Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (3) : Etiyopya’nın Nahda Barajı Mısır’ın ulusal güvenliğine tehdit oluşturuyor

Mısır’ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınması ve geri dönüş girişimleri

Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı
Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı
TT

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (3) : Etiyopya’nın Nahda Barajı Mısır’ın ulusal güvenliğine tehdit oluşturuyor

Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı
Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı

Eski Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin, ‘Olayların Merkezinde’ başlıklı hatıratına dair hazırladığımız yazı dizisinin üçüncü ve son bölümünde, Etiyopya’nın Nil Nehri üzerinde Nahda Barajı’nı inşa etme kararı almasının Mısır’daki yansımaları ele alınıyor. Mursi’nin azledilmesinin ardından Mısır’ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınması ve birliğe geri dönüş süreci aktarılıyor.   
Mısır için Mavi ve Beyaz Nil nehirleri antik çağlardan beri son derece önemli olmuştur. Etiyopya’nın bu nehirler üzerine Nahda Barajı’nı kurma kararı, Mısır tarafından, Nil sularındaki tarihi haklarının tehdit edilmesi olarak değerlendirilmiştir.  
Etiyopya Nahda (Rönesans) Barajı’nı inşa etmeyi 2010 yılında kararlaştırdı. Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in Afrika'ya olan ilgisi, yönetiminin son yıllarında keskin bir düşüş yaşamaktaydı. 25 Ocak 2011 devriminden sonra ülkenin içinde bulunduğu kaotik durum, baraj meselesinin ülke gündeminde yer almasını geciktirdi.  
Fehmi, nehir sularının paylaşımı konusunda Nil Havzası ülkeleriyle iş birliğinin, dışişleri bakanı olduğu bir yıl boyunca Mısır'ın dış politikasının öncelikli konularından olduğunu belirtiyor. Baraj sorununun Mısırlılar arasında giderek artan bir endişe kaynağı haline geldiğini ve bunun siyasi duyarlılığı artırdığını söylüyor.  
 Fehmi ayrıca, Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrilmesinden sonra Mısır’ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınması sürecini ve bu süreçte Afrika ile ilişkileri yeniden tesis etmek için atılan adımları ve gösterilen çabaları şöyle değerlendiriyor:   
 Dışişleri bakanı olduğum bir yıl boyunca, Nil Havzası ülkeleriyle nehir sularının paylaşımı konusundaki müzakereler, Mısır'ın dış politikası için en önemli öncelikti. Geçici Cumhurbaşkanı Adli Mansur başkanlığındaki Milli Güvenlik Kurulu, bölgesel konulara odaklanmaya büyük önem vermekteydi. Nil nehri deltası, geniş Mısır topraklarının yüzde 4’üne tekabül etmektedir. Mısır Nil Nehri’nin bir armağanıdır, zira Mısır hem içme suyu hem de tarımsal kullanımda, su ihtiyacının yaklaşık yüzde 97'sini Nil Nehri’nden karşılamaktadır. Bu nedenle 1929 ve 1959’da, Nil suları üzerindeki haklarını düzenleyen birçok uluslararası anlaşmaya imza atmıştır. 
Yıllar içinde, Afrika ülkeleri Avrupa işgalinden kurtularak bağımsızlıklarını kazanmaya başladı. Bu ülkelerde büyük demografik değişikliklere tanık olundu. Artan nüfus ve kalkınma hamleleri, tatlı suya olan ihtiyacın artmasına neden oldu.  Bu değişiklikler, Mısır'ın tarihi hakları ve Nil sularına olan varoluşsal ihtiyacı ile Nil kıyısındaki ülkelerin kalkınma ihtiyaçlarının nasıl uzlaştırılacağı konusunda zorluklar yarattı. 
Bu nedenle, Nil Havzası ülkelerinin, diğer havza ülkelerine danışmadan nehir üzerinde su projeleri kurmayı düşünmesi tekrar eden bir sorun haline gelmiştir. En büyük sorun, Nil'in suyunun yaklaşık yüzde 80'inin kaynağı olan Mavi Nil'in çıkış noktası olan Etiyopya ile ilgiliydi. Nil Havzası ülkelerinde tarihsel hassasiyetler ve stratejik iş birliği düşüncesinin yokluğu, aşağı havza ülkelerinin tarihsel haklarına ve yukarı havza ülkelerinin kalkınma ihtiyaçlarına saygılı çözümlere ulaşılması için birçok fırsatın kaçırılmasına neden oldu. 
Mayıs 2010'da Addis Ababa yönetimi, Mavi Nil üzerinde depolama kapasitesi 74 milyar metreküp, yüksekliği 155 metre ve uzunluğu yaklaşık iki kilometre olacak Büyük Etiyopya Rönesans Barajı'nı inşa etme niyetini açıkladı. Bu depolama kapasitesi, Etiyopya'nın baraj projesi ilk ortaya çıktığında açıkladığı orijinal kapasitenin beş katıydı. Bu proje, zaten su kıtlığı çeken ve başka büyük su kaynaklarına sahip olmayan Mısır için büyük bir sorun teşkil etmekteydi.  
Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in Afrika'ya ilgisi, yönetiminin son yıllarında keskin bir düşüş yaşadı. 25 Ocak 2011 devriminden sonra ülkenin içinde bulunduğu durum, bir süreliğine bu dosyayla ilgilenilmesine olanak tanımıyordu.  

