Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (3) : Etiyopya’nın Nahda Barajı Mısır’ın ulusal güvenliğine tehdit oluşturuyor

Mısır’ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınması ve geri dönüş girişimleri

Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı
Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı
TT

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (3) : Etiyopya’nın Nahda Barajı Mısır’ın ulusal güvenliğine tehdit oluşturuyor

Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı
Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin Sudan’daki basın toplantısı

Eski Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin, ‘Olayların Merkezinde’ başlıklı hatıratına dair hazırladığımız yazı dizisinin üçüncü ve son bölümünde, Etiyopya’nın Nil Nehri üzerinde Nahda Barajı’nı inşa etme kararı almasının Mısır’daki yansımaları ele alınıyor. Mursi’nin azledilmesinin ardından Mısır’ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınması ve birliğe geri dönüş süreci aktarılıyor.   
Mısır için Mavi ve Beyaz Nil nehirleri antik çağlardan beri son derece önemli olmuştur. Etiyopya’nın bu nehirler üzerine Nahda Barajı’nı kurma kararı, Mısır tarafından, Nil sularındaki tarihi haklarının tehdit edilmesi olarak değerlendirilmiştir.  
Etiyopya Nahda (Rönesans) Barajı’nı inşa etmeyi 2010 yılında kararlaştırdı. Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in Afrika'ya olan ilgisi, yönetiminin son yıllarında keskin bir düşüş yaşamaktaydı. 25 Ocak 2011 devriminden sonra ülkenin içinde bulunduğu kaotik durum, baraj meselesinin ülke gündeminde yer almasını geciktirdi.  
Fehmi, nehir sularının paylaşımı konusunda Nil Havzası ülkeleriyle iş birliğinin, dışişleri bakanı olduğu bir yıl boyunca Mısır'ın dış politikasının öncelikli konularından olduğunu belirtiyor. Baraj sorununun Mısırlılar arasında giderek artan bir endişe kaynağı haline geldiğini ve bunun siyasi duyarlılığı artırdığını söylüyor.  
 Fehmi ayrıca, Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrilmesinden sonra Mısır’ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınması sürecini ve bu süreçte Afrika ile ilişkileri yeniden tesis etmek için atılan adımları ve gösterilen çabaları şöyle değerlendiriyor:   
 Dışişleri bakanı olduğum bir yıl boyunca, Nil Havzası ülkeleriyle nehir sularının paylaşımı konusundaki müzakereler, Mısır'ın dış politikası için en önemli öncelikti. Geçici Cumhurbaşkanı Adli Mansur başkanlığındaki Milli Güvenlik Kurulu, bölgesel konulara odaklanmaya büyük önem vermekteydi. Nil nehri deltası, geniş Mısır topraklarının yüzde 4’üne tekabül etmektedir. Mısır Nil Nehri’nin bir armağanıdır, zira Mısır hem içme suyu hem de tarımsal kullanımda, su ihtiyacının yaklaşık yüzde 97'sini Nil Nehri’nden karşılamaktadır. Bu nedenle 1929 ve 1959’da, Nil suları üzerindeki haklarını düzenleyen birçok uluslararası anlaşmaya imza atmıştır. 
Yıllar içinde, Afrika ülkeleri Avrupa işgalinden kurtularak bağımsızlıklarını kazanmaya başladı. Bu ülkelerde büyük demografik değişikliklere tanık olundu. Artan nüfus ve kalkınma hamleleri, tatlı suya olan ihtiyacın artmasına neden oldu.  Bu değişiklikler, Mısır'ın tarihi hakları ve Nil sularına olan varoluşsal ihtiyacı ile Nil kıyısındaki ülkelerin kalkınma ihtiyaçlarının nasıl uzlaştırılacağı konusunda zorluklar yarattı. 
Bu nedenle, Nil Havzası ülkelerinin, diğer havza ülkelerine danışmadan nehir üzerinde su projeleri kurmayı düşünmesi tekrar eden bir sorun haline gelmiştir. En büyük sorun, Nil'in suyunun yaklaşık yüzde 80'inin kaynağı olan Mavi Nil'in çıkış noktası olan Etiyopya ile ilgiliydi. Nil Havzası ülkelerinde tarihsel hassasiyetler ve stratejik iş birliği düşüncesinin yokluğu, aşağı havza ülkelerinin tarihsel haklarına ve yukarı havza ülkelerinin kalkınma ihtiyaçlarına saygılı çözümlere ulaşılması için birçok fırsatın kaçırılmasına neden oldu. 
Mayıs 2010'da Addis Ababa yönetimi, Mavi Nil üzerinde depolama kapasitesi 74 milyar metreküp, yüksekliği 155 metre ve uzunluğu yaklaşık iki kilometre olacak Büyük Etiyopya Rönesans Barajı'nı inşa etme niyetini açıkladı. Bu depolama kapasitesi, Etiyopya'nın baraj projesi ilk ortaya çıktığında açıkladığı orijinal kapasitenin beş katıydı. Bu proje, zaten su kıtlığı çeken ve başka büyük su kaynaklarına sahip olmayan Mısır için büyük bir sorun teşkil etmekteydi.  
Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in Afrika'ya ilgisi, yönetiminin son yıllarında keskin bir düşüş yaşadı. 25 Ocak 2011 devriminden sonra ülkenin içinde bulunduğu durum, bir süreliğine bu dosyayla ilgilenilmesine olanak tanımıyordu.  

