 12,8 milyona yükseldi) ve keskin bir artışa tanık olan Yemen’de (16,1 milyon) yaşanan krizlerin kötüye giden insani acil durumları da yansıtıyor.
Raporun son güncellemesinde Suriye’ye ilişkin veriler bulunmuyor ancak insani yardımlara yönelik veriler, 2021’in ilk yarısında aç insan sayısında 400 bin kişilik bir artış olduğunu gösteriyor. Suriye’de kuraklık ve fiyatlardaki ciddi artış yaşanırken, çiftçilerin likidite eksikliği, tarımsal maliyet ve yakıt fiyatlarının yükselmesi nedeniyle gelecek tarım sezonuna hazırlanırken zorluklarla karşı karşıya kalıyor olması gıda krizinin artmasına yönelik endişeleri artırıyor.
2021 yılında yaklaşık 200 milyon insanın gıda güvensizliği ve yetersiz beslenme sıkıntısı yaşaması son derece muhtemel olarak görülüyor. Ayrıca dünyadaki her üç kişiden birinin yeterli gıda alamayacak veya düzenli bir şekilde günlük besin alamayacağı öngörülüyor. Bu gerçekler, küresel gıda krizinin temel nedenlerine karşı mücadele kapsamında, anlaşmazlıkların adil bir şekilde çözümlenmesi, iklim değişikliğinin etkilerine uyumun sağlanması, ekonomik krizin etkisinin hafifletilmesi, yoksulluk ve eşitsizlik faktörlerinin düzeltilmesi için küresel ve bölgesel çabaların artırılmasını gerektiriyor.



Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara, Fırat Nehri’ndeki su seviyesinin yükselmesi ve bunun yol açtığı taşkınların gölgesinde Deyrizor’da

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara (Reuters)
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara (Reuters)
TT

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara, Fırat Nehri’ndeki su seviyesinin yükselmesi ve bunun yol açtığı taşkınların gölgesinde Deyrizor’da

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara (Reuters)
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara (Reuters)

Suriye Devlet Başkanı Ahmed al-Sharaa, cuma günü bakanlardan oluşan bir heyet eşliğinde Deyrizor vilayetine geldi. Resmi Suriye Arap Haber Ajansı SANA’ya göre ziyaretin amacı, Fırat Nehri’ndeki su seviyesinin yükselmesi ve bunun yol açtığı taşkınlar nedeniyle vilayetteki durumu ve insani ihtiyaçları yerinde incelemek.

Suriye Devlet Başkanı’nın daha önce, babası Hüseyin eş-Şara’nın yaptığı açıklamaların sosyal medyada büyük tepki çekmesinin ardından Deyrizor halkından özür dilemişti.

Hüseyin eş-Şara, Asharq News tarafından hazırlanan “Syria Cast” adlı podcast programında konuşurken, 1963 darbesinden sonra “sınıfsal yapının” Suriye toplum dokusu üzerindeki etkisine değinmişti. Kentlilerin kırsal kesim insanlarına karşı “üstten bakan” yaklaşımından ve kırsal kesimin şehir halkına yönelik “öfkesinden” söz eden eş-Şara, siyasi ve kültürel bilinç düzeyleri arasında fark bulunduğunu da savunmuştu.

Söz konusu konuşmanın bazı bölümleri sosyal medyada geniş şekilde dolaşıma girdi. Özellikle Deyrizor halkına yönelik “aşağılayıcı” olarak değerlendirilen ifadeler tepki çekti ve vilayet sakinleri, Hüseyin eş-Şara’dan özür talep etmek amacıyla protesto gösterisi düzenledi.

Bunun ardından Hüseyin eş-Şara, Facebook hesabından bir açıklama yayımlayarak sözlerinin “bağlamından koparıldığını” belirtti. Açıklamasında, konuşmasının kırsal kesimin geçmişte maruz kaldığı “dışlayıcı politikalar” nedeniyle köyler ile şehirler arasındaki uçurumu ele aldığını, Deyrizor halkını hedef alma amacı taşımadığını söyledi.

efrgthy
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara (AFP)

Ayrıca vilayet halkıyla güçlü ilişkileri bulunduğunu ifade eden eş-Şara, röportajdan “gerekçesiz hakaret” olarak değerlendirilen bölümün çıkarılmasını daha sonra talep ettiğini belirtti. Konuşmasının o dönemde kırsal ve şehir kökenli kişilerin yönetime gelmesiyle ilgili olduğunu kaydetti.

