BM Genel Sekreteri ‘Suriye trajedisinin’ bilançosunu açıkladı: Nüfusun yüzde 90'ı yoksul

BM Genel Sekreteri Guterres tarafından BMGK’ya sunulan ve Şarku'l Avsat’ın bir kopyasına ulaştığı raporda, 9 milyon Suriyelinin hükümetin kontrolü dışındaki bölgelerde yaşadığı belirtildi

26 Kasım'da Suriye'nin kuzeybatısındaki İdlib kırsalında yerinden edilenlerin kaldığı kamptaki bir çadırdan bakan bir kız çocuğu (EPA)
26 Kasım'da Suriye'nin kuzeybatısındaki İdlib kırsalında yerinden edilenlerin kaldığı kamptaki bir çadırdan bakan bir kız çocuğu (EPA)
TT

BM Genel Sekreteri ‘Suriye trajedisinin’ bilançosunu açıkladı: Nüfusun yüzde 90'ı yoksul

26 Kasım'da Suriye'nin kuzeybatısındaki İdlib kırsalında yerinden edilenlerin kaldığı kamptaki bir çadırdan bakan bir kız çocuğu (EPA)
26 Kasım'da Suriye'nin kuzeybatısındaki İdlib kırsalında yerinden edilenlerin kaldığı kamptaki bir çadırdan bakan bir kız çocuğu (EPA)

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, Suriye trajedisinin derinliğini ortaya çıkaran ve alarm durumu seviyesini artıran raporu ile BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyelerini şoke etti. Guterres, raporunda, Suriyelilerin yüzde 90'ının yoksulluk içinde yaşadığını ve yüzde 60'ının gıda güvensizliğiyle karşı karşıya olduğunu söyledi. Raporda, 7,78 milyon Suriyelinin ise uluslararası kabul görmüş minimum standartları karşılayan doktor veya sağlık görevlisi sayısına sahip olmadıkları belirtildi. Hükümetin kontrolü altında olmayan bölgelerde, 5,6 milyonu insani yardıma muhtaç yaklaşık 9 milyon Suriyelinin yaşadığı iddiası rapordaki bir diğer şoke edici nokta oldu.
Guterres tarafından BMGK’ya sunulan ve Şarku’l Avsat’ın bir kopyasına ulaştığı 19 sayfalık rapor, dün BMGK’nın 2585 sayılı kararı çerçevesinde yürürlükte olan Suriye’ye sınır ötesi insani yardım mekanizmasının altı ay daha uzatılması için yapılan toplantıda ortaya çıktı.
Rus yetkililerin 2585 sayılı karara yönelik eleştirilerinin ardından, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov Washington'dan ortak bir açıklama yapılmasını istedi. Talep, ABD yönetimi tarafından reddedildi. Bunun üzerine Moskova, Suriye konusunda Rusya-ABD diyalogunun yeniden başlamasına kapıyı aralayan bir adımla mekanizmanın süresini uzatmayı herhangi bir sorun çıkarmadan onaylamayı kabul etti.