Etiyopya'da iç karışıklık çıkarma önerisi
2012'de eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Etiyopya'daki baraj krizini tartışmak için ülkedeki siyasi yelpazenin çoğunun katılımıyla bir konferans düzenlediğinde durum daha da kötüleşti. Zira konferans canlı olarak yayınlanmaktaydı ve bazı katılımcılar, sorunun çözümü için Etiyopya'nın uçaklarla bombalanmasını veya ülkede iç karışıklık çıkarmasını önerme gafletinde bulundu. Hatta bazı katılımcılar Etiyopyalılar hakkında ırkçı ifadeler kullandı. Bu konferans hem Etiyopya hem de doğu Afrika ülkelerinde büyük bir öfkeye neden oldu. Şahsen bu söylemlerden utanmıştım, hükümette ya da konferansta yer almamama rağmen sade bir vatandaş olarak birçok Afrikalı arkadaşımdan özür diledim.  
Dönemin Dışişleri Bakanı Muhammed Kamil Amr, çeşitli Afrika ülkelerindeki Mısır büyükelçiliklerine, yanlış anlaşılmaların giderilmesi için acil bir şekilde halkla ilişkiler kampanyası başlatarak, kapsamlı temaslar kurmaları yönünde talimat verdi. Ayrıca Doğu Afrika ülkelerine özel temsilciler göndererek gerginliği azaltma yönünde çaba sarf etti.  
Bu dönemde Mısır yönetimi, Etiyopya ve Sudanlı yetkililerle üçlü bir anlaşma sağlamak için bir dizi teknik ve siyasi görüşme gerçekleştirdi. Ancak görüşmelerden bir sonuç alınamadı. Etiyopya Mısır'a güvenmiyordu, aynı zamanda Afrika tarafından desteklenmeyen ve kendi içinde bölünmüş olan Mısır’ın olası tepkilerinden de çekinmemekteydi. Mısır’ın kaotik politik ortamından cesaret alan Etiyopya yönetimi, ciddi bir korku duymadan iddialı ulusal projesini hayata geçirmek için güçlü bir fırsata sahip olduğunu gördü.  
Müslüman Kardeşler hükümetinin Temmuz 2013’te devrilmesinin ardından yeni kurulan hükümetin ana gündemlerinden biri, Mısır'ın stratejik su ihtiyacına odaklanılmasıydı. Etiyopya’nın baraj inşasındaki kararlılığı karşısında, Mısır Milli Güvenlik Kurulu’nda konuyla ilgili teknik ve siyasi boyutları ele alan çok sayıda toplantı yapıldı. Mısır'da israfın önlenmesi ve su tasarrufunun sağlanması için yeni politikalar geliştirmek zorunlu olsa da Nil Nehri'ne büyük ölçüde bağımlı olmaya devam edeceğimiz açıktı. Dolayısıyla nehir suyunun akışında geçici de olsa herhangi bir azalma Mısır için felaket anlamına geliyordu. Ayrıca Etiyopya’nın inşa edeceği barajın, nehrin su kalitesini olumsuz etkileyebileceği ve çevresel felaketlere neden olabileceği öngörülmekteydi.  
Süreç içinde ‘baraj konusu’ halkın gündeminde daha fazla yer edinmeye başladı ve Mısır kamuoyunda artan bir endişe haline geldi. Bu durum siyasi duyarlılığın artmasına neden oldu. Etiyopya, Sudan ve Mısır arasında, barajın büyüklüğü, depolama süresi ve neden olacağı çevresel faktörlere dair acilen ciddi bir müzakere süreci başlatılmalıydı.  

