Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (3) : Etiyopya’nın Nahda Barajı Mısır’ın ulusal güvenliğine tehdit oluşturuyor

Mısır’ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınması ve geri dönüş girişimleri

Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı
Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı
TT

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (3) : Etiyopya’nın Nahda Barajı Mısır’ın ulusal güvenliğine tehdit oluşturuyor

Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı
Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı

Eski Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin, ‘Olayların Merkezinde’ başlıklı hatıratına dair hazırladığımız yazı dizisinin üçüncü ve son bölümünde, Etiyopya’nın Nil Nehri üzerinde Nahda Barajı’nı inşa etme kararı almasının Mısır’daki yansımaları ele alınıyor. Mursi’nin azledilmesinin ardından Mısır’ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınması ve birliğe geri dönüş süreci aktarılıyor.   
Mısır için Mavi ve Beyaz Nil nehirleri antik çağlardan beri son derece önemli olmuştur. Etiyopya’nın bu nehirler üzerine Nahda Barajı’nı kurma kararı, Mısır tarafından, Nil sularındaki tarihi haklarının tehdit edilmesi olarak değerlendirilmiştir.  
Etiyopya Nahda (Rönesans) Barajı’nı inşa etmeyi 2010 yılında kararlaştırdı. Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in Afrika'ya olan ilgisi, yönetiminin son yıllarında keskin bir düşüş yaşamaktaydı. 25 Ocak 2011 devriminden sonra ülkenin içinde bulunduğu kaotik durum, baraj meselesinin ülke gündeminde yer almasını geciktirdi.  
Fehmi, nehir sularının paylaşımı konusunda Nil Havzası ülkeleriyle iş birliğinin, dışişleri bakanı olduğu bir yıl boyunca Mısır'ın dış politikasının öncelikli konularından olduğunu belirtiyor. Baraj sorununun Mısırlılar arasında giderek artan bir endişe kaynağı haline geldiğini ve bunun siyasi duyarlılığı artırdığını söylüyor.  
 Fehmi ayrıca, Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrilmesinden sonra Mısır’ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınması sürecini ve bu süreçte Afrika ile ilişkileri yeniden tesis etmek için atılan adımları ve gösterilen çabaları şöyle değerlendiriyor:   
 Dışişleri bakanı olduğum bir yıl boyunca, Nil Havzası ülkeleriyle nehir sularının paylaşımı konusundaki müzakereler, Mısır'ın dış politikası için en önemli öncelikti. Geçici Cumhurbaşkanı Adli Mansur başkanlığındaki Milli Güvenlik Kurulu, bölgesel konulara odaklanmaya büyük önem vermekteydi. Nil nehri deltası, geniş Mısır topraklarının yüzde 4’üne tekabül etmektedir. Mısır Nil Nehri’nin bir armağanıdır, zira Mısır hem içme suyu hem de tarımsal kullanımda, su ihtiyacının yaklaşık yüzde 97'sini Nil Nehri’nden karşılamaktadır. Bu nedenle 1929 ve 1959’da, Nil suları üzerindeki haklarını düzenleyen birçok uluslararası anlaşmaya imza atmıştır. 
Yıllar içinde, Afrika ülkeleri Avrupa işgalinden kurtularak bağımsızlıklarını kazanmaya başladı. Bu ülkelerde büyük demografik değişikliklere tanık olundu. Artan nüfus ve kalkınma hamleleri, tatlı suya olan ihtiyacın artmasına neden oldu.  Bu değişiklikler, Mısır'ın tarihi hakları ve Nil sularına olan varoluşsal ihtiyacı ile Nil kıyısındaki ülkelerin kalkınma ihtiyaçlarının nasıl uzlaştırılacağı konusunda zorluklar yarattı. 
Bu nedenle, Nil Havzası ülkelerinin, diğer havza ülkelerine danışmadan nehir üzerinde su projeleri kurmayı düşünmesi tekrar eden bir sorun haline gelmiştir. En büyük sorun, Nil'in suyunun yaklaşık yüzde 80'inin kaynağı olan Mavi Nil'in çıkış noktası olan Etiyopya ile ilgiliydi. Nil Havzası ülkelerinde tarihsel hassasiyetler ve stratejik iş birliği düşüncesinin yokluğu, aşağı havza ülkelerinin tarihsel haklarına ve yukarı havza ülkelerinin kalkınma ihtiyaçlarına saygılı çözümlere ulaşılması için birçok fırsatın kaçırılmasına neden oldu. 
Mayıs 2010'da Addis Ababa yönetimi, Mavi Nil üzerinde depolama kapasitesi 74 milyar metreküp, yüksekliği 155 metre ve uzunluğu yaklaşık iki kilometre olacak Büyük Etiyopya Rönesans Barajı'nı inşa etme niyetini açıkladı. Bu depolama kapasitesi, Etiyopya'nın baraj projesi ilk ortaya çıktığında açıkladığı orijinal kapasitenin beş katıydı. Bu proje, zaten su kıtlığı çeken ve başka büyük su kaynaklarına sahip olmayan Mısır için büyük bir sorun teşkil etmekteydi.  
Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in Afrika'ya ilgisi, yönetiminin son yıllarında keskin bir düşüş yaşadı. 25 Ocak 2011 devriminden sonra ülkenin içinde bulunduğu durum, bir süreliğine bu dosyayla ilgilenilmesine olanak tanımıyordu.  

Etiyopya'da iç karışıklık çıkarma önerisi
2012'de eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Etiyopya'daki baraj krizini tartışmak için ülkedeki siyasi yelpazenin çoğunun katılımıyla bir konferans düzenlediğinde durum daha da kötüleşti. Zira konferans canlı olarak yayınlanmaktaydı ve bazı katılımcılar, sorunun çözümü için Etiyopya'nın uçaklarla bombalanmasını veya ülkede iç karışıklık çıkarmasını önerme gafletinde bulundu. Hatta bazı katılımcılar Etiyopyalılar hakkında ırkçı ifadeler kullandı. Bu konferans hem Etiyopya hem de doğu Afrika ülkelerinde büyük bir öfkeye neden oldu. Şahsen bu söylemlerden utanmıştım, hükümette ya da konferansta yer almamama rağmen sade bir vatandaş olarak birçok Afrikalı arkadaşımdan özür diledim.  
Dönemin Dışişleri Bakanı Muhammed Kamil Amr, çeşitli Afrika ülkelerindeki Mısır büyükelçiliklerine, yanlış anlaşılmaların giderilmesi için acil bir şekilde halkla ilişkiler kampanyası başlatarak, kapsamlı temaslar kurmaları yönünde talimat verdi. Ayrıca Doğu Afrika ülkelerine özel temsilciler göndererek gerginliği azaltma yönünde çaba sarf etti.  
Bu dönemde Mısır yönetimi, Etiyopya ve Sudanlı yetkililerle üçlü bir anlaşma sağlamak için bir dizi teknik ve siyasi görüşme gerçekleştirdi. Ancak görüşmelerden bir sonuç alınamadı. Etiyopya Mısır'a güvenmiyordu, aynı zamanda Afrika tarafından desteklenmeyen ve kendi içinde bölünmüş olan Mısır’ın olası tepkilerinden de çekinmemekteydi. Mısır’ın kaotik politik ortamından cesaret alan Etiyopya yönetimi, ciddi bir korku duymadan iddialı ulusal projesini hayata geçirmek için güçlü bir fırsata sahip olduğunu gördü.  
Müslüman Kardeşler hükümetinin Temmuz 2013’te devrilmesinin ardından yeni kurulan hükümetin ana gündemlerinden biri, Mısır'ın stratejik su ihtiyacına odaklanılmasıydı. Etiyopya’nın baraj inşasındaki kararlılığı karşısında, Mısır Milli Güvenlik Kurulu’nda konuyla ilgili teknik ve siyasi boyutları ele alan çok sayıda toplantı yapıldı. Mısır'da israfın önlenmesi ve su tasarrufunun sağlanması için yeni politikalar geliştirmek zorunlu olsa da Nil Nehri'ne büyük ölçüde bağımlı olmaya devam edeceğimiz açıktı. Dolayısıyla nehir suyunun akışında geçici de olsa herhangi bir azalma Mısır için felaket anlamına geliyordu. Ayrıca Etiyopya’nın inşa edeceği barajın, nehrin su kalitesini olumsuz etkileyebileceği ve çevresel felaketlere neden olabileceği öngörülmekteydi.  
Süreç içinde ‘baraj konusu’ halkın gündeminde daha fazla yer edinmeye başladı ve Mısır kamuoyunda artan bir endişe haline geldi. Bu durum siyasi duyarlılığın artmasına neden oldu. Etiyopya, Sudan ve Mısır arasında, barajın büyüklüğü, depolama süresi ve neden olacağı çevresel faktörlere dair acilen ciddi bir müzakere süreci başlatılmalıydı.  