Karmaşık süreç
BMGK, geçtiğimiz Temmuz ayında, insani yardımların Suriye-Türkiye sınırındaki Bab el-Hava Sınır Kapısı’ndan (Türkiye tarafında Cilvegözü Sınır Kapısı) geçişine izin veren kararı 10 Ocak 2022'ye kadar 6 aylığına uzatmıştı. Dün ise karar, BM Genel Sekreteri Guterres’in, Suriye ve insani yardımların geçişi ile ilgili BMGK’ya sunduğu raporla ilişkili olarak 10 Temmuz'a kadar 6 ay daha uzatıldı.
Batı ülkeleri, Rusya'nın her ne kadar şimdiye kadar yapmaktan kaçınsa da BMGK’da yeni bir oylama talep etme olasılığına karşın kararın geçerlilik süresinin Temmuz 2022'ye kadar oylama yapılmaksızın otomatik olarak uzatıldığını açıkladılar.
BM Genel Sekreteri Guterres, geçtiğimiz ay BMGK üyelerine kamuya açık olmayan bir rapor sunarak, mevcut aşamada sınır ötesi insani yardım mekanizmasını, insani yardımları Şam'ın cephe hatlarından geçirme mekanizmasıyla değiştirmenin imkansız olduğunu vurguladı. Oysa Moskova, Suriye'nin kendi toprakları üzerindeki egemenliğinin tam olarak tanınması için insani yardımların Şam’ın ön cephe hatlarından geçtiği mekanizmayı güçlendirmek istiyordu. Raporunun, BM misyonlarından gelen bilgilere, insani yardım kuruluşları ve ortaklarından alınan verilere ve Şam, Gaziantep ve Amman'daki toplantılara dayandığını söyleyen Guterres, Suriye'nin ‘en karmaşık insani yardım süreçlerinden birine’ tanık olduğunu kaydetti.
BM Genel Sekreteri Guterres, raporunda şunları söyledi:
“Yaklaşık 22 milyonluk nüfustan 6,9 milyon insan, hükümet kontrolü altında olmayan bölgelerde yaşıyor ve bunların 5,6 milyonunun insani yardıma ihtiyacı var. İnsani yardıma muhtaç olanlar, ülkenin kuzey kesimlerinde hükümet tarafından kontrol edilmeyen alanlarda yoğunlaşırken, güneydoğudaki Rukban Mülteci Kampı’ndaki sayıları daha az. Ülkenin kuzeybatısı ve kuzeydoğusunda uzun süredir devam eden şiddetli çatışmalar nedeniyle hükümetin kontrolü altında olmayan yerlerde yardıma muhtaç olanların yanı sıra kamplarda, gayri resmi yerleşim bölgelerinde ve toplu merkezlerde yaşayan yerinden edilen kişilerin sayısı gittikçe artıyor.”

Kuzey ve doğu
Suriye'nin kuzeydoğusunda yaşayan 2,7 milyon insandan yarım milyonu yerinden edilenler olmak üzere 2,2 milyonu insani yardıma muhtaç. Çoğu çocuk 57 bin 588 kişinin yaşadığı el-Hol Mülteci Kampı da dahil olmak üzere 140 bin kişi kamplarda yaşıyor.
Guterres, raporunda, “Suriye’nin kuzeydoğusuna, temas hatlarının ötesine, hükümetin kontrolündeki bölgelerden veya Irak'tan ulaşmak mümkün olsa da 2020 yılında BM’nin Irak-Suriye sınırındaki Yarubiye Sınır Kapısı üzerinden yardım gönderme izni yenilenmedi. Bu yüzden Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) - Suriye sınırındaki Fişhabur Sınır Kapısı üzerinden sınır ötesi insani yardım faaliyetleri sadece sivil toplum kuruluşları (STK) tarafından yürütülüyor” dedi.
BM misyonlarının her ay 650 bin kişiye gıda yardımı yaptığını belirten Gutteres, BM’nin mülteci kamplarındaki insani yardım faaliyetlerinin, yardımların dağıtılması için uzun bir süreye ihtiyaç duyulması ve el-Hol Mülteci Kampı’ndaki güvenlik eksikliği başta olmak üzere bir takım faktörler nedeniyle çeşitli zorluklarla karşı karşıya gelmeye başladığına işaret etti. BM Genel Sekreteri, insani yardımların (Türkiye destekli muhalif grupların kontrolü altındaki) Resulayn ve Tel Abyad arasındaki çatışma hatlarının ötesine ulaşılmasının güçleştiğine ve tüm taraflar arasında bu bölgeye yardım ulaştırma konusunda yapılan anlaşmanın başarısız olduğuna dikkati çekti

