Batı Afrika'da neler oluyor?

Fransa’nın bölgedeki başarısızlığı, bölgesel ve uluslararası düzeyde rekabet eden güçlerin Kıta’ya uygun bir şekilde girmelerine zemin hazırlıyor gibi görünüyor.

Batı Afrika birçok bölgesel ve uluslararası değişikliklerden rahatsız (AFP)
Batı Afrika birçok bölgesel ve uluslararası değişikliklerden rahatsız (AFP)
TT

Batı Afrika'da neler oluyor?

Batı Afrika birçok bölgesel ve uluslararası değişikliklerden rahatsız (AFP)
Batı Afrika birçok bölgesel ve uluslararası değişikliklerden rahatsız (AFP)

Emani et-Tavil
Batı Afrika ya da diğer adıyla Sahel ülkeleri, bazıları uluslararası olaylarla yani uluslararası sistem düzeyindeki güç dengeleriyle ilişkili olmak üzere istikrarlarını ve güvenliklerini tehdit eden çeşitli düzeylerdeki bölgesel değişikliklere tanık oluyor.
Değişikliklerin yaşandığı bu bölgesel ortamın başta petrol ve madenler olmak üzere doğal kaynakların bolluğuna rağmen ekonomilerinin zayıflığının Batı Afrika ülkeleri arasında büyük ve kapsamlı bir ikilemi temsil ettiği söylemek yanlış olmaz. Belki de bu ikilemin, özellikle Batı ülkelerine ait uluslararası şirketlerin çıkarlarıyla bağlantılı seçkinler arasında sosyal adaletten yoksun politikaların bir sonucu olarak devlet kurumlarındaki kırılgan yapının ortaya çıkmasında da önemli bir faktör olduğu söylenebilir. Sahel ülkelerinin çoğunluğu yoksulluk, eğitimsizlik ve hastalık gibi sorunlarla boğuşuyor. Bu ortam da iki durumun ortaya çıkmasında başrol oynuyor. Bunlardan ilki, Mali'de iki askeri darbenin gerçekleşmesi ile bölgenin her geçen gün artan genç nüfusunun aşırılık yanlısı örgütlerin kucağına itilmesi. Yine bölge ülkelerinden Gine, Burkina Faso ve son olarak Gine-Bissau'daki başarısız askeri darbe girişimleri oldu. Tüm bu darbe girişimleri Batı Afrika’yı darbelerin merkezi haline getirirken siyasi istikrarsızlığı da körükledi.
Afrika’nın tüm taraflar için stratejik öneminin uluslararası kuruluşlardaki, özellikle Birleşmiş Milletler'deki (BM) oy ağırlığı da dahil olmak üzere bir çok meselede öneminin arttığı bir dönemde uluslararası toplum, Batı Afrika ülkeleriyle etkileşim konusunda yoğun bir rekabet içinde. Afrika ülkeleri, bir bütün olarak 193 uluslu BM üyeliğinin dörtte birinden fazlasını oluşturduğundan hassas meselelerin ele alınışında belirleyici bir rol üstleniyorlar. Burada Afrika’nın bu oy ağırlığının, örneğin Arap-İsrail çatışması sırasında İsrail'in ırkçı bir devlet olarak sınıflandırılması ve ardından 1979 yılında Camp David Anlaşması’nın imzalanmasından sonra Tel Aviv'in Afrika Kıtası’ndaki ülkelerle ilişkileri yeniden kurma becerisiyle bu sınıflandırmadan çıkarılmasında önemli bir rol oynadığın belirtmekte fayda var. 