Sudan, Etiyopya’nın tezlerine daha yakındı
Sudanlı mevkidaşım Ali Ahmed Karti ile yaptığımız ilk görüşmenin ana gündem maddesi Nahda Barajı idi. Karti ülkesi Sudan’ın, Mısır ve Etiyopya arasındaki görüş ayrılıklarını gidermek için elinden geleni yapacağını taahhüt etti. Bana, ‘’Sudan, Mısır ve Etiyopya arasında bir kriz yaşanmasını asla temenni etmez’’ dedi. Buna karşılık, ‘’Konuyla ilgili ilk yurt dışı ziyaretimin Hartum’a olmasının bir tesadüf olmadığını, iyi niyetlerine güvendiğimi’’ söyledim. Bununla birlikte, o dönem Sudan yönetiminin, Nahda Barajı konusunda Etiyopya’nın tezlerine daha yakın olduğu yönünde bir kanaatimiz olduğunu söylemeliyim. Zira barajın inşası Sudan’ı olumsuz etkilemeyecekti, çünkü su sıkıntısı yaşamıyordular, en büyük sorunları; Nil Nehri’nin zaman zaman taşmasıydı. Bu durumda barajın yapılmasını kendi lehlerine bir durum olarak görmeleri gayet anlaşılabilirdi. Tabi bu benim kişisel kanaatimdir, barajın yapılması kararının ardından Sudan’ın pek şikayetçi görünmemesi, yönetiminde İslamcı bir hükümet olmasına rağmen, Müslüman Kardeşler yönetimini bu konuda desteklememeleri, bu çıkarımımı doğrular niteliktedir.  
Sorun ve çözümleri üç yönlüydü: Mısır daha fazla su istiyor, Sudan su akışının üzerinde daha fazla kontrole ihtiyaç duyuyor, Etiyopya'nın ise kalkınmak için su kaynaklarını daha aktif kullanmaya gereksinimi var. Öte yandan ciddi boyutlarda bir su israfı söz konusuydu ve üç taraf da mevcut koşulların süregelmesinden hoşnut değildi. Bu durumda ya herkesin yararına bir çözüm bulunmalıydı ya da herkes zarar etmeye devam edecekti. Kısacası bir an önce ciddi müzakerelerin yapılması ve tarafların özveriyle bir uzlaşıya varması gerekiyordu. Herhangi bir tarafın kendi ihtiyaçlarını abartması ve öteki tarafları suçlayarak tehdit etmesi çözümsüzlük anlamına geleceği için akıl karı değildi. Aynı zamanda olmayan anlaşmalar varmış gibi, ya da meselede ilerleme kaydedilmiş gibi yanlış bir intiba bırakmaya yönelik açıklamalar da sakıncalı olacaktı. Zira bu tür gerçekçi olmayan açıklamalar, üç tarafta da, ılımlıların muhafazakarlara yönelik pozisyonunu zayıflatacaktı. Her ne kadar kolay olmasa da tüm tarafları ikna edecek bir çözüm üzerinde uzlaşmak zorunluydu. Etiyopyalı mevkidaşım Tedros Adhanom ve Sudan Dışişleri Bakanı Ali Karti ile yaptığım birçok görüşmede bu hususları vurguladım. Onlara Mısır'ın Sudan ve Etiyopya'nın aksine Nil Nehri’nden başka büyük bir su kaynağına sahip olmadığını, bu nedenle Nil sularının bizim için ulusal güvenlik sorunu olduğunu ve bu konuda taviz verme noktasında fazla bir hareket alanımız olmadığını açıkladım. Etiyopya'nın daha fazla gelişmeye ve kalkınmaya ihtiyacı olduğunu, Sudan’ın da su akışı üzerinde daha fazla kontrole ihtiyacı olduğunu yadsımadığımızı, bununla birlikte Nil suları üzerindeki tarihi haklarımızdan daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu belirttim.  
Mısır'ın tüm tarafları tatmin eden ve çıkarlarını sağlayan bir çözüme ulaşma konusundaki istekliliğini vurguladım. Mısır'ın endişelerinin karşılanması durumunda hem Sudan'a hem de Etiyopya'ya hedeflerine ulaşmaları için mali kaynak sağlamaya hazır olduğunu teyit ettim. Ayrıca, ülkemdeki kamuoyunun duyarlılığı veya iç siyasi baskılarla hareket etmediğimi açıkça belirttim. Bununla birlikte, hassasiyetlerimizin gözetilmemesi durumunda, Etiyopya ve Sudan'ın Nil' Nehri’ndeki su projelerine herhangi bir uluslararası desteğin engellenmesi için baskı yapacağımızı ifade ettim. Nitekim görüşmeler tıkanır gibi olduğunda, Dünya Bankası ve bazı Arap ülkeleri yetkilileriyle gerçekleştirdiğim toplantılarda, Mısır’ın Nahda Barajı’nın inşasına yönelik kaygıları giderilmeden, Etiyopya’daki su projelerinin doğrudan veya dolaylı olarak finanse edilmemesi yönünde uyarılarda bulundum. Bu girişimlerimi Etiyopyalı yetkililerden gizlemedim, bir anlaşmaya varana kadar, su projelerine yönelik herhangi bir uluslararası finansmanı engelleme çabamızın devam edeceğini de doğruladım. Bu hamlelerim, kamuoyunu yatıştırmakla ilgilenen politikacıların baskılarından etkilenmiyor olmama saygı duymalarına rağmen, Etiyopyalıları kızdırdı. 

Sisi’den işbirliği vurgusu
Yeni seçilen Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, 9 Haziran 2014'te, Etiyopya Dışişleri Bakanı Tedros Adhanom’u kabul etti. Sisi bir gün önce yemin töreninde yaptığı konuşmada, Mısır'ın dış politikası da dahil olmak üzere geleceği hakkında konuşmuş ve Nil Nehri dosyasının çözümü için Afrika ülkeleriyle iş birliğine duyulan ihtiyacı vurgulamıştı. Adhanom, Cumhurbaşkanı Sisi'yi seçilmesinden ötürü tebrik etti ve konuşmasının yansıttığı Nil Havzası dosyasına ilişkin vizyonunu övdü. Sonra beni işaret ederek, Nahda Barajı ile ilgili hamasete kapılmadan yaptığım ölçülü açıklamalarım dolayısıyla teşekkür etti. Ancak barajın inşasına yönelik uluslararası desteğin sekteye uğratılması yönündeki başarından ötürü şikayetçiyim diye ekledi, bu sözlerini Cumhurbaşkanı Sisi ve ben gülerek karşıladık. Bunu yaptığımı kabul ediyorum dedim. Mısır, Sudan ve Etiyopya arasında anlaşma sağlanırsa, projelerinin finanse edilmesi için çaba sarf edeceğimizi, hatta Mısır’ın Etiyopya’ya mali destek sağlayacağını söyledim. Cumhurbaşkanı Sisi, Etiyopyalı bakana "Gördüğünüz gibi iş birliğine hazırız, birlikte çalışmak istiyoruz" dedi. Adhanom görüşmenin sonunda Sisi'yi Etiyopya'ya davet etti ve parlamentoya hitap etmesini teklif etti.  
Sudan, Mısır ve Etiyopya dışişleri bakanları, Nahda Barajı ile ilgili Sudan'ın başkenti Hartum'da gerçekleştirilen müzakereler sonucunda İlkeler Anlaşması imzaladı. Yapılan müzakereler daha çok teknik konularda olup, barajın doluluk oranları ve su akışının yönetilmesine dairdi. Ancak takip eden üç yıllık teknik müzakereler sırasında somut bir ilerleme kaydedilemedi.  İlkeler Anlaşmasının ardındaki iyi niyet belirtilerine rağmen, bağlayıcı olmaması, çelişkili yorumlara ve yanlış anlamalara kapı açtı. Mısır açısından daha fenası, müzakerelerde ilerleme kaydedildiği intibaı uyandıran bu ‘anlaşmaya’ istinaden uluslararası toplumun projeye finansman sağlamasıydı. Muğlak bir dille veya diğer tarafların iyi niyetini varsayarak ele alınmaması gereken varoluşsal meseleler vardır. Savaş ve barış böyledir, başta su olmak üzere doğal kaynakların asgari düzeyde sağlanması da bu çerçevede değerlendirilebilir.  

Fehmi: Afrika ülkeleriyle kurulacak ilişkiler önceliklerim arasındaydı
Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin Temmuz 2013’te devrilmesinin ardından Mısır'ın Afrika Birliği üyeliği donduruldu. Dışişleri bakanı olarak, Afrika ülkeleriyle kurulacak ilişkiler önceliklerim arasındaydı. Göreve başladıktan hemen sonra, Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğini yeniden canlandırmak amacıyla kıtadaki çeşitli ülkelerinin dışişleri bakanları ve Afrika Birliği sekretaryasıyla bir dizi telefon görüşmesi yaptım. Doğu, Batı, Orta ve Kuzey Afrika'daki ülkelere kapsamlı ziyaretler gerçekleştirdim. Konuşmalarımda Mısır’ın kıtanın kalkınması için önemli rolüne vurgu yapıyor ve üyeliğimizin birliğin çıkarına olacağını ifade ediyordum. Görüşmelerde Etiyopya’nın Nahda Barajı da temel gündem maddeleri arasında yer alıyordu.  
Tanıştığım çoğu Afrikalı yetkili, geçmişe değil geleceğe odaklanıyor oluşumu takdir ettiğini gözlemliyordum. Uganda Devlet  Başkanı Yoweri Museveni ile kır evinde bir görüşme gerçekleştirdim. Uzun yıllar bu görevde bulunan başkan, eski Mısır liderleriyle hatıralarından bahsetti. Nil Nehri hakkında konuşmak isteyip istemediğimi sordu ve sulama bakanının niçin bana eşlik etmediğini merak etti. Ben de tarım ve iskân bakanlarının başbakanla görüştüklerini söyledim ve Mısır’ın Nil Nehri vizyonuna dair bilgi verdim.

