Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (3) : Etiyopya’nın Nahda Barajı Mısır’ın ulusal güvenliğine tehdit oluşturuyor

Mısır’ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınması ve geri dönüş girişimleri

Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı
Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı
TT

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (3) : Etiyopya’nın Nahda Barajı Mısır’ın ulusal güvenliğine tehdit oluşturuyor

Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı
Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı

Eski Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin, ‘Olayların Merkezinde’ başlıklı hatıratına dair hazırladığımız yazı dizisinin üçüncü ve son bölümünde, Etiyopya’nın Nil Nehri üzerinde Nahda Barajı’nı inşa etme kararı almasının Mısır’daki yansımaları ele alınıyor. Mursi’nin azledilmesinin ardından Mısır’ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınması ve birliğe geri dönüş süreci aktarılıyor.   
Mısır için Mavi ve Beyaz Nil nehirleri antik çağlardan beri son derece önemli olmuştur. Etiyopya’nın bu nehirler üzerine Nahda Barajı’nı kurma kararı, Mısır tarafından, Nil sularındaki tarihi haklarının tehdit edilmesi olarak değerlendirilmiştir.  
Etiyopya Nahda (Rönesans) Barajı’nı inşa etmeyi 2010 yılında kararlaştırdı. Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in Afrika'ya olan ilgisi, yönetiminin son yıllarında keskin bir düşüş yaşamaktaydı. 25 Ocak 2011 devriminden sonra ülkenin içinde bulunduğu kaotik durum, baraj meselesinin ülke gündeminde yer almasını geciktirdi.  
Fehmi, nehir sularının paylaşımı konusunda Nil Havzası ülkeleriyle iş birliğinin, dışişleri bakanı olduğu bir yıl boyunca Mısır'ın dış politikasının öncelikli konularından olduğunu belirtiyor. Baraj sorununun Mısırlılar arasında giderek artan bir endişe kaynağı haline geldiğini ve bunun siyasi duyarlılığı artırdığını söylüyor.  
 Fehmi ayrıca, Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrilmesinden sonra Mısır’ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınması sürecini ve bu süreçte Afrika ile ilişkileri yeniden tesis etmek için atılan adımları ve gösterilen çabaları şöyle değerlendiriyor:   
 Dışişleri bakanı olduğum bir yıl boyunca, Nil Havzası ülkeleriyle nehir sularının paylaşımı konusundaki müzakereler, Mısır'ın dış politikası için en önemli öncelikti. Geçici Cumhurbaşkanı Adli Mansur başkanlığındaki Milli Güvenlik Kurulu, bölgesel konulara odaklanmaya büyük önem vermekteydi. Nil nehri deltası, geniş Mısır topraklarının yüzde 4’üne tekabül etmektedir. Mısır Nil Nehri’nin bir armağanıdır, zira Mısır hem içme suyu hem de tarımsal kullanımda, su ihtiyacının yaklaşık yüzde 97'sini Nil Nehri’nden karşılamaktadır. Bu nedenle 1929 ve 1959’da, Nil suları üzerindeki haklarını düzenleyen birçok uluslararası anlaşmaya imza atmıştır. 
Yıllar içinde, Afrika ülkeleri Avrupa işgalinden kurtularak bağımsızlıklarını kazanmaya başladı. Bu ülkelerde büyük demografik değişikliklere tanık olundu. Artan nüfus ve kalkınma hamleleri, tatlı suya olan ihtiyacın artmasına neden oldu.  Bu değişiklikler, Mısır'ın tarihi hakları ve Nil sularına olan varoluşsal ihtiyacı ile Nil kıyısındaki ülkelerin kalkınma ihtiyaçlarının nasıl uzlaştırılacağı konusunda zorluklar yarattı. 
Bu nedenle, Nil Havzası ülkelerinin, diğer havza ülkelerine danışmadan nehir üzerinde su projeleri kurmayı düşünmesi tekrar eden bir sorun haline gelmiştir. En büyük sorun, Nil'in suyunun yaklaşık yüzde 80'inin kaynağı olan Mavi Nil'in çıkış noktası olan Etiyopya ile ilgiliydi. Nil Havzası ülkelerinde tarihsel hassasiyetler ve stratejik iş birliği düşüncesinin yokluğu, aşağı havza ülkelerinin tarihsel haklarına ve yukarı havza ülkelerinin kalkınma ihtiyaçlarına saygılı çözümlere ulaşılması için birçok fırsatın kaçırılmasına neden oldu. 
Mayıs 2010'da Addis Ababa yönetimi, Mavi Nil üzerinde depolama kapasitesi 74 milyar metreküp, yüksekliği 155 metre ve uzunluğu yaklaşık iki kilometre olacak Büyük Etiyopya Rönesans Barajı'nı inşa etme niyetini açıkladı. Bu depolama kapasitesi, Etiyopya'nın baraj projesi ilk ortaya çıktığında açıkladığı orijinal kapasitenin beş katıydı. Bu proje, zaten su kıtlığı çeken ve başka büyük su kaynaklarına sahip olmayan Mısır için büyük bir sorun teşkil etmekteydi.  
Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in Afrika'ya ilgisi, yönetiminin son yıllarında keskin bir düşüş yaşadı. 25 Ocak 2011 devriminden sonra ülkenin içinde bulunduğu durum, bir süreliğine bu dosyayla ilgilenilmesine olanak tanımıyordu.  