Sudan, Etiyopya’nın tezlerine daha yakındı
Sudanlı mevkidaşım Ali Ahmed Karti ile yaptığımız ilk görüşmenin ana gündem maddesi Nahda Barajı idi. Karti ülkesi Sudan’ın, Mısır ve Etiyopya arasındaki görüş ayrılıklarını gidermek için elinden geleni yapacağını taahhüt etti. Bana, ‘’Sudan, Mısır ve Etiyopya arasında bir kriz yaşanmasını asla temenni etmez’’ dedi. Buna karşılık, ‘’Konuyla ilgili ilk yurt dışı ziyaretimin Hartum’a olmasının bir tesadüf olmadığını, iyi niyetlerine güvendiğimi’’ söyledim. Bununla birlikte, o dönem Sudan yönetiminin, Nahda Barajı konusunda Etiyopya’nın tezlerine daha yakın olduğu yönünde bir kanaatimiz olduğunu söylemeliyim. Zira barajın inşası Sudan’ı olumsuz etkilemeyecekti, çünkü su sıkıntısı yaşamıyordular, en büyük sorunları; Nil Nehri’nin zaman zaman taşmasıydı. Bu durumda barajın yapılmasını kendi lehlerine bir durum olarak görmeleri gayet anlaşılabilirdi. Tabi bu benim kişisel kanaatimdir, barajın yapılması kararının ardından Sudan’ın pek şikayetçi görünmemesi, yönetiminde İslamcı bir hükümet olmasına rağmen, Müslüman Kardeşler yönetimini bu konuda desteklememeleri, bu çıkarımımı doğrular niteliktedir.  
Sorun ve çözümleri üç yönlüydü: Mısır daha fazla su istiyor, Sudan su akışının üzerinde daha fazla kontrole ihtiyaç duyuyor, Etiyopya'nın ise kalkınmak için su kaynaklarını daha aktif kullanmaya gereksinimi var. Öte yandan ciddi boyutlarda bir su israfı söz konusuydu ve üç taraf da mevcut koşulların süregelmesinden hoşnut değildi. Bu durumda ya herkesin yararına bir çözüm bulunmalıydı ya da herkes zarar etmeye devam edecekti. Kısacası bir an önce ciddi müzakerelerin yapılması ve tarafların özveriyle bir uzlaşıya varması gerekiyordu. Herhangi bir tarafın kendi ihtiyaçlarını abartması ve öteki tarafları suçlayarak tehdit etmesi çözümsüzlük anlamına geleceği için akıl karı değildi. Aynı zamanda olmayan anlaşmalar varmış gibi, ya da meselede ilerleme kaydedilmiş gibi yanlış bir intiba bırakmaya yönelik açıklamalar da sakıncalı olacaktı. Zira bu tür gerçekçi olmayan açıklamalar, üç tarafta da, ılımlıların muhafazakarlara yönelik pozisyonunu zayıflatacaktı. Her ne kadar kolay olmasa da tüm tarafları ikna edecek bir çözüm üzerinde uzlaşmak zorunluydu. Etiyopyalı mevkidaşım Tedros Adhanom ve Sudan Dışişleri Bakanı Ali Karti ile yaptığım birçok görüşmede bu hususları vurguladım. Onlara Mısır'ın Sudan ve Etiyopya'nın aksine Nil Nehri’nden başka büyük bir su kaynağına sahip olmadığını, bu nedenle Nil sularının bizim için ulusal güvenlik sorunu olduğunu ve bu konuda taviz verme noktasında fazla bir hareket alanımız olmadığını açıkladım. Etiyopya'nın daha fazla gelişmeye ve kalkınmaya ihtiyacı olduğunu, Sudan’ın da su akışı üzerinde daha fazla kontrole ihtiyacı olduğunu yadsımadığımızı, bununla birlikte Nil suları üzerindeki tarihi haklarımızdan daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu belirttim.  
Mısır'ın tüm tarafları tatmin eden ve çıkarlarını sağlayan bir çözüme ulaşma konusundaki istekliliğini vurguladım. Mısır'ın endişelerinin karşılanması durumunda hem Sudan'a hem de Etiyopya'ya hedeflerine ulaşmaları için mali kaynak sağlamaya hazır olduğunu teyit ettim. Ayrıca, ülkemdeki kamuoyunun duyarlılığı veya iç siyasi baskılarla hareket etmediğimi açıkça belirttim. Bununla birlikte, hassasiyetlerimizin gözetilmemesi durumunda, Etiyopya ve Sudan'ın Nil' Nehri’ndeki su projelerine herhangi bir uluslararası desteğin engellenmesi için baskı yapacağımızı ifade ettim. Nitekim görüşmeler tıkanır gibi olduğunda, Dünya Bankası ve bazı Arap ülkeleri yetkilileriyle gerçekleştirdiğim toplantılarda, Mısır’ın Nahda Barajı’nın inşasına yönelik kaygıları giderilmeden, Etiyopya’daki su projelerinin doğrudan veya dolaylı olarak finanse edilmemesi yönünde uyarılarda bulundum. Bu girişimlerimi Etiyopyalı yetkililerden gizlemedim, bir anlaşmaya varana kadar, su projelerine yönelik herhangi bir uluslararası finansmanı engelleme çabamızın devam edeceğini de doğruladım. Bu hamlelerim, kamuoyunu yatıştırmakla ilgilenen politikacıların baskılarından etkilenmiyor olmama saygı duymalarına rağmen, Etiyopyalıları kızdırdı. 