Senegal'deki ilk toplantılarda bir soğukluk sezinledim
2014 yılında Senegal'i ziyaret ettim. Devlet başkanı ve parlamento başkanı dahil olmak üzere önemli görüşmeler yaptım.  
Her ne kadar Senegalli yetkililer, önde gelen yetkilileri kabul ederken adet olduğu üzere ana caddelere Mısır bayrakları asmış olsa da ilk toplantılarda bir soğukluk sezinledim. Senegal Meclis Başkanı Mustafa Niass ile görüşmemiz ise oldukça dostane geçti. Yetmişli yıllarda genç bir diplomat olarak Kahire’yi ziyaret ettiğinde babam İsmail Fehmi’yi evinde ziyaret etmişti. Senegal Cumhurbaşkanı Macky Sall ile de verimli bir görüşme yaptık. Mısır’daki hatıralarından bahsetti, bana Afrika ziyaretimde hangi ülkelere gittiğimi, Senegal’den sonra nerelere gideceğimi sordu. Kahire’den direkt Dakar’a geldiğimi, buradan da tekrar Kahire’ye döneceğimi belirttim.  Kendisine Mısır’ın Senegal’i Batı Afrika ülkeleriyle ilişkilerinde kritik önemde gördüğünü söyledim. Mısırlı iş adamı Semih Savirs’in Senagal’de ciddi bir turizm yatırımı yapmak istediğini de aktardım, Başkan Sall bunu memnuniyetle karşıladı.
Benzer şekilde Tanzanya Cumhurbaşkanı Jakaya Kikwete  ve Dışişleri Bakanı Bernard Membe ile görüşmem de sıcak bir ortamda geçti. Tanzanya’da yatırım yapmak üzere bana eşlik eden iş adamlarının olması onları son derece mutlu etmişti.
Uganda, Tanzanya ve Senegal cumhurbaşkanları ile yaptığım görüşmelerin ortak paydası, hepsinin ülkelerini tekrar ziyaret edip etmeyeceğimi sorarak toplantıyı bitirmeleriydi. Dışişleri bakanı olarak özellikle Afrika'ya odaklandım, ziyaretlerimin büyük çoğunluğunu kıta ülkelerine yönelik gerçekleştirdim. Daha öncede ifade ettiğim üzere, öncelikli gündemlerimden biri Mısır’ın tekrar Afrika Birliği’ne dönmesiydi. Afrika Birliği Cumhurbaşkanı Mursi’nin azledilmesinin ardından Mısır’a Alpha Oumar Konare başkanlığındaki bir heyet gönderdi. Heyet, 3 Temmuz 2013'te açıklanan yol haritasını uygulanması ve bir an önce seçimlerin yapılması çağrısında bulundu. Daha sonraları, Mısır’ın üyeliğinin tekrar canlandırılmasının özellikle Güney Afrika tarafından engellendiğini öğrenecektik. Bazı siyasal İslamcı çevrelerin bu ülke hükümeti üzerinde önemli etkilerinin olduğu anlaşıldı.

Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınmasını hem birlik hem de Mısır için kayıp
Afrika ülkelerine yaptığım gezilerde, Afrikalı liderlerin çoğunun, Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınmasını doğru bulmadığını, bu durumun hem birlik hem de Mısır için kayıp anlamına geleceğini düşündüklerini gözlemledim.  
Bu meseleye bir an önce çözüm bulunması gerektiği konusunda hemfikirdiler ancak Afrika Birliği'nin seçilmiş bir başkanı deviren herhangi bir Afrika ülkesinin üyeliğini askıya alma kararına uymak zorundaydılar. Çok sayıda Afrikalı lider, Mısır'ın üyeliğinin askıya alınması kararının kaldırılmasında aktif rol oynayacağını teyit etti.
Nijerya'nın bağımsızlığı kutlamalarına katıldım. Devlet Başkanı Goodluck Jonathan’la otelindeki süitinde bir özel görüşme gerçekleştirdik. Mısır’da yapılacak seçimlerden sonra tekrar birliğe üye olması için girişimde bulunacağını vurguladı. Uganda cumhurbaşkanı da bu yönde bir söz vermişti. Özellikle Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika, Ocak 2014’teki Cezayir ziyaretimde, Mısır’ın Afrika Birliği için önemini teyit ederek, bu konuda özel bir çalışma yapılması talimatı verdi. Artık Mısır'ın birliğe dönüşü için her şey hazırdı. Bu nedenle cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra yapılacak olan Afrika Birliği zirvesinde yeni başkanın yapacağı konuşma taslağını hazırladım. 17 Haziran 2014'te, bakanlık görevimden ayrıldıktan iki gün sonra, Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğinin dondurulması kararı iptal edildi. Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi Gana’daki Afrika Birliği Zirvesine katıldı ve ardından teşekkürlerini iletmek üzere kendisine önerdiğim üzere Cezayir’i ziyaret etti.  

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (1): ABD, Hüsnü Mübarek’in yerine hangi adayları destekledi?

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (2): Muhalefet Mursi’ye karşı nasıl birleşti?



İran savaşının gölgesinde Bağdat’ta yeni güç dengesi: Milis gruplar arasında bölünmüş sadakat ve rekabet

Ülkenin batısında devriye gezen bir motosikletli Halk Seferberlik Güçleri üyesi (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)
Ülkenin batısında devriye gezen bir motosikletli Halk Seferberlik Güçleri üyesi (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)
TT

İran savaşının gölgesinde Bağdat’ta yeni güç dengesi: Milis gruplar arasında bölünmüş sadakat ve rekabet

Ülkenin batısında devriye gezen bir motosikletli Halk Seferberlik Güçleri üyesi (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)
Ülkenin batısında devriye gezen bir motosikletli Halk Seferberlik Güçleri üyesi (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

“Düşeceksen bir meteor gibi düş.” Bu ifade, Bağdat’taki Yeşil Bölge içinde yer alan bir duvara yazılmış durumda. Yazının yanında, yüzleri belli olmayan, miğferli ve tüfek taşıyan savaşçıların yer aldığı bir duvar resmi bulunuyor. Figürler, farklı cephelerde çatışmaya hazır bir halde tasvir ediliyor.

Bu duvar yazısının, Bağdat’taki hükümet binalarına giden yollardan geçen üst düzey yetkililer ve subaylar tarafından görüldüğü, aralarında Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) içindeki bazı milis liderlerinin de bulunduğu belirtiliyor. İran-ABD savaşının üzerinden yaklaşık iki ay geçerken, gözlemler birçok aktörün ‘düşen bir meteor’ olmak istemediğine işaret ediyor.

Savaşın bir gün öncesinde Bağdat’ta temaslarda bulunmaya çalışan gazetecilerin karşılaştığı tablo da yoğun bir hareketliliğe işaret ediyordu. Görüştükleri Iraklı yetkililerin ‘acil’ toplantılarla meşgul olduğu, bazı bakanlık çalışanlarının ise ‘olası alarm durumu’ üzerine değerlendirmelere katıldığı aktarıldı. Bu durumun, özellikle Göç ve Yerinden Edilmişler Bakanlığı içinde ciddi bir uyarı olarak görüldüğü ifade edildi.

28 Şubat 2026 sabahı Bağdat, Tahran’daki hava saldırılarının etkisiyle sarsıldı. Akşam saatlerinde İran Dini Lideri Ali Hamaney’in cansız bedenine ait olduğu öne sürülen bir fotoğrafın, Koordinasyon Çerçevesi liderlerinin telefonlarına ulaştığı bildirildi. Ardından Bağdat’ta son derece olağan dışı bir gece yaşandı.

vfrbtrg
Mart 2026’da göstericilerin Yeşil Bölge’ye girmeye çalıştığı sırada İran bayrağı taşıyan bir gösterici (Şarku’l Avsat)

Kentte, Tahran’la ittifak halindeki iki farklı siyasi-militer hattın belirgin biçimde karşı karşıya geldiği görülüyor. Bu grupların, yıllardır sessiz kalan hesaplaşmaları yeniden açmaya hazırlandıkları ya da 2003’ten bu yana defalarca tekrar eden siyasi doğum ve yeniden yapılanma döngüsünün yeni bir aşamasına girdikleri değerlendiriliyor.

Bunlar gerçekten Hamaney’e sadık mı?

Savaşın ikinci gününde Yeşil Bölge tam bir alarm durumuna geçti. Sokaklar kapatıldı, bariyerler kuruldu, kontrol noktaları artırıldı ve güvenlik güçleri hükümet bölgesine giriş izni olmayan kişileri tek tek denetlemeye başladı. Resmî bir sokağa çıkma yasağı ilan edilmemiş olsa da şehirde fiilen gayriresmi bir hareket kısıtlaması hissi hâkimdi.

Akşam saatlerinde Kays el-Hazali liderliğindeki Asaib Ehli’l Hak Hareketi, İran Dini Lideri Ali Hamaney için bir anma töreni düzenledi. Bağdat’ın merkezindeki Cumhuriyet Köprüsü yakınında toplanan onlarca kişi, konvoylar eşliğinde etkinliğe katıldı. Iraklı siyasetçiler, bürokratlar ve silahlı gruplar içinde yaygın olarak kullanılan Chevrolet Tahoe araçlardan oluşan araç konvoyları dikkat çekti. Göstericiler, Özgürlük Anıtı’nın altında Hamaney’i anan pankartlar taşıdı; çevreleri güvenlik güçlerince sarılmıştı ve herhangi bir çatışma yaşanmadı.

Köprü üzerindeki trafik ise olağan seyrinde devam etti. Araçlar Yeşil Bölge’nin doğu girişine doğru akışını sürdürürken, yalnızca sınırlı sayıda medya mensubu anma törenine katılanlarla röportaj yapıyordu.

2019 yılında aynı bölgede, yolsuzluk ve Bağdat’taki İran etkisine karşı ‘İran dışarı!’ sloganlarıyla düzenlenen protestolarda yüzlerce kişi hayatını kaybetmiş veya yaralanmıştı. Aradan geçen yedi yıl ve savaşın üzerinden kırk gün sonra, o dönemin protestocularının bir kısmının bugün iktidar bloğuna dahil olduğu görülüyor.

Yeşil Bölge’ye yaklaşık dört kilometre mesafede ise tamamen farklı bir tablo vardı. Kalabalık gruplar güvenlik bariyerlerine doğru ilerliyor, ABD Büyükelçiliği’ne ulaşmaya çalışıyordu. Bazı göstericilerin gözyaşları içinde olduğu, çevredekilere bakarak ‘yas tutmayanlara’ tepki gösterdikleri gözlendi.