Etiyopya'da iç karışıklık çıkarma önerisi
2012'de eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Etiyopya'daki baraj krizini tartışmak için ülkedeki siyasi yelpazenin çoğunun katılımıyla bir konferans düzenlediğinde durum daha da kötüleşti. Zira konferans canlı olarak yayınlanmaktaydı ve bazı katılımcılar, sorunun çözümü için Etiyopya'nın uçaklarla bombalanmasını veya ülkede iç karışıklık çıkarmasını önerme gafletinde bulundu. Hatta bazı katılımcılar Etiyopyalılar hakkında ırkçı ifadeler kullandı. Bu konferans hem Etiyopya hem de doğu Afrika ülkelerinde büyük bir öfkeye neden oldu. Şahsen bu söylemlerden utanmıştım, hükümette ya da konferansta yer almamama rağmen sade bir vatandaş olarak birçok Afrikalı arkadaşımdan özür diledim.  
Dönemin Dışişleri Bakanı Muhammed Kamil Amr, çeşitli Afrika ülkelerindeki Mısır büyükelçiliklerine, yanlış anlaşılmaların giderilmesi için acil bir şekilde halkla ilişkiler kampanyası başlatarak, kapsamlı temaslar kurmaları yönünde talimat verdi. Ayrıca Doğu Afrika ülkelerine özel temsilciler göndererek gerginliği azaltma yönünde çaba sarf etti.  
Bu dönemde Mısır yönetimi, Etiyopya ve Sudanlı yetkililerle üçlü bir anlaşma sağlamak için bir dizi teknik ve siyasi görüşme gerçekleştirdi. Ancak görüşmelerden bir sonuç alınamadı. Etiyopya Mısır'a güvenmiyordu, aynı zamanda Afrika tarafından desteklenmeyen ve kendi içinde bölünmüş olan Mısır’ın olası tepkilerinden de çekinmemekteydi. Mısır’ın kaotik politik ortamından cesaret alan Etiyopya yönetimi, ciddi bir korku duymadan iddialı ulusal projesini hayata geçirmek için güçlü bir fırsata sahip olduğunu gördü.  
Müslüman Kardeşler hükümetinin Temmuz 2013’te devrilmesinin ardından yeni kurulan hükümetin ana gündemlerinden biri, Mısır'ın stratejik su ihtiyacına odaklanılmasıydı. Etiyopya’nın baraj inşasındaki kararlılığı karşısında, Mısır Milli Güvenlik Kurulu’nda konuyla ilgili teknik ve siyasi boyutları ele alan çok sayıda toplantı yapıldı. Mısır'da israfın önlenmesi ve su tasarrufunun sağlanması için yeni politikalar geliştirmek zorunlu olsa da Nil Nehri'ne büyük ölçüde bağımlı olmaya devam edeceğimiz açıktı. Dolayısıyla nehir suyunun akışında geçici de olsa herhangi bir azalma Mısır için felaket anlamına geliyordu. Ayrıca Etiyopya’nın inşa edeceği barajın, nehrin su kalitesini olumsuz etkileyebileceği ve çevresel felaketlere neden olabileceği öngörülmekteydi.  
Süreç içinde ‘baraj konusu’ halkın gündeminde daha fazla yer edinmeye başladı ve Mısır kamuoyunda artan bir endişe haline geldi. Bu durum siyasi duyarlılığın artmasına neden oldu. Etiyopya, Sudan ve Mısır arasında, barajın büyüklüğü, depolama süresi ve neden olacağı çevresel faktörlere dair acilen ciddi bir müzakere süreci başlatılmalıydı.  