Kuzey ve batı
BM Genel Sekteri’nin raporuna göre Suriye'nin kuzeybatısında yaşayan 4,2 milyon insandan, yerinden edilmiş 2,8 milyon kişi dahil 3,4 milyonunun insani yardıma ihtiyaç duyuyor. İnsani yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını engelleyen kısıtlamalara işaret eden Guterres, bunların başında son altı ay içinde insani yardımların tedarik yollarına, BM kuruluşlarının ve STK'ların depolarına yakın bölgelerde dahil olmak üzere meydana gelen çatışmalarda ve saldırılarda artış yaşanmasının geldiğini kaydetti.
Taraflarla yapılan müzakerelerin ardından, Ağustos ve Aralık aylarında Halep'ten İdlib'e, çatışma hatları üzerinden iki yardım konvoyunun gönderildiğini belirten Gutteres, Dünya Gıda Programı’nın (WFP) 17 Ekim'de Suriye'nin kuzeybatısındaki çatışma hatlarında tarafların onayını aldığını yardımların dağıtımına bu ayın ikinci yarısında başlayacağını sözlerine ekledi. Gutteres, çatışma hatları üzerinden yardım sağlanmasında ilerleme kaydedilse de çatışmanın taraflarından gerekli ve uygun güvenlik garantilerinin alınması, konvoyların güvenli bir şekilde geçişini sağlanması halen önemini korurken, bombardımanların, hava saldırılarının, mayınların ve patlayıcıların gerçek birer güvenlik tehdidi oluşturduklarını söyledi. BM Genel Sekreteri ayrıca, Suriye’nin güneydoğusunda ABD güçlerinin konuşlu olduğu et-Tanf Askeri Üssü yakınlarında 12 bin kişinin kaldığı Rukban Mülteci Kampı’nda koşulların kötüleştiğine dikkati çekti.

Erken toparlanma
Suriye halkının, on yıllık savaş, şiddetli sosyal ve ekonomik kriz, su krizi, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını ve kış ayılarının başlangıcıyla artık dayanacak gücünün kalmadığını vurgulayan Gutteres, şuan Suriyelilerin yüzde 90'ının yoksulluk içinde yaşadıklarını ve sivil altyapının büyük bölümünün yok olduğunu belirtti. Gutteres, 2020 yılında kişi başına düşen ortalama aylık gelirinin artık temel ihtiyaçları karşılayamaz hale geldiğini, su stresinin artmasıyla 2020-2021 sezonunda tahıl veriminde düşüş yaşandığını ve tüm bu faktörlerin daha fazla gıda kıtlığına yol açmasının kaçınılmaz olduğunu kaydetti. Suriyelilerin yüzde 60’ının gıda güvensizliği yaşadığına dikkati çeken BM Genel Sekreteri, su, hijyen, sağlık ve eğitim hizmetlerine ilişkin bir değerlendirme, ülkenin 131 nahiyesinin yarısının kusurlu olduğunun ortaya çıktığını aktardı. Gutteres’in raporuna göre uluslararası kabul görmüş minimum standartları karşılayan doktor veya sağlık görevlisi sayısına sahip olmayan 100 nahiyede 7,78 milyon kişi yaşıyor.
‘Erken toparlanma’ çabalarının, yardıma muhtaç insan sayısının daha da artmasını önlemeyi amaçladığını belirten Gutteres, bu çabaların enkaz ve katı atıkların kaldırılması, gelir getirici faaliyetlerin başlatılması, mesleki eğitim verilmesi, sosyal uyumun sağlanması, hafif onarım çalışmalarının yapılması ve kritik sivil altyapının yenilenmesi gibi başlıca beş alana odaklandığını söyledi. BM Genel Sekreteri, bu konuda Halep, Dera ve Deyrizor'daki yedi fırının bir milyon kişinin ekmek ihtiyacını karşılayacak şekilde yenilenmesini örnek gösterdi.
ABD ve müttefiki olan ülkeler, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca siyasi süreçte ilerleme kaydedilmeden Suriye'nin yeniden inşasına katkıda bulunulmasına karşı çıksalar da ABD tarafı, erken toparlanma projelerinin finanse edilmesini ve2254 sayılı karara insani yardımların çatışma hatları boyunca dağıtılmasına izin veren bir madde eklenmesini kabul etti. Bu da Rusya ile geçtiğimiz Temmuz ayında BMGK kararının uzatılmasında bir uzlaşıya varılmasının önünü açtı.
BM Genel Sekreteri, raporunda “BM, geçtiğimiz Temmuz ayından bu yana erken toparlanma faaliyetlerinin kapsamını genişletmek için çok çaba sarf etti” dedi. ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlık Kontrol Ofisi (OFAC), 24 Kasım'da, STK'lara verilen izinlerin kapsamını genişleterek bazı işlemleri yapabilmeleri ve bazı faaliyetlerde bulunabilmeleri için Suriye'ye uygulanan prosedürlerde değişikliğe gitti. Bu değişiklik, Suriye menşeli rafine petrol ürünlerinin satın alınmasını ve Suriye hükümetinden bazı yetkililerle bir takım işlemlerin yapılmasını içeriyor ve yalnızca kar amacı gütmeyen faaliyetlerin desteklemesine izin veriyordu.
Washington'ın yaptırımları gevşetmesi ve ‘Caesar (Sezar) Yasası’ kapsamında yeni yaptırımlar uygulamaması, uluslararası insani yardım mekanizmasının süresini uzatmak için Moskova'ya verdiği tavizler arasında yer aldı.
BM Genel Sekreteri Gutteres, raporunun sonunda şu ifadelere yer verdi:“On yıllık savaşın ardından insani yardımlar halen milyonlarca insanı desteklemeye devam ediyor ve tüm zorluklara rağmen yardıma muhtaçların ihtiyaçlarını karşılamak için erken kurtarma çabalarını artırmak da dahil her fırsat değerlendiriliyor. Ancak Suriye Arap Cumhuriyeti halkı halen en çok, ülkelerindeki savaşa BMGK’nın 2254 sayılı kararı doğrultusunda sürdürülebilir bir çözüm bulunmasına ihtiyaç duyuyor.



Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
TT

Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)

İsmail Derviş

Suriye toprakları, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden önceki yıllarda bölgedeki muhtelif orduların cirit attığı bir alana dönüşmüştü. Bu süreçte sahada dört ana güç konuşlanmıştı. Bunlar, Uluslararası Koalisyon Güçleri çatısı altında ABD, düşen rejime destek vermek için gelen Rusya, yine rejimi desteklemek amacıyla on binlerce unsurunu gönderen İran ve muhalefeti desteklemek, rejimin sınır bölgelerini istila etmesini engellemek ile milli güvenliğini korumak üzere Suriye'nin kuzeyine yerleşen Türkiye’ydi.

Ancak 8 Aralık 2024 tarihi Suriye tarihinin seyrini değiştirdi. Esed rejiminin düşmesinin hemen ardından İranlı milisler Suriye topraklarından kayboldu. Binlercesi kaçarken geride kalanlar ise ülkeden ayrılmak için fırsat kollayarak gözlerden uzaklaştı. Bundan aylar sonra, Şam ile Washington arasındaki ilişkilerin güçlenmesine paralel olarak Amerikan askerlerinin kademeli çekilme süreci başladı. Nitekim Suriye, ABD'ye düşman ülkeler arasında sınıflandırılırken, Ortadoğu'daki müttefiklerinden biri haline geldi.

Rusya'ya gelince; Şam ile siyasi ilişkilerini güçlendirmesiyle eş zamanlı olarak Suriye sahilindeki iki askeri üssünü muhafaza etti. Türkiye'nin nüfuzu ise çok daha büyük bir oranda arttı. Öyle ki ABD Başkanı Donald Trump, bunu birçok kez farklı mecralarda “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye'de kazandı” diyerek ilan etti.

Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleri ve akıbetlerinin netleşmesi

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmişken, Suriye'de İran'ın veya ABD'nin herhangi bir askeri varlığı kalmamış bulunuyor.Şarku’l Avsat’ın  Şam, Suriye'nin resmi haber ajansı SANA'dan aktardığı habere göre Moskova ile Rusya’nın ülkenin kıyı kesimlerindeki varlığının yeniden düzenlenmesi sürecini başlatacak bir mutabakat zaptına ulaştı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan aktarılan bilgilere göre başta Hmeymim Hava Üssü ve Tartus Limanı'ndaki dördüncü ticari rıhtım olmak üzere sivil nitelikteki tesislerin yönetimi Suriye devleti tarafından üstlenilecek ve böylece bu tesisler kademeli olarak sivil yönetim sistemine dahil edilecek.

