‘De'ah Da'iah’ adlı komedi ‘Simpsonlar’ın Suriye versiyonu mu?

Dizi, devlet desteğinin kaldırılması ve köylülerin iş meselelerinin gerçeklikle örtüştüğünü gösteren trajik bir sahne ile final yaptı.

De'ah Da'iah dizisinin izleyiciler için trajik ve şok edici sonu, ülkede 2011’den bu yana  devam eden savaş ve silahlı çatışma trajedisiyle örtüşüyor. (Sosyal Medya Platformu)
De'ah Da'iah dizisinin izleyiciler için trajik ve şok edici sonu, ülkede 2011’den bu yana devam eden savaş ve silahlı çatışma trajedisiyle örtüşüyor. (Sosyal Medya Platformu)
TT

‘De'ah Da'iah’ adlı komedi ‘Simpsonlar’ın Suriye versiyonu mu?

De'ah Da'iah dizisinin izleyiciler için trajik ve şok edici sonu, ülkede 2011’den bu yana  devam eden savaş ve silahlı çatışma trajedisiyle örtüşüyor. (Sosyal Medya Platformu)
De'ah Da'iah dizisinin izleyiciler için trajik ve şok edici sonu, ülkede 2011’den bu yana devam eden savaş ve silahlı çatışma trajedisiyle örtüşüyor. (Sosyal Medya Platformu)

Mustafa Rüstem
“Dijital devrim, yıllar önce gerçekleşmesi mümkün görülmeyen birçok teknolojiyi bugün hayatımızın vazgeçilmezi haline getirdi. Özetle insan, kelimenin tam anlamıyla teknolojinin kölesi oldu. Meydana gelen tüm katliamlarda olduğu gibi bundan da sadece tek bir kurtulan vardır.” (Umm et-Tanafes el-Fevka/ De'ah Da'iah)
Bunlar, yalnızca merhum spiker Muhammed es-Said’in sesiyle Suriye yapımı komedi dizisi ‘De'ah Da'iah’ın (Kayıp Köy)’ her bölümünün başında tekrarlanan giriş değil, aynı zamanda kahramanları komedi dünyasında birer ikona dönüşen, güldürürken ağlatan bir komedi eserinin özünü de özetleyen ifadelerdir. Dizinin izleyicisi yerel çerçeveden daha uzak, kalbe ve vicdana daha yakın. Senaristliğini Memduh Hamade’nin (Mamdouh Hamada) yaptığı, Leys Hico (Laith Hijo) tarafından yönetilen dizi, 2008-2010 yılları arasında iki sezon yayınlandı. Dizinin başrolünde merhum aktör Nidal Sigri ve Bassem Yakhour yer almıştı. 

‘Kayıp’ köyler
Bu komedi dizisi YouTube üzerinden tekrar izleyebiliyor. Dizinin komik kesitleri, sosyal medya platformlarında paylaşılıyor. Fantastik komedi kategorisinde yer alan ‘Kayıp Köy’ün hikayesi, belirli bir zamana ve mekâna bağlı olmayan basit insanların hikayelerinin izini sürüyor. Dizideki karakterler, Suriye’nin batısındaki sahil bölgesindeki yüksek dağlarda bulunan ve tüm ihtişamıyla Akdeniz’e bakan bir köyde yaşıyor. Bölge, Suriye savaşından önceki haliyle, doğal güzellikleriyle dizide gösterilmesinin ardından turist akınına uğramıştı.
Dizi, teknoloji ve modernite devriminden ‘kurtulan’ bir köy olan Umm et-Tanafes el-Fevka’da geçiyor. Köyde olaylar meydana gelen birçok komik durum etrafında dönüyor. 10 yıl önce yayınlanan dizinin bölümleri arasında izleyiciler için bugün o dönemki kehanetlere en fazla yaklaştığını söyleyebileceğimiz sürpriz sahneler yer alıyor. ‘Kayıp Köy’ komedisi ile yaşanmış gerçeklik arasındaki çizgi, tesadüfen dramatik ve gerçekçi ‘kehanetler’ haline gelene kadar kayboldu.