Sisi’den işbirliği vurgusu
Yeni seçilen Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, 9 Haziran 2014'te, Etiyopya Dışişleri Bakanı Tedros Adhanom’u kabul etti. Sisi bir gün önce yemin töreninde yaptığı konuşmada, Mısır'ın dış politikası da dahil olmak üzere geleceği hakkında konuşmuş ve Nil Nehri dosyasının çözümü için Afrika ülkeleriyle iş birliğine duyulan ihtiyacı vurgulamıştı. Adhanom, Cumhurbaşkanı Sisi'yi seçilmesinden ötürü tebrik etti ve konuşmasının yansıttığı Nil Havzası dosyasına ilişkin vizyonunu övdü. Sonra beni işaret ederek, Nahda Barajı ile ilgili hamasete kapılmadan yaptığım ölçülü açıklamalarım dolayısıyla teşekkür etti. Ancak barajın inşasına yönelik uluslararası desteğin sekteye uğratılması yönündeki başarından ötürü şikayetçiyim diye ekledi, bu sözlerini Cumhurbaşkanı Sisi ve ben gülerek karşıladık. Bunu yaptığımı kabul ediyorum dedim. Mısır, Sudan ve Etiyopya arasında anlaşma sağlanırsa, projelerinin finanse edilmesi için çaba sarf edeceğimizi, hatta Mısır’ın Etiyopya’ya mali destek sağlayacağını söyledim. Cumhurbaşkanı Sisi, Etiyopyalı bakana "Gördüğünüz gibi iş birliğine hazırız, birlikte çalışmak istiyoruz" dedi. Adhanom görüşmenin sonunda Sisi'yi Etiyopya'ya davet etti ve parlamentoya hitap etmesini teklif etti.  
Sudan, Mısır ve Etiyopya dışişleri bakanları, Nahda Barajı ile ilgili Sudan'ın başkenti Hartum'da gerçekleştirilen müzakereler sonucunda İlkeler Anlaşması imzaladı. Yapılan müzakereler daha çok teknik konularda olup, barajın doluluk oranları ve su akışının yönetilmesine dairdi. Ancak takip eden üç yıllık teknik müzakereler sırasında somut bir ilerleme kaydedilemedi.  İlkeler Anlaşmasının ardındaki iyi niyet belirtilerine rağmen, bağlayıcı olmaması, çelişkili yorumlara ve yanlış anlamalara kapı açtı. Mısır açısından daha fenası, müzakerelerde ilerleme kaydedildiği intibaı uyandıran bu ‘anlaşmaya’ istinaden uluslararası toplumun projeye finansman sağlamasıydı. Muğlak bir dille veya diğer tarafların iyi niyetini varsayarak ele alınmaması gereken varoluşsal meseleler vardır. Savaş ve barış böyledir, başta su olmak üzere doğal kaynakların asgari düzeyde sağlanması da bu çerçevede değerlendirilebilir.  

Fehmi: Afrika ülkeleriyle kurulacak ilişkiler önceliklerim arasındaydı
Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin Temmuz 2013’te devrilmesinin ardından Mısır'ın Afrika Birliği üyeliği donduruldu. Dışişleri bakanı olarak, Afrika ülkeleriyle kurulacak ilişkiler önceliklerim arasındaydı. Göreve başladıktan hemen sonra, Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğini yeniden canlandırmak amacıyla kıtadaki çeşitli ülkelerinin dışişleri bakanları ve Afrika Birliği sekretaryasıyla bir dizi telefon görüşmesi yaptım. Doğu, Batı, Orta ve Kuzey Afrika'daki ülkelere kapsamlı ziyaretler gerçekleştirdim. Konuşmalarımda Mısır’ın kıtanın kalkınması için önemli rolüne vurgu yapıyor ve üyeliğimizin birliğin çıkarına olacağını ifade ediyordum. Görüşmelerde Etiyopya’nın Nahda Barajı da temel gündem maddeleri arasında yer alıyordu.  
Tanıştığım çoğu Afrikalı yetkili, geçmişe değil geleceğe odaklanıyor oluşumu takdir ettiğini gözlemliyordum. Uganda Devlet  Başkanı Yoweri Museveni ile kır evinde bir görüşme gerçekleştirdim. Uzun yıllar bu görevde bulunan başkan, eski Mısır liderleriyle hatıralarından bahsetti. Nil Nehri hakkında konuşmak isteyip istemediğimi sordu ve sulama bakanının niçin bana eşlik etmediğini merak etti. Ben de tarım ve iskân bakanlarının başbakanla görüştüklerini söyledim ve Mısır’ın Nil Nehri vizyonuna dair bilgi verdim.