Daha sonra Ahmed eş-Şara, Deyrizor Valisi ve vilayetin önde gelen isimleriyle telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Görüşmede Deyrizor halkının tüm Suriyeliler nezdinde büyük bir yere sahip olduğunu söyleyen Şara, “Deyrizorlular bizim dostlarımız, dayanağımız ve başımızın tacıdır” ifadelerini kullandı.

Şara ayrıca, vilayet halkına yönelik hakaretlerin “önce kendisini yaraladığını, sonra Deyrizor halkını incittiğini” söyledi. Haklarının korunacağını vurgulayan Suriye lideri, “Deyrizor halkının tarihi ve ulusal duruşları sözlerden önce gelir ve onların lehine tanıklık eder” dedi.

Yaşananların “muhtemelen bir dil sürçmesi ya da bazı ifadelerin bağlamından koparılması sonucu” meydana geldiğini ifade eden Şara, babası adına vilayet halkından özür dilediğini ve “Deyrizor’un kırsal ve şehir kesimindeki halka duyulan sevginin derinliğini” vurguladı.

Telefon görüşmesi sırasında vilayetten bir kişi, Suriye Devlet Başkanı’nı Deyrizor’u ziyaret etmeye davet ederek halkın onu karşılamak için “sabırsızlandığını” söyledi. Şara ise valiyle en kısa sürede ziyaret düzenlenmesine ilişkin hazırlıkları görüştüğünü belirtti.

Suriye Devlet Başkanı ayrıca vilayeti desteklemek amacıyla hazırlanan kalkınma projeleri paketinden söz etti. Bu projeler arasında hastaneler, köprüler ve ekonomiyi canlandırmayı hedefleyen yatırımlar bulunuyor. Şara, Deyrizor’un önümüzdeki dönemde “Suriye’nin en önemli ekonomik merkezlerinden biri” hâline gelmesini umut ettiğini dile getirdi.

Suriye’de sosyal medya platformlarında ise konu geniş tartışmalara yol açtı. Bazıları Devlet Başkanı’nın babasının açıklamalarını “kabul edilemez bir hakaret” olarak değerlendirirken, bazıları da söz konusu ifadeleri geçmişteki toplumsal gerçekliğin ve birçok toplumda bulunan geleneklerin bir tasviri olarak yorumladı. Bununla birlikte eleştiriler, konuşma sırasında bazı ifadelerin uygun şekilde seçilmemiş olması ve açıklamaların “doğaçlama” bir üslupla yapılmış olması üzerinde yoğunlaştı.


Hamas’tan arabuluculara mesaj: İsrail ihlalleri müzakereleri sabote ediyor

Hamas’tan arabuluculara mesaj: İsrail ihlalleri müzakereleri sabote ediyor
TT

Hamas’tan arabuluculara mesaj: İsrail ihlalleri müzakereleri sabote ediyor

Hamas’tan arabuluculara mesaj: İsrail ihlalleri müzakereleri sabote ediyor

Şarku’l Avsat, Gazze Şeridi’nde yürürlükte bulunan ateşkes anlaşmasına ilişkin olarak Hamas Hareketi’nin kısa süre önce arabuluculara gönderdiği belgeye ulaştı. İsrail’in artan ihlalleri nedeniyle, 10 Ekim 2025’te anlaşmanın yürürlüğe girmesinden bu yana 930’dan fazla Filistinli hayatını kaybetti.

İsrail’in Kanal 13 televizyonu, perşembe akşamı Hamas liderleriyle kısa süre önce görüşen bölgesel bir diplomata dayandırdığı haberinde, Hamas’ın silahsızlanmayı kabul etmeyeceğini, ABD’nin İsrail’in Gazze Şeridi’nde büyük çaplı askeri operasyonlar düzenlemesini engelleyeceğine inandığını aktardı. Haberde ayrıca hareketin güç kazandığı, özgüvenini artırdığı ve özellikle İsrail güçlerinin çekilmesinin ardından Gazze üzerindeki kontrolünü pekiştirdiği belirtildi.