Gerçeklikle uyum
Her iki sezonu dikkatle incelendiğinde dizideki olaylarla gerçekte yaşananların yakınlığına tanık olunacaktır. Bu bağlamda dizide el-Muhtar rolünü oynayan merhum Züheyr Ramazan (Zuhair Ramadan) ve Selingo karakterini canlandıran Fadi Subeyh’in (Fadi Sobeih) Sanatçılar Sendikası başkanlığını kazanmak için bir seçim yarışına sebep olduklarını hatırlamak gerekir. Dizinin iki yıldızı ‘Köy’ün Muhtarı’ ve ‘Köy’ün gençlerinden olan Selingo’ arasında tartışmalar durmaksızın tekrarlandı. Dizide Selingo Muhtar’ın kızına taliptir fakat Muhtar, köylülerin arabuluculuğuna rağmen kızının lise diploması alana kadar bu genç adamla evlenmesini istememektedir.
Genç adam ve kız arasındaki masum aşk hikayesine Muhtar’ın zulmünün gölgesi düşerken tesadüfen aynı sanatçılar, Suriye’deki sendika seçimlerine de katılmıştı. Fadi Subeyh, merhum sanatçı Züheyr Ramazan için sendika başkanlığı konusunda oldukça güçlü bir rakipti. Fakat Ramazan’ın geçtiğimiz yıl 17 Kasım’da vefat etmesinden önce bu yarışı kazanmayı başaramadı. Diğer yandan dizi de ise genç Selingo, köydeki seçimler aracılığıyla muhtarı görevinden etmeye çalışsa da başarılı olamadığını izledik.
Şarku’l Avsat’In Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Senarist Memduh Hamada, son bölüme kadar dizi ile gerçeklik arasında eşleşmeler olmasından memnun. Hamada, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada “Olanlar ve şu an yaşananlarla örtüşen, dizinin merkezine aldığım meselelerin bazı öncül göstergeleri vardı” dedi. 
Dizinin herkes için trajik olan, şoke edici finali, 2011 yılı sonrasında ülkenin yaşadığı savaş ve silahlı çatışma trajedisi ile örtüşüyor. Dizinin final sahnesinde zehirli madde soluduktan sonra tüm köy halkı ölüyor ve evler boş görünüyordu. Şiddetli rüzgar evlerdeki eşyaları savurup camları sökerken, köyün havaya uçtuğunu izledik. Bu sahnelerin, ülkenin güvenlikli olduğu 2010 yılından önceki Suriye’de gerçek olması hayal dahi edilemez bir durumdu. Ancak devam eden savaşın dehşetinden kaçmak için yerlerinden edildikten sonra sakinleri olmayan birçok boş köy için alışıldık bir manzara haline geldi.
Yazar Hamada, bu üzücü final ile ilgili olarak "Trajik son ise ikinci sezonda geldi. Sanırım şu an o finali yaşadığımızı düşünüyorum. Ama gerçekte daha uzun sürüyor" dedi.