Senegal'deki ilk toplantılarda bir soğukluk sezinledim
2014 yılında Senegal'i ziyaret ettim. Devlet başkanı ve parlamento başkanı dahil olmak üzere önemli görüşmeler yaptım.  
Her ne kadar Senegalli yetkililer, önde gelen yetkilileri kabul ederken adet olduğu üzere ana caddelere Mısır bayrakları asmış olsa da ilk toplantılarda bir soğukluk sezinledim. Senegal Meclis Başkanı Mustafa Niass ile görüşmemiz ise oldukça dostane geçti. Yetmişli yıllarda genç bir diplomat olarak Kahire’yi ziyaret ettiğinde babam İsmail Fehmi’yi evinde ziyaret etmişti. Senegal Cumhurbaşkanı Macky Sall ile de verimli bir görüşme yaptık. Mısır’daki hatıralarından bahsetti, bana Afrika ziyaretimde hangi ülkelere gittiğimi, Senegal’den sonra nerelere gideceğimi sordu. Kahire’den direkt Dakar’a geldiğimi, buradan da tekrar Kahire’ye döneceğimi belirttim.  Kendisine Mısır’ın Senegal’i Batı Afrika ülkeleriyle ilişkilerinde kritik önemde gördüğünü söyledim. Mısırlı iş adamı Semih Savirs’in Senagal’de ciddi bir turizm yatırımı yapmak istediğini de aktardım, Başkan Sall bunu memnuniyetle karşıladı.
Benzer şekilde Tanzanya Cumhurbaşkanı Jakaya Kikwete  ve Dışişleri Bakanı Bernard Membe ile görüşmem de sıcak bir ortamda geçti. Tanzanya’da yatırım yapmak üzere bana eşlik eden iş adamlarının olması onları son derece mutlu etmişti.
Uganda, Tanzanya ve Senegal cumhurbaşkanları ile yaptığım görüşmelerin ortak paydası, hepsinin ülkelerini tekrar ziyaret edip etmeyeceğimi sorarak toplantıyı bitirmeleriydi. Dışişleri bakanı olarak özellikle Afrika'ya odaklandım, ziyaretlerimin büyük çoğunluğunu kıta ülkelerine yönelik gerçekleştirdim. Daha öncede ifade ettiğim üzere, öncelikli gündemlerimden biri Mısır’ın tekrar Afrika Birliği’ne dönmesiydi. Afrika Birliği Cumhurbaşkanı Mursi’nin azledilmesinin ardından Mısır’a Alpha Oumar Konare başkanlığındaki bir heyet gönderdi. Heyet, 3 Temmuz 2013'te açıklanan yol haritasını uygulanması ve bir an önce seçimlerin yapılması çağrısında bulundu. Daha sonraları, Mısır’ın üyeliğinin tekrar canlandırılmasının özellikle Güney Afrika tarafından engellendiğini öğrenecektik. Bazı siyasal İslamcı çevrelerin bu ülke hükümeti üzerinde önemli etkilerinin olduğu anlaşıldı.

Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınmasını hem birlik hem de Mısır için kayıp
Afrika ülkelerine yaptığım gezilerde, Afrikalı liderlerin çoğunun, Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğinin askıya alınmasını doğru bulmadığını, bu durumun hem birlik hem de Mısır için kayıp anlamına geleceğini düşündüklerini gözlemledim.  
Bu meseleye bir an önce çözüm bulunması gerektiği konusunda hemfikirdiler ancak Afrika Birliği'nin seçilmiş bir başkanı deviren herhangi bir Afrika ülkesinin üyeliğini askıya alma kararına uymak zorundaydılar. Çok sayıda Afrikalı lider, Mısır'ın üyeliğinin askıya alınması kararının kaldırılmasında aktif rol oynayacağını teyit etti.
Nijerya'nın bağımsızlığı kutlamalarına katıldım. Devlet Başkanı Goodluck Jonathan’la otelindeki süitinde bir özel görüşme gerçekleştirdik. Mısır’da yapılacak seçimlerden sonra tekrar birliğe üye olması için girişimde bulunacağını vurguladı. Uganda cumhurbaşkanı da bu yönde bir söz vermişti. Özellikle Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika, Ocak 2014’teki Cezayir ziyaretimde, Mısır’ın Afrika Birliği için önemini teyit ederek, bu konuda özel bir çalışma yapılması talimatı verdi. Artık Mısır'ın birliğe dönüşü için her şey hazırdı. Bu nedenle cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra yapılacak olan Afrika Birliği zirvesinde yeni başkanın yapacağı konuşma taslağını hazırladım. 17 Haziran 2014'te, bakanlık görevimden ayrıldıktan iki gün sonra, Mısır'ın Afrika Birliği üyeliğinin dondurulması kararı iptal edildi. Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi Gana’daki Afrika Birliği Zirvesine katıldı ve ardından teşekkürlerini iletmek üzere kendisine önerdiğim üzere Cezayir’i ziyaret etti.  

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (1): ABD, Hüsnü Mübarek’in yerine hangi adayları destekledi?