Ancak Hamas’tan üst düzey bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada bu haberlerin tamamen gerçeği yansıtmadığını söyledi. Kaynak, İsrail’in ihlalleri ve siyasi tıkanıklık konusundaki hareketin tutumuna ilişkin olarak arabuluculara yakın zamanda bir belge gönderildiğini ifade etti. Hamas yetkilisi, özellikle Başbakan Binyamin Netanyahu hükümetinin arabulucuların son önerilerine ve “Barış Konseyi”nin Gazze’deki yüksek temsilcisi Nikolay Mladenov aracılığıyla sunduğu yol haritasına karşı olumsuz tavır aldığını belirtti.

Kaynak ayrıca Hamas’ın son dönemde bölgede diplomatlarla herhangi bir görüşme yapmadığını, yalnızca müzakere turları çerçevesinde Mladenov ile ABD yönetimi ve “Barış Konseyi”ni temsil eden bazı isimlerin katıldığı toplantıların gerçekleştirildiğini söyledi.

fdvbfb
Birleşmiş Milletler Gazze Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov'un New York'taki Güvenlik Konseyi önünde yaptığı konuşmanın arşiv fotoğrafı (Birleşmiş Milletler)

Aynı kaynak, Kurban Bayramı öncesinde yapılması planlanan müzakere turunun bayram tatili sonrasına ertelendiğini açıkladı. Yeni turun tarihi henüz netleşmezken, Hamas liderliğinden bir heyetin gerekli hazırlıkların tamamlanmasının ardından önümüzdeki günlerde Mısır’ın davetiyle Kahire’ye gitmeye hazırlandığı belirtildi.

Kaynak, son dönemde öldürme operasyonlarının tırmandırılması ve sivillerin hedef alınmasının sürmesine karşı protesto mesajları iletildiğini, bunun dışında yeni bir gelişme yaşanmadığını ifade etti.

Hamas, söz konusu belgeyi Mısır’daki arabuluculara gönderirken bir nüshasını da Katar ve Türkiye’ye iletti. Bu ülkeler aracılığıyla belge, “Barış Konseyi” ve ABD yönetimi dâhil başka taraflara da aktarıldı.

Mesajın içeriği

Belgenin 20 Mayıs tarihli giriş bölümünde, son müzakere turlarında Kahire ve İstanbul’da arabulucuların tarafların görüşlerini yakınlaştırmak için gösterdiği çabalara değinildi ve bu girişimlerin taraflar arasındaki farkları azaltmayı başardığı ifade edildi.

Belgede, İsrail’in saldırıları genişletmesi, suikastlar düzenlemesi ve Filistinlileri, müzakere heyetini, ailelerini ve müzakere süreciyle bağlantılı kişileri hedef almasının olumsuz bir atmosfer yarattığı, bunun da müzakerelerin doğal seyrinde ilerletilmesine yönelik arabulucu çabalarını sekteye uğrattığı belirtildi.

sd
Netanyahu, 9 Ocak 2026'da Kudüs'te Mladenov ile el sıkışıyor (EPA)

Hamas belgesi ayrıca Nikolay Mladenov’un kısa süre önce Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptığı bilgilendirmeyi eleştirerek, açıklamaların yanıltıcı içerikler taşıdığını ve müzakere sürecinin tıkanmasından Hamas’ı sorumlu tuttuğunu kaydetti. Belgede, hareketin Şarm eş-Şeyh Anlaşması’ndaki tüm maddelere tam bağlılık gösterdiği, buna karşın anlaşmayı engelleyen ve arabulucuların çabalarını sabote eden tarafın İsrail olduğu savunuldu.

Belgede Hamas ve Filistinli grupların müzakere sürecine ve bunun önemine bağlı olduğu vurgulanırken, mevcut tıkanıklığı aşacak fikirler geliştirmek için ciddi çaba gösterildiği ifade edildi. Ayrıca arabulucularla iş birliğinin artırılmasının gerekli olduğu belirtildi.

Hamas, arabuluculardan İsrail’e günlük ihlallerini durdurması için baskı yapılmasını talep etti ve bu ihlallerin gerekli görevlerin yerine getirilmesini engellediğini kaydetti.