Fantastik komedi
Diğer yandan yazar Hamada, De'ah Da'iah dizisinin, gelecekteki olayları öngörmek açısından ünlü Amerikan dizisi The Simpsons ile karşılaştırılmasıyla ilgili soru işaretlerine de açıklık getirdi:
“Amerikan dizisinin gelecekle ilgili öngörülerde neye güvendiğini bilmiyorum. Fakat De'ah Da'iah’da tahminler gerçekliğe dayanıyordu. Dolayısıyla bu şekilde sonuçlanması da oldukça doğal bir durum. Mevcut durumda tohumları atılan bazı meseleler vardı. Züheyr Ramazan'ın sendika seçimlerinde verdiği mücadele gibi gelecekte yaşananları andıran ayrıntılara gelince; bunlar tesadüften başka bir şey değildi.” 
Onlarca yıldır siyasi istikrar yaşayan bir ülkede bir gösterinin gerçekleşmesi şaşırtıcıydı.
Onlarca yıldır siyasi istikrar yaşayan bir ülkede bir gösterinin gerçekleşmesi şaşırtıcı bir durumdu. Ancak dizide, ülkede meydana gelen halk hareketinden önce köylülerin medeni haklar talep etme protestosuna tanık olundu. Bu gösterinin yetkili rolündeki komedi oyuncuları tarafından uygulanan baskılarla dağıtılmaya çalışıldığını gördük. Ancak daha dikkat çekici olan ise son zamanlarda, bu yılın şubat ayının başında Ekonomik Komite tarafından oluşturulan sınıflandırmalara göre aileler hariç gıda ürünleri, yakıt ve petrol desteklerini kaldırmaya yönelik bir hükümet kararının yayınlanmasından sonra dizinin eski bölümlerini yeniden izlemesiydi.  Dizi, hükümetin, halkın koşullarını öğrenmek ve kimin kaç litre dizel yakıtı hak ettiğini belirlemek için bir elçi göndereceği öngörüsünde bulunmuştu. Yakıt maddelerinin bol miktarda bulunması nedeniyle savaştan önce bu durumun gerçekleşmesi mümkün değildi.
Dizinin üçüncü sezonunun yazılmasının düşünülmediğini ifade eden senarist sözlerini şöyle sonlandırdı:
“Başarıyı sürdürmek zordur. Devamının çekilmesi için çağrıda bulunan dostlar olduğu gibi herhangi bir bölümün başarısız olması durumunda acımasızca saldıran ve başarısızlığına göz yummayanlarda var. Dizinin sahip olduğu başarı düzeyi ile devam etmesi zordu. Üçüncü sezon gerilemenin başlangıcı olacaktı. Bu nedenle vadiden aşağı yuvarlanmaktansa ovaya bakan bir yerde durmak daha iyidir.”



Mısır: “Rabia baskını” olaylarını yeniden anlamlandırma mücadelesi

2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
TT

Mısır: “Rabia baskını” olaylarını yeniden anlamlandırma mücadelesi

2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)

“Rabia baskını”, yaklaşık 13 yıl önce Kahire’de yaşanan olayların nasıl anlatılacağı konusunda her yıl yeniden alevlenen bir tartışmaya dönüşüyor. Olaylar, birbirinden oldukça farklı bakış açıları ve siyasi yaklaşımlarla aktarılıyor.

Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nda, hayatını kaybeden eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi yanlılarının düzenlediği oturma eyleminin dağıtılmasının yıl dönümünde, Mısır’ın “terör örgütü” olarak nitelendirdiği Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na mensup veya yakın isimlerle devlet yanlıları arasında son günlerde sosyal medya platformlarında ve çeşitli medya kuruluşlarında karşılıklı tartışmalar yaşandı. Her iki taraf da kendi anlatısını kabul ettirmeye çalıştı.

Oturma eylemi, yetkililerin katılımcılara defalarca eylemi sona erdirme çağrısı yapmasının ardından 14 Ağustos 2013’te dağıtıldı. Yetkililer, eylemcilerin silahlı olduğunu savunmuştu.

“Mağduriyet” anlatısı

Eylemin dağıtılmasını savunanlar, operasyonu devletin istikrarı ve toplumsal barışı koruma yetkisini güçlendiren bir adım olarak değerlendirirken, muhalifler ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na yakın çevreler oturma eyleminin “barışçıl” olduğunu öne sürdü ve hayatını kaybeden eylemciler olduğunu savundukları kişilerin fotoğraflarını yayımladı.

İslamcı siyasi hareketler konusunda uzman bir isim, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, “Rabia baskını” tartışmasının her yıl, yıl dönümünde yeniden alevlenen bir anlatı mücadelesine dönüştüğünü söyledi. Uzman, tartışmanın Mısırlıların kolektif hafızası üzerinden yürütüldüğünü ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın sempati kazanabilmek amacıyla “mağduriyet” söylemini öne çıkarmakta ısrar ettiğini kaydetti.

Uzman ayrıca, devletin örgütün varlığını sürdürmek için kullandığı bu anlatıyı çürütmeye odaklanmasının önemini vurguladı.

Anlatı mücadelesi

Silahlı bir oturma eyleminin dağıtıldığı yönündeki devlet anlatısını destekleyen onlarca paylaşım arasında, operasyon hakkında bir belgesel hazırlayan yazar ve araştırmacı Mahir Fergali de X platformunda değerlendirmelerde bulundu.