Sudan, Etiyopya’nın tezlerine daha yakındı
Sudanlı mevkidaşım Ali Ahmed Karti ile yaptığımız ilk görüşmenin ana gündem maddesi Nahda Barajı idi. Karti ülkesi Sudan’ın, Mısır ve Etiyopya arasındaki görüş ayrılıklarını gidermek için elinden geleni yapacağını taahhüt etti. Bana, ‘’Sudan, Mısır ve Etiyopya arasında bir kriz yaşanmasını asla temenni etmez’’ dedi. Buna karşılık, ‘’Konuyla ilgili ilk yurt dışı ziyaretimin Hartum’a olmasının bir tesadüf olmadığını, iyi niyetlerine güvendiğimi’’ söyledim. Bununla birlikte, o dönem Sudan yönetiminin, Nahda Barajı konusunda Etiyopya’nın tezlerine daha yakın olduğu yönünde bir kanaatimiz olduğunu söylemeliyim. Zira barajın inşası Sudan’ı olumsuz etkilemeyecekti, çünkü su sıkıntısı yaşamıyordular, en büyük sorunları; Nil Nehri’nin zaman zaman taşmasıydı. Bu durumda barajın yapılmasını kendi lehlerine bir durum olarak görmeleri gayet anlaşılabilirdi. Tabi bu benim kişisel kanaatimdir, barajın yapılması kararının ardından Sudan’ın pek şikayetçi görünmemesi, yönetiminde İslamcı bir hükümet olmasına rağmen, Müslüman Kardeşler yönetimini bu konuda desteklememeleri, bu çıkarımımı doğrular niteliktedir.  
Sorun ve çözümleri üç yönlüydü: Mısır daha fazla su istiyor, Sudan su akışının üzerinde daha fazla kontrole ihtiyaç duyuyor, Etiyopya'nın ise kalkınmak için su kaynaklarını daha aktif kullanmaya gereksinimi var. Öte yandan ciddi boyutlarda bir su israfı söz konusuydu ve üç taraf da mevcut koşulların süregelmesinden hoşnut değildi. Bu durumda ya herkesin yararına bir çözüm bulunmalıydı ya da herkes zarar etmeye devam edecekti. Kısacası bir an önce ciddi müzakerelerin yapılması ve tarafların özveriyle bir uzlaşıya varması gerekiyordu. Herhangi bir tarafın kendi ihtiyaçlarını abartması ve öteki tarafları suçlayarak tehdit etmesi çözümsüzlük anlamına geleceği için akıl karı değildi. Aynı zamanda olmayan anlaşmalar varmış gibi, ya da meselede ilerleme kaydedilmiş gibi yanlış bir intiba bırakmaya yönelik açıklamalar da sakıncalı olacaktı. Zira bu tür gerçekçi olmayan açıklamalar, üç tarafta da, ılımlıların muhafazakarlara yönelik pozisyonunu zayıflatacaktı. Her ne kadar kolay olmasa da tüm tarafları ikna edecek bir çözüm üzerinde uzlaşmak zorunluydu. Etiyopyalı mevkidaşım Tedros Adhanom ve Sudan Dışişleri Bakanı Ali Karti ile yaptığım birçok görüşmede bu hususları vurguladım. Onlara Mısır'ın Sudan ve Etiyopya'nın aksine Nil Nehri’nden başka büyük bir su kaynağına sahip olmadığını, bu nedenle Nil sularının bizim için ulusal güvenlik sorunu olduğunu ve bu konuda taviz verme noktasında fazla bir hareket alanımız olmadığını açıkladım. Etiyopya'nın daha fazla gelişmeye ve kalkınmaya ihtiyacı olduğunu, Sudan’ın da su akışı üzerinde daha fazla kontrole ihtiyacı olduğunu yadsımadığımızı, bununla birlikte Nil suları üzerindeki tarihi haklarımızdan daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu belirttim.  
Mısır'ın tüm tarafları tatmin eden ve çıkarlarını sağlayan bir çözüme ulaşma konusundaki istekliliğini vurguladım. Mısır'ın endişelerinin karşılanması durumunda hem Sudan'a hem de Etiyopya'ya hedeflerine ulaşmaları için mali kaynak sağlamaya hazır olduğunu teyit ettim. Ayrıca, ülkemdeki kamuoyunun duyarlılığı veya iç siyasi baskılarla hareket etmediğimi açıkça belirttim. Bununla birlikte, hassasiyetlerimizin gözetilmemesi durumunda, Etiyopya ve Sudan'ın Nil' Nehri’ndeki su projelerine herhangi bir uluslararası desteğin engellenmesi için baskı yapacağımızı ifade ettim. Nitekim görüşmeler tıkanır gibi olduğunda, Dünya Bankası ve bazı Arap ülkeleri yetkilileriyle gerçekleştirdiğim toplantılarda, Mısır’ın Nahda Barajı’nın inşasına yönelik kaygıları giderilmeden, Etiyopya’daki su projelerinin doğrudan veya dolaylı olarak finanse edilmemesi yönünde uyarılarda bulundum. Bu girişimlerimi Etiyopyalı yetkililerden gizlemedim, bir anlaşmaya varana kadar, su projelerine yönelik herhangi bir uluslararası finansmanı engelleme çabamızın devam edeceğini de doğruladım. Bu hamlelerim, kamuoyunu yatıştırmakla ilgilenen politikacıların baskılarından etkilenmiyor olmama saygı duymalarına rağmen, Etiyopyalıları kızdırdı. 

