Ahmedinejad: Suudi Arabistan'ı dörde, Türkiye'yi üçe, İran'ı da altı bölgeye bölmek istiyorlar

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA
TT

Ahmedinejad: Suudi Arabistan'ı dörde, Türkiye'yi üçe, İran'ı da altı bölgeye bölmek istiyorlar

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA

Eski İran Cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad, Independent Türkçe Genel Koordinatörü Muhammed Zahid Gül'ün sorularını yanıtladı.
Bize bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederiz. Bölgedeki son durumla ilgili sorularla başlamak ve sonra - eğer zaman yeterse - İran'daki gerçekliği ve İran sahnesi hakkındaki soruya geçmek istiyorum. Röportaja Türkiye ve İran'ın değerli komşuları Irak'tan başlayalım.

-İran İslam Cumhuriyeti'nin 1979 yılında kurulmasından bu yana İran, Irak dosyasıyla ilgilendi. ABD'nin Irak'ı işgalinden sonra İran'ın Irak topraklarında hem nüfuzu hem de varlığı vardı. Irak'ın siyaset sahnesine de müdahaleleri oldu. Bugün İran'ın Irak'ın siyaset sahnesindeki başarılarını ya da başarısızlıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle sizi ve bu programdan sorumlu meslektaşlarınızı selamlıyor ve röportajın faydalı olmasını umuyorum. Toplum, bölge ve dünya meselelerini analiz ederken her zaman bazı ilkeleri dikkate almalıyız.
Birinci ilke, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve halkların bağımsızlığıdır. Bunu kabul etmeliyiz. Taraflardan hiçbiri diğerinin iç işlerine karışmamalı. Bu yüzden ikinci ilke, diğerlerinin iç işlerine karışmamaktır.
Üçüncü ilke, otoriter devletlerin politikasıdır. Bu devletler, kendi çıkarları uğruna başka ülkelerin ve halkların dağılmasını isterler. Bu noktanın dikkate alınması gerekir.
Ahmedinejad (2).jpg
Eski İran Cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad, Independent Türkçe'ye önemli açıklamalarda bulundu
Dördüncü ilke ise, bölgenin bölge halklarıyla ilgili olmasıdır. Güvenlik ve barışın tesisi, bölge halkları arasında kapsamlı bir iş birliğinin olmasını gerektirir ve güvenliği sarsan her şey tüm halklara zarar verir. Böyle bir olayın yaşanmaması için de herkesin dikkatli olması gerekir.

- İran'ın Irak'a müdahale politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu politika başarılı mı yoksa başarısız mı?
Bu değerleri göz önünde bulundurduğumuzda tüm bölgesel sorunları, tek bir bakış açısına ve tek bir görüşe ulaşıncaya kadar değerlendirebiliriz. Bugün bölgenin dayanılmaz koşullar altında olduğu bir gerçek.

- Necef ve Kum'daki iki köklü ekol arasında bir rekabetten yahut çatışmadan söz ediliyor. Bu iki köklü ekol arasında -eğer varsa- farkı nasıl görüyorsunuz?  
Tarih boyunca alimler arasında birtakım anlaşmazlıklar olmuştur. Nasıl insanlar arasında çeşitli anlaşmazlıklar oluyorsa alimler arasında da anlaşmazlık çıkabilir, her halükârda birçok fikir ve görüş vardır. Bunun meseleleri ve diğer tarafı da etkilediğine inanıyorum.
Tüm dinlerin alimlerinin ortak bir noktaya ulaşmasını, Hristiyanların, Müslümanların, Necef, Kum ve El-Ezher'in, hepsinin insanlık yararına birleşmesini umuyoruz. 

- Efendim, burada iki tarihi, ideolojik ve teolojik ekol arasındaki bir rekabetten ya da anlaşmazlıktan bahsetmiyorum. Velayet-i Fakih ve diğerleri ile ilgili siyasi yönelimlerden bahsediyorum. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Evet, alimler arasında bakış açılarında, sonsuza kadar devam eden pek çok fikir ayrılığı söz konusu. 