Dışişleri Bakanlığı, “Askeri nitelikteki üsler ve tesislere gelince, Suriye ve Rus tarafları mutabakat uyarınca bunların işlevinin yeniden tanımlanması hususunda anlaştı. Buna göre söz konusu noktalar, karşılıklı çıkarları koruyan yeni düzenlemeler çerçevesinde askeri üs olmaktan çıkarak ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülüyor” ifadelerini kullandı. Mutabakat zaptı, dönüşüm sürecinin tamamlanması için üç ayı geçmeyen bir zaman sınırı belirliyor. Ardından bu yeni düzenlemeler yürürlüğe giriyor. Yaklaşık 18 ay önce başlayan müzakerelerden bu yana en göze çarpan adım sayılan bu hamle, Suriye-Rusya ilişkilerinde farklı bir dönemin kapısını aralıyor. Bu mutabakat, söz konusu ilişkileri dönemin şartlarına uygun şekilde Rusya’nın Suriye’deki varlığının niteliğini yeniden düzenleyen ve iki ülke arasındaki münasebetleri karşılıklı çıkarlar temelinde sürdüren yeni bir aşamaya taşıyor. Bu anlaşmayla birlikte Rusya’nın Suriye'deki varlığı resmi olarak düzen altına alınırken Şam’ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara’nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiren Türk askeri varlığı ise varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin Suriye'deki askeri varlığının sebebi

Askeri analist Nevvar Şaban, yaptığı değerlendirmede “Suriye'deki Türk üslerinin geleceğiyle ilgili olarak öncelikle bu üslerin kurulduğu bağlama bakmak gerekir. Söz konusu üsler, o dönemde Fırat Kalkanı Harekat Operasyon Odası ile iş birliği ve koordinasyon halinde, Türk milli güvenliğine yönelik tehditlerle mücadele etmeyi hedefleyen bir güvenlik harekatı kapsamında kuruldu. Daha sonra bu üslerin konuşlanması genişleyerek bölgenin istikrarı, ister hücre yapılanmaları ister başka şekillerde olsun bölgeden kaynaklanabilecek her türlü güvenlik tehdidinin önlenmesi ve kurtarma süreciyle eş zamanlı olarak Suriye tarafından Türkiye tarafına doğru sınırın denetim altına alınmasıyla bağdaşır hale geldi” ifadelerini kullandı.

Şaban sözlerine şöyle devam etti:

“Şu an sorulması gereken soru şu: Bu bölgeler üzerindeki tehdit ortadan kalktı mı? Bölge halen kırılganlığını koruyor. Suriye'deki güvenlik tehditleri ise çok boyutlu ve karmaşık. Nitekim sınır ötesi terör hücreleri var. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içerisinde anlaşmayı halen reddeden ve tehlike oluşturabilecek bir kesim bulunuyor, ayrıca uyuşturucu ticareti de mevcut. Dolayısıyla bölge halen güvenlik odaklı bir nitelik taşıyor. Bu bakımdan, Ankara'nın perspektifinden bakıldığında bölgede askeri üsler şeklinde varlık göstermek halen bir dereceye kadar gereklilik arz ediyor ve Suriye'nin bu bölgelerindeki istikrarın korunmasında fayda sağlıyor."

Güvenlik ortamı Türk çekilmesine izin veriyor mu?

Şaban açıklamalarını şöyle sürdürdü:

“Güvenlik ortamının henüz bir çekilme için elverişli hale gelmediğini düşünüyorum. Ancak güvenlik ortamı istikrara kavuşur, Türkiye'nin perspektifindeki koşullar ve kaygılar ortadan kalkar ve Suriye'nin güvenlik kapasitesi güçlenirse; işte o zaman bu askeri varlığa gerek kalmayacaktır. Zira bu varlık maliyetlidir ve dolayısıyla bir çekilme gerçekleşebilir. Şu an için, güvenlik durumunun çoğu unsurunda belirgin bir iyileşme olmasına rağmen, Türk tarafını bu askeri varlığı çekmeye sevk edecek ideal bir güvenlik ortamının oluştuğunu görmüyorum. Türk tarafının önümüzdeki aşamalarda bu varlığı azaltılabilir, ancak bu durum, Türk tarafının Suriye hükümetiyle koordinasyon sağladıktan sonra tamamen çekilmesine imkan tanıyacak eksiksiz bir güvenlik durumuna ve istikrarlı bir güvenlik ortamına ulaşılmasına bağlı kalmayı sürdürmektedir."