Etiyopya'da iç karışıklık çıkarma önerisi
2012'de eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Etiyopya'daki baraj krizini tartışmak için ülkedeki siyasi yelpazenin çoğunun katılımıyla bir konferans düzenlediğinde durum daha da kötüleşti. Zira konferans canlı olarak yayınlanmaktaydı ve bazı katılımcılar, sorunun çözümü için Etiyopya'nın uçaklarla bombalanmasını veya ülkede iç karışıklık çıkarmasını önerme gafletinde bulundu. Hatta bazı katılımcılar Etiyopyalılar hakkında ırkçı ifadeler kullandı. Bu konferans hem Etiyopya hem de doğu Afrika ülkelerinde büyük bir öfkeye neden oldu. Şahsen bu söylemlerden utanmıştım, hükümette ya da konferansta yer almamama rağmen sade bir vatandaş olarak birçok Afrikalı arkadaşımdan özür diledim.  
Dönemin Dışişleri Bakanı Muhammed Kamil Amr, çeşitli Afrika ülkelerindeki Mısır büyükelçiliklerine, yanlış anlaşılmaların giderilmesi için acil bir şekilde halkla ilişkiler kampanyası başlatarak, kapsamlı temaslar kurmaları yönünde talimat verdi. Ayrıca Doğu Afrika ülkelerine özel temsilciler göndererek gerginliği azaltma yönünde çaba sarf etti.  
Bu dönemde Mısır yönetimi, Etiyopya ve Sudanlı yetkililerle üçlü bir anlaşma sağlamak için bir dizi teknik ve siyasi görüşme gerçekleştirdi. Ancak görüşmelerden bir sonuç alınamadı. Etiyopya Mısır'a güvenmiyordu, aynı zamanda Afrika tarafından desteklenmeyen ve kendi içinde bölünmüş olan Mısır’ın olası tepkilerinden de çekinmemekteydi. Mısır’ın kaotik politik ortamından cesaret alan Etiyopya yönetimi, ciddi bir korku duymadan iddialı ulusal projesini hayata geçirmek için güçlü bir fırsata sahip olduğunu gördü.  
Müslüman Kardeşler hükümetinin Temmuz 2013’te devrilmesinin ardından yeni kurulan hükümetin ana gündemlerinden biri, Mısır'ın stratejik su ihtiyacına odaklanılmasıydı. Etiyopya’nın baraj inşasındaki kararlılığı karşısında, Mısır Milli Güvenlik Kurulu’nda konuyla ilgili teknik ve siyasi boyutları ele alan çok sayıda toplantı yapıldı. Mısır'da israfın önlenmesi ve su tasarrufunun sağlanması için yeni politikalar geliştirmek zorunlu olsa da Nil Nehri'ne büyük ölçüde bağımlı olmaya devam edeceğimiz açıktı. Dolayısıyla nehir suyunun akışında geçici de olsa herhangi bir azalma Mısır için felaket anlamına geliyordu. Ayrıca Etiyopya’nın inşa edeceği barajın, nehrin su kalitesini olumsuz etkileyebileceği ve çevresel felaketlere neden olabileceği öngörülmekteydi.  
Süreç içinde ‘baraj konusu’ halkın gündeminde daha fazla yer edinmeye başladı ve Mısır kamuoyunda artan bir endişe haline geldi. Bu durum siyasi duyarlılığın artmasına neden oldu. Etiyopya, Sudan ve Mısır arasında, barajın büyüklüğü, depolama süresi ve neden olacağı çevresel faktörlere dair acilen ciddi bir müzakere süreci başlatılmalıydı.  

