Petrol yatırımları ve düşük etki alanı, Batı’nın Kazakistan'a karşı tutumunu belirliyor 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Kazak mevkidaşı Kasım Cömert Tokayev. (AFP) 
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Kazak mevkidaşı Kasım Cömert Tokayev. (AFP) 
TT

Petrol yatırımları ve düşük etki alanı, Batı’nın Kazakistan'a karşı tutumunu belirliyor 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Kazak mevkidaşı Kasım Cömert Tokayev. (AFP) 
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Kazak mevkidaşı Kasım Cömert Tokayev. (AFP) 

İnci Mecdi
Kazakistan, uluslararası haber manşetlerinde kendinden nadiren söz edilen bir ülke olarak biliniyor. 
Arap ve İslam dünyasında ise, sadece Horasan bölgesindeki Farab şehrinde dünyaya gelen Müslüman filozof Ebu en-Nasr Muhammed el-Farabi'nin biyografisi dolayısıyla tanınıyor. Ancak bir süredir bu eski Sovyetler Birliği ülkesi, sokaklarında protestocular ve güvenlik görevlileri arasında yaşanan çatışmalar nedeniyle dünya kamuoyunun ilgisini çekmeye başladı. 
Önceki pazar günü, artan akaryakıt fiyatları nedeniyle batı Kazakistan'da gösteriler patlak verdi. Kısa sürede protestolar hızla genişleyerek ülkeyi neredeyse otuz yıldır yönettikten sonra 2019'da istifa etmesine rağmen hala geniş yetkileri elinde tutan Kurucu Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'e karşı sert bir muhalefete dönüştü.  Binlerce muhalif, devlet binalarını, televizyon istasyonlarını, havaalanını ve işyerlerini işgal ederek tahrip etti. Dört gün boyunca süren şiddetli gösterilerde protestocuların öfkesi, otoriter ve yozlaşmış olarak görülen Kazak seçkinlerine de yöneldi. 
81 yaşındaki Nazarbayev ve yakınları, adını kendisinden alan başkent Nur-Sultan'ın tartışmasız ana siyasi gücü olarak görülüyor. Nazarbayev’in ailesinin, Orta Asya'nın en büyüğü olan ülke ekonomisinin çoğunu kontrol ettiğine inanılıyor.
Bir polis sözcüsü perşembe günü yaptığı açıklamada, yetkililerin bölgedeki hükümet binalarını, polis merkezlerini ve idari ofisleri basmaya çalışan düzinelerce insanı öldürdüğünü ve gösterilerin başlamasından bu yana protestocular arasında ilk büyük çaplı ölümlerin gerçekleştiğini söyledi. Duyuru, yerel medyada polisin petrol kenti Atyrau'da protestoculara ateş açarak en az bir kişiyi öldürdüğü yönündeki haberlerin ardından geldi.
Rus haber ajanslarının perşembe günü Kazak İçişleri Bakanlığı'ndan aktardığına göre, Kazakistan'ı günlerdir sarsan isyan ve gösterilerde en az 18 güvenlik görevlisi öldü ve 748'den fazla güvenlik görevlisi yaralandı. Daha önceki bir raporda 13 güvenlik gücünün öldürüldüğü ve 353 kişinin yaralandığı belirtilmişti. Aynı kaynağa göre, ayaklanmalarla bağlantılı olarak tutuklananların sayısı şu ana kadar 2 bin 298'e ulaştı.

Sosyal adaletsizlik
Kişi başına 27.000 dolar gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) ile Orta Asya'nın en zengin ülkesi olan Kazakistan’da, sosyal sınıflar arasındaki gelir dağılımındaki adaletsizlik dikkati çekiyor. Ülkenin eski Sovyetler Birliği’nde yer alan, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan çizgisinde bir ‘Renkli Devrime’  tanık olup olmayacağı ciddi bir soru olarak gündemdeki yerini koruyor.  Devrimler yoluyla demokratik reformlara girişen bu ülkelerde, otoriter rejimlerin çöküşüne şahit olunmuştu. Kazakistan, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanmasından bu yana çeyrek asır geçmesine ve zaman zaman protesto gösterilerine rağmen bu tür bir değişimin dışında kalmayı başardı.
Mevcut protestolar, artan yakıt fiyatlarına duyulan öfkenin ötesine geçiyor. Kazakistan'daki sosyalist hareketin liderlerinden biri olan Aynur Kurmanov'a göre, ‘Mevcut sosyal patlama, son 30 yılda uygulanan tüm kapitalist reform politikalarına ve bunların yıkıcı etkilerine yöneliktir.’ Kurmanov, Rus Zanovo Media web sitesine verdiği röportajda, ‘’Yıllardır biriken sosyal problemler bir sorun dağı oluşturdu, ülkede orta sınıf parçalanmış durumda, neoliberal politikalar ve özelleştirme sebebiyle birçok şirket kapatıldı ve işçiler çıkarıldı. Petrol sektörü adeta çalışan tek sektör olarak kaldı, bu sektörde de yabancı sermayenin payı arttı, buna ek olarak son yıllarda artan enflasyon gıda fiyatlarının yükselmesine ve halkın alım gücünün düşmesine neden oldu.’’ ifadelerini kullandı. 
Ekonomik koşullara karşı yapılan protestolar yayıldıkça, protestocuların talepleri daha geniş siyasi özgürlük taleplerini de içine alacak şekilde büyüdü. Göstericilerin talepleri arasında, mevcut cumhurbaşkanlığı atama sistemi yerine il başkanlarının halk tarafından doğrudan seçilmesi de yer alıyor. Aktau'daki protestolara katılan insan hakları aktivisti Muhtar Umbitov, The New York Times’a yaptığı açıklamada; ‘’Görünürdeki mevcut huzursuzluk Korona salgının etkisiyle derinleşen ekonomik sıkıntılardan kaynaklanmaktadır, ancak bunun ardındaki başlıca temel nedenlerden biri demokratik süreçlerin yokluğudur. Kazak hükümeti halkın siyasete katılımını mümkün kılan tüm yasal yolları tıkamış durumdadır. Kazakistan zengin bir ülke olmasına rağmen, doğal kaynakları herkesin yararına değil, küçük bir zümrenin menfaati için sömürülüyor” diye konuştu. 