Zenginlik ve yoksulluk dengeleri
Afrika şu an 300 milyon varil olarak tahmin edilen, küresel düzeyde petrol rezervlerinin yüzde 9'una ve yüzde 70'ini ürettiği altın rezervlerinin yüzde 40'ına sahip. Bu büyük doğal kaynaklar, uluslararası toplumda Afrika rekabeti için bir başka neden olarak ön plana çıkıyor.
Bu çerçevede küresel düzeyde yayınlanan ekonomik raporlara göre Kıta’nın birçok bölgesinde jeolojik araştırmalar modern tekniklerle yapılmadığından bu oranların daha fazla olması muhtemel. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı analiz haberine göre söz konusu raporlar, kristalin ve bileşimlerinde yüksek oranlarda çeşitli mineraller içeren kayalar olan metamorfik minerallerin (başkalaşım kayaçları) jeolojik bir bileşimini içerdiğini belirtilen Afrika Sahel bölgesiyle ilgili yapılan bilimsel araştırmalara dayanıyor. Buna göre Afrika, altyapı yatırım planlarını karşılamak için yıllık yaklaşık 100 milyar dolara sahip olması şartıyla, gelecekte dünya sanayisi için ana kaynak olacaktır. Aynı zamanda 2013-2063 Afrika Birliği Planı’nda Afrika Kıtası, umut verici bir gelişme elde etmek için hedeflenen on ana alandan biri.
Bu bağlamda Fransa’nın Batı Afrika yaklaşımları, büyük ülkelerin kaynak ve nüfuz arayışındaki stratejileri arasında gerginlik yaratırken, Batı Afrika bölgesindeki mevcut etkileşimler, istikrar ve büyüme arayışındaki Afrika’nın yerel hırslarını körüklüyor. Başta Fransa olmak üzere büyük ülkeler kendilerini terörle mücadele ve ülkelerin istikrarını korumak için Batı Afrika ülkelerinin destekleyicisi olarak sunuyorlar. Ancak Fransa’nın onlarca yıldır süregelen bu yaklaşımları başarısız olmuş gibi görünüyor.
Eski sömürgeciler, Kızıldeniz’de Cibuti'den başlayıp Atlantik Okyanusu'ndan Moritanya'ya kadar uzanan bir kuşakla Kıta’nın kuzeyindeki ülkelerle eski kolonileri olan Batı Afrika ülkeleri için daha fazla kırılganlık ve zayıflık üretti. Paris, bu doğrultuda iki mekanizma benimsedi. Bunlardan ilki Batı Afrika'daki bazı ülkelerle askeri ittifaklar kurarak doğrudan askeri müdahalede bulunmaktı. Fransa, ilk önce 2013 yılında Kırmızı Kelebek Operasyonu ve aynı yıl Mali'de Barkhane Operasyonu’nu başlatarak Orta Afrika'ya askeri olarak müdahil oldu. Ancak 2021 yılındaki saha başarısızlığının yanı sıra yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının genel olarak Batı ekonomileri üzerindeki olumsuz etkisinin ardından askeri faaliyetlerin maliyetleri baskı yarattı. Bu baskılar, bölgedeki silahlı örgütler tarafından esir alınan Fransa vatandaşlarının serbest bırakılması için terör örgütlerine fidye ödemeyi kabul etme noktasına geldi ve iki operasyonu da sona erdirmek zorunda kaldı.
Askeri ittifaklara gelince; G5 Sahel ülkeleri (Çad, Nijerya, Nijer, Burkina Faso, Moritanya ve Mali) ile kurulan ittifak, Körfez’in kısmi finansman desteği ile yaklaşık 5 bin silahlı unsurdan oluşan bir askeri güçle kurulmuştu.
Batı Afrika'daki yüksek düzeyde güvenlik tehditlerini göz önünde bulundurursak, Paris’in yaklaşımları doğrudan istikrar düzeyini yükseltmek açısından bir başarısızlıkla sonuçlandı.