Sudan, Etiyopya’nın tezlerine daha yakındı
Sudanlı mevkidaşım Ali Ahmed Karti ile yaptığımız ilk görüşmenin ana gündem maddesi Nahda Barajı idi. Karti ülkesi Sudan’ın, Mısır ve Etiyopya arasındaki görüş ayrılıklarını gidermek için elinden geleni yapacağını taahhüt etti. Bana, ‘’Sudan, Mısır ve Etiyopya arasında bir kriz yaşanmasını asla temenni etmez’’ dedi. Buna karşılık, ‘’Konuyla ilgili ilk yurt dışı ziyaretimin Hartum’a olmasının bir tesadüf olmadığını, iyi niyetlerine güvendiğimi’’ söyledim. Bununla birlikte, o dönem Sudan yönetiminin, Nahda Barajı konusunda Etiyopya’nın tezlerine daha yakın olduğu yönünde bir kanaatimiz olduğunu söylemeliyim. Zira barajın inşası Sudan’ı olumsuz etkilemeyecekti, çünkü su sıkıntısı yaşamıyordular, en büyük sorunları; Nil Nehri’nin zaman zaman taşmasıydı. Bu durumda barajın yapılmasını kendi lehlerine bir durum olarak görmeleri gayet anlaşılabilirdi. Tabi bu benim kişisel kanaatimdir, barajın yapılması kararının ardından Sudan’ın pek şikayetçi görünmemesi, yönetiminde İslamcı bir hükümet olmasına rağmen, Müslüman Kardeşler yönetimini bu konuda desteklememeleri, bu çıkarımımı doğrular niteliktedir.  
Sorun ve çözümleri üç yönlüydü: Mısır daha fazla su istiyor, Sudan su akışının üzerinde daha fazla kontrole ihtiyaç duyuyor, Etiyopya'nın ise kalkınmak için su kaynaklarını daha aktif kullanmaya gereksinimi var. Öte yandan ciddi boyutlarda bir su israfı söz konusuydu ve üç taraf da mevcut koşulların süregelmesinden hoşnut değildi. Bu durumda ya herkesin yararına bir çözüm bulunmalıydı ya da herkes zarar etmeye devam edecekti. Kısacası bir an önce ciddi müzakerelerin yapılması ve tarafların özveriyle bir uzlaşıya varması gerekiyordu. Herhangi bir tarafın kendi ihtiyaçlarını abartması ve öteki tarafları suçlayarak tehdit etmesi çözümsüzlük anlamına geleceği için akıl karı değildi. Aynı zamanda olmayan anlaşmalar varmış gibi, ya da meselede ilerleme kaydedilmiş gibi yanlış bir intiba bırakmaya yönelik açıklamalar da sakıncalı olacaktı. Zira bu tür gerçekçi olmayan açıklamalar, üç tarafta da, ılımlıların muhafazakarlara yönelik pozisyonunu zayıflatacaktı. Her ne kadar kolay olmasa da tüm tarafları ikna edecek bir çözüm üzerinde uzlaşmak zorunluydu. Etiyopyalı mevkidaşım Tedros Adhanom ve Sudan Dışişleri Bakanı Ali Karti ile yaptığım birçok görüşmede bu hususları vurguladım. Onlara Mısır'ın Sudan ve Etiyopya'nın aksine Nil Nehri’nden başka büyük bir su kaynağına sahip olmadığını, bu nedenle Nil sularının bizim için ulusal güvenlik sorunu olduğunu ve bu konuda taviz verme noktasında fazla bir hareket alanımız olmadığını açıkladım. Etiyopya'nın daha fazla gelişmeye ve kalkınmaya ihtiyacı olduğunu, Sudan’ın da su akışı üzerinde daha fazla kontrole ihtiyacı olduğunu yadsımadığımızı, bununla birlikte Nil suları üzerindeki tarihi haklarımızdan daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu belirttim.  
Mısır'ın tüm tarafları tatmin eden ve çıkarlarını sağlayan bir çözüme ulaşma konusundaki istekliliğini vurguladım. Mısır'ın endişelerinin karşılanması durumunda hem Sudan'a hem de Etiyopya'ya hedeflerine ulaşmaları için mali kaynak sağlamaya hazır olduğunu teyit ettim. Ayrıca, ülkemdeki kamuoyunun duyarlılığı veya iç siyasi baskılarla hareket etmediğimi açıkça belirttim. Bununla birlikte, hassasiyetlerimizin gözetilmemesi durumunda, Etiyopya ve Sudan'ın Nil' Nehri’ndeki su projelerine herhangi bir uluslararası desteğin engellenmesi için baskı yapacağımızı ifade ettim. Nitekim görüşmeler tıkanır gibi olduğunda, Dünya Bankası ve bazı Arap ülkeleri yetkilileriyle gerçekleştirdiğim toplantılarda, Mısır’ın Nahda Barajı’nın inşasına yönelik kaygıları giderilmeden, Etiyopya’daki su projelerinin doğrudan veya dolaylı olarak finanse edilmemesi yönünde uyarılarda bulundum. Bu girişimlerimi Etiyopyalı yetkililerden gizlemedim, bir anlaşmaya varana kadar, su projelerine yönelik herhangi bir uluslararası finansmanı engelleme çabamızın devam edeceğini de doğruladım. Bu hamlelerim, kamuoyunu yatıştırmakla ilgilenen politikacıların baskılarından etkilenmiyor olmama saygı duymalarına rağmen, Etiyopyalıları kızdırdı. 

Sisi’den işbirliği vurgusu
Yeni seçilen Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, 9 Haziran 2014'te, Etiyopya Dışişleri Bakanı Tedros Adhanom’u kabul etti. Sisi bir gün önce yemin töreninde yaptığı konuşmada, Mısır'ın dış politikası da dahil olmak üzere geleceği hakkında konuşmuş ve Nil Nehri dosyasının çözümü için Afrika ülkeleriyle iş birliğine duyulan ihtiyacı vurgulamıştı. Adhanom, Cumhurbaşkanı Sisi'yi seçilmesinden ötürü tebrik etti ve konuşmasının yansıttığı Nil Havzası dosyasına ilişkin vizyonunu övdü. Sonra beni işaret ederek, Nahda Barajı ile ilgili hamasete kapılmadan yaptığım ölçülü açıklamalarım dolayısıyla teşekkür etti. Ancak barajın inşasına yönelik uluslararası desteğin sekteye uğratılması yönündeki başarından ötürü şikayetçiyim diye ekledi, bu sözlerini Cumhurbaşkanı Sisi ve ben gülerek karşıladık. Bunu yaptığımı kabul ediyorum dedim. Mısır, Sudan ve Etiyopya arasında anlaşma sağlanırsa, projelerinin finanse edilmesi için çaba sarf edeceğimizi, hatta Mısır’ın Etiyopya’ya mali destek sağlayacağını söyledim. Cumhurbaşkanı Sisi, Etiyopyalı bakana "Gördüğünüz gibi iş birliğine hazırız, birlikte çalışmak istiyoruz" dedi. Adhanom görüşmenin sonunda Sisi'yi Etiyopya'ya davet etti ve parlamentoya hitap etmesini teklif etti.  
Sudan, Mısır ve Etiyopya dışişleri bakanları, Nahda Barajı ile ilgili Sudan'ın başkenti Hartum'da gerçekleştirilen müzakereler sonucunda İlkeler Anlaşması imzaladı. Yapılan müzakereler daha çok teknik konularda olup, barajın doluluk oranları ve su akışının yönetilmesine dairdi. Ancak takip eden üç yıllık teknik müzakereler sırasında somut bir ilerleme kaydedilemedi.  İlkeler Anlaşmasının ardındaki iyi niyet belirtilerine rağmen, bağlayıcı olmaması, çelişkili yorumlara ve yanlış anlamalara kapı açtı. Mısır açısından daha fenası, müzakerelerde ilerleme kaydedildiği intibaı uyandıran bu ‘anlaşmaya’ istinaden uluslararası toplumun projeye finansman sağlamasıydı. Muğlak bir dille veya diğer tarafların iyi niyetini varsayarak ele alınmaması gereken varoluşsal meseleler vardır. Savaş ve barış böyledir, başta su olmak üzere doğal kaynakların asgari düzeyde sağlanması da bu çerçevede değerlendirilebilir.  