Renkli Devrimler 
21. yüzyılın ilk on yılında Ukrayna Turuncu Devrim’e, Gürcistan Çiçek Devrimi’ne, Kırgızistan Lale Devrimi’ne ve ikinci on yılda Ermenistan Kadife Devrimi’ne, yani ‘Renkli Devrimlere’ tanık oldu. Bu devrimler, Batı'ya yakın muhalif güçlerin iktidara gelmesine yol açtı, bu da Moskova'yı tedirgin ederek harekete geçirdi. Rusya ve müttefikleri, Batılı ülkeleri bu devrimleri bölgedeki Rus etkisini ve nüfuzunu kırmak için düzenlemekle suçluyor. 
Bölgedeki gözlemciler ve uzmanlar, Kazakistan'daki mevcut durumu yorumlarken, ‘renkli devrimlerin’ bu ülkede yaşanma ihtimalini yadsımıyor. Çoğu uzman, protestoların, ABD ile Ukrayna konusunda üst düzey güvenlik görüşmeleri öncesinde Rusya'nın dikkatini dağıtmak için bir dış güç tarafından düzenlendiğine inanırken, diğerleri meseleyi tamamen iç saiklerle gerçekleşmiş olarak görüyor. Bu ikinci görüşü savunanlar, tıpkı 2008’de yaşanan grevler, 2016 ve 2019’daki protesto gösterileri gibi, bu gösterilerin de biteceğini ve tekrar istikrarın sağlanacağını öngörüyor. Her ne kadar mevcut protestolar, benzeri görülmemiş bir düzeyde olsa da.  
Kazakistan Devlet Başkanı Kasım Cömert Tokayev, göstericileri yurt dışı bağlantılı teröristler olarak niteledi. Güvenlik yetkilileri, aşırılık yanlısı göstericilerin idari binaları ele geçirme girişimlerini ve özellikle Kazakistan’ın ekonomik başkenti Almatı’daki yağmalama eylemlerine dikkat çekti.  Rusya, güney komşusu ve bölgedeki en yakın müttefiklerinden biri olan Kazakistan'da yaşananları, Batı'nın bölgedeki ‘renkli devrimleri’ yeniden alevlendirme planının bir parçası olarak değerlendirdi. 
Geçen perşembe günü, Belarus Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Alexander Volfovich, "Minsk, Kazakistan'daki durumu ülkenin meşru hükümetini yok etmeyi amaçlayan bir dış tehdit olarak görüyor" dedi. Belta haber ajansına açıklamada bulunan Volfovich, "Kazakistan’daki gelişmeler, bilindik ‘renkli devrim’ girişimi senaryosuna benziyor. Dış güçlerle bağlantılı olan iç mihraklar, meşru hükümeti anayasaya aykırı yöntemlerle yok etmeye çalışıyor." ifadelerini kullandı. 
Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, ülkedeki iç karışıklığa karşı Rusya’nın başını çektiği,  Beyaz Rusya, Ermenistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Kazakistan'ı içeren Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nü (KGAÖ) davet etti. Bunun üzerine KGAÖ Barış Gücü, mevcut durumu kontrol altına almak için Kazakistan’a konuşlandı. 
Rus liderliğindeki örgütün sekreterliğinden yapılan açıklamada, "Kazakistan'a gönderilecek kuvvetler, ülkede birkaç gün veya hafta boyunca kalacak, yaklaşık 2500 kişi olacak ve silahlı çeteler tarafından saldırıya uğraması halinde silah kullanma hakkına sahip olacak" ifadesi kullanıldı.  Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü İgor Konaşenkov, cuma günü yaptığı açıklamada, Almatı havaalanı ve diğer tesislerin, Kazak güvenlik güçleriyle iş birliği içinde tam kontrol altına alındığını duyurdu. 
Öte yandan Kazak muhalefeti, ülkedeki protestoların bir komplo sonucu olduğu yorumunu reddediyor. Bu bağlamda Sosyalist aktivist Kormanov, şu ifadeleri kullandı ‘’Bu gösteriler işçilerin geleneksel yaklaşımını yansıtıyor, Mangistau bölgesinde 2008’den beri yoğun grevler yapılıyordu. Komünist parti ya da sosyalistlerin dahli olmamasına rağmen işçiler özelleştirme karşıtı eylemlerini sürdürüyordu. Yabancı kapitalistlerin şirketleri ele geçirmesi ve özelleştirme politikalarına karşı büyük bir hınç var. Muhaliflerin meydanlarda kurdukları çadırlar bir Avrupa deneyimini yansıtmıyor, tamamen bizim geleneğimizde olan protesto biçimini gösteriyor.’’ 
Carnegie Moskova Merkezi'nde araştırma danışmanı olan Timur Umarov, "Şu ana kadar durum kritik değil" dedi. "Bana öyle geliyor ki, yaşananlar mevcut siyasi sistemin sonu olmayacaktır. Protestocularla yetkililer arasında devam eden pazarlığı izleyeceğiz. Muhtemelen yetkililer taviz verecektir ve protestocular bu tavizlerin yeterli olup olmadığına karar verecektir.’’ yorumunda bulundu. Umarov ayrıca, "Son birkaç yıldır zaten ciddi reformların gerçekleştirilmesi bekleniyordu. Bu protestolar planlanan reformların yapılmasını hızlandıracaktır. Ancak devletin kırmızı çizgilerine hassasiyet gösterilmesi gerekiyor, aksi takdirde işler sarpa sarabilir ve bir çıkmaz sokağa girilebilir’’ değerlendirmesinde bulundu. 