Fransa’nın Batı Afrika'da başarısız olmasının üç nedeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi, özellikle nüfusun büyük bir yüzdesinin Müslüman olduğu ülkelerde, bir yabancıya karşı direniş kavramlarının güçlenmesini ve desteklenmesini körükleyen doğrudan askeri müdahale seçeneğine gitmesiydi. Askeri müdahale, aşırılık yanlısı örgütleri harekete geçiren provakatif bir uyarı oldu ve askeri olarak bir araya gelme güdüsünü harekete geçirdi. Bu da bize Nijerya'dan başlayarak G5 Sahel ülkelerine yayılan Boko Haram gibi aşırılık yanlısı başlıca örgütlerin sahip olduğu üst düzey imkanları ve DEAŞ ve El Kaide'nin Batı Afrika ülkelerinde kendilerine yeniden yer bulmalarının nedenini açıklıyor.
İkinci neden ise, Batı Afrika ülkelerinden teröre karşı birlikte hareket ettiği müttefiklerine karşı samimiyetsiz olması ve bazı durumlardan kaçınmasıdır. Bu, G5 mekanizmasının insan faktörü açısından bir takım sınırlamalar getirmesinin yanı sıra, Batı Afrika ülkelerinin ordularından ayrı kuvvetler olacak şekilde tasarlanmasından kaynaklandı. Bu durum, Batı Afrika ülkelerinin ordularının terörizm karşısında finansman, silahlanma ve askeri-teknik yetenekler açısından zayıflamasına neden oldu. Belki de Fransa, terörizm karşısında Batı Afrika ülkelerinin ordularını gerçekten desteklemenin bu ülkeler için Fransa kaynaklı istenmeyen bir güç yaratabileceğinden ve bunun da devlet kurumlarının Fransa’nın o ülkenin doğal kaynaklarıyla ilgili arzularına karşı koyma yeteneği elde etmesini sağlamasından çekiniyordu.
Üçüncü nedene gelirsek; eski sömürgeciden, özellikle de eski sömürgecinin ülkelerinin zenginliklerini sömürme huyundan vazgeçmesi gerektiğini düşünen genç Afrikalı seçkinlerin yeni eğilimlerinde gözlemlenebilir. Bu belki de G5 Sahel ülkelerinin 2019 yılında, Afrika’nın zenginliğini sömürmek için bir mekanizma ve sömürgeci ülkelerin buradaki nüfuzunun devam etmesi için bir adres olarak kullanılan Fransız bankacılık sisteminden çekilmesini açıklıyordur.
Paris'in demokratik değerleri korumadaki güvenilirliği ise Mali'deki askeri darbeyi reddederken ve ona karşı baskı uygularken bir süre önce uğradığı suikast sonucu hayatını kaybeden Çad'ın eski Cumhurbaşkanı İdris Debi'nin oğlu Muhammed İdris Debi İtno’nun Çad'da iktidarı ele geçirmek için uyguladığı anayasal darbeyi kabul etmesinden sonra ciddi şekilde şüpheye neden oldu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Afrika'da demokrasiyi desteklemek için bir fon kurma ya da sonuncusu Sivil Toplum Örgütleri Konferansı da olmak üzere Paris'in 2021 yazında Batı Afrika ülkelerinden gençlerle bir araya gelinen konferanslara ev sahipliği yapma gibi çabaları, Fransa’nın Batı Afrika'daki nüfuzunu sürdürmek için son çırpınışları olarak görülüyor.
Batı Afrika’da hakim bir güç olan Fransa ile bölge ülkeleri arasındaki etkileşim başarı getirmezken üstüne bir de terör örgütlerinin sayısında ve imkanlarında bir artışla sonuçlandığını gösteriyor. Bunun sonucunda çok sayıda insanın yaşamını yitirdiği veya zarar gördüğü terör eylemleri de arttı. Polislerin ve askerlerin hedef alındığı terör eylemlerinde artış oldu. Örneğin Mali’de Mart 2020’de gerçekleşen terör eyleminde 157 kişi öldü. Saldırının sorumluluğunu, Dana Ambassago adlı terör örgütü üstlendi.
Aynı yıl Kamerun’da gerçekleştirilen ve Boko Haram'ın üstlendiği saldırıda 101 kişi yaşamını yitirdi. Burkina Faso’da 2015 yılında yaşanan şiddet olaylarında artış yaşandı. Kasım 2021'de bir hafta içinde düzenlenen iki terör saldırısında 53 polis öldü. Geçtiğimiz ocak ayındaki askeri darbenin nedenlerinden biri olarak güvenlik güçlerinin verdiği kayıpların sayısının fazla olması gösterildi.