Fehmi: Afrika ülkeleriyle kurulacak ilişkiler önceliklerim arasındaydı
Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin Temmuz 2013’te devrilmesinin ardından Mısır'ın Afrika Birliği üyeliği donduruldu. Dışişleri bakanı olarak, Afrika ülkeleriyle kurulacak ilişkiler önceliklerim arasındaydı. Göreve başladıktan hemen sonra, Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğini yeniden canlandırmak amacıyla kıtadaki çeşitli ülkelerinin dışişleri bakanları ve Afrika Birliği sekretaryasıyla bir dizi telefon görüşmesi yaptım. Doğu, Batı, Orta ve Kuzey Afrika'daki ülkelere kapsamlı ziyaretler gerçekleştirdim. Konuşmalarımda Mısır’ın kıtanın kalkınması için önemli rolüne vurgu yapıyor ve üyeliğimizin birliğin çıkarına olacağını ifade ediyordum. Görüşmelerde Etiyopya’nın Nahda Barajı da temel gündem maddeleri arasında yer alıyordu.  
Tanıştığım çoğu Afrikalı yetkili, geçmişe değil geleceğe odaklanıyor oluşumu takdir ettiğini gözlemliyordum. Uganda Devlet  Başkanı Yoweri Museveni ile kır evinde bir görüşme gerçekleştirdim. Uzun yıllar bu görevde bulunan başkan, eski Mısır liderleriyle hatıralarından bahsetti. Nil Nehri hakkında konuşmak isteyip istemediğimi sordu ve sulama bakanının niçin bana eşlik etmediğini merak etti. Ben de tarım ve iskân bakanlarının başbakanla görüştüklerini söyledim ve Mısır’ın Nil Nehri vizyonuna dair bilgi verdim.

Senegal'deki ilk toplantılarda bir soğukluk sezinledim
2014 yılında Senegal'i ziyaret ettim. Devlet başkanı ve parlamento başkanı dahil olmak üzere önemli görüşmeler yaptım.  
Her ne kadar Senegalli yetkililer, önde gelen yetkilileri kabul ederken adet olduğu üzere ana caddelere Mısır bayrakları asmış olsa da ilk toplantılarda bir soğukluk sezinledim. Senegal Meclis Başkanı Mustafa Niass ile görüşmemiz ise oldukça dostane geçti. Yetmişli yıllarda genç bir diplomat olarak Kahire’yi ziyaret ettiğinde babam İsmail Fehmi’yi evinde ziyaret etmişti. Senegal Cumhurbaşkanı Macky Sall ile de verimli bir görüşme yaptık. Mısır’daki hatıralarından bahsetti, bana Afrika ziyaretimde hangi ülkelere gittiğimi, Senegal’den sonra nerelere gideceğimi sordu. Kahire’den direkt Dakar’a geldiğimi, buradan da tekrar Kahire’ye döneceğimi belirttim.  Kendisine Mısır’ın Senegal’i Batı Afrika ülkeleriyle ilişkilerinde kritik önemde gördüğünü söyledim. Mısırlı iş adamı Semih Savirs’in Senagal’de ciddi bir turizm yatırımı yapmak istediğini de aktardım, Başkan Sall bunu memnuniyetle karşıladı.
Benzer şekilde Tanzanya Cumhurbaşkanı Jakaya Kikwete  ve Dışişleri Bakanı Bernard Membe ile görüşmem de sıcak bir ortamda geçti. Tanzanya’da yatırım yapmak üzere bana eşlik eden iş adamlarının olması onları son derece mutlu etmişti.
Uganda, Tanzanya ve Senegal cumhurbaşkanları ile yaptığım görüşmelerin ortak paydası, hepsinin ülkelerini tekrar ziyaret edip etmeyeceğimi sorarak toplantıyı bitirmeleriydi. Dışişleri bakanı olarak özellikle Afrika'ya odaklandım, ziyaretlerimin büyük çoğunluğunu kıta ülkelerine yönelik gerçekleştirdim. Daha öncede ifade ettiğim üzere, öncelikli gündemlerimden biri Mısır’ın tekrar Afrika Birliği’ne dönmesiydi. Afrika Birliği Cumhurbaşkanı Mursi’nin azledilmesinin ardından Mısır’a Alpha Oumar Konare başkanlığındaki bir heyet gönderdi. Heyet, 3 Temmuz 2013'te açıklanan yol haritasını uygulanması ve bir an önce seçimlerin yapılması çağrısında bulundu. Daha sonraları, Mısır’ın üyeliğinin tekrar canlandırılmasının özellikle Güney Afrika tarafından engellendiğini öğrenecektik. Bazı siyasal İslamcı çevrelerin bu ülke hükümeti üzerinde önemli etkilerinin olduğu anlaşıldı.

Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınmasını hem birlik hem de Mısır için kayıp
Afrika ülkelerine yaptığım gezilerde, Afrikalı liderlerin çoğunun, Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınmasını doğru bulmadığını, bu durumun hem birlik hem de Mısır için kayıp anlamına geleceğini düşündüklerini gözlemledim.  
Bu meseleye bir an önce çözüm bulunması gerektiği konusunda hemfikirdiler ancak Afrika Birliği'nin seçilmiş bir başkanı deviren herhangi bir Afrika ülkesinin üyeliğini askıya alma kararına uymak zorundaydılar. Çok sayıda Afrikalı lider, Mısır'ın üyeliğinin askıya alınması kararının kaldırılmasında aktif rol oynayacağını teyit etti.
Nijerya'nın bağımsızlığı kutlamalarına katıldım. Devlet Başkanı Goodluck Jonathan’la otelindeki süitinde bir özel görüşme gerçekleştirdik. Mısır’da yapılacak seçimlerden sonra tekrar birliğe üye olması için girişimde bulunacağını vurguladı. Uganda cumhurbaşkanı da bu yönde bir söz vermişti. Özellikle Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika, Ocak 2014’teki Cezayir ziyaretimde, Mısır’ın Afrika Birliği için önemini teyit ederek, bu konuda özel bir çalışma yapılması talimatı verdi. Artık Mısır'ın birliğe dönüşü için her şey hazırdı. Bu nedenle cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra yapılacak olan Afrika Birliği zirvesinde yeni başkanın yapacağı konuşma taslağını hazırladım. 17 Haziran 2014'te, bakanlık görevimden ayrıldıktan iki gün sonra, Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğinin dondurulması kararı iptal edildi. Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi Gana’daki Afrika Birliği Zirvesine katıldı ve ardından teşekkürlerini iletmek üzere kendisine önerdiğim üzere Cezayir’i ziyaret etti.  

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (1): ABD, Hüsnü Mübarek’in yerine hangi adayları destekledi?

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (2): Muhalefet Mursi’ye karşı nasıl birleşti?



İsrail’in bombardıman uyarısı, Lübnan’la Cideyde Yabus Sınır Kapısı geçişini durdurdu

Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)
Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)
TT

İsrail’in bombardıman uyarısı, Lübnan’la Cideyde Yabus Sınır Kapısı geçişini durdurdu

Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)
Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)

Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi Halkla İlişkiler Müdürü Mazen Alluş, Cideyde Yabus Sınır Kapısı’nın Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı üzerinden geçişlerin ikinci bir duyuruya kadar kapalı olduğunu açıkladı. Alluş, özellikle Beyrut Refik Hariri Uluslararası Havalimanı üzerinden uçuşu bulunan yolcuların, seyahatlerini sürdürebilmeleri için Humus kırsalındaki Cusiye Sınır Kapısı üzerinden geçiş yapabileceklerini belirtti.

Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi, cumartesiyi pazara bağlayan gece yarısı itibarıyla Cideyde Yabus Sınır Kapısı üzerinden geçişlerin geçici olarak durdurulduğunu duyurdu.

Bu karar, İsrail ordusunun Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı ile bu kapıya ulaşan M30 karayolunu hedef alacağı yönündeki uyarısının ardından geldi.

Alluş, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, Cideyde Yabus Sınır Kapısı’nın yalnızca sivillerin geçişi için kullanıldığını, herhangi bir askerî amaçla kullanılmadığını vurguladı.

İsrail ordusu ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, Suriye–Lübnan sınırındaki Masnaa Sınır Kapısı çevresinde bulunanlara ve M30 yolunu kullananlara bölgeyi derhal boşaltmaları çağrısında bulundu. Açıklamada, bölgenin hedef alınacağı belirtilerek, Hizbullah’ın söz konusu geçiş noktasını askerî amaçlarla ve silah kaçakçılığı için kullandığı iddia edildi.

fdvfdv
İsrail bombardımanından kaçan Suriyeliler ve Lübnanlılar, Lübnan ile Suriye arasındaki Masnaa Sınır Kapısı’nda (Şarku’l Avsat)

Bir Lübnan güvenlik kaynağı da uyarının ardından Masnaa Sınır Kapısı’nda tahliye sürecinin başlatıldığını doğruladı.

Alluş, gece saatlerinde yaptığı bir başka açıklamada ise sınır kapısının tamamen sivil amaçlarla kullanıldığını, herhangi bir silahlı grup ya da milis varlığının bulunmadığını ve yasal çerçeve dışı faaliyetlere izin verilmediğini yineledi.

Şarku’l Avsat’ın Alman Haber Ajansı DPA’dan aktardığı habere konuşan Alluş, “Mevcut uyarılar ışığında ve yolcuların güvenliği için, olası riskler ortadan kalkana kadar sınır kapısından geçişler geçici olarak durdurulacaktır. Durumun istikrara kavuşmasının ardından faaliyetlerin yeniden başladığı duyurulacaktır” dedi.

vrrv
Bir çocuk, sırtında eşyalarını taşırken 4 Ekim 2024’te İsrail bombardımanının oluşturduğu çukurun yanında, Masnaa Sınır Kapısı’ndan geçiyor (AP)

Suriye ile Lübnan arasındaki sınır kapılarında, özellikle İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik yoğun hava saldırılarının ardından ülkelerine dönen Suriyelilerin oluşturduğu yoğun bir geçiş trafiği yaşanıyor. Saldırılarda çok sayıda Suriyeli hayatını kaybederken, çok sayıda kişi de yaralandı.

rbrg
Humus kırsalında, Lübnan sınırındaki Cusiye Sınır Kapısı (SANA)

Masnaa Sınır Kapısı, iki ülke arasındaki ana geçiş noktası olmasının yanı sıra, ticaret açısından hayati bir arter ve Lübnan’ın bölgeye açılan başlıca kara kapısı konumunda bulunuyor. İsrail, söz konusu sınır kapısını daha önce Ekim 2024’te İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmalar sırasında hedef almıştı. Kapı, o dönemdeki ateşkesin ardından yaklaşık bir ay sonra başlatılan onarım çalışmalarıyla yeniden açılmıştı.