İlk bakışta kendiliğinden gelişmiş bir protesto izlenimi veren eylemde hem öfke hem korku hâkimdi. Güvenlik güçlerinin kurduğu bariyerlere taş atan gruplar ile tazyikli su araçları karşı karşıya geldi. Bazı göstericiler İran bayrakları taşırken, kalabalık ABD Başkanı Donald Trump’a yönelik ‘liderin katili’ sloganları attı.

Kalabalığın bir noktasında büyük bir iş makinesi bariyerlere doğru ilerledi; ardından siyah duman ve gaz bulutları içinde çatışmalar şiddetlendi. Güvenlik güçleri göz yaşartıcı gaz ve gerçek mermi kullandı. İş makinesi beton engellere çarparak durdu ve ilerleyemedi; bu da sloganların daha da sertleşmesine yol açtı.

Bir gösterici, ABD Büyükelçiliği’ne giden yolun açılması halinde ne yapacağını soran gazeteciye “Bilmiyorum, önemli değil. Gerekirse kendimi bir tankın önüne atarım” yanıtını verdi. Sözlerine, “Liderimizi öldürdüler. O bizim velimizdi, bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?” diye devam etti. Gece saatlerinde yetkililer, protestocular ve güvenlik güçleri dahil onlarca kişinin yaralandığını açıkladı.

Oysa günler önce aynı taraflar, hükümet ve silahlı gruplar, aynı siyasi cephede yer alıyordu. Protestoların iki farklı köprüde toplanan grupları da Hamaney’in ölümünden önce benzer bir hatta duruyordu.

İran’a bağlı grupların kontrol ettiği bu iki ana hattın Bağdat’taki kamusal alanı büyük ölçüde domine ettiği görülürken, bazı Iraklı Şiiler savaşın İran etkisini eleştirmek için bir fırsat olduğunu düşünüyordu. Ancak aktivistlere göre bu sesler korku kampanyalarıyla bastırıldı.

Savaş sürecinde İran’a yakın isimler, Irak’ta muhaliflerin yargılanması çağrısında bulundu. Sosyal medyada bu kişilere yönelik şikâyetler yayılırken, bazıları güvenlik güçlerince gözaltına alındı, ancak mahkemelerin bu dosyalara henüz resmi bir işlem yapmadığı bildirildi. Bunun yanında bazı sosyal medya kullanıcılarının, muhaliflerin fotoğraflarını paylaşarak “Hesap günü gelecek” ifadesini kullandığı görüldü.

Sahada ise Irak İslami Direnişi olarak bilinen yapı altında faaliyet gösteren silahlı gruplar, Hamaney’in ölümünün ardından ilk saatlerden itibaren çok sayıda saldırı düzenledi. ‘Direniş’ adı, hem İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) hem de Irak’taki milis gruplar tarafından saldırıların gerçek faillerini gizlemek için kullanılan bir şemsiye kavram olarak değerlendiriliyor. Bu süreçte birçok milis liderinin ise kendilerini devlet yapısına entegre etme ve silahların devlet kontrolünde toplanması yönündeki taahhütleri nedeniyle hassas bir denge üzerinde hareket etmek zorunda kaldığı belirtiliyor.

Bir silahlı grup lideri, savaş boyunca militanlarının ABD hedeflerine ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) yönelik saldırılara katılıp katılmadığından emin olmadığını ifade ediyor. Ancak bu belirsizliğin gerçek bir bilgi eksikliğinden mi yoksa kasıtlı bir muğlaklıktan mı kaynaklandığı netlik kazanmış değil.

dfvfdev
Bağdat yakınlarındaki bir tarım bölgesinde konuşlanmış Halk Seferberlik Güçleri mensupları (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

Iraklı, Batılı ve güvenlik çevrelerinden isimlerle yapılan görüşmelerde, milis liderleri ile DMO’nun bu grupların devlet kurumları ile gayriresmi yapılar arasında nasıl hareket ettiğini nasıl koordine ettiği anlaşılmaya çalışıldı. Savaşın ise Irak’taki İran nüfuzunun karanlıkta kalan alanlarını daha görünür hale getirdiği değerlendiriliyor.

Farklı analizlere göre bu yapıların yönetim mekanizması konusunda çeşitli varsayımlar bulunuyor. Ancak genel kanı, İran’ın Irak hükümeti içindeki aktörler ile kendi kontrolü dışındaki silahlı gruplar arasında belirleyici bir ‘omurga’ rolü oynadığı yönünde. Bu iki alan arasında ise kaynaklar ve nüfuz üzerinde giderek sertleşen ve zaman zaman ölümcül boyutlara ulaşabilen bir güç mücadelesi yaşandığı ifade ediliyor.

Feodal nitelikteki milisler

Aracın, Bağdat’ın güneyindeki geniş tarım arazilerinden birinde küçük bir nehir kıyısındaki toprak yol boyunca yavaşça ilerlediği görülüyor. Ufka kadar uzanan manzara, kırılmış tuğla yığınları ve inşaat malzemeleriyle dolu bir kırsal alanı ortaya koyuyor.

Bölgede yaşayanlar, on yıllar boyunca bu topraklarda tahıl ve sebze yetiştirerek ürünlerini devlet ya da yerel pazarlara satıyordu. Bir kısmı 1960’larda başlatılan tarım reformu programlarından faydalanmıştı. Ancak bu düzen, 1980’lerdeki İran-Irak Savaşı ile birlikte zayıfladı ve 2003’teki ABD işgalinin ardından giderek çökmeye başladı.

Bağdat’ın güneyinden 70 yaşındaki bir kanaat önderi, bölgedeki mevcut durumu ‘şiddetli bir biçimde feodal düzene dönüş’ olarak tanımlıyor. Ona göre sahada yeni bir toprak sahipleri sınıfı ortaya çıkmış durumda ve bu durum yalnızca mülkiyet anlaşmazlıklarından ibaret değil; görünmeyen bir güç, kaynaklar üzerinde kontrol sağlıyor.

Yaşlı adam, yaklaşık yedi yıl önce kaybettiği ve Bağdat ile Babil arasındaki geniş arazileri kapsayan topraklarına nasıl el konulduğuna dair ayrıntılardan kaçınsa da, farklı kaynaklar süreci ‘silahlı grupların etkisi altında yürütülen bürokratik bir dolandırıcılık ağı’ olarak tanımlıyor.

Bölgedeki bazı kaynaklar, bu arazilerin ‘yatırım alanı’ görünümü altında silahlı gruplara ait tesislerin gizlendiği bir yapıya dönüştüğünü belirtiyor. Aynı kaynaklara göre bu gruplar, son savaşla birlikte daha gergin ve kuşkucu bir tutum sergilemeye başladı.

Şii bir milis lideri, süreci ‘Hizbullah’ın Lübnan’ın güneyinde geri çekildiği her karış alanın Irak’ta kilometrelerle telafi edilmesi’ şeklinde yorumluyor.

Ancak bu genişleme süreci, milis gruplar arasında zaman zaman çatışmalara da yol açıyor. Kontrol ve nüfuz değişimleri çoğu zaman küçük ölçekli gerilimleri ya da doğrudan silahlı çatışmaları tetikliyor. Temmuz 2025’te Bağdat’ın güneyindeki Dura bölgesinde bulunan Tarım Müdürlüğü’ne yeni bir müdür atanmasını engellemek isteyen bir grubun baskını sırasında çıkan çatışmada bir polis, bir sivil ve Ketaib Hizbullah mensubu bir kişi hayatını kaybetti. Olayın, aslında silahlı gruplar arasında nüfuz devri sürecinin bir parçası olduğu değerlendiriliyor.

Hükümet, olayın ardından ilgili kurum yöneticisinin sahte arazi sözleşmeleri düzenleyerek çiftçilerin arazilerini elinden almakla suçlandığını ve görevden alındığını açıkladı.

Resmî açıklama belirli bir çerçeve sunsa da, farklı kaynaklara göre Tarım Müdürlüğü’ndeki çatışma, aylar süren daha geniş bir siyasi ve ekonomik güç paylaşımı mücadelesinin son halkasıydı. Bir kaynak, durumu ‘milisler arasında kaynak yönetimi mücadelesi’ olarak tanımladı.

Benzer gerilimler daha önce de yaşanmıştı. 2020’den bu yana Irak’taki tüm silahlı grupları çatısı altında toplayan Halk Seferberlik Güçleri, eski DEAŞ karşıtı savaşçılar arasında öne çıkan bazı milis liderlerini gözaltına almış ve Bağdat’taki ofislerini kapatmıştı. Bunlar arasında Horasani Tugayı, Ceyş el-Muhtar ve bazı diğer grupların liderleri de bulunuyordu. Ayrıca, Bağdat ile Beyrut arasında finansal ve lojistik ağlar kurduğu iddia edilen bazı isimlerin de yasa dışı faaliyetlerle suçlandığı belirtiliyor.

frbrtb
Halk Seferberlik Güçleri kampında eğitim gören keskin nişancılar (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

Irak’ın farklı bölgelerinde yaşanan çiftlik yangınları, hastane ve iş yeri saldırıları ya da küçük ölçekli sabotajlar ise güvenlik kaynaklarına göre çoğu zaman silahlı gruplar arasındaki rekabetin dolaylı yansımaları olarak görülüyor.

Şii bir milis lideri, bazı grupların DMO adına finansal araç gibi çalıştığını, ancak elde ettikleri kaynaklar belirli sınırları aştığında sistem içinde cezalandırıldıklarını ve tasfiye edildiklerini öne sürüyor.