ABD’nin etkisi 
Öte yandan Washington, Kazakistan'da yaşanan olaylarla ilgili ABD'ye yönelik suçlamaları reddediyor. ABD Başkanı Joe Biden’ın sözcüsü Jen Psaki ayaklanmaların arkasında Washington’un olduğu iddiasını yalanladı. Psaki, iddiaları ‘çılgınca ve yalan’ olarak niteledi ve “Rus dezenformasyonu” ifadesini kullanarak Moskova’yı hedef aldı. ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamanın tarafsız tonu dikkat çekti, yapılan açıklamada, şiddet eylemleri ve mülkiyete verilen zararlar kınandı. Hem yetkililer hem de göstericiler sükunete davet edildi. ‘’Tüm Kazakistan halkının anayasal kurumlara, insan haklarına, basın özgürlüğüne saygı duymasını ve bunları savunmasını istiyoruz. Ayrıca tüm taraflara olağanüstü hale barışçıl bir çözüm bulmaları çağrısında bulunuyoruz." ifadeleri kullanıldı. İngiltere ve bazı Avrupa ülkelerinden de taraflara itidal çağrısı yapıldı. ABD basınında da mevcut olaylar ‘devrim’ olarak değil, halkın hayat pahalılığına karşı protestoları olarak ele alındı. Washington'daki gözlemciler, ABD'nin durumu izlemesini, internetin geri dönmesini savunmasını ve uzun vadede Beyaz Saray'ın özgür ve adil seçimler için Kazakistan’a baskı yapması gerektiği konusunda hemfikir. 
Atlantik Konseyi'nin Scowcroft Strateji ve Güvenlik Merkezi araştırmacılarından Emma Ashford, “ABD hükümetinin bu krize müdahale etme yeteneği sınırlı” diyor ve ekliyor: “ABD'nin Kazakistan'da çok az etkisi var ve şu anda orada bir büyükelçisi dahi yok. Ayrıca, ABD'nin bu tür durumlarda genellikle kullandığı araçlardan biri (yani yaptırımlar) Kazakistan için uygun değildir."

ABD yatırımları
Emma Ashford, şöyle devam ediyor;  "ABD'nin önde gelen enerji şirketleri, Kazak ekonomisine derinden entegre durumda, bu nedenle bu endüstrilere yaptırım uygulamak, üretim kesintisi riskini doğuracaktır. Bu da Amerika'nın Avrupalı müttefiklerini olumsuz etkileyecektir. ABD'nin Kazak protestocuları doğrudan desteklemesi, her fırsatta ABD’nin ‘renkli devrimlerin’ ardında olduğunu dile getiren Moskova ile tansiyonun artmasına neden olacaktır.  Bu nedenle, ABD hükümetinin şu anki en doğru yaklaşımı eylemsizlik olmalıdır, en azından durumun gelişimi hakkında daha fazla bilgi sahibi olana kadar." 
Kazakistan, son otuz yılda onu karakterize eden siyasi istikrar sayesinde, büyük bir petrol, doğal gaz ve kömür ihracatçısı olmayı başardı. Dolayısıyla, Avrupa ve daha az ölçüde Asya'daki ülkelerin ekonomileri için özel bir öneme sahip ülke konumunda olmayı sürdürüyor. Kazakistan aynı zamanda zengin yeraltı kaynaklarına sahip komşu Orta Asya ülkeleri için önemli bir enerji geçiş rotasını barındırıyor. Tüm bu sebeplerden ötürü, ülkede yaşanan protestolar, olası enerji üretim kesintilerine neden olma ihtimali çerçevesinde Avrupa ve birçok Asya ülkesini endişelendiriyor. 
Atlantik Konseyi'nin Avrasya Merkezi çalışanlarından Ariel Cohen, "Kazakistan, ciddi petrol, doğalgaz, uranyum rezervlerine, buğday ve diğer birçok önemli emtia kaynaklarına sahip büyük bir ülke ve aynı zamanda eğitimli ve hoşgörülü bir halkı var. ABD’nin tüm taraflarla iletişim halinde kalarak, oradaki önemli Amerikan yatırımlarını koruması, Kazakistan'ın egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve laik yapısını desteklemesi gerekir." ifadelerini kullanıyor. 