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (2): Muhalefet Mursi’ye karşı nasıl birleşti?



Irak bugün Kürt peşmerge güçlerinin birleştirilmesi sürecini tamamlıyor

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)
TT

Irak bugün Kürt peşmerge güçlerinin birleştirilmesi sürecini tamamlıyor

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi makamları, bugün Kürt peşmerge güçlerinin birleştirilmesinin ilanı dolayısıyla resmî bir tören düzenlemeye hazırlanıyor. Böylece Kürdistan Bölgesi’nde Peşmerge Bakanlığı’nın dışında herhangi bir Kürt silahlı gücünün bulunmadığı yeni bir döneme geçilmesi hedefleniyor.

Şarku’l Avsat’ın Irak Haber Ajansı’ndan (INA) aktardığına göre, Kürdistan Bölgesi Başkanlığı Sözcüsü Dilşad Şehab, bugün “peşmerge güçlerinin birleştirilmesinin ilan edileceğini ve 21 Eylül’den sonra Peşmerge Bakanlığı bünyesi dışında hiçbir peşmerge gücünün kalmayacağını” söyledi. Şehab, bu adımın güçlerin bakanlık çatısı altında birleştirilmesi için uzun süredir yürütülen çalışmaların sonucu olduğunu belirtti.

Şehab, birleştirme sürecinin 2016 yılında başladığını ve özellikle siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle geçen yıllarda önemli zorluklarla karşılaşıldığını ifade etti. Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani’nin yürüttüğü çabaların yanı sıra, koalisyon güçleri ve dost ülkelerin desteğinin bu zorlukların aşılmasına ve birleşme sürecinin tamamlanmasına katkı sağladığını kaydetti.

Şehab ayrıca, sürecin tamamlanmasının ilan edileceği törenin, Kürdistan Bölgesi Başkanı’nın himayesinde ABD Savunma Bakanlığı ile Kürdistan Peşmerge Bakanlığı arasında imzalanan mutabakat zaptının dördüncü yıl dönümünde gerçekleşeceğini belirtti. Söz konusu mutabakat, peşmerge güçlerinin birleştirilmesini ve bu güçlere destek sağlanmasını amaçlıyordu.

Irak’taki bütün silahlı grupların, Irak’a destek veren uluslararası koalisyon güçlerinin ülkeden tamamen çekilmesini tamamlamasının ardından, silahlarını en geç bu ayın 30’una kadar devlete teslim etmeleri bekleniyor.

Irak hükümeti, silahların teslim edilmesi dosyasına ilişkin bir mekanizma üzerinde anlaşmaya varmak amacıyla başta Hizbullah Tugayları, Ensarullah el-Evfiya, El-Nuceba, Seyyidü'ş Şüheda, Seraya Evliyaü'd Dem ve Ehli Kehf olmak üzere silahlı grupların temsilcileriyle müzakereler yürütüyor.


Halep’in güneyinde Suriye ordusuna ait silah depolarında patlamalar

İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)
İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)
TT

Halep’in güneyinde Suriye ordusuna ait silah depolarında patlamalar

İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)
İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)

Halep’in güney kırsalındaki bölgeler, bugün sabaha karşı Suriye ordusuna ait silah depolarında meydana gelen patlama sesleriyle sarsıldı.

Halep Sivil Savunma Operasyonları Komutanı Faysal Muhammed Ali, “Halep’in güneyindeki el-İys bölgesinde patlamaların devam etmesi, ambulans ve kurtarma ekiplerinin olay yerine ulaşmasını engelliyor” dedi.

Ali, Suriye Haber Ajansı’na (SANA) yaptığı açıklamada, sivilleri patlamaların meydana geldiği bölgeye yaklaşmamaları konusunda uyardı.

Halep Valisi Azzam el-Garib de el-İys ve çevresinde patlamalar meydana gelmesi nedeniyle bölge halkına bölgeye gitmemeleri çağrısında bulundu. Garib, “Herkesten evlerinden çıkmamalarını, patlama bölgelerine gitmemelerini ve güvenlikleri ile müdahale ekiplerinin güvenliği için bu alanların yakınında toplanmamalarını rica ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Garib ayrıca, “Hastaneler ile ambulans ve acil müdahale ekipleri teyakkuz halinde. İlgili makamlar sahadaki durumu takip ediyor ve her türlü acil duruma müdahale ediyor” dedi.

Suriye İçişleri Bakanlığı ise “el-İys’teki patlamaların ardından Şam-Halep uluslararası yolunun, İbcla Üniversitesi kavşağı ile Han Tuman Köprüsü’nde Halep yönünden trafiğe kapatıldığını” duyurdu.