Ortadoğu’daki silahlı yapılar üzerine çalışan Amerikalı araştırmacı Nick Gaszeti ise Irak’taki milisler arasında zaman zaman ortaya çıkan çatışma ve tutuklamaların iki temel nedene dayandığını belirtiyor: kaynaklar üzerindeki yoğun rekabet ya da DMO’nun kontrolünü aşan kişi ve gruplara uyguladığı disiplin mekanizmaları.

Genişleme idaresi

Bu grupların bazı liderleri, DMO’ya karşı isyancı olarak değerlendiriliyor. Buna örnek olarak, Ebu’l Fazl el-Abbas grubunun lideri olan Evs el-Hafaci gösteriliyor. El-Hafaci, DEAŞ’a karşı Selahaddin ve Anbar vilayetlerindeki çatışmalarda yer almış olsa da zamanla Tahran’a yönelik söyleminin sertleştiği ifade ediliyor.

Halk Seferberlik Güçleri’ne bağlı bir güç, Temmuz 2019’da el-Hafaci’yi gözaltına almış ve Bağdat merkezindeki ofisini kapatmıştı. Dört ay sonra serbest bırakılan el-Hafaci, tutuklanmasının gerekçesinin Irak’taki İran projesini eleştirmesi ve Ekim 2019 protestolarında genç göstericilerin öldürülmesine karşı çıkması olduğunu açıklamıştı.

Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nden (CNRS) araştırmacı Hişam Davud, milisler arasındaki tekrarlayan gerilimlerin yalnızca nüfuz veya kaynak paylaşımıyla sınırlı olmadığını, aksine bu yapıların iç dönüşüm süreçlerinin bir yansıması olduğunu belirtiyor. Davud’a göre bu gruplar, ‘oluşum’ aşamasından çıkarak devlet ve toplum içinde yeniden konumlanma evresine girmiş durumda. Ancak Davud, özellikle İran’a bağlı milislerin tamamen bağımsız hareket etmediğini ve gerçekliği kendi iradeleriyle şekillendirme kapasitesine sahip olmadığını da vurguluyor.

Eski milletvekili Seccad Salim ise milisler arasındaki çatışmaların anlaşılmasında ekonomik kaynaklar üzerindeki rekabetin belirleyici olduğunu söylüyor. Salim’e göre nüfuz, yalnızca liderlerden ibaret değil; bu yapıların altında çalışan geniş bir ağ bulunuyor. Bu ağ; yerel kanaat önderlerini, aşiret liderlerini, tüccarları ve kamu sektöründeki orta düzey bürokratları da içeriyor. Bu kesimlerin çıkarlarının çatışması ise zaman zaman şiddetli gerilimlere dönüşüyor ve çoğu durumda bu anlaşmazlıklar DMO tarafından çözüme kavuşturuluyor.

DMO, bu rekabeti düzenlerken aynı zamanda Irak’taki genişleme sürecinden ekonomik ve stratejik kazanç da sağlıyor. Bu yapı, İran için önemli bir ‘finansal ağ’ işlevi görürken aynı zamanda bölgesel yayılmayı destekleyecek askeri altyapının kurulmasına da imkân tanıyor.

Söz konusu bölgeler, geçmiş yıllarda farklı ülkelerden gelen milislerin eğitim aldığı kampların yanı sıra füze ve insansız hava aracı depoları, özel hapishaneler, istihbarat merkezleri ve operasyon karargâhlarının kurulması için kullanıldı. Milis liderlerine göre bu tesisler, İran’ın bölgesel nüfuz ağının önemli bir parçasını oluşturuyor.

Bu liderlerden biri, her askeri tesisin çevresinde tarım arazileri, yatırım projeleri ve bazı durumlarda dinlenme tesisleri bulunduğunu, bu alanların milis üyeleri ve onlara bağlı ekonomik çevreler için bir yaşam ve kazanç alanı haline geldiğini ifade ediyor.

Son savaş sırasında bu genişleme modelinin sahadaki etkisi daha görünür hale geldi. Güney ve batı Irak’taki bazı tesislerden füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının gerçekleştirildiği, Körfez ülkelerine yönelik çok sayıda saldırının bu bölgelerden koordine edildiği belirtiliyor. Bağdat çevresinden ABD hedeflerine yönelik saldırılar düzenlenirken, kuzeyde Ninova ve Kerkük bölgelerinin de IKBY’ye yakın hedefler için kullanıldığı ifade ediliyor.

Farklı grupların yaşamı... Birleşme tarihi

Savaşın ikinci haftasında Irak’ta parlamento üyeleri, hükümet yetkilileri ve farklı güvenlik kurumlarına bağlı subaylar, İran Dini Lideri Ali Hamaney için düzenlenen anma toplantılarına ve sembolik cenaze törenlerine katıldı. Hamaney, kendi ülkesinde henüz resmi olarak defnedilmemiş olmasına rağmen bu törenler, karşıt aktörlerin doğrudan çatışmadan bir araya gelebildiği nadir alanlar olarak dikkat çekti. Gözlemciler, bu ortamı ‘devlet içine entegre olanlar’ ile ‘direniş hattında bekleyenler’ arasında geçici bir ateşkes ve aynı siyasi gemide bulunma hali olarak tanımlıyor.

Irak’taki kamusal alanda gri alanın giderek ortadan kalktığı ve orta yol görüşlerin ifade edilmesinin zorlaştığı belirtiliyor. X platformunda tanınmış bir blog yazarının aktardığına göre, Bağdat’taki İran Büyükelçiliği’nde düzenlenen bir toplantıda, bir İranlı diplomatın İran lehine yazı yazmayan Iraklı bir aktivisti açıkça azarladığı ifade edildi.

Bu atmosferle paralel olarak, Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri’nin Güney Irak’taki bir aşiretin mensuplarının saldırısına uğradığı, söz konusu aşiretin ise silahlı gruplarla organik bağlara sahip olduğu ve İran’a bağlılık ağının bir parçası olduğu iddia ediliyor.

Şii milis gruplarının siyasete entegre olmasına rağmen İran nezdinde tamamen kabul görmediği, özellikle savaş sürecindeki karşılıklı hava saldırıları sonrasında Tahran’ın bu yapılara yönelik memnuniyetsizliğinin arttığı belirtiliyor. 17 Mart 2026’da İran Dini Lideri’nin Lübnan’daki ofis yöneticisi Muhammed Esed Kasir’in, Irak’taki Koordinasyon Çerçevesi liderlerinin İran’a destek konusundaki ‘tereddütlü tutumlarını’ eleştirdiği aktarıldı.

Yerel basında yer alan tahminlere göre, Kasım 2025 seçimlerinde silahlı grupların temsilcileri Temsilciler Meclisi’nde 100’den fazla sandalye kazandı. Bu sonuçların ardından hükümet kurma sürecinin oldukça yoğun rekabet ve iç çatışmalarla ilerlediği, milis grupların bakanlık paylaşımları ve üst düzey atamalar üzerinde belirleyici olmaya çalıştığı ifade ediliyor.

Şii bir siyasi lider, milis temsilcilerinin Koordinasyon Çerçevesi içinde tek başına karar alma gücüne sahip olmadığını, ancak kendi çıkarlarına aykırı gördükleri süreçleri kolaylıkla bloke edebildiklerini belirtiyor.

Savaşın, Irak’taki silahlı grupların hem yürütme hem de yasama kurumlarına en geniş ölçekte entegre olduğu dönemle aynı zamana denk geldiği ifade ediliyor. Bu süreç, 2003’te Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden bu yana en kapsamlı kurumsal entegrasyon olarak değerlendiriliyor.

Milislerin devlete entegrasyonunun ilk büyük adımı ise Haziran 2004’te atıldı. O dönemde ABD’nin Irak’taki sivil yöneticisi Paul Bremer tarafından çıkarılan 91 numaralı karar, milislerin yasaklanmasıyla birlikte devlet yapısına entegre edilmelerine izin verdi. Bu düzenleme, daha sonra İran nüfuzunun güçlendiği ‘gri alanın’ kurumsal temelini oluşturdu.

Bir emekli İçişleri Bakanlığı subayına göre, bu süreçte milisler devlet kurumlarına adeta bir yatırım sözleşmesi yapar gibi giriyor, ancak gerçekte bunun siyasi bir nüfuz sızması anlamına geldiği ifade ediliyor. Subay, “Bir milis grup bakanlığa girdiğinde bu bir ihale gibi görünüyordu, ama aslında sistemin içine yapılan bir siyasi girişimdi” değerlendirmesinde bulundu.

(video)

Birleştirme oyununun sırları

Her yeni entegrasyon dalgasıyla birlikte, resmî çerçevenin dışında yeni uzantıların ortaya çıktığı, böylece iç kurumsal yapı ile silahlı dış aktörler arasında nüfuzun yeniden dağıtıldığı bir döngünün sürdüğü ifade ediliyor. Bu süreç, aynı zamanda rekabetçi bir büyüme dinamiğiyle birlikte zaman zaman gerilim ve çatışmaları da beraberinde getiriyor.

Araştırmacı Hişam Davud’a göre bu grupların bir kısmı 2003 sonrası doğrudan kurulurken, bir bölümü de Mukteda es-Sadr liderliğindeki Sadr Hareketi içinde yaşanan çoklu bölünmelerden ortaya çıktı. Davud, Sadr Hareketi’nin başlangıçta farklı eğilimleri barındıran geniş bir çatı işlevi gördüğünü, ancak zamanla bu yapının parçalanarak bağımsız ve zaman zaman rakip oluşumlara dönüştüğünü belirtiyor.