Sisi’den işbirliği vurgusu
Yeni seçilen Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, 9 Haziran 2014'te, Etiyopya Dışişleri Bakanı Tedros Adhanom’u kabul etti. Sisi bir gün önce yemin töreninde yaptığı konuşmada, Mısır'ın dış politikası da dahil olmak üzere geleceği hakkında konuşmuş ve Nil Nehri dosyasının çözümü için Afrika ülkeleriyle iş birliğine duyulan ihtiyacı vurgulamıştı. Adhanom, Cumhurbaşkanı Sisi'yi seçilmesinden ötürü tebrik etti ve konuşmasının yansıttığı Nil Havzası dosyasına ilişkin vizyonunu övdü. Sonra beni işaret ederek, Nahda Barajı ile ilgili hamasete kapılmadan yaptığım ölçülü açıklamalarım dolayısıyla teşekkür etti. Ancak barajın inşasına yönelik uluslararası desteğin sekteye uğratılması yönündeki başarından ötürü şikayetçiyim diye ekledi, bu sözlerini Cumhurbaşkanı Sisi ve ben gülerek karşıladık. Bunu yaptığımı kabul ediyorum dedim. Mısır, Sudan ve Etiyopya arasında anlaşma sağlanırsa, projelerinin finanse edilmesi için çaba sarf edeceğimizi, hatta Mısır’ın Etiyopya’ya mali destek sağlayacağını söyledim. Cumhurbaşkanı Sisi, Etiyopyalı bakana "Gördüğünüz gibi iş birliğine hazırız, birlikte çalışmak istiyoruz" dedi. Adhanom görüşmenin sonunda Sisi'yi Etiyopya'ya davet etti ve parlamentoya hitap etmesini teklif etti.  
Sudan, Mısır ve Etiyopya dışişleri bakanları, Nahda Barajı ile ilgili Sudan'ın başkenti Hartum'da gerçekleştirilen müzakereler sonucunda İlkeler Anlaşması imzaladı. Yapılan müzakereler daha çok teknik konularda olup, barajın doluluk oranları ve su akışının yönetilmesine dairdi. Ancak takip eden üç yıllık teknik müzakereler sırasında somut bir ilerleme kaydedilemedi.  İlkeler Anlaşmasının ardındaki iyi niyet belirtilerine rağmen, bağlayıcı olmaması, çelişkili yorumlara ve yanlış anlamalara kapı açtı. Mısır açısından daha fenası, müzakerelerde ilerleme kaydedildiği intibaı uyandıran bu ‘anlaşmaya’ istinaden uluslararası toplumun projeye finansman sağlamasıydı. Muğlak bir dille veya diğer tarafların iyi niyetini varsayarak ele alınmaması gereken varoluşsal meseleler vardır. Savaş ve barış böyledir, başta su olmak üzere doğal kaynakların asgari düzeyde sağlanması da bu çerçevede değerlendirilebilir.  

Fehmi: Afrika ülkeleriyle kurulacak ilişkiler önceliklerim arasındaydı
Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin Temmuz 2013’te devrilmesinin ardından Mısır'ın Afrika Birliği üyeliği donduruldu. Dışişleri bakanı olarak, Afrika ülkeleriyle kurulacak ilişkiler önceliklerim arasındaydı. Göreve başladıktan hemen sonra, Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğini yeniden canlandırmak amacıyla kıtadaki çeşitli ülkelerinin dışişleri bakanları ve Afrika Birliği sekretaryasıyla bir dizi telefon görüşmesi yaptım. Doğu, Batı, Orta ve Kuzey Afrika'daki ülkelere kapsamlı ziyaretler gerçekleştirdim. Konuşmalarımda Mısır’ın kıtanın kalkınması için önemli rolüne vurgu yapıyor ve üyeliğimizin birliğin çıkarına olacağını ifade ediyordum. Görüşmelerde Etiyopya’nın Nahda Barajı da temel gündem maddeleri arasında yer alıyordu.  
Tanıştığım çoğu Afrikalı yetkili, geçmişe değil geleceğe odaklanıyor oluşumu takdir ettiğini gözlemliyordum. Uganda Devlet  Başkanı Yoweri Museveni ile kır evinde bir görüşme gerçekleştirdim. Uzun yıllar bu görevde bulunan başkan, eski Mısır liderleriyle hatıralarından bahsetti. Nil Nehri hakkında konuşmak isteyip istemediğimi sordu ve sulama bakanının niçin bana eşlik etmediğini merak etti. Ben de tarım ve iskân bakanlarının başbakanla görüştüklerini söyledim ve Mısır’ın Nil Nehri vizyonuna dair bilgi verdim.

Senegal'deki ilk toplantılarda bir soğukluk sezinledim
2014 yılında Senegal'i ziyaret ettim. Devlet başkanı ve parlamento başkanı dahil olmak üzere önemli görüşmeler yaptım.  
Her ne kadar Senegalli yetkililer, önde gelen yetkilileri kabul ederken adet olduğu üzere ana caddelere Mısır bayrakları asmış olsa da ilk toplantılarda bir soğukluk sezinledim. Senegal Meclis Başkanı Mustafa Niass ile görüşmemiz ise oldukça dostane geçti. Yetmişli yıllarda genç bir diplomat olarak Kahire’yi ziyaret ettiğinde babam İsmail Fehmi’yi evinde ziyaret etmişti. Senegal Cumhurbaşkanı Macky Sall ile de verimli bir görüşme yaptık. Mısır’daki hatıralarından bahsetti, bana Afrika ziyaretimde hangi ülkelere gittiğimi, Senegal’den sonra nerelere gideceğimi sordu. Kahire’den direkt Dakar’a geldiğimi, buradan da tekrar Kahire’ye döneceğimi belirttim.  Kendisine Mısır’ın Senegal’i Batı Afrika ülkeleriyle ilişkilerinde kritik önemde gördüğünü söyledim. Mısırlı iş adamı Semih Savirs’in Senagal’de ciddi bir turizm yatırımı yapmak istediğini de aktardım, Başkan Sall bunu memnuniyetle karşıladı.
Benzer şekilde Tanzanya Cumhurbaşkanı Jakaya Kikwete  ve Dışişleri Bakanı Bernard Membe ile görüşmem de sıcak bir ortamda geçti. Tanzanya’da yatırım yapmak üzere bana eşlik eden iş adamlarının olması onları son derece mutlu etmişti.
Uganda, Tanzanya ve Senegal cumhurbaşkanları ile yaptığım görüşmelerin ortak paydası, hepsinin ülkelerini tekrar ziyaret edip etmeyeceğimi sorarak toplantıyı bitirmeleriydi. Dışişleri bakanı olarak özellikle Afrika'ya odaklandım, ziyaretlerimin büyük çoğunluğunu kıta ülkelerine yönelik gerçekleştirdim. Daha öncede ifade ettiğim üzere, öncelikli gündemlerimden biri Mısır’ın tekrar Afrika Birliği’ne dönmesiydi. Afrika Birliği Cumhurbaşkanı Mursi’nin azledilmesinin ardından Mısır’a Alpha Oumar Konare başkanlığındaki bir heyet gönderdi. Heyet, 3 Temmuz 2013'te açıklanan yol haritasını uygulanması ve bir an önce seçimlerin yapılması çağrısında bulundu. Daha sonraları, Mısır’ın üyeliğinin tekrar canlandırılmasının özellikle Güney Afrika tarafından engellendiğini öğrenecektik. Bazı siyasal İslamcı çevrelerin bu ülke hükümeti üzerinde önemli etkilerinin olduğu anlaşıldı.

Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınmasını hem birlik hem de Mısır için kayıp
Afrika ülkelerine yaptığım gezilerde, Afrikalı liderlerin çoğunun, Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınmasını doğru bulmadığını, bu durumun hem birlik hem de Mısır için kayıp anlamına geleceğini düşündüklerini gözlemledim.  
Bu meseleye bir an önce çözüm bulunması gerektiği konusunda hemfikirdiler ancak Afrika Birliği'nin seçilmiş bir başkanı deviren herhangi bir Afrika ülkesinin üyeliğini askıya alma kararına uymak zorundaydılar. Çok sayıda Afrikalı lider, Mısır'ın üyeliğinin askıya alınması kararının kaldırılmasında aktif rol oynayacağını teyit etti.
Nijerya'nın bağımsızlığı kutlamalarına katıldım. Devlet Başkanı Goodluck Jonathan’la otelindeki süitinde bir özel görüşme gerçekleştirdik. Mısır’da yapılacak seçimlerden sonra tekrar birliğe üye olması için girişimde bulunacağını vurguladı. Uganda cumhurbaşkanı da bu yönde bir söz vermişti. Özellikle Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika, Ocak 2014’teki Cezayir ziyaretimde, Mısır’ın Afrika Birliği için önemini teyit ederek, bu konuda özel bir çalışma yapılması talimatı verdi. Artık Mısır'ın birliğe dönüşü için her şey hazırdı. Bu nedenle cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra yapılacak olan Afrika Birliği zirvesinde yeni başkanın yapacağı konuşma taslağını hazırladım. 17 Haziran 2014'te, bakanlık görevimden ayrıldıktan iki gün sonra, Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğinin dondurulması kararı iptal edildi. Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi Gana’daki Afrika Birliği Zirvesine katıldı ve ardından teşekkürlerini iletmek üzere kendisine önerdiğim üzere Cezayir’i ziyaret etti.  

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (1): ABD, Hüsnü Mübarek’in yerine hangi adayları destekledi?

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (2): Muhalefet Mursi’ye karşı nasıl birleşti?



İsrail ordusu: Ateşkes öncesinde Bint Cubeyl’e düzenlenen hava saldırısında bir Hizbullah komutanı öldürüldü

Güney Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarında ağır hasar gören bölgenin genel görünümü (DPA)
Güney Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarında ağır hasar gören bölgenin genel görünümü (DPA)
TT

İsrail ordusu: Ateşkes öncesinde Bint Cubeyl’e düzenlenen hava saldırısında bir Hizbullah komutanı öldürüldü

Güney Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarında ağır hasar gören bölgenin genel görünümü (DPA)
Güney Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarında ağır hasar gören bölgenin genel görünümü (DPA)

İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee bugün yaptığı açıklamada, ateşkesin yürürlüğe girmesinden önceki 24 saat içinde yoğun hava saldırıları düzenlendiğini duyurdu. Açıklamada, Hizbullah’a ait yüzlerce unsur ve altyapının hedef alındığı belirtildi.

Adraee X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, saldırılarda 150’den fazla örgüt mensubunun öldürüldüğünü ve operasyonun başlangıcından bu yana ölen Hizbullah mensubu sayısının bin 800’ü aştığını ifade etti.

Açıklamada ayrıca, Lübnan’ın farklı bölgelerinde füze rampaları, komuta merkezleri ve silah depoları dahil olmak üzere yaklaşık 300 askeri altyapı unsurunun hedef alındığı kaydedildi.

Açıklamaya göre, öldürülenler arasında Hizbullah’ın Bint Cubeyl bölgesi komutanı Ali Rıza Abbas ile örgütte görev yapan diğer bazı komutanlar da yer aldı.

Adraee, Bint Cubeyl bölgesinin Hizbullah için en önemli cephe hatlarından biri olduğunu belirterek, Abbas’ın İsrail ordusuna karşı yürütülen çatışmalarda bu bölgeyi yönettiğini ve yıllar boyunca İsrail ile İsrail ordusuna yönelik çeşitli planların hazırlanması ve uygulanmasında rol aldığını ifade etti.

Açıklamada ayrıca Abbas’ın, operasyonların başlangıcından bu yana aynı bölgede öldürülen dördüncü komutan olduğu kaydedildi.