Rusya iki cepheyle karşı karşıya
Son birkaç aydır Rusya, Avrupa ve ABD yönetimlerini, Ukrayna’nın bazı bölgelerini işgal etme olasılığı nedeniyle endişelendiriyor. İki ülke arasındaki sınırda büyük bir askeri yığınak yapan Rusya bu niyetini gizlemiyor. Ancak Kazakistan'da huzursuzluğun patlak vermesi, yeni bir cephe açmak istemeyen Moskova’yı tedirgin edecek cinsten. Muhtemelen Kremlin'in en son istediği şey, ek askeri kaynaklar gerektirecek başka bir çatışma cephesi açmaktır. Eğer Rusya, hamlelerinin gösterdiği gibi, gerçekten Ukrayna'nın bir bölümünü ilhak etmek için bir kara işgali başlatmayı planlıyorsa, kesinlikle diğer nüfuz bölgelerinde sakinliğin korunmasını isteyecektir. 
Virginia merkezli CNA Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nün Rusya Çalışmaları Direktörü Michael Kaufman, "Kazakistan, ani bir krizle başa çıkma ihtiyacı göz önüne alındığında Kremlin için büyük bir dikkat dağıtıcı" diyor. Rus ve Amerikalı yetkililerin bu hafta Ukrayna krizini görüşmek üzere Cenevre'de bir araya gelmelerinin planlandığını hatırlatan Kaufman, "Rusya'nın yeni bir müdahaleye hazırlanırken Kazakistan'daki durumu kontrol altına alma ihtiyacı, Moskova'nın elindeki kozları ve pozisyonunu zayıflattığını’’ iddia ediyor. 
ABD'nin Ukrayna ve Özbekistan eski büyükelçisi John Edward Herbst, Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nün (KGAÖ) Kazakistan'da düzeni sağlamak için devreye girmesiyle birlikte, Rusya’nın Ukrayna sınırındaki kuvvetlerini azaltmaksızın Kazakistan meselesini çözüme kavuşturabileceğini savunuyor. Kremlin’in tercihinin ve beklentisinin de bu yönde olacağına şüphe yok. Eski diplomat Herbst, Rusya’nın Ukrayna sınırına asker yığmasının, ABD, NATO ve Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) ile Cenevre görüşmelerinin yolunu açtığını hatırlatarak, ‘Rusya bu sayede, NATO'nun bölgedeki genişlemesini sınırlandırması gibi bazı konularda tavizler elde etmeyi umuyor’ değerlendirmesinde bulundu. 
Kazakistan Devlet Başkanlığı'ndan cuma akşamı yapılan açıklamada, "Yaşanan kargaşadan sonra ülkenin çoğu yerinde anayasal düzen yeniden sağlandı." denildi. Bu açıklamaya göre, KGAÖ güçlerinin misyonunun başarılı olduğuna dair işaretler var. Ordu, göstericilerin daha önce ele geçirdiği havaalanında yeniden güvenliği sağlamayı başardı. Bununla birlikte, Kazakistan’daki durumun kontrol altına alınamaması halinde, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in karşı karşıya olduğu riskler önemini koruyor.  



ABD ordusu, İran'a uyguladığı ablukayı kaçak mal sevkiyatlarını da kapsayacak şekilde genişletti

 İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
TT

ABD ordusu, İran'a uyguladığı ablukayı kaçak mal sevkiyatlarını da kapsayacak şekilde genişletti

 İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)

ABD Donanması bugün yaptığı açıklamada, İran'a uygulanan deniz ablukasını kaçak olarak nitelendirilen sevkiyatları da kapsayacak şekilde genişlettiğini belirtti. Ordu, İran topraklarına ulaşmaya çalıştığından şüphelenilen herhangi bir geminin kontrol ve aramaya tabi tutulacağını kaydetti.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Donanma, ablukanın uygulanmasının ardından pazartesi günü yaptığı güncellenmiş açıklamasında, "Bu gemiler, bulundukları yere bakılmaksızın, denetime, gemiye binmeye ve kargolarına el koymaya tabi tutulacaktır" ifadelerini kullandı.

Kaçak mallar arasında silahlar, silah sistemleri, mühimmat, nükleer maddeler, ham petrol ve rafine ürünler ile demir, çelik ve alüminyum yer almaktadır.

Diplomatik girişimler yoğunlaşırken, ABD-İran müzakerelerinin gidişatı konusunda işaretler çelişkili. Nükleer dosya, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumla ilgili hassas konular ve İran'ın nükleer programına getirilen kısıtlamaların süresi konusunda anlaşmazlıklar sürerken, ikinci tur görüşmelerin tarihi henüz belirlenmedi.


Washington ve Tahran, her iki taraf için de ‘zafer’ niteliğinde bir anlaşma imzalayabilecek mi?

Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
TT

Washington ve Tahran, her iki taraf için de ‘zafer’ niteliğinde bir anlaşma imzalayabilecek mi?

Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)

ABD ile İran’ın anlaşmaya varmaktan başka seçeneği olmadığı değerlendiriliyor. CNN tarafından yapılan bir analize göre, savaşın başlangıcından bu yana açıkça dile getirilmeyen bu durum, son günlerde yürürlükte olan ateşkes sürecinde daha belirgin hale geldi.

Analize göre Washington açısından, İslamabad’da gerçekleştirilen ilk tur görüşmeler, ABD’nin müzakere gücünü artırmaya yönelik planlı bir hamle olarak değerlendirildi. İran limanlarına yönelik ablukanın hızlı şekilde devreye alınması da bu tırmanışın önceden tasarlandığına işaret ediyor.

Söz konusu değerlendirmede, ekonomik ablukanın etkilerinin tam olarak ortaya çıkmasının zaman alacağı belirtilse de, hedeflerin yaklaşık yüzde 60’ına ulaşılmasının dahi İran ekonomisine ve ülkenin petrolüne bağımlı Çin gibi ülkelere ek zarar verebileceği ifade ediliyor.

Siyasi baskılar anlaşmaya doğru itiyor

Şarku’l Avsat’ın CNN’den aktardığına göre, ikinci tur müzakerelerin başarı şansının artmasında her iki taraf üzerindeki siyasi baskının yükselmesi etkili oluyor. Analizde, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık şekilde bir anlaşma istediğini ifade ettiği ve İran’ın da benzer bir irade gösterdiğini vurguladığı belirtiliyor.

Bununla birlikte, enflasyonun ve yakıt fiyatlarının yükselmesi ile kendi siyasi tabanındaki protestolar nedeniyle Trump’ın bir anlaşmaya varma konusunda giderek daha fazla baskı altında olduğu ifade ediliyor.