2005-2010 yılları arasında ilk büyük kurumsal sızma dönemi yaşandı. Bu süreçte Bedir Örgütü ve Mehdi Ordusu gibi yapılar İçişleri Bakanlığı ve kolluk kuvvetleri içinde yer almaya başladı ve aynı zamanda siyasi etkilerini artırdı. Davud’a göre bu dönemde yalnızca ideolojik milisler değil, aynı zamanda yerel karakterli gruplar da ortaya çıktı. Bu yapılar, aşiret bağlarının kayıt dışı ekonomiyle birleşmesi sonucu ‘savaş ekonomisi aktörlerine’ ya da mafyatik örgütlenmelere benzeyen yapılar olarak tanımlanıyor.

‘Devlet içinde devlet’ görünümünün ilk kez belirginleştiği dönem, DEAŞ’ın Irak topraklarının üçte birini ele geçirmesinden önceki yıllara denk geliyor. O dönemde Nuri el-Maliki hükümeti, ABD ile çekilme anlaşması yaparken, aynı zamanda Asaib Ehli’l Hak gibi gruplar yeni silahlı yapılanmalarını kurarak sahada daha aktif hale geldi.

Davud, üçüncü bir milis tipolojisine daha dikkat çekiyor. Buna göre 2011-2014 arasında, özellikle Suriye krizinin de etkisiyle, devlet tarafından desteklenen ve devlet kaynaklarıyla büyüyen yeni silahlı yapılar ortaya çıktı. Bu gruplar devlet dışında değil, devletle paralel şekilde gelişti ve en başından itibaren kamu kaynaklarına bağımlı hale geldi. Bu durum onların daha çok rant ekonomisine dayalı, karar mekanizması açısından ise daha sınırlı bağımsızlığa sahip yapılar haline gelmesine yol açtı.

2014-2017 dönemi ise bu yapıların en büyük meşruiyet kazanımını elde ettiği evre olarak görülüyor. DEAŞ’a karşı savaş, on binlerce kayıp veren milis gruplara hem yasal tanınma hem de siyasi ve toplumsal kabul sağladı. Halk Seferberlik Güçleri çerçevesi altında bu gruplar, ‘devleti kurtaran güç’ olarak konumlandırıldı ve bu durum onlara hem sembolik hem de kurumsal bir meşruiyet kazandırdı.

Son yıllarda ise silahlı grupların devletin neredeyse tüm alanlarına yayıldığı, bakanlıklar, sınır kapıları, ticari sözleşmeler ve yatırım ağları üzerinde etkili hale geldiği belirtiliyor. Üye sayılarındaki artışla birlikte bu yapıların artık yalnızca askeri değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir güç haline dönüştüğü ifade ediliyor.

Koordinasyon Çerçevesi destekçileri, milislerin devlet üzerindeki etkisinin abartıldığını savunsa da son savaşın devlet ile milisler arasındaki sınırları büyük ölçüde bulanıklaştırdığı değerlendiriliyor.

Salim, milislerin Irak’taki siyasi yapıyı fiilen yönettiğini ve bunun İran nüfuzunun temel unsurlarından biri olduğunu savunuyor. Ona göre başbakanın uluslararası kabul görmesi bile bu yapısal gerçekliği değiştirmiyor.

Bazı yorumlara göre, milislerin devlet içine yerleşmesi 20 yıl önce başlayan ve giderek büyüyen bir sürecin sonucu. Bu süreçte grupların devletle entegrasyonu arttıkça güçlerinin de büyüdüğü, yani ‘küçük bir kar topunun çığa dönüşmesi’ benzetmesi yapılıyor. Bu yaklaşım, ABD’nin silahlı grupların sisteme entegre edilerek etkilerinin azaltılabileceği yönündeki varsayımının hatalı olduğunu savunuyor.

Bu stratejinin en ileri aşamasının, 2022’de Muhammed Şiya es-Sudani’nin başbakanlığa gelmesiyle birlikte düşünüldüğü ifade ediliyor. Washington’un o dönemde Bağdat’ta silahlı grupların devlet içinde ‘yumuşak bir şekilde kurumsallaştırılabileceği’ beklentisine sahip olduğu belirtiliyor.

Bazı analizlere göre Irak’taki milislerin devlet içine entegrasyonu, DMO için bir başarı hikâyesi olarak görülüyor. Nick Gaszeti’ye göre Irak, milis yapılanmalarının gelişmesi için son derece elverişli bir zemin sunuyor ve bu yapıların devlet kurumlarına entegre edilmesi, DMO için stratejik bir avantaj yaratıyor.

dergrth
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, Bağdat’ta düzenlenen bir toplantıda Nuri el-Maliki ile Kays el-Hazali’nin arasında duruyor. (Arşiv – AFP)

Gaszeti ayrıca DMO’nun, devlet kurumlarına entegre edilecek kadroları önceden ideolojik ve maddi olarak şekillendirdiğini, böylece bu kişilerin kamu görevlerine girdiklerinde yüksek düzeyde sadakat gösterdiklerini ifade ediyor.

Davud ise bu tabloyu Sudani’nin yükselişiyle birlikte oluşan siyasi denge üzerinden açıklıyor. Davud’a göre bu durum, farklı milis ağlarının ekonomik ve siyasi taleplerini dengeleyebilecek bir güç yapısının ortaya çıkması anlamına geliyor.

Bazı kaynaklara göre bu çıkar dengeleri zaman zaman İran içindeki aktörlere bile baskı unsuru oluşturacak düzeyde mali ve siyasi araçların devreye sokulmasına yol açabiliyor.

Yenilenme... Daha fazla kazanç mı?

Savaş boyunca Yeşil Bölge, çoğu ABD Büyükelçiliği ve hükümet tesislerini hedef alan yüzlerce roket ve İHA saldırısına maruz kaldı. Washington, Temmuz 2025’teki 12 günlük savaş sırasında Sudani hükümetinin olağan çatışma kurallarını koruyacağını beklerken, süreç ‘sert milis yapıları’ nedeniyle iki ülke arasındaki dengelerin bozulduğunu ortaya koydu.

Bu savaşın, Irak’ta devlet dışı aktör olarak görülen silahlı gruplara dair belirsizliği daha da görünür hale getirdiği belirtiliyor. Bu yapılar artık devletin dışında değil, büyük ölçüde içinde konumlanmış durumda. Sudani, son parlamento seçimlerinde yaklaşık 45 sandalye kazanan bir blok üzerinden ikinci dönem için siyasi zemin oluşturmaya çalışıyor. Bu blok içinde İran’a yakın silahlı grupların etkisi dikkat çekiyor.

Sudani’nin liderlik ettiği İmar ve Kalkınma Koalisyonu, farklı siyasi partiler ve milis gruplardan oluşan heterojen bir yapı olarak tanımlanıyor. Bu yapı içindeki aktörler, savaş sürecinde Irak içinde gerçekleştirilen bazı saldırılarla ilişkilendirilen İran yanlısı güçler olarak görülüyor.

Bu grupların hem devlet kurumlarına entegre olup hem de aynı zamanda saldırılar düzenleyebilmesi, ‘çifte yapı’ tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Farklı açıklamalar olsa da sahadaki tabloya göre bu ikili yapı devam ediyor.

Eski bir Iraklı yetkili, hükümet güçlerinin ABD Büyükelçiliği’ne yönelik bir İHA saldırısından sonra küçük bir hücreyi yakaladığını aktardı. Soruşturma sırasında, bir milis liderinin hükümete ilginç bir talepte bulunduğu ve gözaltındaki kişilerin kendi grubuna bağlı olduğunu ancak saldırıyı kendisinin onaylamadığını söylediği belirtiliyor.

Başlangıçta bazı gözlemler, DMO’nun farklı milis gruplardan oluşan seçkin bir saldırı gücünü doğrudan yönettiğini öne sürüyordu. Ancak daha yakın analizler, özellikle Kudüs Gücü aracılığıyla her milis yapının içinde ayrı hücreler oluşturulduğunu gösteriyor.

Salim’e göre İran, Irak’taki her milis yapıyı ayrı ayrı yönetiyor ve her yapının içinde doğrudan Tahran’a bağlı hücreler bulunuyor. Salim, İran’ın Lübnan’daki Hizbullah ya da Yemen’deki Husi hareketini daha merkezi bir yapı üzerinden yönettiğini, ancak Irak’ta daha parçalı ve çok katmanlı bir model uyguladığını belirtiyor.

Nisan 2025’te bazı Şii milis gruplarının, DMO’nun ABD ile doğrudan çatışmadan kaçınmak için ağır silahların devredilmesini de içeren talimatlar ilettiğini açıkladığı belirtiliyor. Mart 2026’da ise bazı grupların ABD Büyükelçiliği’ne yönelik saldırıların durdurulmasını içeren bir ateşkesi kabul ettiği ifade ediliyor.

Ancak sahadaki gizli hücre yapıları nedeniyle, milis liderlerinin yaptığı anlaşmaların sahadaki tüm unsurları bağlamadığı, bu nedenle siyasi mutabakatlar ile fiili eylemler arasında fark oluştuğu değerlendiriliyor.

fgbnhyu
Bağdat’ın Yeşil Bölgesi’ndeki bir caddede bulunan isimsiz bir duvar resmi ve slogan (Şarku’l Avsat)

ABD Hazine Bakanlığı’nın nisan ortasında Asaib Ehli’l Hak’ı, Kuzey Irak’taki ABD güçlerine yönelik İHA saldırılarında İran yapımı sistemler kullanmakla suçlayarak yaptırım uygulaması da bu tabloyu güçlendiren bir gelişme olarak öne çıkıyor.