Adana Anlaşması ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının hukuki zemini

Siyaset araştırmacısı Yaser el-İyade ise konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Suriye hükümeti mevcut durumda; Suriye'de henüz tam bir istikrarın sağlanamamış olması nedeniyle ülkede yaşanan istikrarsızlıktan ötürü bu tür üslerin kaldırılmasını Türk tarafıyla konuşmak veya müzakere etmek için henüz erken olduğu görüşünü taşıyor. Zira her iki ülke de kendilerini halen gizlice faaliyet gösteren ve Suriye ya da Türk topraklarında her an terör eylemleriyle ortaya çıkabilecek terör örgütlerinin hedefinde görüyor. Aynı şekilde, projeleri Suriye, Türkiye ve diğer bazı ülkelerin topraklarını kapsayan ayrılıkçı örgütler şeklindeki ortak bir düşmanla karşı karşıya bulunuyorlar. Dolayısıyla iki tarafın da bu tür üslerin -en azından orta vadede- varlığını sürdürmesi gerektiği hususunda hemfikir olduğu söylenebilir. Bu noktada, Türk güvenlik varlığının Suriye topraklarındaki hukuki zeminini, iki taraf arasında 1998 yılında -yani 2011 Suriye Devrimi'nden ve ardından gelen güvenlik boşluğu ile Türkiye'ye komşu Suriye topraklarında muhtelif akımlardan askeri güçlerin belirmesinden önce- imzalanan Adana Anlaşması’nın oluşturduğunu belirtmek gerekir. Yaşanan bu süreç, Esad rejiminin çöküşünün ardından Türkiye'yi kendi milli güvenliğini ve gelecekteki çıkarlarını korumak adına üsler kurmaya mecbur bırakmıştır. Ankara da Suriye topraklarını kendi topraklarındaki güvenliğin anahtarı olan bir arka bahçe olarak değerlendiriyor.”

İyade, değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

“Ayrıca bu tür üslerin varlığının, bölgesel güvenlik ve istikrar durumuna bağlı olduğu gerçeğini de belirtmek gerekir. İsrail kaynaklı tehlikeler her iki ülkenin de ana gündem maddesini oluşturuyor. Özellikle Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut İsrail hükümetinin uygulamaları, Suriye'nin güneyine yönelik günlük ve tekrarlanan saldırıları ve askeri birliklerinin 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması uyarınca belirlenen ayrışma hatlarını ihlal etmesi, iki tarafın da bölgesel dengenin sütunu olarak görülen bu üslerin muhafaza edilmesi gerekliliği hususunda mutabık kalmasını sağlıyor. Netanyahu kampına yakın çevrelerden gelen ve 'İran'dan sonraki hedefin Türkiye olduğunu' iddia eden bazı açıklamalar ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Bu durum, Türk tarafının olası bir çatışma anında İsrail ile mücadelesinin ön cephesi olarak değerlendirdiği bu üslere daha da sıkı sarılmasına yol açıyor.”


Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
TT

Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın AFP muhabiri ve görgü tanıklarından aktardığına göre, Sudan’ın başkenti Hartum ve ülkenin kuzeyindeki iki kente bugün sabaha karşı insansız hava araçlarıyla (İHA) koordineli olduğu değerlendirilen bir saldırı düzenlendi. Saldırının, başkentte aylardır süren sakinliğin ardından gerçekleştiği bildirildi.

Hartum’u yerel saatle 05.00 sularında hedef alan İHA saldırısının ardından, Omdurman’ın kuzeyindeki bir askeri üsten uçaksavar atışlarının yapıldığı duyuldu. Görgü tanıkları, ordunun kontrolünde bulunan Atbara ve ed-Damir kentlerinde de İHA’ların görüldüğünü ve patlama seslerinin işitildiğini aktardı.


Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
TT

Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Bingazi'yi de kapsayan iki günlük ziyareti çerçevesinde, Libya'nın batısındaki geçici Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe'nin dün Libya'nın başkenti Tarablus'ta Fidan ile gerçekleştirdiği görüşmede, ülkenin resmi kurumlarının birleştirilmesi dosyası öne çıktı. Bu görüşmeler, ülkenin yıllardır süregelen siyasi ve askeri bölünme durumunu sona erdirmeye yönelik hızlanan siyasi ve diplomatik hareketliliğe tanık olduğu bir dönemde gerçekleşti.

UBH, ziyareti ‘iki ülke arasında ortak ilgi alanına giren bir dizi dosya üzerinde sürekli istişare ve koordinasyon’ çerçevesinde değerlendirdi. Görüşmeler, Libya krizine ilişkin, başında krizi çözmek için ortaya atılan Amerikan girişiminin geldiği hızlanan uluslararası ve bölgesel hareketlilik gölgesinde gerçekleşti.

Dibeybe-Fidan görüşmesi, bölgedeki durumdaki gelişmeleri ve bunların bölgesel güvenlik ile istikrar üzerindeki yansımaları üzerinde yoğunlaştı. Bunun yanı sıra Libya siyasi sürecindeki son gelişmeler ile ulusal kurumları birleştirme ve istikrarı güçlendirme çabalarını destekleme yolları da ele alındı.

UBH’nin açıklamasına göre görüşmede ayrıca, Libya ile Türkiye arasındaki iş birliği dosyaları ve bunları her iki ülkenin çıkarlarına hizmet edecek şekilde birçok alanda geliştirme yolları da ele alındı; ancak bu dosyaların niteliği veya görüşmelerin sonuçlarına ilişkin ek ayrıntı paylaşılmadı.

Fidan'ın ziyareti hem Tarablus'u hem de Bingazi'yi kapsaması nedeniyle özel bir önem taşıyor. Bu durum, Ankara'nın Libya’daki taraflarla temaslarının kapsamının genişlediğini yansıtıyor. Bu ziyaret, Ankara'nın ülkedeki siyasi ve kurumsal tabloyu yeniden düzenlemeye yönelik ortaya atılan girişimleri yakından takip ettiği bir dönemde gerçekleşti.

DERBTBH
Dibeybe ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ankara'da daha önce gerçekleştirdiği bir görüşmeden (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Fidan’ın Bingazi'de, Türkiye’nin Libya'nın doğusundaki farklı güç merkezleriyle iletişimi güçlendirmeye yönelik çabaları çerçevesinde, bazı yetkililer ve askeri liderle görüşmeler gerçekleştirmesi bekleniyor.

Türk Anadolu Ajansı'nın bir Türk diplomatik kaynağa dayandırdığı haberde, Fidan’ın gündeminin, Libya siyasi sürecindeki mevcut gelişmelere ve ülkedeki istikrarın önemine ilişkin görüş alışverişinde bulunmaya, bunun yanı sıra ABD’nin girişimlerini ve Birleşmiş Milletlerin (BM) siyasi sürecini takip etmeye odaklandığı belirtildi.

G
Massad Boulos (AFP)

Türkiye’nin hamleleri, Libya sahnesi açısından hassas bir dönemde gerçekleşiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Afrika'dan Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos'un öncülük ettiği ve sızdırılan bilgilere göre ülkedeki yürütme organının yeniden düzenlenmesini, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Saddam Hafter'in Başkanlık Konseyi başkanlığını üstlenmesini, Dibeybe’nin ise başbakan olarak kalmaya devam etmesini öngören ABD girişimine ilişkin temaslar sürüyor.

Ankara, yıllardır Libya'daki farklı güç merkezleriyle, özellikle ülkenin doğusuyla ilişkiler kurma konusunda giderek artan bir açılıma imza atıyor. Bu durum, Trablus Savaşı (2019-2020) sırasındaki desteğinin Libya'nın batısındaki eski Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yakın ilişkiler kurmasının ardından yaşanıyor.