Patlamaların meydana geldiği bölgeye yakın el-İys ve ez-Zerbe sakinleri, durumu korkutucu olarak nitelendirdi. Bölge sakinleri, onlarca füzenin havada uçtuğunu ve patlamaların bölgede büyük paniğe yol açtığını belirtti.

Şarku’l Avsatın DPA’dan aktardığına göre Halep’in güneyindeki el-İkarda bölgesinde yaşayanlar, “el-İys ve Tel Hediye beldelerinde şiddetli patlama sesleri duyuluyor. Füzelerin havada uçtuğu ve patladığı görüldü” dedi.

Bölge sakinleri ayrıca, “Hiç kimse askeri mevzilere yaklaşamıyor. Mevziilerde çok sayıda asker bulunuyor ancak onlardan ne durumda olduğu bilinmiyor” ifadelerini kullandı.

Halep kentinde yaşayanlar da patlama seslerinin kentten yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki el-İys beldesinden açıkça duyulduğunu belirtti.

El-İys bölgesi ve Halep’in güneyindeki diğer bölgelerin, muhalif grupların Halep’e girmesinin ardından İdlib vilayetine ve buradan Şam’a doğru ilerlediği dönemde İran Devrim Muhafızları ve Lübnan Hizbullahı güçlerinin kontrolünde olduğu belirtiliyor.


Dera’da bir DEAŞ hücresi ele geçirildi... Suriye’de örgütten geriye ne kaldı?

Dera’nın es-Sanameyn kentinde, aralarında DEAŞ’a bağlı bir hücrenin de bulunduğu bir dizi suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenlendi. (Suriye İç Güvenlik Güçleri’nin X hesabı)
Dera’nın es-Sanameyn kentinde, aralarında DEAŞ’a bağlı bir hücrenin de bulunduğu bir dizi suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenlendi. (Suriye İç Güvenlik Güçleri’nin X hesabı)
TT

Dera’da bir DEAŞ hücresi ele geçirildi... Suriye’de örgütten geriye ne kaldı?

Dera’nın es-Sanameyn kentinde, aralarında DEAŞ’a bağlı bir hücrenin de bulunduğu bir dizi suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenlendi. (Suriye İç Güvenlik Güçleri’nin X hesabı)
Dera’nın es-Sanameyn kentinde, aralarında DEAŞ’a bağlı bir hücrenin de bulunduğu bir dizi suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenlendi. (Suriye İç Güvenlik Güçleri’nin X hesabı)

İsmail Derviş

Suriye İçişleri Bakanlığı perşembe günü, ülkenin güneyindeki Dera vilayetinde emniyet güçlerinin yürüttüğü takip ve kovuşturma operasyonları sonucunda, es-Sanameyn şehrinde üç personelin öldürülmesinden sorumlu hücreye ulaşıldığını açıkladı.

Dera Emniyet Müdürü Tuğgeneral Hüsam Memun et-Tahhan, Suriye resmi haber ajansı SANA’ya yaptığı açıklamada, güvenlik takibinin hücrenin Muhsin el-Heymed ile ‘el-Keşki’ lakaplı Ahmed el-Osman tarafından yönetildiğini ortaya çıkardığını belirtti. Tahhan, arama ve tarama faaliyetleri sırasında güvenlik güçlerinin söz konusu iki şahsın evinde silah, mühimmat, patlamaya hazır el yapımı patlayıcılar ve patlayıcı yapımında kullanılan ekipmanlar ele geçirdiğini bildirdi.

Suriye güvenlik kaynaklarından yapılan açıklamada ise “Emniyet güçleri, Dera’nın es-Sanameyn şehrinde aralarında DEAŞ terör örgütüne bağlı bir hücrenin de bulunduğu birkaç suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenledi… Bu suç hücreleri arasında yakın bir koordinasyon olduğu tespit edildi. Aranan beş kişi gözaltına alındı ve yakın zamanda adalete teslim edilecekler” ifadelerine yer verildi.

Perşembe günü erken saatlerde, Dera’nın kuzey kırsalındaki es-Sanameyn’de aranan bir kişiyi yakalamaya yönelik güvenlik görevi icra edilirken Suriye emniyet güçlerinden üç personel hayatını kaybetmiş, diğerleri de yaralanmıştı. Yerel kaynaklara göre hayatını kaybeden kişilerin Mustafa Saadettin, Sallum el-Masalime ve Nail es-Safadi olduğu bildirildi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Dera’daki operasyonda DEAŞ isminin öne çıkması, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) dosyasının kapanması, yapının feshedilerek Suriye devletine tamamen entegre edildiğinin duyurulmasıyla birlikte son aylarda eylemleri önemli ölçüde azalan terör örgütü tehlikesini yeniden gündeme taşıyor. Ancak bu durum akıllara şu soruyu getiriyor: DEAŞ saflarını yeniden düzenlemeye mi çalışıyor, yoksa kendisiyle mücadele eden Uluslararası Koalisyon’a üye olan Suriye hükümetine yönelik eylemlerini sürdürmeyi mi hedefliyor?