Öte yandan, Trump’ın değişken tutumunun ne ölçüde alışılmadık bir müzakere stratejisinden ne ölçüde belirsizlikten kaynaklandığının net olmadığı belirtiliyor. Analiz, karşı tarafı belirsizlik içinde bırakma stratejisinin belirli bir sınırı olduğunu, bunun zamanla düzensizlik ya da çaresizlik algısı yaratabileceğini ve bu durumun da bir anlaşmaya duyulan ihtiyacın büyüklüğünü yansıttığını ortaya koyuyor.

İran: Görünür direniş

İran, güçlü söylemine ve meydan okuma kapasitesini göstermesine rağmen, analize göre bir anlaşma arayışı açısından daha acil bir konumda bulunuyor. Değerlendirmede, propagandanın gerçek durumu yansıtmadığı ve 13 binden fazla hedefi vuran saldırıların ülkenin kapasitesi üzerinde önemli etkiler bıraktığı ifade ediliyor.

39 gün süren bombardımanın yol açtığı hasarın belirgin olduğu belirtilirken, ülkenin askeri ve güvenlik kurumlarının da ciddi kayıplar verdiği vurgulanıyor. Sertleşen siyasi söyleme rağmen, İran’ın devlet yönetimini sürdürme ve kapasitesini yeniden inşa etme konusunda önemli zorluklarla karşı karşıya olduğu kaydediliyor.

Eşi görülmemiş bölgesel zayıflık

Analize göre İran’ın dışarıya yansıttığı gücün bir kısmı, kesin bir askerî zaferden ziyade dayanıklılık kapasitesinden kaynaklanıyor. Ancak ülkenin, bölgedeki birden fazla komşusuyla yaşadığı gerilimler nedeniyle eşi görülmemiş bir bölgesel zayıflık döneminden geçtiği ifade ediliyor. Değerlendirmede ayrıca, çevre ülkelerin İran’a yönelik tutumlarının temkinli ya da bölünmüş olduğu, bunun da bölgesel ortamı İran açısından daha az kabul edici hale getirdiği belirtiliyor.

Anlaşma mümkün... ancak ayrıntılar konusunda anlaşmazlık var

Bu veriler ışığında yapılan analiz, tarafların kapsamlı bir çatışmaya geri dönmesinin, müzakere yoluyla bir uzlaşmaya varma ihtimalinden daha düşük olduğunu değerlendiriyor. Özellikle Pakistan’da gerçekleştirilen ve 16 saat süren görüşme turunun ardından tarafların pozisyonlarının birbirine daha da yaklaştığı belirtiliyor.

Tarafların, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması konusunda da ortak bir zemine yaklaştığı ifade ediliyor. Analize göre, İran’ın ABD yaptırımları ve baskıları nedeniyle bu stratejik geçiş noktasını bir baskı aracı olarak kullanma kapasitesinin zayıfladığı değerlendiriliyor.

Ayrıca anlaşmazlığın artık temel ilkelerden ziyade teknik ayrıntılar üzerinde yoğunlaştığı, bu durumun da kapsamlı bir anlaşmaya varılma ihtimalini artırdığı belirtiliyor.

Nükleer dosya: Düzeltilebilir rakamlar

CNN’ne göre taraflar uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması konusunda genel bir uzlaşıya sahip. Ancak anlaşmazlık, bu askıya almanın süresinde yoğunlaşıyor. Buna göre İran beş yıllık bir durdurma süresi talep ederken, ABD 20 yıllık bir süreyi savunuyor. Analizde, bu farkın uzlaşma yoluyla kapatılabilecek bir mesafe olduğu değerlendiriliyor.

Öte yandan, saldırıların İran’ın nükleer kapasitesini zayıflattığı belirtilirken, zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ise egemenlik meselesi olarak görüldüğü ve uluslararası denetim mekanizmaları aracılığıyla yönetilebileceği ifade ediliyor.

Washington ve Tahran, herhangi bir anlaşmayı her iki taraf için de bir ‘zafer’ olarak nasıl pazarlayabilir?

CNN tarafından yapılan analize göre, ABD ile İran arasında kalan son anlaşmazlık noktaları büyük ve çözülemez engellerden ziyade, daha çok tarafların ‘gurur’ ve siyasi konumlanmalarıyla ilgili ayrıntılardan ibaret görülüyor. Değerlendirmede, hiçbir tarafın kendisini ‘zafer’ olarak sunamayacağı bir anlaşmayı kabul etmeyeceği ifade ediliyor.

Analize göre İran, caydırıcı askeri kapasitesinin hâlâ geçerli olduğuna inanıyor ve yeterli güç gösterdiğini, yeni bir saldırıyı daha az olası hale getirdiğini düşünüyor.

Öte yandan, Donald Trump’ın son iki ayda Papa 14. Leo’dan İsrail’e kadar geniş bir kesimi rahatsız ettiği ve seçtiği ilk büyük savaş sürecinden, destekçilerine ‘daha iyi bir dünya’ olarak sunabilecek bir anlaşmayla çıkmaya ihtiyaç duyduğu belirtiliyor. Ayrıca küresel ekonominin durgunluğa yaklaşması ve enerji piyasalarındaki zararlar da bu baskıyı artırıyor.

Analizde, Trump’ın önünde iki temel sorunun bulunduğu ifade ediliyor: İran ile yapılacak kapsamlı bir anlaşma, eski ABD Başkanı Barack Obama’nın 2015’te imzaladığı ve Trump’ın ilk döneminde iptal ettiği anlaşmadan daha iyi mi görünecek?

Değerlendirmeye göre bu sorunun yanıtı net değil; ancak İran’ın nükleer altyapısının büyük ölçüde zarar gördüğü ve Trump’ın İran’ın zenginleştirilmiş materyal üretim kapasitesinden tamamen uzak kalmasını hedeflediği, bunun da ulaşılabilir bir hedef olarak değerlendirildiği belirtiliyor.