Türkiye’nin temaslarının Trablus'tan Bingazi'ye kayması, Libya dosyasında hareket alanını genişletme ve ilişkileri tek bir tarafla sınırlamama yönünde bir eğilimi yansıtıyor. Özellikle siyasi ve askeri tablonun karmaşıklaşması ve ülkenin doğusu ile batısındaki etkin güçleri sürece dahil etmeden bir çözüme ulaşmanın zorlaşması bu eğilimi güçlendiriyor.

FD B
Saddam Hafter (AFP)

Anadolu Ajansı'nın (AA) haberine göre bir diplomatik kaynak, Ankara’nın Libyalı yetkililerle diyaloğu ‘ülkenin batısı, doğusu ve güneyi arasında ayrım gözetmeden’ güçlendirmeye çalıştığını söyledi. Kaynağa göre iki ülkenin Doğu Akdeniz'deki hak ve ortak çıkarlarının ‘kazan-kazan’ ilkesi temelinde korunmasının önemi vurgulanıyor.

Türkiye'nin tutumu ayrıca, BM’nin Libya'da ‘adil, güvenilir ve şeffaf’ seçimler yapılmasını amaçlayan çabalarına verilen desteği de kapsıyor. Libyalı çeşitli taraflarla ve uluslararası toplumla iş birliği yaparak siyasi süreci ileriye taşıma vurgusu yapılıyor.

Öte yandan ekonomi dosyası, Türkiye’nin hamlelerinin başlıca boyutlarından birini oluşturuyor. Ankara, Libya ile enerji sektöründe karşılıklı fayda temelinde sürdürdüğü iş birliğini geliştirmek, yeni projeler uygulamak, bunun yanı sıra Türk şirketlerinin Libya'daki faaliyetlerinin güvenli ve sürdürülebilir bir şekilde sürmesini garanti altına almak istiyor.

Müteahhitlik sektörü, özellikle Libya'da Türk şirketlerinin dikkat çekici bir varlığına sahne oluyor. Ankara, Doğu Akdeniz bölgesinde stratejik bir konuma sahip olan Libya’da siyasi ve güvenlik varlığını pekiştirmesiyle eş zamanlı olarak ekonomik çıkarlarını korumaya ve genişletmeye çalışıyor.

Son haftalarda Türkiye'nin, her iki kampa mensup Libyalı siyasi, güvenlik ve askeri liderlerle temaslarının temposu arttı. Bu durum, Ankara'nın Libya dosyasına yaklaşımında dikkat çekici bir dönüşümü yansıtıyor ve önümüzdeki dönemde bu açılımın sınırlarına ve hedeflerine ilişkin sorular gündeme getiriyor.

Diğer taraftan UBH Savunma Bakanlığı Müsteşarı Abdusselam ez-Zubi ve Ulusal Güvenlik Danışmanı İbrahim ed-Dibeybe, İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın temsil ettiği Türk tarafıyla görüşmeler gerçekleştirdi.

Bu temaslar, Saddam Hafter'in Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretin üzerinden iki haftadan kısa bir süre sonra gerçekleşti. Hafter bu ziyarette Fidan ile bir araya gelerek, Libya'daki son gelişmeler ile bölgesel ve uluslararası meseleleri görüştü, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirecek koordinasyonun sürdürülmesinin önemini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Nisan'da Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Dibeybe'yi kabul etmişti. Bu görüşme, iki taraf arasında gerçekleştirilen en son üst düzey görüşme niteliği taşıyordu.

Türkiye’nin Trablus ile Bingazi arasında eş zamanlı hareketliliği, ikili temasların ötesinde anlamlar taşıyor. Bu hareketlilik, uluslararası ve bölgesel güçlerin Libya'daki siyasi ve askeri düzenlemelerin geleceğine ilişkin hesaplarını yeniden yaptığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu sırada Ankara, nüfuzunu ve çıkarlarını korumaya, olası gelecekteki herhangi bir çözümde etkin farklı taraflarla iletişim kanalları açmaya çalışıyor.