Belgede, arabuluculara sunulacak uygun bir formül üzerinde istişareler sürerken İsrail’in Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın komutanı İzzeddin el-Haddad’a yönelik bir suikast düzenlediği belirtildi. Bunun iletişim ve istişare sürecini aksattığı ifade edildi.

Hamas, istişarelerin tamamlanmasının ardından önümüzdeki günlerde arabulucularla yeniden temas kurarak müzakere sürecinin devamı için uygun bir formül bulunmasını umduğunu dile getirdi.

“Şarku’l Avsat”, bir aydan uzun süre önce “yol haritası” olarak tanımlanan önerinin tüm ayrıntılarını yayımlamıştı. Söz konusu plan, birinci aşamanın geri kalan maddelerinin tamamlanmasını ve eş zamanlı olarak ikinci aşama maddeleri üzerinde müzakerelerin yürütülmesini hedefliyordu.

Ancak Hamas ve İsrail’in öne sürdüğü şartlar yol haritasının uygulanmasını engelledi. Taraflar arabulucular üzerinden karşılıklı yanıtlar verirken, görüşlerin yakınlaştırılması için çeşitli girişimler yapıldı ve daha sonra belli ölçüde ilerleme sağlandı. Buna rağmen Netanyahu hükümetinin, herhangi bir adım atmadan önce Gazze’nin silahsızlandırılmasına ilişkin imzalı bir belge talep etmesi anlaşmada ilerlemeyi yeniden durdurdu. Ayrıca hükümetin, görevlerini üstlenmesi için Gazze Yönetim Komitesi’nin bölgeye girişine de izin vermediği belirtildi.


Hizbullah hükümeti düşürmek ile kontrolü kaybetmek arasında: Yeni bir siyasi denklemle karşı karşıya

Lübnan hükümeti, Cumhurbaşkanı Joseph Avn başkanlığında toplandı. (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)
Lübnan hükümeti, Cumhurbaşkanı Joseph Avn başkanlığında toplandı. (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)
TT

Hizbullah hükümeti düşürmek ile kontrolü kaybetmek arasında: Yeni bir siyasi denklemle karşı karşıya

Lübnan hükümeti, Cumhurbaşkanı Joseph Avn başkanlığında toplandı. (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)
Lübnan hükümeti, Cumhurbaşkanı Joseph Avn başkanlığında toplandı. (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)

1992 yılında siyasi hayata girmesinden bu yana Hizbullah, yıllar içinde sınırlı etkisi olan bir parlamento aktöründen Lübnan’daki yönetim denkleminde temel taraflardan birine dönüştü. Önce yasama faaliyetlerine katılan örgüt, hükümetlere ise doğrudan ancak 2005 yılında, eski Başbakan Refik Hariri’nin suikasta uğraması ve Suriye ordusunun Lübnan’dan çekilmesinin ardından girdi.

O tarihten itibaren Hizbullah, ardı ardına kurulan hükümetler üzerinde kontrol ve nüfuz kurmaya çalıştı; bazılarını işlevsiz hale getirdi, bazılarını ise düşürdü. Bunu da “engelleyici üçte birlik blok” kavramını ve karar alma süreçlerinde uzlaşı zorunluluğunu gündeme getirerek yaptı. Ayrıca kendisi ve müttefiki Emel Hareketi, Şii bakanlık kotasının tamamını kontrol ederek bunu hükümetleri düşürmek ya da çalışmalarını engellemek için bir koz olarak kullandı.

Bu nedenle, Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım’ın “Halkın sokaklara çıkıp hükümeti ve Amerikan-İsrail projesini düşürme hakkı vardır” yönündeki açıklaması, örgütün hükümet kurma ve düşürme süreçlerindeki performansını yakından takip edenler açısından şaşırtıcı görülmüyor. Benzer şekilde Hizbullah Siyasi Konseyi üyesi ve eski Bakan Mahmud Kamati’nin, “Cumhurbaşkanı veya hükümet çoğunluğu bu dönemde direnişi hedef almak istiyorsa bilsin ki onlar gelip geçici bir taraftır; biz ise bu ülkeye kök salmış durumdayız” sözleri de dikkat çekiyor.