"İran ve Suudi Arabistan yan yana gelseler Yemen meselesini çabucak çözebileceklerine inanıyorum"

- Yine çetrefilli olan başka bir dosyaya geçiyoruz. Yemen dosyası. İran, Yemen'e açıkça müdahale ediyor. İran'ın Yemen politikasını nasıl görüyorsunuz ve sizce bu meseleyi çözmenin yolu nedir?
Yemen meselesinden daha önce birçok kez bahsettim. Yukarıda söylediğim gibi otoriter devletlerin, yani Suudi Arabistan, İran, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ABD ve İngiltere'nin varlığı söz konusu. Hiçbiri Yemen meselesine karışmamalı. Bırakın Yemen halkı kendi kaderini kendisi tayin etsin. Bundan başka çözüm yolu yok.
Muhammed Zahid Gül (1).jpeg
Eski İran Cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad, Independent Türkçe Genel Koordinatörü Muhammed Zahid Gül'ün sorularını yanıtladı
Bölgedeki tüm ülkeler; Suudi Arabistan, İran ve BAE, Yemen krizinden ve Yemen'deki savaşından uzaklaşmak zorundalar. Daha da önemlisi Yemen halkının bu krizden kurtulması gerekiyor. İran ve Suudi Arabistan yan yana gelseler Yemen meselesini çabucak çözebileceklerine inanıyorum. 

"Birbirimizden uzaklaşıp rekabet edersek bu, bize zarar verir; bekamız birliğimize bağlı"

- Cumhurbaşkanlığınız döneminde İran ve Suudi Arabistan arasında iyi ilişkiler vardı. Kral Abdullah ile tarihi bir zirve gerçekleştirdiniz. Sonra ne oldu, ne değişti? Bu görüşmeler neden başarısız oldu ya da meyve vermedi?
Suudi Arabistan ile kardeşçe ilişkilerimiz vardı. Diğer Arap ülkeleriyle de ilişkilerimiz kardeşçeydi. Suudi Arabistan ile özel ilişkilere sahip olmamız doğal. Çünkü biz aynı dinin mensuplarıyız ve aynı bölgede yaşıyoruz. Aynı şekilde düşmanımız da bir.
Eğer birbirimizden uzaklaşıp rekabet edersek bu, bize zarar verir. Bekamız birliğimize bağlıdır. Kardeşler olarak bu anlaşmazlığa bir yere kadar yabancıların müdahalesinin yol açtığını düşünüyoruz. Bu durumda hiç kimsenin galip gelmeyeceğini, her iki tarafın ve tüm bölgenin bundan olumsuz etkileneceğini bir kez daha vurguluyorum. 

- Peki, mevcut durumu nasıl görüyorsunuz? Şu sıralar İran'ın Suudi Arabistan ile görüşmelerinden söz ediliyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Her iki tarafın da birtakım hatalar yaptığını düşünüyorum. Söz konusu görüşmelerden memnuniyet duyuyorum. Umarım her iki taraf da aralarında bir anlaşmaya varır.
Tarafların Yemen krizini çözmeye yönelmelerini tavsiye ediyorum. Bu, tüm bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına ve en önemlisi Yemen hükümetinin ve Yemen halkının kendisini bu krizden kurtarmasına katkıda bulunacaktır.
Yemen halkı şu an korkunç krizler yaşıyor. Kurbanlar veriyor. Onlar bizim kardeşlerimiz. Suudi Arabistan, Yemen, İran, Kuveyt, hepimiz kardeşiz. Bunlardan hangisi zarar görse düşmanlar buna sevinir. Aynı şekilde, şehirlerimiz yok edildiğinde ve aramızda çıkan anlaşmazlıklarda askerlerimiz öldüğünde bu ancak düşmanları sevindirir.
Konuşmamızın başında bahsettiğim dört ilkeyi dikkate alırsak, Yemen krizinin hızla çözüleceğine inanıyorum. Bu meseleler Suudi Arabistan tarafından biliniyor.
Ayrıca, bölge meseleleriyle ilgili her şeyi birbirimizle konuşabiliriz. Bundan 20 yıl önce bölgenin şartları çok kötüydü. Suriye, Irak, Yemen, Afganistan ve Lübnan'daki şartlar da iyi değildi. İran ve Suudi Arabistan anlaşırlarsa bu, bölgenin şartlarının iyileşmesine, bu ülkelerdeki anlaşmazlıkların ortadan kaldırılmasına katkı sağlayacak ve koşullarını yumuşatacaktır. 