Uluslararası dengelerdeki değişiklikler
Fransa’nın bölgedeki başarısızlığı, bölgesel ve uluslararası düzeyde rekabet eden güçlerin Kıta’ya uygun bir şekilde girmelerine zemin hazırlıyor gibi görünüyor. Örneğin Batı Afrika ülkelerinin askeri yeteneklerine yönelik doğrudan güvenlik desteğinin olmaması, Rusya'nın Wagner şirketi ile Mali'ye girmesine katkıda bulundu. Oysa bu, Fransa’nın Batı Afrika'daki varlığının en önemli dayanak noktasıydı.
Türkiye’nin 2005'i “Afrika yılı” ilan etmesi, Ankara’nın bölgeye nüfuzu için uygun bir zemin hazırladı. Ayrıca Afrika Birliği (AfB), 2008 yılında Türkiye'yi stratejik ortak ilan etti. Aynı yıl 49 Afrika ülkesinin katılımıyla Türkiye ile Afrika arasındaki ilk iş birliği zirvesi İstanbul'da yapılırken, son ortaklık zirvesi de geçtiğimiz aralık ayında Batı Afrika ülkelerinin çoğunluğunun katılımıyla yine İstanbul'da gerçekleşti.
Türkiye Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) ile Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) arasındaki iş birliği anlaşması imzalandı. Ayrıca Doğu Afrika Topluluğu (EAC) ile de bir iş birliği anlaşması imzalanırken, 2008 yılında Ankara'nın Afrika Kalkınma Bankası (AfDB) ve Afrika Kalkınma Fonu'na (AfDB) üyelik başvuruları da onaylandı.
Bu yüzden Mali, Batı ülkelerinin genel olarak Batı Afrika ülkeleri üzerindeki nüfuzlarının simgesi ve lideri olarak görülen Fransa'nın geleneksel nüfuzuna karşı öncü bir devlet olabilir. Fransa’nın Bamako Büyükelçisi’nin geçtiğimiz ocak ayının sonlarında Mali'den sınır dışı edilmesinin ardından Afrika kamuoyunun söylemlerinin, gelecekteki güç dengesinin doğasına ilişkin birçok sembolik boyuta sahip olduğu da unutulmamalı.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
TT

İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)

İran ile ABD, uzun süredir devam eden nükleer anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan görüşmelerde salı günü temel “yol gösterici ilkeler” üzerinde bir anlayışa vardı. Ancak İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bunun yakın zamanda bir anlaşmaya varılacağı anlamına gelmediğini belirtti.

Arakçi’nin açıklamalarının ardından petrol vadeli işlemleri gerilerken, gösterge Brent ham petrol yüzde 1’den fazla düştü. Açıklamalar, ABD’nin Tahran’ı taviz vermeye zorlamak amacıyla askeri güç konuşlandırdığı bölgede çatışma endişelerini bir miktar azalttı.

Cenevre’deki temasların ardından İran medyasına konuşan Arakçi, “Farklı fikirler ortaya kondu ve bu fikirler ciddi şekilde tartışıldı. Sonuçta bazı yol gösterici ilkeler üzerinde genel bir mutabakata varmayı başardık” dedi.

Her iki tarafın da “net sonraki adımları” var

ABD’nin Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in, Arakçi ile birlikte yürüttüğü dolaylı görüşmelere Umman arabuluculuk etti. Beyaz Saray, toplantıya ilişkin e-posta yoluyla yöneltilen sorulara yanıt vermedi.

Umman Dışişleri Bakanı Badr bin Hamad Al Busaidi, X platformunda yaptığı paylaşımda “yapılacak çok iş olduğunu”, ancak İran ile ABD’nin “net sonraki adımlarla” masadan ayrıldığını ifade etti.

Görüşmelerin başladığı sırada İran devlet medyası, İran Devrim Muhafızları’nın bölgede askeri tatbikat gerçekleştirmesi nedeniyle, küresel petrol arzı açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı’nın bir bölümünün “güvenlik tedbirleri” kapsamında geçici olarak kapatılacağını duyurdu.

Tahran daha önce, saldırıya uğraması halinde ticari gemilere boğazı kapatma tehdidinde bulunmuştu. Böyle bir adım, küresel petrol akışının beşte birini kesintiye uğratabilir ve ham petrol fiyatlarını yukarı çekebilir.

Trump’ın İran’da “rejim değişikliğinin” en iyi seçenek olabileceğine yönelik sözlerine yanıt veren İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney (86), ABD’nin yönetimini devirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısız olacağı uyarısında bulundu.

İran medyasına yansıyan açıklamalarında Hamaney, “ABD Başkanı ordularının dünyanın en güçlüsü olduğunu söylüyor; ancak dünyanın en güçlü ordusu bile bazen öyle bir tokat yer ki ayağa kalkamaz” dedi.

Arakçi, görüşmelerin ardından Cenevre’de düzenlenen bir silahsızlanma konferansında yaptığı konuşmada ise “yeni bir fırsat penceresinin” açıldığını belirterek, müzakerelerin İran’ın meşru haklarının tam olarak tanınmasını sağlayacak “sürdürülebilir” bir çözüme ulaşmasını umduğunu ifade etti.

Trump daha önce yaptığı açıklamada, Cenevre’deki görüşmelere “dolaylı olarak” kendisinin de dahil olacağını söylemiş ve Tahran’ın anlaşma yapmak istediğine inandığını belirtmişti.

Trump, pazartesi günü Air Force One uçağında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Anlaşma yapmamanın sonuçlarını istemediklerini düşünüyorum. Nükleer kapasitelerini ortadan kaldırmak için B-2’leri göndermek yerine bir anlaşma yapabilirdik. Ama B-2’leri göndermek zorunda kaldık” demişti.

ABD, geçen haziran ayında İsrail ile birlikte İran’ın nükleer tesislerini bombalamıştı. Washington ve Tel Aviv, İran’ın İsrail’in varlığını tehdit edebilecek bir nükleer silah geliştirmeyi hedeflediğine inanıyor. Tahran ise nükleer programının tamamen barışçıl olduğunu savunuyor. Ancak İran, elektrik üretimi için gereken saflığın çok ötesinde ve silah yapımı için gerekli seviyeye yakın oranda uranyum zenginleştirmiş durumda.

İran: Sadece nükleer program konuşulur

Söz konusu saldırıların ardından İran’daki İslami yönetim, kısmen uluslararası yaptırımların petrol gelirlerini kısıtlamasının tetiklediği hayat pahalılığı krizine karşı düzenlenen ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği sokak protestolarıyla zayıfladı.

Washington, görüşmelerin kapsamını İran’ın füze stokları gibi nükleer dışı konuları da içerecek şekilde genişletmek istiyor. Tahran ise yalnızca nükleer programına yönelik kısıtlamaları — yaptırımların kaldırılması karşılığında — müzakere etmeye hazır olduğunu, uranyum zenginleştirmeden tamamen vazgeçmeyeceğini ve füze programını masaya getirmeyeceğini belirtiyor.

Hamaney, İran’ın geniş füze stokunun müzakereye açık olmadığını yineleyerek, füze türü ve menzilinin ABD ile hiçbir ilgisi bulunmadığını söyledi.

Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, Cenevre görüşmelerinin başarısının ABD’nin gerçekçi olmayan talepler ileri sürmemesine ve İran’a yönelik ağır yaptırımları kaldırma konusunda ciddi davranmasına bağlı olduğunu ifade etti.