Cezayir'in İran Savaşı’na ilişkin endişelerinin ardında yatan gerçekler

Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)
Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)
TT

Cezayir'in İran Savaşı’na ilişkin endişelerinin ardında yatan gerçekler

Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)
Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)

Rabia Abdusselam

Cezayir’deki yetkililerin ve siyasi parti liderlerinin açıklamalarını dinleyen ya da yayınladıkları bildirileri okuyanlar, ‘sert güç’ olarak bilinen olguya ve uluslararası ortamın hiçbir kuralın geçerli olmadığı açık bir alana dönüşmesine yönelik ‘endişe ve gerginliği’ hissedebilir. Buna komşu ülkelerdeki (Libya, Mali ve Afrika Sahel Bölgesi) güvenlik istikrarsızlığından kaynaklanan karmaşık bölgesel tehditler de ekleniyor.

Bu bağlamda Cezayir Genelkurmay Başkanı General Said Şangariha, Ramazan Bayramı vesilesiyle komutanlarla gerçekleştirdiği toplantıda yaptığı konuşmanın büyük bir bölümünü, yumuşak güç araçları yerine askeri ve savunma varlıklarına öncelik veren ‘güç savaşları’ veya ‘sert güç’ olarak bilinen konuya değindi. General Şangariha konuşmasında, “Silahlı kuvvetler mensupları, uluslararası durumun tanık olduğu ve savaş seçeneğinin geri dönüşü, askeri müdahaleler, çok taraflı kuruluşların konumunun gerilemesi ve uluslararası hukuk kurallarının göz ardı edilmesi ile karakterize edilen, devletlerin egemenliğini ve ulusal tercihlerini etkileyen hızlanan jeopolitik dönüşümlerin gerçeklerini kavramaya davet ediliyor” dedi.

General Şangariha, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları, Cumhuriyet Muhafızları ve Ulusal Jandarma komutanları ile ordunun merkezi kurum ve birimlerinin komutanlarının da katıldığı toplantıda şunları söyledi:

“Ortadoğu’da yaşanan kaos ve şiddetli askeri gerginlik, ‘herkesin, dünyanın yaşadığı derin jeopolitik dönüşümler, özellikle de bunların Güney ülkeleri üzerindeki etkileri konusunda, yüksek profesyonellik ve öngörülü bir proaktiflikle farkındalık düzeyini artırmasını’ gerektiriyor.”

Aynı söylem, bir süredir ülkedeki siyasi liderler tarafından da tekrarlanıyor. Bu bağlamda, solcu İşçi Partisi lideri ve eski cumhurbaşkanlığı adayı Louisa Hanoune, başkent Cezayir’de Siyasi Büro ile yaptığı toplantıda, “Eğer dostlarına vurulduğunu görürsen, bunun sana da ulaşacağını bil” deyişini kullandı. Bu atasözü, ülkede başkalarına (arkadaşlara) gelen kötülük veya zarardan ders çıkarmaya ve tedbirli olmaya teşvik etmek için kullanılır. Zira Hanoune da öncelikle İran'a ve ayrıca ‘Mutlak Kararlılık Operasyonu’ adı verilen ABD askeri müdahalesine sahne olan Venezuela'ya atıfta bulunuyordu. Söz konusu operasyon, artan jeopolitik gerginlikler ortasında Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşinin tutuklanıp ABD’ye götürülmesiyle sonuçlanan bir operasyondu.

Hanoune’a göre Cezayir'in şu anda iç istikrarı ve toplumsal uyumu koruması gerekiyor. Zira arka arkaya gelen uluslararası krizler, devletlerin dış baskılara karşı koyabilecek güçlü bir iç cepheye sahip olmasının önemini teyit ediyor ve kanıtlıyor. Ayrıca bu durum ‘geniş çaplı bir siyasi seferberlik ve ulusal bilincin güçlendirilmesini’ de gerektiriyor.

Öte yandan (Cezayir'in en eski muhalefet partisi) Sosyalist Güçler Cephesi’nin birinci sekreteri Youcef Aouchiche, başkentte düzenlenen parti kadroları toplantısında yaptığı konuşmada, Ortadoğu'da tırmanan gerginliklerin ‘yüksek düzeyde uyanıklık ve ulusal sorumluluk’ gerektirdiğini vurguladı. Aouchiche, ulusal egemenliğin savunulması ve devletin stratejik direncinin güçlendirilmesinin, kalkınma ve demokrasiye dayalı bir ulusal proje gerektirdiğine dikkati çekti.

fvf
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun, başkent Cezayir’de İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'yi ağırladı, 25 Mart 2026 (AFP)

Cezayir, tehditler ortak olduğundan ve bölgesel güvenlik ulusal güvenliğin savunma mekanizması bulunduğundan özellikle Mağrip ve Akdeniz bölgelerindeki komşu ülkelerle güçlü ortaklıklar ve ittifaklar kurmaya ihtiyaç duyuyor ve bunun için şu an çok uygun bir fırsat bulunuyor.

Daha önce 2024 cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olan Youcef Aouchiche’e göre bir devletin gücü askeri kapasitesi veya doğal kaynaklarıyla değil, esas olarak toplumunun uyumu ve vatandaşlarının kurumlarına duyduğu güvenle ölçülür. Ayrıca Aouchiche, halkın kamu hayatına fiilen katılımı ve demokratik meşruiyete dayalı bir yönetimin varlığı olmadan hiçbir devletin güçlü, istikrarlı ve güvenli olmasının mümkün olmadığını düşünüyor. Aouchiche, dış zorluklar ve baskılarla mücadelenin, hukukun üstünlüğü ve özgürlüklerin sağlamlaştırılması, ekonomik bağımsızlığımızın güçlendirilmesi ve başta gıda, enerji, teknoloji ve dijital güvenlik olmak üzere hayati alanlarda kendi kendine yeterliliği sağlayabilecek bir ulusal ekonominin inşa edilmesi sayesinde gerçekleştirilebileceğini de sözlerine ekledi.