Sudani döneminde siyasi dilini değiştirmeye çalışan Kays el-Hazali’nin, hem söylem hem de örgütsel yapı açısından dönüşüm geçirdiği izlenimi oluşsa da, eski bir ABD Dışişleri yetkilisi bu değişimin ne ölçüde gerçek bir yapısal dönüşüm olduğu konusunda şüphelerini koruyor. Yetkiliye göre bu durum, 2006’da Mukteda es-Sadr çizgisinden ayrılan Hazali’nin siyasi evriminin hâlâ yakından izlenmesini gerektiren bir süreç olduğunu gösteriyor.

Irak Savaşı’nın ertesi günü

Ateşkesin ilan edilmesinden ve Washington ile Tahran arasında sonuçsuz kalan müzakerelerin başlamasından bu yana, ABD’nin Bağdat’taki iktidar yapısını değiştirmeye yönelik sert baskılarını sürdürdüğü belirtiliyor. Ancak Salim’e göre savaş, “Bağdat’ı kimin yönettiğini” açık biçimde ortaya koydu: ‘milisler’. Salim, görüşmelerin İslamabad’daki sonuçlarından bağımsız olarak İran’ın Bağdat’ta belirleyici kazanç elde ettiğini savunuyor.

Buna karşın Davud, savaş sonrası döneme ilişkin daha karmaşık bir tablo çiziyor. Davud’a göre Irak devleti ne tamamen çökecek ne de güçlü ve merkezi bir yapıya kavuşacak; bunun yerine gelir kaynaklarını elinde tutan ancak fiilen farklı güç ağları arasında paylaştırılmış geçişken bir devlet modeli ortaya çıkacak.

ABD’nin baskılarının, Şii siyasi partileri yeni hükümet kurma sürecinde daha kontrollü adımlar atmaya zorladığı, özellikle Halk Seferberlik Güçleri’nin devlet içindeki rolünün sınırlandırılması yönünde bir çabanın bulunduğu ifade ediliyor. Ancak İran’ın bu girişimlere güçlü bir direnç gösterdiği belirtiliyor.

Bu süreç, Koordinasyon Çerçevesi liderleri için kritik bir eşik olarak görülüyor. Söz konusu aktörler, ya artan bölgesel değişkenler içinde yeni bir siyasi anlaşma üzerinden nüfuzlarını korumak ya da silahlı güçlerini muhafaza ederek yeni kazanımlar elde etmeye devam etmek arasında bir seçim yapmak durumunda kalıyor.

Bir Koordinasyon Çerçevesi yetkilisi ise Irak bağlamında ideolojinin tek belirleyici unsur olmadığını, siyasi dönüşümün çıkar ve güç dengeleriyle şekillendiğini ifade ediyor. Bu nedenle Halk Seferberlik Güçleri’nin gelecekteki dönüşümünün, hem pragmatik çıkarları hem de ideolojik bağlılıkları içeren hibrit bir yapıya dönüşeceği değerlendiriliyor.

Davud’a göre ise Irak’taki geleceğin devlet modeli, milis sonrası bir devlet olmaktan ziyade, milis varlığını tamamen ortadan kaldırmak yerine onu siyasi sistem içinde yeniden tanımlayan bir yapıya dönüşecek. Bu modelde devlet, silahlı grupları dışlamak yerine onları yönetilen bir güç alanı olarak sistemin içine dahil edecek.

Bağdat’ta ise mevcut iktidar ittifakı, hem çatışmayı sürdüren hem de silahı bırakmayan ve aynı zamanda siyasi pazarlıklar yürüten bir yapı olarak görülüyor. Bu durum, ABD ile İran arasındaki ‘ne savaş ne barış’ halinin bölgesel yansıması olarak değerlendiriliyor.

Yeşil Bölge’deki ‘kaçınılmaz düşüş’ temalı duvar resmindeki silahlı figürlerin ise kazançlarını korumak için silah taşıyan ancak onu kullanmaktan kaçınan siyasi aktörleri sembolize ettiği yorumları yapılıyor.


Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
TT

Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos, Sudan’daki sahadaki karmaşık tabloya rağmen Washington’ın gerilimi düşürme sürecinin başarı şansına hâlâ inandığını belirterek, yıllardır süren çatışmada “askeri bir çözüm olmadığını” söyledi. Boulos, çatışan taraflara yönelik dış mali ve askeri desteğin durdurulmasının önemini vurguladı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a verdiği özel demeçte Sudan’daki gelişmelerin yanı sıra bölgesel dosyalar ve Etiyopya’nın Hedasi (Rönesans) Barajı anlaşmazlığına da değinerek, “Gerilimin azaltılması ve kalıcı bir çözüme ulaşılması için uygulanabilir bir yol var. Bu süreç, tarafların kendilerine sunulan insani ateşkesi ön koşulsuz kabul etmesiyle başlıyor” dedi.

Sudan’daki tüm tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini ifade eden Boulos, “Düşmanlıkların sona erdirilmesi, insani yardımların tam, güvenli ve engelsiz şekilde ulaştırılması gerekiyor. İnsani yardımlar konusunda hiçbir ön koşul veya siyasallaştırma olmamalı” diye konuştu.

Gerçek bir ateşkes ilerlemesinin neden geciktiğine ilişkin soruya ise Boulos, “Sorumluluk Hem Hızlı Destek Kuvvetleri’nin hem de Sudan ordusunun omuzlarında. Tarafların insani ateşkese ulaşması ve buna bağlı kalması, vahşetin sona ermesi ve Sudan halkının yaşadığı büyük acıların hafifletilmesi için gerekli” yanıtını verdi.

Boulos, Suudi Arabistan, Mısır, ABD ve BAE’den oluşan dörtlü grubun müzakere edilmiş bir çözüm ve uygulanabilir bir siyasi yol konusunda hemfikir olduğunu belirterek, “Herkes Sudan’daki bu vahşetin sona ermesini ve istikrarın sağlanmasını istiyor. Çünkü sürdürülebilir bir askeri çözüm yok” ifadelerini kullandı.

dscfdebfd
Boulos’un, geçtiğimiz Nisan ayının ortasında Berlin’de Sudan’daki insani krizi ele almak üzere düzenlenen konferansa katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD’li yetkili ayrıca, çatışan taraflara sağlanan dış mali ve askeri desteğin kesilmesinin önemini yineleyerek, “Hem Hızlı Destek Kuvvetleri hem de Sudan ordusu çatışmaları durdurmalı, insani yardımların ülkenin tüm bölgelerine engelsiz ulaşmasına izin vermeli, sivilleri korumalı ve kapsayıcı bir diyaloga dayalı kalıcı müzakere edilmiş barış için adım atmalı” dedi.

Hedasi Barajı

Boulos, 20 Nisan’da Kahire’ye giderek Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü. Görüşmede Etiyopya’nın Hedasi Barajı krizi de ele alındı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başkan Trump’ın Ocak 2026’da ABD’nin Mısır ile Etiyopya arasında Hedasi Barajı konusunda “sorumlu ve nihai bir çözüme ulaşılması” için yeniden arabuluculuğa hazır olduğunu dile getirdiğini söyledi.

ervfrbvf
Mısır Cumhurbaşkanı’nın, geçtiğimiz 20 Nisan’da Trump’ın kıdemli danışmanı ile gerçekleştirdiği görüşme sırasında (Boulos’un X hesabı üzerinden)

ABD’nin Nil Nehri konusunda tüm tarafların ihtiyaçlarını dikkate alan diplomatik bir çözümü desteklediğini belirten Boulos, “Kapsamlı bir anlaşmaya ulaşmanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Bunun müzakere edilmesi ve sonuçlandırılması için destek vermeye hazırız” dedi.

Mısır, 2024 yılında Etiyopya ile yıllardır süren Hedasi Barajı müzakerelerini, Kahire’nin açıklamasına göre “Etiyopya tarafında siyasi irade eksikliği” nedeniyle durdurmuştu. Addis Ababa ise barajın “kalkınma amacı taşıdığını ve aşağı kıyıdaş ülkelere zarar vermeyi hedeflemediğini” savunuyor.

Doğu Kongo krizi

Sudan ve Etiyopya dosyalarının yanı sıra üçüncü yılına giren Doğu Kongo’daki gerilim de gündemde yer aldı. Washington bölgede tansiyonu düşürmek için önemli bir rol oynuyor.

Boulos, “Şiddetli çatışmayı sona erdirme imkânı var” diyerek, Trump’ın Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Ruanda arasında “tarihi bir barış anlaşması” imzalandığını açıkladığını hatırlattı.

“Bu anlaşma, 30 yıldır süren inanılmaz derecede şiddetli çatışmayı sona erdirecek bir barış yolu sunuyor. Hiçbir şey kolay değil” diyen Boulos, Katar’ın ABD ve diğer taraflarla birlikte çatışmanın sona erdirilmesinde oynadığı role teşekkür ettiklerini ifade etti.

Afrika Birliği, Togo ve İsviçre’nin de müzakereleri destekleme konusunda önemli roller üstlendiğini belirten Boulos, ABD’nin Doğu Kongo’daki devam eden şiddetten büyük endişe duyduğunu ve bölgesel ortaklarla ateşkesi güçlendirmek için yakın çalıştığını söyledi.

Boulos, “Ruanda’nın M23 hareketine verdiği desteği sona erdirmesi ve Washington anlaşmaları uyarınca Doğu Kongo’dan çekilmesi gerekiyor” dedi.

Diplomatik çabaların sürdüğünü belirten ABD’li yetkili, “Tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlamak için elimizdeki tüm araçları kullanmayı sürdüreceğiz. Devam eden diplomatik görüşmelere ilişkin başka yorumumuz yok” ifadelerini kullandı.

İran savaşı

Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Boulos, İran’a yönelik sert eleştirilerde bulunarak Washington’ın tutumunda geri adım olmadığını, özellikle de İran’ın nükleer silah edinmesine karşı olduklarını vurguladı.

Boulos, “İran, dünyada devlet düzeyinde terörizmin bir numaralı destekçisidir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Taliban, El Kaide ve diğer terör ağlarını destekliyor” dedi.