Hükümetleri kuşatma süreci

Hizbullah’ın hükümeti düşürme amacıyla ilk kuşatma girişimi 2006 yılına dayanıyor. Örgüt ve Emel Hareketi, Refik Hariri suikastı zanlılarını yargılamak için uluslararası mahkeme kurulmasına yönelik oylamayı protesto ederek Fuad Sinyora hükümetindeki bakanlarını çekmişti.

“Şii ikilisi” ile Özgür Yurtsever Hareketi, hükümetin “meşru temsil niteliğini taşımadığı” gerekçesiyle Beyrut merkezinde uzun süreli oturma eylemi düzenledi. Ancak hükümet çalışmalarını sürdürdü. Ta ki Mayıs 2008’de Hizbullah’ın, hükümetin kendi iletişim ağına ilişkin aldığı kararlara karşı Beyrut ve Lübnan Dağı’nın bazı bölgelerinde askeri harekete girişmesine kadar.

dfergrfg
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım

Bu gelişmeler, Lübnanlı tarafların Katar’da bir araya gelmesine yol açtı ve ortaya “Doha Anlaşması” olarak bilinen mutabakat çıktı. Hizbullah bu anlaşmayla “engelleyici üçte birlik blok” hakkını elde etti. Bu da kendisi ve müttefiklerinin bakanların üçte birine sahip olması ve böylece hükümeti düşürebilmesi anlamına geliyordu.

Nitekim 2011 yılında Hizbullah ve müttefikleri, Saad Hariri hükümetinden bakanlarını çekerek hükümetin düşmesine neden oldu.

Selam hükümetinin “özgürleşmesi”

Bunun ardından, Hizbullah ve müttefiklerinin engelleyici üçte birlik bloka sahip olduğu hükümetler kuruldu. Bu durum, ardı ardına gelen Bakanlar Kurullarının kararlarını ve kaderini kontrol etmelerine imkân sağladı. 2011’den bu yana toplam 6 hükümet kuruldu ve süreç, bugün Nevaf Selam başkanlığındaki mevcut hükümete kadar uzandı.

sdfved
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, son savaş başlamadan önce Güney Lübnan’da İsrail sınırındaki Kefr Kila beldesine gerçekleştirdiği ziyaret sırasında milletvekilleri Ali Hasan Halil ve Kasım Haşim ile birlikte görülüyor. (AFP)

Mevcut hükümet, 2008’den bu yana Hizbullah’ın “engelleyici üçte birlik blok” baskısından kurtulan ilk hükümet olarak görülüyor. Bu nedenle Hizbullah, silahın yalnızca devletin elinde olması yönündeki kararların alınmasını, askeri kanadının gayrimeşru sayılmasını ve karşı çıktığı diğer kararların çıkarılmasını engelleyemedi.

Ardı ardına gelen hükümetlere şantaj

Siyasi yazar ve Cenubiye internet sitesinin Genel Yayın Yönetmeni Ali el-Emin’e göre Hizbullah, Doha Anlaşması’ndan bu yana kurulan hükümetlere “garantör üçte birlik blok”, uzlaşı ve “meşruiyet” gibi kavramlarla baskı yapmaya çalıştı.

El-Emin, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Son dönemde, özellikle mevcut hükümetle birlikte dengeler tamamen değişti. Hükümet, yeni siyasi dengeleri yansıtan farklı kurallar temelinde kuruldu” dedi.

El-Emin’e göre Hizbullah, mevcut hükümeti sokak hareketleriyle düşürmenin mümkün olduğunu düşünse bile, kendi şartlarıyla yeni bir hükümet kurmanın artık mümkün olmadığını biliyor. Bu nedenle bugün hükümeti düşürme yönündeki tehditleri “gözdağı verme ve bağırıp çağırmaktan öteye geçmiyor.”

El-Emin ayrıca, “Şeyh Naim Kasım’ın çelişkili söylemleri de partinin içinde bulunduğu çıkmazı yansıtıyor. Buna ek olarak Meclis Başkanı Nebih Berri’nin de Hizbullah’a bu adımda eşlik etmesi söz konusu değil. Dolayısıyla partinin hükümeti düşürme ya da şikâyet ettiği politikaları değiştirme şansı bulunmuyor” ifadelerini kullandı.