İkinci soru ise İran’ın bu savaştan nasıl bir ülke olarak çıkacağıyla ilgili. Analize göre İran, çok daha zayıflamış, ciddi hasar görmüş ve altyapısının toparlanmasının bir nesil sürebileceği bir tabloyla karşı karşıya kalabilir. Bununla birlikte dayanıklılık kapasitesinin hâlâ açık biçimde görüldüğü belirtiliyor. Ayrıca savaşın, son bir yılda İran’ın güçlü savunma araçlarına ihtiyaç duymadığını savunan ılımlı sesleri de büyük ölçüde ortadan kaldırmış olabileceği ifade ediliyor.

Analiz, Donald Trump’ın İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesini sınırlayan bir anlaşmaya varmasının mümkün olduğunu öngörüyor. Ancak seçtiği bu ilk büyük savaşın beklenmeyen sonuçlarının şimdiden ortaya çıkmaya başladığı da vurgulanıyor. Bu sonuçların başında ise İran’daki sertlik yanlılarının, nükleer silaha her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduklarını düşünmeye başlaması geliyor.


Bir "Avrupa NATO’su" kurulması, ABD hegemonyasının sonu mu, yoksa büyük bir kopuşun başlangıcı mı?

Washington, 2024 yılında NATO'nun kuruluşunun 75. yıldönümü kutlamalarına ev sahipliği yapmıştı (NATO)
Washington, 2024 yılında NATO'nun kuruluşunun 75. yıldönümü kutlamalarına ev sahipliği yapmıştı (NATO)
TT

Bir "Avrupa NATO’su" kurulması, ABD hegemonyasının sonu mu, yoksa büyük bir kopuşun başlangıcı mı?

Washington, 2024 yılında NATO'nun kuruluşunun 75. yıldönümü kutlamalarına ev sahipliği yapmıştı (NATO)
Washington, 2024 yılında NATO'nun kuruluşunun 75. yıldönümü kutlamalarına ev sahipliği yapmıştı (NATO)

İnci Mecdi

Avrupa Birliği (AB) Savunma Komiseri Andrius Kubilius bir hafta önce, AB’nin ABD ile ilişkilerindeki krize vereceği yanıtın kendi askeri kapasitesini güçlendirmek olması gerektiğini belirterek, ‘Transatlantik Ortaklık sonrası dönem’ olarak adlandırabileceğimiz bir aşamaya dair Avrupa’da yapılan düzenlemelere işaret eden dikkat çekici bir açıklama yaptı.

ABD Başkanı Donald Trump, 2025 kışında başlayan ikinci dönemine Beyaz Saray'a döndüğünden beri, transatlantik müttefikler arasında çeyrek asırdan fazla bir süre önce kurulan askeri ittifaka yönelik saldırılarından geri adım atmadı. Ancak son haftalarda ve İran ile savaşın başlamasından bu yana, savaşta kendisine askeri destek sağlama taleplerini yerine getirmekte tereddüt eden müttefiklerini eleştiren sert açıklamalarda bulunmaktan çekinmedi.

ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz hafta Beyaz Saray'da NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile yaptığı görüşme sırasında müttefiklerine karşı büyük bir öfke dile getirdi. Görüşmenin ardından sosyal medya platformu Truth Social hesabından “NATO'yu eleştiriyorum; ihtiyacımız olduğunda yanımızda değildi ve tekrar ihtiyacımız olursa da yanımızda olmayacak” paylaşımında bulundu. Trump, daha önceki açıklamalarında da askeri ittifakı ‘kağıttan kaplan’ olarak nitelendirmişti.

Raporlara göre Başkan Trump’ın savaş sırasında ABD'ye destek vermediklerini ve iş birliği yapmadıklarını düşündüğü bazı NATO üyelerini cezalandırmak için bir plan üzerinde çalıştığı belirtiliyor. Bu plan, bazı NATO üye ülkelerinde bulunan ABD birliklerinin, daha fazla destek veren diğer ülkelere nakledilmesini ve yeniden konuşlandırılmasını içeriyor.

“Avrupa NATO'su”

Müttefikler arasındaki giderek tırmanan bu gerginlik, Avrupalıları ABD Başkanı’nı alabileceği cezai önlemlere karşı tedbirli davranmaya itti. Çünkü Trump, ABD’nin NATO’dan ancak Kongre'nin onayıyla çekilebilecek olmasına rağmen, ittifaktan çekilme tehdidini defalarca kez dile getirmişti. 

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan akatardığı analize göre Avrupalıların ABD ile bağlarını koparma eğilimi hakkında soru işaretleri var. ABD gazetesi Wall Street Journal (WSJ) da bu konuda Avrupalı kaynaklara dayandırdığı haberinde, ABD'nin çekilmesi durumunda Avrupa'nın mevcut NATO askeri yapılarını kullanarak kendini savunabilmesini sağlamak için ‘alternatif bir plan’ hazırlandığını bildirdi. Bu plan, uzun süredir ABD'nin güvenlik şemsiyesinden uzaklaşarak tek başına hareket etme yaklaşımına karşı çıkan Almanya'nın da onayını aldı.

dfvbf
Avrupa liderleri, ABD'den bağımsız olarak Rusya’nın saldırganlığını caydırmak amacıyla bir ittifak kurdu, Mart 2025 (Ukrayna Cumhurbaşkanlığı internet sitesi)

Bazıları tarafından ‘Avrupa NATO'su’ olarak adlandırılan bu planlar üzerinde çalışan yetkililer, ittifakın komuta ve kontrol rollerine daha fazla Avrupalıyı dahil etmeyi ve kendi yetenekleriyle ABD'nin askeri kapasitesini desteklemeyi amaçlıyor.