Endişenin sebebi ne?

Cezayir’deki askeri yetkililer ve parti liderleri arasında endişeli açıklamaların dikkat çekici şekilde artması, ‘İran’a karşı savaş, neden resmi yönetici kesimleri ve ülkenin siyasetçilerini endişelendiriyor?’ şeklindeki temel bir soruyu gündeme getiriyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre uzmanlar, Cezayir’in bugün, on binlerce kurbanın verildiği ve ülkenin 1990’lı yıllarda yaşadığı ‘kara on yıl’ diye adlandırılan döneme hakim olan türden bir ‘siyasi parçalanma’ ya da ‘çatışma’ yaşamadığı ve kurumsal bir kriz bulunmadığı konusunda hemfikir. Ancak dış faktörler güçlü bir şekilde kendini hissettiriyor. Stratejik çalışmalar uzmanı Prof. Muhammed Zenasni, Al Majalla’ya yaptığı değerlendirmede, Cezayir’in dengeleyici bir bölgesel aktör olarak büyük zorluklarla karşı karşıya kaldığını ve bugün egemenliğini ve bağımsızlığını korumak için karşı karşıya olduğu bu büyük tehditlerin farkında olduğunu, bu sebeple Cezayir’in askeri ve siyasi liderliğinin, herhangi bir acil duruma karşı iç cepheyi sağlamlaştırmayı amaçlayan bir dizi konuşma başlattığını belirtti.

Prof. Zenasni'ye göre Cezayir'in temel korku ve endişesinin arkasında, toplumsal güvenliği sarsmak amacıyla toplumu mezheplere bölme girişimleri yoluyla toprak bütünlüğüne ve toplumsal uyuma yönelik olası tehdit yatıyor. Bu da değerler düzeyindeki güvenliği sarsmaktan geçiyor. Bu yüzden Cezayir'den, liderleri ve halkı, sosyal güvenliğin bir emniyet valfi olarak fikri, değerler ve hukuki güvenliği sağlamaları ve böylece ulusal uyumu güçlendirmeleri bekleniyor.

Cezayir’in tehditler ortak olduğundan ve bölgesel güvenlik ulusal güvenliğin savunma mekanizması bulunduğundan özellikle Mağrip ve Akdeniz bölgelerindeki komşu ülkelerle güçlü ortaklıklar ve ittifaklar kurmaya ihtiyaç duyduğunu, bunun için diplomatik iletişim kanallarını açık tutmanın yanı sıra şu an çok uygun bir fırsatın olduğunu belirten Prof. Zenasni, “Şu and, kapsayıcı diplomasi uygulamanın, bazı düşman güçlerin hesaplanamayan tırmanışlarını önlemenin ve başta enerji dosyası olmak üzere mevcut tüm kozları kullanmanın en uygun zamanı” yorumunda bulundu.

Cezayir, bir enerji ülkesi olarak, petrol fiyatlarındaki artıştan geçici olarak fayda sağlayabilir. Ancak bunun karşılığında, büyük savaşların küresel ekonomik belirsizliğe yol açtığını ve tedarik zincirleri üzerinde baskı oluşturduğunu çok iyi biliyor.

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında doktora sahibi Nabila Ben Yahya, Cezayir’deki askeri liderlikte güç savaşlarının şiddetlenmesi konusunda artan endişeye ilişkin özel bir açıklamada bulundu. Al Majalla’ya konuşan Ben Yahya, “Cezayir’deki resmi ve askeri elitler arasında artan endişe, yapısal, bölgesel ve iç olmak üzere üç analitik düzeyin kesişimi üzerinden açıklanabilir” ifadelerini kullandı.

Bunlardan birincisinin yapısal düzey olduğunu ifade eden Ben Yahya'ya göre Cezayir, ‘İran'a karşı savaşın sadece geleneksel bir çatışma olmadığını, aksine uluslararası sistemin doğasında, uluslararası hukuk kurallarının etkisinin azalarak sert güç dengelerinin öne çıktığı, yasal çerçevelerin dışındaki (güç savaşları) mantığına doğru bir dönüşümü yansıttığının’ farkında. Bu dönüşüm, Cezayir dahil olmak üzere orta büyüklükteki ülkeleri tehdit ediyor. Çünkü bu, müdahalelerin ve önleyici saldırıların meşrulaştırılmasına kapı açarak, 2003'ten beri bölgede tanık olduğumuz kaos modellerini yeniden üretiyor.

dfbfgb
Başkent Cezayir’deki sahil şeridi boyunca dalgalanan Cezayir bayrakları, 18 Eylül 2021 (AP)

Ben Yahya’ya göre ikincisi olan bölgesel düzeyde ise Cezayir, ulusal güvenliğinin stratejik derinliği olarak bölgesel istikrarı sağlamak için mevcut tüm mekanizmaları kullanıyor. Ben Yahya, Ortadoğu'da yaşanacak herhangi bir büyük patlamanın diğer etkileşimleri yeniden şekillendirebileceğini ve bölgedeki askerileşmenin artırabileceğini, bunun da özellikle zaten kırılgan olan Afrika Sahel bölgesinde uluslararası aktörlerin geri dönüşü için elverişli bir ortam yaratabileceğini söyledi.

Cezayir, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerini de kapsayan askeri tırmanışı kınadı ve İran-ABD müzakerelerinin tıkanmasından duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi. Dışişleri Bakanlığı'nın daha önceki bir açıklamasında Cezayir, Umman'ın arabuluculuğunda yürütülen ve birçok kişinin İran-ABD müzakerelerinde barışçıl bir çözüme ulaşılabileceğine dair büyük umutlar beslediği müzakerelerin başarısız olmasından duyduğu üzüntüyü dile getirmişti.