İran Devrim Muhafızları’nın ABD ve Avrupa Birliği dâhil birçok ülke tarafından yabancı terör örgütü olarak sınıflandırıldığını belirten Boulos, İran rejimindeki bazı isimlerin de terörist olarak tanımlandığını söyledi.

ABD’nin Tahran konusundaki pozisyonunun değişmediğini ifade eden Boulos, “Amerikan tutumu açık ve nettir: İran’ın nükleer silah sahibi olmasına izin verilemez” diye konuştu.

Şubat ayının sonunda İsrail ve ABD, İran’a karşı savaş başlatmış, ardından Washington 8 Nisan’da yürürlüğe giren bir ateşkes ilan etmişti. Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülen süreç, dünya ekonomilerini etkileyen çatışmanın tamamen sona erdirilmesini hedefliyor.


İbrahim Akil başta olmak üzere İsrail’in Lübnan’da öldürdüğü Rıdvan Gücü komutanları kimler?

7 Mayıs 2026 Çarşamba akşamı düzenlenen saldırının ardından, Beyrut’un güney banliyösünde İsrail hava saldırısıyla yıkılan binanın enkazında arama yapan kurtarma ekipleri (AP)
7 Mayıs 2026 Çarşamba akşamı düzenlenen saldırının ardından, Beyrut’un güney banliyösünde İsrail hava saldırısıyla yıkılan binanın enkazında arama yapan kurtarma ekipleri (AP)
TT

İbrahim Akil başta olmak üzere İsrail’in Lübnan’da öldürdüğü Rıdvan Gücü komutanları kimler?

7 Mayıs 2026 Çarşamba akşamı düzenlenen saldırının ardından, Beyrut’un güney banliyösünde İsrail hava saldırısıyla yıkılan binanın enkazında arama yapan kurtarma ekipleri (AP)
7 Mayıs 2026 Çarşamba akşamı düzenlenen saldırının ardından, Beyrut’un güney banliyösünde İsrail hava saldırısıyla yıkılan binanın enkazında arama yapan kurtarma ekipleri (AP)

İsrail’in dün (Çarşamba) akşamı Beyrut’un güney banliyösündeki Haret Hreik bölgesine düzenlediği hava saldırısında Ahmed Galib Ballut’un öldürüldüğünü açıklaması, “Aksa Tufanı” savaşının başlamasından bu yana Hizbullah’a bağlı “Rıdvan Gücü” komutanlarını hedef alan suikast zincirini yeniden gündeme taşıdı. Söz konusu saldırılar, örgütün en seçkin askeri biriminin komuta yapısını zayıflatmayı amaçlayan yoğun bir operasyonun parçası olarak değerlendiriliyor.

Çatışmaların ilk aylarından itibaren “Rıdvan Gücü”, gerek Güney Lübnan’da gerekse Beyrut’un güney banliyölerinde İsrail saldırılarının başlıca hedefi hâline geldi. İsrail, saldırı operasyonlarını yöneten, İHA birliklerini yönlendiren ve karmaşık askeri operasyonları denetleyen saha ve askeri liderleri sistematik biçimde takip etti.

İsrail ordusu sözcüsü Ella Wawiya, dün (Çarşamba) günü yaptığı açıklamada, “İsrail ordusu, Hizbullah’ın elit komando birliği olan Rıdvan Gücü’nde birlik komutanı olarak görev yapan Ahmed Galib Ballut’u Beyrut’un güney banliyösünde düzenlenen saldırıyla etkisiz hâle getirdi” dedi.

İsrail’e göre Ballut, yıllar boyunca Rıdvan Gücü içinde çeşitli görevlerde bulundu. Bunların en önemlisi operasyon komutanlığıydı. Bu görev kapsamında birliğin “İsrail ordusuna karşı savaş hazırlığı ve alarm seviyesinden” sorumlu olduğu belirtildi.

Ella Wawiya, Ballut’un “Rıdvan Gücü’nün kapasitesini yeniden inşa etme çalışmalarında” rol oynadığını ve özellikle İsrail’in uzun süredir ciddi bir tehdit olarak gördüğü “Celile’yi işgal planı” üzerinde çalıştığını öne sürdü.

Son aylarda, bu elit güç içinde kritik roller üstlenen çok sayıda komutanın geçmişi ve faaliyetleri ortaya çıkarken, söz konusu isimler İsrail’in açık suikast savaşının doğrudan hedeflerine dönüştü.

Visam Tavil... İlk büyük hedef

Visam Hasan Tavil, “Aksa Tufanı” sonrası başlayan çatışmalarda İsrail’in öldürdüğünü açıkladığı ilk önemli Rıdvan Gücü komutanı oldu. 1970 yılında Sur kentinde doğan Tavil, genç yaşta Hizbullah’a katıldı ve zamanla örgütün askeri yapılanmasında yükseldi.

İsrail açıklamalarına göre Tavil, dış operasyonlar ve askeri üretim dosyalarının sorumlularından biri olarak biliniyordu. Aynı zamanda Hizbullah’ın merkezi Şura Konseyi üyesiydi ve bu durum onu örgütün askeri yapısı içinde etkili figürlerden biri hâline getiriyordu.

sdrevgf
Hizbullah yetkililerinden Visam Tavil (Hizbullah medyası)

8 Ocak 2024’te İsrail’e ait bir İHA, Güney Lübnan’daki Hirbet beldesinde içinde bulunduğu aracı hedef aldı. Bu operasyon, Rıdvan Gücü komutanlarına yönelik yeni bir suikast aşamasının başlangıcı olarak değerlendirildi.

Muhammed Nasır... Batı sektörünün komutanı

Muhammed Nasır, Güney Lübnan cephesinin batı sektöründen sorumlu olan ve Rıdvan Gücü’ne bağlı “Aziz Birimi”nin önde gelen komutanlarından biri olarak öne çıktı.

1965 yılında Güney Lübnan’daki Haddatha beldesinde doğan Nasır, 1986’da Hizbullah’a katıldı. İsrail işgali döneminde İsrail ordusuna karşı operasyonlara katıldı. Daha sonra askeri rolü genişledi ve 2011-2016 yılları arasında Suriye’de rejim güçleri yanında savaştı.

vfvbggfr
Hizbullah yöneticilerinden İbrahim Akil (Dolaşımda)

2015’te komutan Hasan Muhammed el-Hac’ın Suriye’de öldürülmesinin ardından “Aziz Birimi”nin sorumluluğunu üstlendi. “Aksa Tufanı’na destek” sürecinde İHA, füze ve karma operasyonları yönetti. İsrail, Temmuz 2024’te Sur kentinde aracına düzenlenen saldırıyla Nasır’ın öldürüldüğünü duyurdu.

İbrahim Akil ve Ahmed Vehbi... En deneyimli halkaya darbe

Saha komutanlarının öldürülmesi Rıdvan Gücü üzerinde operasyonel baskı oluştururken, planlama ve eğitimden sorumlu üst düzey isimlerin hedef alınması Hizbullah açısından daha hassas bir gelişme olarak görüldü. Bu durum, özellikle İbrahim Akil ve Ahmed Vehbi’nin öldürülmesiyle açık şekilde ortaya çıktı.

Rıdvan Gücü komutanı olan İbrahim Akil, Hizbullah’ın askeri kanadının kurucu isimlerinden biri kabul ediliyordu. 1980’li yıllarda örgüte katılan Akil, zaman içinde Hizbullah’ın en önemli askeri liderlerinden biri hâline geldi.

Adı birçok hassas güvenlik ve askeri dosyayla ilişkilendirildi. ABD, Akil’i 1983 yılında Beyrut’taki ABD Büyükelçiliği’ne düzenlenen saldırı ile aynı yıl ABD Deniz Piyadeleri karargâhına yönelik bombalı saldırıya katılmakla suçluyor. Hizbullah içinde ise “Cihat Konseyi” üyesiydi ve Rıdvan Gücü’nün askeri kapasitesinin geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Ayrıca örgütün Suriye savaşına müdahil olmasının ardından operasyonların yönetiminde görev aldı.

İsrail, 20 Eylül 2024’te Beyrut’un güney banliyösündeki Cemus bölgesinde Rıdvan Gücü toplantısını hedef alan hava saldırısında Akil’i öldürdüğünü açıkladı. Saldırıda birimin çok sayıda üst düzey saha komutanı da hayatını kaybetti.

Ahmed Vehbi... Eğitim ve pusuların mimarı

Ahmed Vehbi ise Rıdvan Gücü savaşçılarının hazırlanması ve eğitilmesinin başlıca mimarlarından biri olarak görülüyordu. Hizbullah’ın kuruluş dönemine yakın bir tarihte örgüte katıldı ve İsrail işgaline karşı operasyonlarda yer aldı. 1984’te İsrail tarafından esir alındı.

Vehbi’nin adı daha sonra, 1997 yılında İsrail’in elit deniz komandosu Şayetet 13 birliğini hedef alan “Ensariye Pususu”na katılan isimler arasında öne çıktı. Ardından Hizbullah içinde merkezi eğitimden sorumlu görevler üstlendi.

İsrail ordusuna göre Vehbi, 2012’den itibaren Rıdvan Gücü’nün eğitim faaliyetlerini yönetti ve birliğin insan kaynağı ile askeri kapasitesinin geliştirilmesinde kilit rol oynadı. Ayrıca Visam Tavil’in öldürülmesinin ardından ek sorumluluklar üstlendi.

Vehbi de Eylül 2024’te İbrahim Akil’i öldüren aynı saldırıda hayatını kaybetti. Bu saldırı, Rıdvan Gücü’nün kuruluşundan bu yana aldığı en ağır darbelerden biri olarak nitelendirildi.