Fergali, operasyonun karşıtlarının “örgütün mümkün olduğunca uzun süre varlığını sürdürmesine ve devletle çatışma alanlarının yeniden açılmasına katkı sağlayacak tarihsel bir mağduriyet anlatısı oluşturmayı iyi planladıklarını” savundu.

Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nın genel görünümü (Reuters)
Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nın genel görünümü (Reuters)

Mısırlı televizyoncu Ahmed Musa ise “Onların suçlarını, ihanetlerini ve vefasızlıklarını unutmayacağız. Biz hepimiz suçlarına ve ihanetlerine tanık olmuşken tarihin çarpıtılmasına izin vermeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Musa, Müslüman Kardeşler’in devleti hedef aldığını ve Mısır’ı bölmek istediğini savunarak, Rabia’daki oturma eyleminin “silahlı bir operasyon merkezine dönüştürülmesinde ısrar edildiğini, buraya silah sevkiyatları yapıldığını ve örgüt mensuplarının el yapımı patlayıcılar kullandığını” öne sürdü.

Buna karşılık, Rabia’daki oturma eyleminin destekçileri, eylemin “barışçıl” olduğunu savunarak, hayatlarını kaybedenlere ait olduğunu söyledikleri fotoğrafları yayımladı ve yaşananların “hukuka aykırı” olduğunu ileri sürdü.

Halkın reddi

Silahlı gruplar ve İslamcı siyasi hareketler konusunda uzman Ahmed Ban ise Rabia’daki oturma eyleminin temel amacının, özünde “örgütü Mısırlıların kolektif bilincinde yeniden meşrulaştırmak” olduğunu savundu.

Ban, örgütün bu amaç doğrultusunda Mısır halkının duygusal hassasiyetlerine güvendiğini ve insanların, hareketin hem iktidarda bulunduğu dönemde hem de daha önce işlediği öne sürülen suçları unutmasını sağlamaya çalıştığını söyledi.

Ban’a göre örgüt, tarihsel ve siyasi hesap verme fikrinden kaçmak amacıyla arkasına saklanabileceği duvar oluşturmak için bilinçli bir çaba yürüttü.

Ban, Rabia olayları sırasında gündeme gelen temel sorunun “Neredeydik ve nasıl bu hale geldik?” olduğunu belirterek, Müslüman Kardeşler’in bir dönem Arap dünyasının en büyük ülkesinin iktidarında olduğunu, daha sonra ise geniş çaplı halk hareket ve güçlü bir toplumsal reddiyeyle karşılaştığını söyledi.

Ban, devlet kurumları ile Mısır halkının sokağındaki açık iş birliğinin, sonunda örgütün ve projesinin reddedilmesine yol açtığını savundu.

Ban ayrıca Mısır devletinin, Rabia’da devlet içinde alternatif bir yapı oluşturma girişimi olarak nitelendirdiği sürecin bütün ayrıntılarını belgelemesine “acilen ihtiyaç duyduğunu” vurguladı. Şimdiye kadar ortaya konan ve yayımlanan bilgilerin, bu girişimin gerçek niteliği konusunda Mısır kamuoyunun bilmesi gerekenlerin gerisinde kaldığını ifade etti.


Gazzeliler, “barış planı”ndaki tıkanıklığa rağmen Gazze’ye dönmeye devam ediyor

Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
TT

Gazzeliler, “barış planı”ndaki tıkanıklığa rağmen Gazze’ye dönmeye devam ediyor

Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)

Siyasi durumun gergin, Gazze’deki “barış planı”nın akıbetine ilişkin belirsizliğin sürdüğü bir dönemde, birkaç hafta önce Filistinli Fadi Ebu Kutta, savaşta yaralanmasının sonrasında tedavi için yaklaşık bir buçuk yıl kaldığı Mısır’dan Gazze Şeridi’ne döndü.

Kızımla karşılaştığımda kucaklayabilmeyi çok isterdim

Ebu Kutta, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ailesine kavuşmaktan ve her ne kadar yıkılmış halde olsa da topraklarına dönmekten duyduğu mutluluğu dile getirdi. Daha fazla uzak kalamadığını belirten Ebu Kutta, iki kesilmiş elinin yerine protez takılması için gerekli masrafları karşılayacak bir bağışçı bulamadan dönmek zorunda kaldığını belirtti. Ebu Kutta, “Kızımla karşılaştığımda onu kucaklayabilmeyi çok isterdim” ifadelerini kullandı.