Ayrıca NATO içinde ve çevresinde yapılan yan görüşmeler ve akşam yemekleri aracılığıyla gayri resmi olarak ilerleyen bu planlar, mevcut ittifaka rakip olmayı değil, Washington'ın Trump'ın tehdit ettiği gibi Avrupa'dan askerlerini çekmesi veya Avrupa'yı savunmayı reddetmesi durumunda bile Rusya'ya karşı caydırıcılığı, operasyonların sürekliliğini ve nükleer inandırıcılığı korumak için bir alternatif sağlama amacı da güdüyor.

Geçtiğimiz yıl ilk kez gündeme getirilen bu planlar, Avrupa’nın ABD’ye duyduğu güven konusundaki derin endişeyi ortaya koyuyor. Avrupa’nın bu adımları, Trump’ın NATO üyesi Danimarka’ya ait Grönland Adası’nı ilhak etme tehdidinin ardından hız kazandı ve Avrupa’nın ABD’nin İran’a karşı savaşını desteklemeyi reddetmesi nedeniyle süren gerginlik ortamında giderek ivme kazanıyor.

Almanya'nın tutum değişikliği

Daha da önemlisi, Berlin'deki siyasi dönüşüm bu ivmeyi artırıyor. On yıllardır Almanya, savunma alanında Avrupa egemenliğini güçlendirme yönündeki Fransız çağrılarına direnmiş ve Avrupa güvenliğinin nihai garantörü olarak ABD'yi korumayı tercih etmişti. Ancak bu durum, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in liderliğindeki mevcut dönemde, Trump’ın başkanlığı sırasında ve sonrasında ABD'nin müttefik olarak ne kadar güvenilir olabileceğine dair endişeler nedeniyle değişiyor.

Almanya’nın bu dönüşümü, gürültücü açıklamalarıyla tanınan Trump’a karşı sadece bir tepki olarak değil, ABD’nin değişen tutumuna karşı izlediği yaklaşımı yeniden şekillendirme çabasının da bir sonucuydu. ABD'nin ulusal güvenlik stratejisi, bu yılın başlarında, Atlantik'in iki yakasında da fırtına kopardı. Trump yönetimi, geleneksel müttefiklerini öncelik listesinde alt sıralara yerleştirdi ve Avrupalılardan, ‘ABD için daha az tehlikeli’ ancak kendileri için daha şiddetli olan tehditlerle başa çıkma sorumluluğunu üstlenmelerini talep etti. Ayrıca, kıtanın demografik yapısını değiştiren kitlesel göç nedeniyle Avrupa'nın ‘kültürel anlamda silinmesi’ olarak nitelendirdiği durumun gölgesinde, yaklaşık yirmi yıldır süren iki taraf arasındaki ittifakın devamına dair ciddi şüpheler uyandırdı ve ‘en fazla birkaç on yıl içinde bazı NATO üyelerinin çoğunluğunun Avrupalı olmayacağını’ söyledi.

Almanya Başbakanı Merz, belgenin bazı bölümlerini ‘kabul edilemez’ olarak nitelendirirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, Avrupalıların artık ‘kendilerine karşı çıkan müttefiklerinden bile kendilerini korumaları’ gerektiği konusunda uyardı. Avrupa Parlamentosu'nun en büyük grubunun başkanı Manfred Weber ise ‘ABD'nin özgür dünyanın lideri rolünden vazgeçtiğini’ belirtti. Avrupa Parlamentosu'nun en büyük grubunun başkanı Manfred Weber ise “ABD'nin özgür dünyanın lideri rolünden vazgeçtiğini” belirtti.

Avrupa Parlamentosu’nun ikinci en büyük grubu İlerici Sosyalist ve Demokratlar İttifakı lideri Iratxe García Pérez, stratejinin Avrupa'nın artık bir müttefik değil, bir rakip olduğunu ima etmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Papa 14. Leo bile Trump yönetimine ‘Atlantik ilişkilerini bozmamaları’ çağrısında bulundu. Dolayısıyla Avrupa'nın harekete geçmesini hızlandıran belirleyici siyasi faktör, Amerikan nükleer silahlarına ev sahipliği yapan ve uzun süredir ABD'nin Avrupa'nın güvenliği için garantör rolünü sorgulamaktan kaçınan Berlin'deki tarihi değişim olabilir. Almanlar ve diğer Avrupalılar, NATO içinde Avrupa liderliğinin güçlenmesinin ABD'ye rolünü küçültmek için bir bahane sunacağından korkuyorlardı ve bu, pek çok kişinin endişe ettiği bir durumdu.

Bu nedenle, Avrupa’nın harekete geçmesini hızlandıran belirleyici siyasi faktör, ABD’nin nükleer silahlarını barındıran ve uzun süredir ABD’nin Avrupa’nın güvenliği için garantör rolünü sorgulamaktan kaçınan Berlin’de yaşanan tarihi değişim olabilir. Almanlar ve diğer Avrupalılar, NATO içinde Avrupa liderliğinin güçlenmesinin ABD'ye rolünü küçültmek için bir bahane sunacağından korkuyorlardı; bu, pek çok kişinin endişe ettiği bir durumdu.

Avrupa'nın savunma alanındaki bağımsızlığı

Bu çalkantılı jeopolitik ortamda yolunu bulmaya çalışan Avrupa, savunma bağımsızlığı ve kendi askeri gücünü oluşturma yolunda ilerliyor. Bu kavram, AB’nin Küresel Stratejisi'nde öne çıkan bir şekilde ortaya kondu. AB, güvenlik ve savunma alanlarında daha inandırıcı bir aktör olma hedefini belirledi. AB Savunma Komiseri Kubilius, AB Savunma Ajansı'nın geçtiğimiz ocak ayındaki 21’inci yıldönümü konferansında, “Şu anda gücün hak olduğu bir dünyada yaşıyoruz” dedi.