Güneyde bir yol ve köprü yeniden trafiğe açıldı

Lübnan ordusu bugün yaptığı açıklamada, İsrail saldırıları nedeniyle güneyde kapatılan bir yol ve köprünün yeniden açıldığını duyurdu. Açıklama, Hizbullah ile İsrail arasında devam eden 10 günlük ateşkes sürecinde geldi.

Açıklamada, el-Hardali-Nebatiye yolunun tamamen, Burc Rahhal-Sur Köprüsü’nün ise kısmen yeniden ulaşıma açıldığı bildirildi. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre hasarın İsrail saldırılarından kaynaklandığı ifade edildi.

Lübnan ordusu, ateşkesin yürürlüğe girmesinden saatler önce yaptığı açıklamada, İsrail’in Litani Nehri üzerindeki köprülere düzenlediği saldırıların, İsrail’in yaklaşık 30 kilometre kuzeyinde yer alan nehrin güneyindeki bölgeleri ülkenin geri kalanından izole ettiğini bildirmişti. Açıklamada, daha önce de bazı köprülerin yıkıldığı hatırlatıldı.

Lübnan ordusu ve yerel yetkililerin, ateşkesin ilk saatlerinden itibaren İsrail saldırıları nedeniyle kapanan yolların yeniden açılması için çalışmalarını sürdürdüğü kaydedildi.

El-Kasımiyye Köprüsü’nün cuma sabahı yeniden açılması, güneydeki yerleşimlerine dönerek evlerini kontrol etmek isteyen bazı yerinden edilmiş kişilere imkân sağladı. Ancak ateşkese duyulan güvensizlik nedeniyle çok sayıda kişinin geri dönüş konusunda tereddüt yaşadığı belirtildi.

AFP muhabiri dün Sayda’da Beyrut yönüne doğru yoğun trafik gözlemledi. Kısa süreliğine güney bölgelerine giden yerinden edilmiş kişilerin, başkentte kaldıkları barınak ve konutlara geri döndüğü aktarıldı.

frb
Ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girdiği ilk gün, Sayda şehrinden geçerek Güney Lübnan’a doğru ilerleyen araçlar (AFP)

Hizbullah yetkililerinden Mahmud Kamati dün yaptığı açıklamada, İsrail’in ‘her an ihanet edebileceğini’ ve mevcut durumun yalnızca geçici bir ateşkes olduğunu söyledi.

Kamati, yerinden edilmiş kişilere seslenerek, “Tam güvenlik sağlanana kadar sığındığınız yerleri terk etmeyin” çağrısında bulundu.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı (NNA), İsrail ordusunun aynı gün Bint Cubeyl kentinde yeniden yıkım operasyonları gerçekleştirdiğini bildirdi.

İsrail ordusu ise daha önce yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sınıra benzer şekilde Lübnan’ın güneyinde ‘sarı hat’ adı verilen bir ayrım çizgisi oluşturduğunu duyurdu. Açıklamada, bu hattın yakınında Hizbullah mensuplarının öldürüldüğü ifade edildi.

dvfvf
Yerlerinden edilmiş kişilerin evlerine dönmesi nedeniyle Sayda’da yaşanan trafik sıkışıklığı (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ateşkesin ilan edilmesinin hemen ardından yaptığı açıklamada, İsrail’in Güney Lübnan topraklarında 10 kilometre derinliğinde bir bölgede askeri varlığını sürdüreceğini belirtti.

Yetkililerin verilerine göre, altı haftayı aşan çatışmalar sonucunda yaklaşık 2 bin 300 kişi hayatını kaybetti, bir milyondan fazla kişi ise yerinden edildi. Özellikle Beyrut banliyöleri ve Lübnan’ın güney bölgeleri, Hizbullah’ın güçlü olduğu alanlar arasında yer alması nedeniyle en çok etkilenen yerler oldu.


Türk-Arap toplantısında Gazze Şeridi ve Filistin topraklarındaki İsrail ihlallerine son verilmesi çağrısında bulunuldu

Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında Gazze konulu toplantıya katılan bakanlar ve yetkililerin hatıra fotoğrafı, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)
Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında Gazze konulu toplantıya katılan bakanlar ve yetkililerin hatıra fotoğrafı, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)
TT

Türk-Arap toplantısında Gazze Şeridi ve Filistin topraklarındaki İsrail ihlallerine son verilmesi çağrısında bulunuldu

Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında Gazze konulu toplantıya katılan bakanlar ve yetkililerin hatıra fotoğrafı, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)
Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında Gazze konulu toplantıya katılan bakanlar ve yetkililerin hatıra fotoğrafı, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)

Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) bakanlar ve yetkililer, Gazze Şeridi’ndeki durumu, İsrail’in ateşkes ihlallerini ve ABD Başkanı Donald Trump tarafından ortaya konulan barış planının ikinci aşamasının uygulanmasını ele aldı.

Toplantıya, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ev sahipliği yaptı. Görüşme, Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında dün gerçekleştirildi. Toplantıya Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati, Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es-Safedi, Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile BAE Devlet Başkanı Diplomasi Danışmanı Enver Karkaş katıldı.

Dışişleri Bakanlığı kaynakları, toplantının öncelikli amacının, bölgedeki gelişmeler ışığında Filistin meselesini uluslararası toplumun gündeminde tutmak olduğunu belirtti. Kaynaklar, özellikle ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ile Lübnan’da artan İsrail geriliminin bu çabayı daha da önemli hale getirdiğini ifade etti.