Otuzlu yaşlarındaki Ebu Kutta gibi Mısır’da bulunan binlerce Filistinli de dönüş için isimlerini kaydettirdikten sonra aylarca seyahat sıralarının gelmesini bekliyor. Bekleyiş, İsrail’in gerek sınır kapısındaki uygulamaları gerekse çıkmaza giren barış planının hayata geçirilmesi konusundaki tutumuyla daha da zorlaşıyor.

75’inci kafile

Gazze Şeridi’ne dönen Filistinlilerden oluşan 75’inci kafile, dün sabah Refah Sınır Kapısı’na ulaştı. Mısır tarafında sürece vakıf bir kaynak, işlemlerin tamamlanmasının “saatler” sürdüğünü belirterek, dönüş yapanların sabahın erken saatlerinde Kahire’deki Filistin Büyükelçiliği’nden bir temsilci eşliğinde sınır kapısına geldiklerini ve Mısır ile İsrail makamları arasındaki koordinasyonun tamamlanmasını saatlerce beklediklerini kaydetti.

Adının açıklanmasını istemeyen kaynak, bazı kişilerin ilk denemede geçiş yapamadığını ve İsrailliler tarafından bir sonraki kafileye kadar geri çevrildiğini belirtti. Bir sonraki kafilenin geçişi ise birkaç gün sürebiliyor. Bu nedenle bazı Mısırlı ailelerin, söz konusu kişileri Sina’da misafir ederek Kahire’ye dönmek ve aynı yolu yeniden katetmek zorunda kalmalarını önlediğini ifade etti.

Kaynak ayrıca, “İsrail tarafı hem yardımların hem de Filistinlilerin geçişinde hâlâ zorluk çıkarıyor. Bu durum ister Mısır’dan Gazze’ye dönenler ister tedavi için Gazze’den Mısır’a gidenler için geçerli” dedi.

Mısır’ın Şuruk gazetesinin internet sitesine göre, son kafileyle Gazze’ye dönenlerin sayısı 90 kişiye ulaştı. Buna karşılık 38 hasta ile onlara eşlik eden 36 refakatçi Mısır’a kabul edildi.

Mısır Kızılayı tarafından Gazze’ye geçiş öncesinde hazırlanan yardım kamyonlarından biri.
Mısır Kızılayı tarafından Gazze’ye geçiş öncesinde hazırlanan yardım kamyonlarından biri.

Ebu Kutta, geçen temmuz ayında Kahire’den Kuzey Sina’ya uzanan uzun yolculuğunun ayrıntılarını hâlâ hatırlıyor. Sınır kapısının önünde uzun süre beklediğini ve geçişine izin verilmeyeceği endişesiyle saatler boyunca kaygı içinde kaldığını anlatıyor.

Geri dönme konusundaki kararlılık

Filistinli İsrail meseleleri uzmanı ve eski Filistinli tutuklu Usame el-Eşkar, İsrail’in engellemelerine ve Gazze’deki ağır koşullara rağmen Mısır’dan Gazze’ye dönüşlerin sürmesinin, Filistinlilerin topraklarına bağlılığının ve koşulların tehlikesine ya da Netanyahu hükümetinin yaşadığı siyasi kriz nedeniyle İsrail operasyonlarının ve ihlallerinin genişleme ihtimaline rağmen geri dönme konusundaki kararlılıklarının en büyük göstergesi olduğunu belirtiyor.

İsrail, ekim ayında “barış planı” olarak bilinen ateşkes anlaşmasının imzalanmasından bu yana Gazze Şeridi’nde günlük ihlallerini sürdürüyor. 15 maddeden oluşan anlaşmanın uygulanmaya başlamasından bu yana bin 200’den fazla Filistinlinin öldürüldüğü, yüzlerce kişinin de yaralandığı bildiriliyor.

25 binden fazla Filistinli dönüş için kayıt yaptırdı

Eşkar, büyükelçilik kaynaklarına göre dönüş için bilgilerini kaydettiren Filistinlilerin sayısının 25 binden fazla olduğunu belirtiyor.