Ben Yahya, üçüncü ve son olan iç düzeydeki endişenin ise ekonomik ve sosyal dengelerin yönetilmesiyle ilgili olduğunu ifade etti. Ben Yahya bu ayrıntıyı açıklarken Cezayir'in bir enerji ülkesi olarak petrol fiyatlarındaki artıştan geçici olarak faydalanabileceğini, ancak bunun karşılığında büyük savaşların küresel ekonomik belirsizlik yarattığını ve tedarik zincirleri üzerinde baskı oluşturduğunu tam olarak farkında olduğunu belirtti. Ben Yahya’ya göre bu durum, gelişmekte olan ülkelerin istikrarı pahasına büyük güçlerin önceliklerini yeniden düzenleyebilir. Bunun yanında, düzensiz göç veya sınır ötesi ağların büyümesi yoluyla bir ‘güvenlik bulaşması’ endişesi de bulunuyor.

Bu yüzden Cezayir'in güvenlik doktrini, saldırganlığı reddetme ve devletlerin egemenliğini destekleme üzerine kurulu ilkesel bir tutum benimsiyor. Bu da Cezayir'in, hegemonyayı meşrulaştırabilecek ve adalet dengesindeki bozulmayı pekiştirebilecek herhangi bir savaşa endişeyle bakmasına neden oluyor.


Suriye, İran savaşında ne kadar tarafsız kalabilecek?

Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)
Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)
TT

Suriye, İran savaşında ne kadar tarafsız kalabilecek?

Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)
Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)

ABD ve İsrail'in 28 Şubat'tan beri yürüttüğü İran savaşı, Suriye yönetimini de tehdit ediyor.

Irak'taki Şii milislerin ve Tahran destekli Hizbullah'ın saldırılarının hedefindeki Suriye, İran savaşında tarafsız kalmaya çalışıyor.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Birleşik Krallık'a (BK) gerçekleştirdiği bu haftaki ziyaretinde Başbakanı Keir Starmer'la bir araya geldi.

Londra yönetiminden yapılan açıklamada, iki ülkenin de Hürmüz Boğazı'nın yeniden tam kapasite faaliyet göstermesi için uygulanabilir bir planın gerekliliği üzerinde durduğu belirtildi.

Şara, BK merkezli düşünce kuruluşu Chatham House'un düzenlediği etkinlikte ülkesini savaşın dışında tutmak istediğini yineleyerek, "Yeterince savaş yaşadık. Başka bir savaş deneyimine hazır değiliz" dedi.

14 yıl süren yıkıcı iç savaşın ardından Suriye'yi yeni bir çatışmanın içine sokmak istemediğini vurgulayan lider, şöyle devam etti:

Suriye herhangi bir tarafın hedefi haline gelmedikçe, herhangi bir çatışmaya dahil olmayacak. Suriye'nin bir savaş alanı haline gelmesini istemiyoruz. Ancak ne yazık ki bugün işler akıllı kişiler tarafından yönetilmiyor. Durum istikrarsız ve öngörülemez.

Ancak Financial Times'ın analizinde, İran savaşının başından bu yana Suriye topraklarına düzenlenen saldırıların ülkenin tarafsızlık politikasını zora soktuğuna dikkat çekiliyor.

Beyrut'taki düşüne kuruluşu Carnegie Ortadoğu Merkezi'nden Suriye uzmanı Kheder Khaddour, savaşın uzamasıyla Şam yönetiminin çatışmalara çekilebileceğine işaret ediyor:

Suriye ne kadar süre tarafsız kalabilir? Bu savaş ne kadar uzun sürerse, bu çatışma ne kadar yayılırsa Suriye'ye sıçrama riski de o kadar artar.

Reuters'ın geçen ay yayımladığı haberde, ABD'nin Lübnan'daki Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına yönelik operasyonlara katılması için Şara yönetimine baskı yaptığı öne sürülmüştü.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ise iddiaları yalanlayarak "ABD'nin, Suriye'yi Lübnan'a asker göndermeye teşvik ettiği yönündeki haberler yanlış ve gerçeğe aykırıdır" demişti.

Khaddour da "Suriye silahlı kuvvetlerinin böyle bir şey yapma imkanı yok. Kendi topraklarını zar zor koruyacak kadar güce sahipler" diyor.  

Diğer yandan Şam yönetimi, İran savaşının yarattığı krizi kullanarak yatırım çekmeyi de amaçlıyor.

Avrupa temaslarında Almanya'yı da ziyaret eden Şara, Berlin'deki iş insanlarının yer aldığı toplantıda, Hürmüz Boğazı'ndaki durumun yarattığı enerji krizinde Suriye'nin "güvenli bir alternatif rota" oluşturduğunu söyledi:

Suriye güvenli bir liman işlevi görebilir. Stratejik konumu sayesinde tedarik zincirlerinin güvenliğini sağlayabileceği gibi, Akdeniz kıyıları üzerinden enerji tedarikini de güvence altına alabilir.

Irak da yıllar sonra Suriye üzerinden karayoluyla petrol ihracatına bu hafta başladı. Politico'nun aktardığına göre Iraklı yetkililer, kamyonlarla sevkıyatın başarılı olması halinde Kerkük-Baniyas boru hattının tamir edilerek yeniden kullanılabileceğini söylüyor.

Analizde, İran savaşının yarattığı krizde Şara'nın "farklı bir yol çizmeye çalıştığı" yazılıyor. Medya kuruluşuna konuşan kaynaklardan biri şu ifadeleri kullanıyor:

Savaş, Ortadoğu'yu farklı şekilde düşünmeye zorluyor.

Independent Türkçe, Financial Times, Politico, SANA