İsrail’e yönelik eleştiriler

Kaynaklar, toplantıya katılanların Gazze Şeridi’nde ateşkesin sürdürülebilirliğine yönelik çabaların devam etmesi gerektiğini vurguladığını, ayrıca Filistinlilerin bölgeyi kendi kendilerine yönetmesi ve yeniden imar çalışmalarının vakit kaybetmeden başlatılmasının önemine dikkat çektiğini aktardı.

dv
Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında düzenlenen Gazze konulu toplantıdan, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)

Aynı kaynaklara göre, Gazze Şeridi’nde barış planının ikinci aşamasına geçilmesinin Ortadoğu’daki gerilimi azaltmaya katkı sağlayacağı konusunda mutabakata varıldı. İsrail’in birinci aşamadaki yükümlülüklerini yerine getirmemesi, ateşkes ihlallerini sürdürmesi ve Gazze Şeridi ile Batı Şeria’daki operasyonlarını devam ettirmesinin barış sürecini sekteye uğrattığı ifade edildi.

Kaynaklar ayrıca, İsrail’in Batı Şeria’da ‘ayrımcı yapıyı’ derinleştiren uygulamaları ile Mescid-i Aksa dahil kutsal mekânların tarihi statüsünü zedeleyen adımlarının da gündeme geldiğini belirtti. Katılımcılar, uluslararası toplumun bu gelişmeler karşısında daha kararlı bir tutum sergilemesi gerektiğini ve İsrail’in ateşkesi zayıflatmaya yönelik girişimleri ile iki devletli çözümü engelleme çabalarına karşı adım atılmasının önemini vurguladı.

vfvbfrgb
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırıları bölgede büyük yıkıma neden oldu. (Reuters)

Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı tarafından geçtiğimiz çarşamba günü yayımlanan verilere göre, 10 Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana Gazze Şeridi’nde 757 kişi hayatını kaybetti, 2 bin 111 kişi yaralandı. 7 Ekim 2023’te başlayan savaşın başlangıcından itibaren toplam can kaybı 72 bin 336’ya, yaralı sayısı ise 172 bin 213’e ulaştı.

Genişleme politikasına ilişkin uyarı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İsrail’i güvenlik gerekçesini öne sürerek daha fazla toprak işgal etmeye çalışmakla suçladı.

Fidan dün ADF2026 kapsamında yaptığı konuşmada, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun güvenlik konusunu daha fazla toprak ele geçirme amacıyla kullandığını söyledi. İsrail’in Gazze Şeridi, Batı Şeria, Doğu Kudüs ile Lübnan ve Suriye’ye yönelik genişlemeci bir politika izlediğini ifade etti.

Fidan, İsrail’in süregelen işgal politikalarına en kısa sürede son verilmesi gerektiğini vurgulayarak, bölgede kalıcı barışın tek yolunun ülkelerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne saygı göstermesi ve sınırlarını tanıması olduğunu belirtti.

scdv s
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Antalya Diplomasi Forumu’nda (ADF2026) yaptığı konuşmada (Dışişleri Bakanlığı)

Fidan, İsrail’in genişlemeci politikalarının ve toprak edinme girişimlerinin Türkiye açısından bölgesel bir sorun teşkil ettiğini belirtti. Fidan, İsrail’in halihazırda Avrupa ve ABD tarafından güçlü şekilde desteklenmesinin durumu daha da karmaşık hale getirdiğini ifade ederek, Avrupa Birliği’nin (AB) İsrail’in faaliyetlerini sınırlamak için kurumsal düzeyde ortak bir tutum sergilememesini eleştirdi.

Avrupa’nın, özellikle Gazze Şeridi’nde yaşanan ‘soykırımın’ ardından giderek daha fazla farkındalık geliştirdiğini ve İsrail’in politikalarından mesafe koymaya başladığını söyleyen Fidan, bölge ülkelerinin de yeni bir ‘uyanış sürecinin’ eşiğinde olduğunu ve İsrail’i bölgesel bir tehdit olarak gördüğünü dile getirdi.

Fidan ayrıca, İsrail’in barış planının ilk aşamasına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmediğini, özellikle insani yardımlar konusunda eksiklikler bulunduğunu vurguladı. Gazze Şeridi’ne daha fazla tıbbi ve insani yardımın girişine izin verilmesi gerektiğini belirten Fidan, Filistin teknik komitesinin bölgede çalışmalarına başlaması çağrısında bulundu.

Uluslararası toplumun tutumuna tepki

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cuma günü ADF2026’nın açılışında yaptığı konuşmada, uluslararası topluma uzlaşı temelinde harekete geçme ve İsrail’in barış süreci ile müzakereleri zayıflatma girişimlerine karşı hazırlıklı olma çağrısında bulundu.

dsv
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Antalya Diplomasi Forumu’nun (ADF2026) açılışında konuştu. (Cumhurbaşkanlığı)

Erdoğan, Gazze Şeridi’nde yaşananların yalnızca bir insani trajedi olarak değerlendirilmesinin yetersiz olduğunu belirterek, bölgede yaşananların mevcut uluslararası sistemin nelere izin verdiğini açık biçimde ortaya koyduğunu ifade etti.