Filistin kaynaklarının tahminlerine göre savaş sırasında yaralılar ve onlara eşlik eden kişiler dahil olmak üzere 100 binden fazla Filistinli Gazze Şeridi’nden Mısır’a geçti.

Eşkar, İsrail’in ateşkes anlaşmasının maddelerini uygulama konusundaki mevcut tutumunun, İsrail’deki iç siyasi dengelerle bağlantılı olduğunu savunarak, “İç kamuoyu yoklamalarının çoğunun ortaya koyduğu üzere Netanyahu ve hükümetinin desteğinin gerilemesi”nin bu tutumda etkili olduğunu belirtti.

Anlaşmanın ikinci aşaması, İsrail güçlerinin Gazze Şeridi’nden çekilmesini, Hamas’ın silahlarını bırakmasını ve Barış Konseyi tarafından Gazze’nin yönetilmesini öngörüyor.

Mısır Kızılayı, tedavi amacıyla Mısır’a getirilen yeni Filistinli kafilesini karşılıyor.
Mısır Kızılayı, tedavi amacıyla Mısır’a getirilen yeni Filistinli kafilesini karşılıyor.

Filistinli uzman Eşkar, Mısır, Katar ve ABD’deki arabulucuların Netanyahu’yu dizginlemek ve durumun kontrolden çıkarak yeniden çatışmaya dönüşmesini önlemek için çalışmalarını sürdürdüğünü ifade etti.

Gazze Anlaşması, geçen temmuz ayı sonunda, arabulucular ile «Hamas» hareketi ve Filistinli gruplar arasında, «İran Savaşı»nın patlak vermesiyle uygulaması aksayan anlaşmanın ikinci aşamasının yürütülmesine ilişkin düzenlemeler konusunda mutabakat sağlanmasının ardından yeni bir aşamaya girdi.

Trump ise geçen ay, İsrail ve Hamas’ın geçen yıl kabul ettiği Gazze savaşını sona erdirme planında ilerleme sağlandığını açıkladı. Plan, İsrail güçlerinin Gazze’den çekilmesini, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze’nin güvenliğini sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte uluslararası bir istikrar gücünün oluşturulmasını öngörüyor.


İsrail'de yaşayan Lübnanlılar af kararını ciddiye almıyor

Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
TT

İsrail'de yaşayan Lübnanlılar af kararını ciddiye almıyor

Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf

İsrail’de yaşayan Lübnanlılar, Lübnan Parlamentosu’nun geçen hafta kabul ettiği genel af ve ceza indirimini ciddiye almadı. Yasa, 1 Mart 2026’dan önce işlenen suçlar nedeniyle hüküm giyen, tutuklanan veya haklarında adli işlem yürütülen binlerce kişiyi kapsıyor. Bunların arasında 2000 yılından beri İsrail’de yaşayan yaklaşık 3 bin 500 Lübnanlı da bulunuyor.

Güney Lübnan Ordusu komutanı Antoine Lahd’ın eski ofis müdürü Claude İbrahim, “Af kararı bizim için çıkarılmadı. Bizi de sonradan buna dahil ettiler ki kararın yalnızca Sünni ve Şii Müslümanları kapsadığı söylenmesin, Hristiyanları da kapsasın. Biz burada Lübnan halkının bütün kesimlerinden insanlarız; aramızda Sünniler ve Şiiler de var, ancak çoğunluğumuz Hristiyan. Bizi son anda kapsama aldılar. Fakat bu karar, 2001, 2006 ve 2011 yıllarında çıkarılan af kararlarından özünde farklı değil ve bizim için herhangi bir umut vaad etmiyor” ifadelerini kullandı.

Af ve para cezaları

İbrahim, “Söz konusu kararlar kapsamında da İsrail’e, Hizbullah’ın baskısından kaçmak için sığınan çok sayıda Lübnanlı ülkeye döndü ve önemli bir bölümü, özellikle çocuklar ve kadınlar, aftan yararlandı. Bazıları ise Hizbullah’a para cezası ödedi ve bunun karşılığında daha hafif hapis cezalarına çarptırıldı. Para cezası ne kadar yüksekse, Hizbullah’ın nüfuzundaki mahkemenin verdiği ceza da o kadar azaltılıyordu” diye konuştu.