ABD B-2 bombardıman uçakları nükleer hedefleri vurdu

Tahran ile Washington’un, geçen yıl haziran ayında altıncı tur görüşmeleri yapması planlanıyordu. Ancak Washington’un müttefiki İsrail’in İran’a yönelik bombardıman kampanyası başlatması ve ardından ABD’ye ait B-2 bombardıman uçaklarının nükleer hedefleri vurması üzerine süreç kesintiye uğradı. Tahran, o tarihten bu yana uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı.

İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) taraf bulunuyor. Anlaşma, ülkelere sivil nükleer enerji geliştirme hakkı tanırken, atom silahından vazgeçmelerini ve Birleşmiş Milletler’in nükleer denetim kurumu olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile iş birliği yapmalarını şart koşuyor.

İsrail ise NPT’yi imzalamadı. Tel Aviv, çevresindeki düşmanları caydırmayı amaçlayan onlarca yıllık “belirsizlik politikası” çerçevesinde nükleer silaha sahip olduğunu ne doğruluyor ne de yalanlıyor. Ancak akademisyenler İsrail’in nükleer silaha sahip olduğuna inanıyor.


IISS raporu: Çin nükleer denizaltı üretiminde ABD'yi geçti

Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
TT

IISS raporu: Çin nükleer denizaltı üretiminde ABD'yi geçti

Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (International Institute for Strategic Studies/IISS) yeni yayımladığı raporda Çin'in nükleer enerjili denizaltılarını ele aldı.

Londra merkezli düşünce kuruluşu, son 5 yılda bu konudaki yeteneklerini çok artıran Çin'in artık nükleer denizaltıları ABD'den daha hızlı üretebildiğini bildirdi.

Bu gelişmeyle birlikte Washington'ın uzun süredir devam eden deniz hakimiyetinin tehlike altına girdiği uyarısı yapıldı. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Kuvvetleri'nin hem nükleer balistik füze denizaltılarına hem de nükleer saldırı denizaltılarına sahip olduğu hatırlatıldı. 

IISS, 2021-2025'te Çin'in 10, ABD'nin ise 7 denizaltı ürettiğini vurguladı. 

2016-2020'de ise ABD'nin üçe karşı 7 denizaltıyla Çin'e üstünlük kurduğuna işaret edildi. 

Pekin rakam vermediği için IISS uydu görüntülerinden yola çıkarak bu tahminleri yaptı. 

Diğer yandan IISS raporunda "Çin tasarımları kalite açısından ABD ve Avrupa'nın gerisinde" de dendi. Amerikan denizaltılarının daha sessiz çalışmasının tespit edilme ihtimalini azalttığı belirtildi. 

Genel rakamlara bakıldığında da ABD'nin avantajı sürüyor.

2025 başı itibarıyla Çin'in 6 nükleer balistik füze denizaltısı ve 6 nükleer saldırı denizaltısından oluşan bir filoyla dikkat çekiyor. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Kuvvetleri, nükleer enerjiyle çalışmayan 46 denizaltıyı daha bünyesinde bulunduruyor. 

Eski tip denizaltıları filosunda barındırmayan ABD Donanması'nda ise 14'ü nükleer balistik füze denizaltısı olmak üzere 65 nükleer denizaltı var. 

Washington, Çin'in denizaltı filosunu büyüterek tartışmalı Güney Çin Denizi'nde üstünlük sağlamaya çalıştığını vurguluyor. 

Çin destroyer ve fırkateyn gibi suüstü gemilerinde dünyanın en büyük filosuna sahip.

Independent Türkçe, CNN, IISS


İran protestoları: Güvenlik güçleri, eylemcileri öldürmek kastıyla hedef alıyor

Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
TT

İran protestoları: Güvenlik güçleri, eylemcileri öldürmek kastıyla hedef alıyor

Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)

İran'da güvenlik güçleri, eylemcilerin "hayati organlarını kasıtlı olarak" hedef almış.