Yeni gerçekliğe uyum sağlama aşaması

Askerî ve siyasi araştırmacı İsmet el-Absi, “DEAŞ terör örgütünün arazi kontrolü sağlayan bir yapı olarak geleneksel anlamda geri dönüşünden söz edilemez. Ancak yeniden konumlanma ve uyum sağlama çabası içeren bir evreyle karşı karşıyayız. Es-Sanameyn şehrinde ve başka yerlerde yaşananlar, terör örgütünün geri döndüğünün bir göstergesi değil; aksine, örgütün uyuyan ve dağınık bir hücre ağına dönüştüğünün bir kanıtıdır. Dera’da meydana gelen olaylar ise örgütün, Suriye hükümetinin hızlı yanıt verme kapasitesinin sınırlarını test etme girişimiydi” değerlendirmesinde bulundu.

El-Absi sözlerine şöyle devam etti: “SDG dosyasının çözüme kavuşturulmasının ardından örgütün eylemleri ciddi oranda azaldı; ancak asıl gerileyen şey görünür operasyonlar oldu. Bu durum, değişen bölgesel ve uluslararası güvenlik ortamıyla bağlantılıdır. Nitekim ABD ve Uluslararası Koalisyon’un askerî üslerden çekilerek buraları Suriye hükümetine devretmesi, güvenlik sorumluluğunu tamamen Şam’a yükledi. Bu değişim, örgütü yeni kurulan birleşik Suriye ordusundan gelecek nokta atışı darbelerden kaçınmak amacıyla taktiksel bir sessizlik veya operasyonel fetret dönemine girmeye zorladı.”

Yapısı olmayan hücreler

Diğer yandan Suriyeli gazeteci Muhammed Beşir Derbike, “DEAŞ bazı ağlarını yeniden inşa etmeye çalışıyor ancak kendisini askerî bir güç olarak tanımlayacak şekilde yapılandırmıyor. Dera’da yaşananlar, sınırlı çatışmalara girebilecek hücrelerin varlığının sürdüğüne işaret ediyor. Yine de örgütün Suriye’nin güneyinde veya ülke genelindeki başka bir bölgede büyük bir varlığa sahip olduğu söylenemez; aksine, merkezî komuta yapısıyla bağı bulunmayan ve merkeziyetsiz bir sistemle hareket eden bazı uyuyan hücreler söz konusu” ifadelerini kullandı.

Derbike değerlendirmesini şöyle sürdürdü: “Suriye toprakları son aylarda DEAŞ açısından neredeyse tam bir sessizlik dönemine tanıklık etti; nitekim Dera’daki son çatışmadan önce büyük etki yaratan herhangi bir eyleme rastlamadık. Bu gözden kayboluş süreci, SDG’nin entegrasyon aşamalarının başlamasıyla start aldı. Bunun temel nedeni ise kuzey ve doğudaki güvenlik boşluğunun büyük ölçüde ortadan kalkmasıdır. Zira SDG’nin feshedilerek devlet kurumlarına entegre edilmesi, DEAŞ’ın aralarındaki rekabetten faydalandığı güç haritasını değiştirdi. Örgüt geçtiğimiz şubat ayında, ‘Geçici Suriye Hükümeti’ne karşı yeni bir eylem safhası’ adını verdiği süreci ilan etmişti; ancak bu eylemler mart ayından itibaren geriledi veya durma noktasına geldi. Yine de eylem sayısındaki düşüş ile örgüt tehdidinin tamamen sona ermesini birbirine karıştırmamak oldukça önemli.”

DEAŞ’ın Suriye’deki geleceği ne olacak?

Derbike değerlendirmesini şu ifadelerle noktaladı: “Mevcut veriler ışığında DEAŞ’ın kısa ve orta vadeli geleceği; örgütlü bir yapıdan ziyade birbirinden bağımsız, hareketli hücreler şeklinde olacaktır. Uzun sessizlik dönemlerinin ardından zaman zaman sınırlı bir eyleme veya saldırıya tanık olabiliriz. Bir başka deyişle, örgütün son derece zayıf olduğunu ancak fırsatları ve güvenlik açıklarını kollayıp istismar etmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Buna karşılık, Suriye devleti güvenlik birimlerini birleştirmeyi, sınırları ve çöl bölgelerini denetim altına almayı, cezaevleri ile kamplar sorununu çözmeyi başardıkça örgütün hareket alanı da daralacaktır. Ancak yeni güvenlik boşlukları veya yerel çatışmalar ortaya çıkarsa DEAŞ bunlardan sızmaya ve bunları kullanmaya çalışacaktır. Dolayısıyla Dera’da son yaşananlar örgüt açısından medya propagandası bakımından önemli olsa da askerî açıdan bir kazanım sağlamamaktadır.”