İbrahim, “İsrail o dönemde bu düzeni fark etti ve geri dönenlere askerlik hizmetleri karşılığında ödenmesi gereken miktarın üç katı tutarında tazminat verdi. Hizbullah da onları büyük bir memnuniyetle kabul etti” ifadelerini kullandı.

İsrail’de yaşayan Lübnanlıların büyük bölümünün, Güney Lübnan Ordusu olarak bilinen yapının mensupları olduğu biliniyor. Bu oluşum, 1984’te kanser nedeniyle hayatını kaybeden Binbaşı Saad Haddad tarafından sınırdaki Mercayun kasabasında kurulmuş, onun yerine General Antoine Lahd geçmiş ve yapı 2000 yılında dağıtılana kadar Lahd tarafından yönetilmişti.

İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın 2000 yılında Lübnan’dan hızlı ve ani biçimde çekilme kararı alması ve bu kararı Güney Lübnan Ordusu’na bildirmemesi üzerine, örgüt mensupları ve aileleri İsrail sınırına yöneldi. İsrail’le birlikte savaşmış ve İsrail’den maaş almışlardı.

İsrail başlangıçta bu kişilerin ülkeye girişini engellemeye çalışsa da sınırda günlerce beklemeleri ve yaşadıkları mağduriyet, İsrail’in uluslararası kamuoyundaki itibarına zarar verdi. İsrail bunun üzerine, bu kişileri kabul etmek zorunda kaldı. Daha sonra çeşitli yöntemlerle onları ülkeden çıkarmaya çalışan İsrail, grubun yaklaşık yarısının Lübnan’a dönmesini sağladı.

3 bin 500 Lübnanlı

İbrahim, İsrail’e hizmet etmeleri konusundaki soruya ise şu yanıtı verdi:

“Güney Lübnan Ordusu, Lübnan ordusunun kararıyla kuruldu. Saad Haddad, 1976’da Lübnan devletinin kararıyla İsrail üzerinden, Hayfa yoluyla güneye geldi. 1976’dan 1990’a kadar devlet, bu kişilere Lübnan ordusunun bir parçası olarak düzenli şekilde maaş ödedi.”

İbrahim, “Ancak o dönemde Lübnan, önce Hafız Esed ve ardından Beşşar Esed yönetimindeki Suriye’nin, daha sonra da İran ve Hizbullah’ın nüfuzunun etkisi altında kaldı. Bu çevreler bize karşı düşmanca bir tutum benimsedi ve bizi ihanetle suçlamaya başladı. Oysa biz Filistinli örgütlere karşı Güney Lübnan’ı korumaya yönelik ulusal bir görev yürütüyorduk. Lübnanlılar bu tarihi araştırmayacaksa, umarım tarih yaptıklarının hesabını onlardan sorar” dedi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bugün İsrail vatandaşlığına sahip Lübnanlıların sayısının yaklaşık 3 bin 500 olduğu belirtiliyor. Bunların önemli bir bölümü, 2000 yılında Lübnan’dan ayrılmalarının ardından İsrail’de doğdu. Bu kişilerin Lübnan’ın resmi nüfus kayıtlarında yer almadığı ifade ediliyor.

İbrahim, “Bu kayıt dışı kişilerin de geri dönmesine izin verilecek mi? DEAŞ ve Nusra Cephesi mensupları için af çıkarılıyor da biz hâlâ onların gözünde İsrail ajanı olarak mı kalacağız?” diye sordu.

İbrahim sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bugün İsrail’de dünyanın diğer ülkelerindeki Lübnan diasporaları gibi yaşıyoruz. Başarılı insanlarız; aramızda yüzlerce doktor, avukat, mühendis ve teknoloji sektöründe çalışan kadın ve erkek var. Lübnan devletinin bize, dünyanın diğer ülkelerindeki Lübnanlı topluluklara davrandığı gibi davranması gerekiyor. Bunun gerçekleşmesi için de İsrail ile Lübnan arasında, statümüzün açıkça tanımlandığı bir barış anlaşmasının imzalanması gerekiyor.”