Guardian'la İranlı teyit platformu Factnameh'nin ortak çalışmasında, 75'ten fazla röntgen ve tomografi görüntüsü incelendi.

Ocak ayına ait görüntülerde yüz, kafa, göğüs ve genital bölgelere isabet eden mermiler ve metal saçmalarla oluşmuş ağır yaralanmalar ortaya konuyor.

Adı Anahita olarak değiştirilen bir eylemcinin, yüz ve göz çukurları etrafına dağılmış, her biri 2 ila 5 milimetre büyüklüğünde çok sayıda saçma izi var. Protestocunun en az bir gözünü kaybettiği, diğerinin de kullanılmaz hale gelebileceği belirtiliyor.

Kimliği Ali diye değiştirilen bir hastanın göğüs röntgeninde de 174'ten fazla metal saçma görüldü. Saçmaların sıkışık dağılımı, çok yakın mesafeden ateş edildiğine işaret ediyor. Uzmanlara göre, kapsamlı ve acil cerrahi müdahaleye rağmen eylemcinin ölüm riski çok yüksek.

Kayıtlara göre 29 eylemci daha benzer şekilde metal saçmalı pompalı tüfekle vurulmuş

Bazı röntgen ve tomografi görüntülerinde, protestocuların omurga, akciğer ve kafataslarında yüksek kalibreli mermiler de tespit edildi.

En az 9 hastanın genital ya da pelvik bölgeden vurulduğu, bunların üçünde yüksek kalibreli tüfekler kullanıldığı belirtiliyor. Orta yaşlı bir kadının kasık bölgesine 200 metal parçanın isabet ettiği görülüyor. 35 yaşındaki bir erkekte de benzer şekilde kasık bölgesine dağılmış saçmalar mevcut.

Silah analiz firması Silahlanma Araştırma Hizmetleri'nden (ARES) N.R. Jenzen-Jones, bu mermilerin “tam metal kaplama” olduğuna dikkat çekerek, “Bunlar öldürme amaçlı silahlar” diyor.

Adının paylaşılmasını istemeyen bir tıbbi analist de şunları söylüyor:

Bunlar savaş zamanında görebileceğiniz türden, biri askeri silahla göğüsten vurulduğunda meydana gelecek yaralanmalar. Bu tür silahlarla insanlara ateş ediyorsanız, onları öldürmeye çalışıyorsunuz demektir.

İran'da Kapalıçarşı esnafı, riyalin döviz karşısında çakılmasıyla 28 Aralık'ta greve giderek protestoların fitilini ateşlemişti. 

İran devleti eylemlerdeki can kaybına dair ilk açıklamayı 21 Ocak'ta paylaşmıştı. Güvenlik güçleri ve siviller dahil 3 bin 117 kişinin hayatını kaybettiği duyurulmuştu. 

Ancak ABD merkezli İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), gösterilerde çıkan olaylarda en az 7 bin kişinin hayatını kaybettiğini savunmuştu.

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la nükleer müzakereler devam ederken, Ortadoğu'ya askeri yığınağı artırmayı sürdürüyor.

Amerikan medyasında analizlerde İran'daki ekonomik durumun gittikçe kötüleştiği ve halkın geleceğe dair belirsizlikten şikayetçi olduğu yazılıyor.

New York Times'ın irtibata geçtiği 54 yaşındaki Meryem şunları söylüyor:

Böylesine toplu bir keder ve istikrarsızlık havasını hiç yaşamamıştım. Kendimizi çok kötü hissediyoruz. Bir saat sonra ne olacağını bilmiyoruz.

Wall Street Journal'ın görüştüğü İranlılar ise ülkeyi terk etmenin yollarını aradıklarını söylüyor. Bankalardan paralarını çekmeye çalışanlar, döviz erişimini kısıtlayan kontroller nedeniyle zorluklarla karşılaşıyor. 
Independent Türkçe, Guardian, New York Times, Wall Street Journal