Küresel sistemdeki krizin öncelikle ahlaki ve varoluşsal bir boyut taşıdığını dile getiren Erdoğan, bu krizin ulaştığı seviyeyi anlamak için 7 Ekim 2023 sonrasında Gazze Şeridi’ne bakmanın yeterli olduğunu söyledi.

Erdoğan, son iki buçuk yılda İsrail saldırıları sonucu 73 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, 172 binden fazla kişinin yaralandığını belirtti.

Erdoğan, “Gazze’de yaşananlar, mevcut sistemin neye izin verdiğini, neyi görmezden geldiğini ve kimi koruduğunu açıkça göstermektedir” ifadesini kullandı.


Kudüs Gücü Komutanı, savaşın etkilerini görüşmek üzere Bağdat’ta

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
TT

Kudüs Gücü Komutanı, savaşın etkilerini görüşmek üzere Bağdat’ta

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, Ortadoğu’daki savaşın yansımalarını görüşmek ve Tahran’a bağlı silahlı grupların liderleri ile temaslarda bulunmak üzere Bağdat’ı ziyaret etti. Iraklı bir yetkili dün AFP’ye yaptığı açıklamada ziyareti doğruladı.

Kaani’nin ayrıca, Nuri el-Maliki’nin yeniden göreve gelme ihtimalinin zayıflamasının ardından, Irak’ta başbakan adayının belirlenmesi sürecinde yaşanan ‘siyasi tıkanıklık krizini’ de ele alacağı belirtildi.

Söz konusu ziyaret, İran ile ABD-İsrail arasında 8 Nisan’da yürürlüğe giren ve iki hafta sürmesi öngörülen ateşkesin ardından Kaani’nin kamuoyuna yansıyan ilk yurt dışı ziyareti oldu.

Bağdat yönetimi, uzun süredir dış politikasında etkili olan iki rakip güç (İran ile ABD) arasında denge kurmaya çalışıyor.

40 günden uzun süren savaşın etkilerinden Irak da kaçınamadı. Bu süreçte, Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) ve İran’a yakın silahlı gruplara ait noktalar, ABD ve İsrail’e atfedilen saldırıların hedefi oldu. Buna karşılık, ABD çıkarları Iraklı grupların üstlendiği saldırılarla hedef alınırken, Tahran da ülkenin kuzeyinde İranlı Kürt muhalif gruplara yönelik operasyonlar düzenledi.

Kaani’nin, Bağdat’ta ‘siyasi güçlerin liderleri ve bazı silahlı grup komutanlarıyla bir dizi görüşme gerçekleştirmeye başladığı’ bildirildi. Üst düzey bir Iraklı yetkili, temaslarda ‘bölgesel gerilimin düşürülmesi ve bunun Irak’a yansımalarının’ ele alındığını aktardı.

Yetkili, İran heyetinin ayrıca ‘Irak içinde Tahran’a yakın gruplar arasında tutum birliği sağlanması ve durumun Irak ile bölgede güvenlik açısından tırmanmaya sürüklenmemesini garanti altına alma’ hedefi taşıdığını ifade etti.

Ziyaret, İran’a yakın etkili bir silahlı gruptan bir kaynak ile Koordinasyon Çerçevesi’ne yakın iki kaynak tarafından da doğrulandı. Söz konusu ittifak, parlamentodaki en büyük blok konumunda bulunuyor ve Tahran’a yakın Şii partilerden oluşuyor.

Kaani, DMO bünyesinde dış operasyonlardan sorumlu Kudüs Gücü’nün başında bulunuyor. Kaani, görevi devraldığı Kasım Süleymani’nin Ocak 2020’de Bağdat Havalimanı yakınlarında ABD saldırısında öldürülmesinin ardından Irak’a birçok kez ziyaret gerçekleştirdi. Ancak bu tür ziyaretler nadiren kamuoyuna açıklanıyor.

Iraklı yetkili, mevcut ziyaretin aynı zamanda ‘Iraklı taraflar arasında uzlaşı sürecini desteklemeye ve görüş ayrılıklarını gidermeye yönelik yoğun İran diplomatik trafiğinin bir parçası’ olduğunu, özellikle hükümetin kurulması ve güç dengeleri konusundaki anlaşmazlıkların sürdüğünü belirtti.

Koordinasyon Çerçevesi, ocak ayında Nuri el-Maliki’yi, seçimlerin ardından başbakanlık için Muhammed Şiya es-Sudani’nin yerine aday göstermişti. Ancak ABD’nin Maliki’nin yeniden göreve gelmesi halinde Bağdat yönetimine desteği kesme tehdidinde bulunması, Irak siyasetinde belirsizliğe yol açtı.

Iraklı siyasi kaynaklar, pazartesi günü AFP’ye yaptıkları açıklamada, Maliki’nin 2006-2014 yılları arasında iki dönem yürüttüğü başbakanlık görevine geri dönme ihtimalinin zayıfladığını belirtti.

Irak parlamentosu, 11 Nisan’da Nizar Amidi’yi cumhurbaşkanı olarak seçti. Anayasaya göre Amidi’nin, seçilmesinden itibaren 15 gün içinde parlamentodaki en büyük blok tarafından gösterilen adayı hükümeti kurmakla görevlendirmesi gerekiyor.