Bu tehlikeli dünyaya verdikleri cevabın Avrupa'nın bağımsızlığı, Avrupa'nın özerkliği ve kendi savunmamız konusunda Avrupa’nın daha fazla sorumluluk alması olduğunu söyleyen Kubilius, NATO içinde bir Avrupa ayağının kurulması çağrısında bulundu.

Öte yandan Avrupalılar büyük bir zorlukla karşı karşıya. Çünkü NATO'nun yapısı, lojistik ve istihbarat hizmetlerinden ittifakın üst düzey askeri komutanlığına kadar neredeyse her düzeyde ABD liderliğine dayanıyor. Bu yüzden Avrupalılar, Trump'ın uzun süredir talep ettiği gibi, bu sorumlulukların daha fazlasını üstlenmeye çalışıyor.

NATO Genel Sekreteri Rutte son olarak, NATO’nun ‘daha Avrupa’nın fazla liderliğinde’ olacağını açıkladı. Ancak bundan önce, AB’nin veya tüm Avrupa kıtasının Washington olmadan kendi savunmasını üstlenebileceğini düşünen varsa, bunun gerçekleştirilemeyecek bir ‘rüya’ olduğunu vurgulamıştı.

Avrupalılar ABD'den uzak yeni bir savunma ittifakı kurmaya karar verirlerse, bunun ‘özgürlüğümüzün en büyük garantisi’ olarak tanımladığı şeyin, yani ABD'nin nükleer şemsiyesinin kaybına yol açacağı konusunda uyarıda bulunmuştu. WSJ’ye göre bu planlara katılan liderlerden biri olan Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, “Yükün ABD'den Avrupa'ya aktarılması devam ediyor ve devam edecek... ABD'nin savunma ve ulusal güvenlik stratejisinin bir parçası olarak devam edecek” ifadelerini kullandı. Stubb, “Daha da önemlisi, bunun gerçekleştiğini anlamak ve (ABD'nin) hızlı bir şekilde çekilmesindense, bunun düzenli ve kontrol edilebilir bir şekilde gerçekleşmesini sağlamak” diye ekledi.

“İsteyenler koalisyonu”

Almanya’nın tutum değişikliği, İngiltere, Fransa, Polonya, İskandinav ülkeleri ve Kanada da dahil olmak üzere diğer ülkeler arasında daha geniş çaplı bir anlaşmanın önünü açtı. Bu ülkeler, acil durum planını NATO içinde ‘İsteyenler Koalisyonu’ olarak tanımlamaya başladı. Bu ittifak, Trump'ın defalarca destek vermeyeceğini tehdit etmesinin ardından Ukrayna’nın güvenliğini desteklemeyi taahhüt eden ülkelerden Fransa ve İngiltere'nin kurmaya çalıştığı bir ittifak.

Dört büyük Avrupa ülkesi, Fransa, Almanya, Polonya ve İngiltere, Avrupa savunma rotasının yeniden şekillenmesinin merkezinde yer almak üzere öne çıkıyor.

Fransa, nükleer gücü ve uluslararası konumuna dayanarak Avrupa'nın stratejik bağımsızlığını savunuyor ve ortak askeri konuşlandırma kapasitesini güçlendirmeye yönelik girişimlere öncülük ediyor. Buna karşılık Almanya, on yıllardır süren ihtiyatlı tutumunun ardından, savunma harcamalarında benzeri görülmemiş bir artış ve askeri kapasitesini modernize etmeye yönelik yatırımlarla dikkat çekici bir stratejik dönüşüme girişti.

NATO'nun doğu kanadında yer alan Polonya ise hızla yükselen bir askeri güç olarak öne çıkarak, Avrupa’nın caydırıcılığının temel direği rolünü pekiştirdi. İngiltere ise AB’den ayrılmasına rağmen, NATO ve çeşitli iş birliği ağları aracılığıyla askeri liderlik rolünü sürdürüyor.

Liderlik sorunu

Acil durum planları, NATO’nun hava ve füze savunmasını kimin yöneteceği, Polonya ve Baltık ülkelerine takviye yolları, lojistik ağları ve ABD’li subaylar görevden çekildiğinde yapılacak büyük bölgesel tatbikatlar gibi pratik askeri meseleleri ele almaya dönüştü. Bunlar hâlâ en büyük zorluklar olmaya devam ediyor.

Yetkililer, denizaltı savunması, uzay ve keşif yetenekleri, havada yakıt ikmali ve hava ulaşımı gibi ABD'nin gerisinde kaldığı alanlarda Avrupa'nın hayati öneme sahip ekipman üretimini hızlandırmak istiyor.

Almanya ve İngiltere’nin geçtiğimiz ay hayalet kruz füzeleri ve hipersonik silahlar geliştirmek için ortak bir proje duyurması bu yeni girişimin bir örneği oldu.

Avrupa'nın bu çabası, düşünce tarzında köklü bir dönüşümü temsil etse de bu hedefin gerçekleştirilmesi zor olacak. NATO'nun Avrupa'daki en üst düzey komutanı her zaman bir Amerikalı oldu ve ABD'li yetkililer bu görevi bırakmaya niyetleri olmadığını vurguladı. Hiçbir Avrupa üyesi, NATO içinde ABD'nin yerini askeri komutan olarak alacak kadar yeterli bir konuma sahip değil. Bunun nedeninin kısmen de NATO’nun dayandığı karşılıklı caydırıcılık ilkesinin temelini oluşturan kıtasal düzeydeki nükleer şemsiyeyi yalnızca ABD'nin sağlaması olduğu söylenebilir.