- Bizim için çok güzel bir tablo çizdiniz, fakat şimdi Suriye'den bahsetmek istiyorum. İran'ın Suriye'deki askeri varlığına karşı duruşunuz biliniyor. Burada şunu açıkça sormak istiyorum: Suriye krizinden çıkış yolu nedir? Suriye'de son 10 yıl içinde yaşanan halk protestolarına yönelik tutumunuz nedir?
Size bahsettiğim dört ilkeyi bir kez daha yineleyerek İran olarak biz, Suudi Arabistan ve Türkiye, Suriye'nin iç işlerine karışmak yerine Suriye halkının birlik olmasına yardım etmeliyiz. Suriye halkının iradesine saygı göstermek zorundayız. Çünkü bu onların; yani halkın hakkıdır.
Suriye, büyük fedakarlıklar yaptı ve büyük zarar gördü. İran, Suudi Arabistan ve Türkiye, Suriye'de savaşı önlemek için çalışmalı ve Suriyeli taraflardan birine diğeri pahasına para, silah ve lojistik yardım sağlamamalı.
İki taraf da ne İngiliz ne Amerikan ne de Irak'ı işgal edenler değil, Suriye'nin kendi öz evlatları. Orada öldürülenler Ruslar değil, Suriyeliler. Suriye meselesine nereden bakarsanız bakın, onlar bizim kardeşlerimiz. İran, Suudi Arabistan ve Türkiye, oturup konuşurlarsa, konuşmamızın başında bahsettiğim ve aralarında 'kendi kaderini tayin hakkı halkın hakkıdır' ilkesinin de yer aldığı dört ilkeye dayanarak krizin çözülmesine yardımcı olabilirler. 

- Türkiye'ye özel bir ilginiz var. Yakından takip ediyorsunuz. Son olarak yaklaşık iki hafta önce Türkiye'nin çeşitli şehirlerine siyasi çerçeve dışında ziyaretler gerçekleştirdiniz. Türk halkı hakkında ne düşünüyorsunuz? Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) 20 yıl sonrasını nasıl görüyorsunuz? Bugün örneğin anayasa değişikliği ve parlamenter sisteme dönüş talebiyle bir araya gelen Türkiye muhalefetinin performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu, Türk halkının tercihidir. Türk halkının talep ettiği her şey sahada yerine getirilmelidir. İran'ın Türkiye ile iyi ilişkileri var. Bölge ülkelerinin ilişkileri köklü ve adildir. Bölge ülkelerinin dünya güçlerinin müdahalelerini dikkate alması gerektiğini düşünüyorum.
Her ülkenin gücü, halkın desteğiyle ilişkilidir. Halk, kendi sisteminden memnun olmalı ve sonra halkın iradesi kaderini tayin etmelidir. Bazıları kendi görüşlerini diğerlerine empoze ederse, sorunlarla karşılaşmak kaçınılmaz olur.

- Türkiye ve İran, bölgedeki iki önemli ülkedir. Büyük rol oynayan ve tarihi ilişkileri olan iki büyük ülke… Anlaşmazlık ve anlaşmanın ana noktalarından bahsetmek istersek neler söylersiniz?
Bölge halkları, köklü ilişkilere sahiplerdi. Hala da öyleler. Birbirleriyle hiçbir sorunları yoktu. Halklar ticaret, evlilik ve iş birliği gibi birbirine bağlı ilişkilere sahip olmak isterler. Kendi aralarında safları sıkılaştırmayı isterler ve bundan memnuniyet duyarlar.
Hükümetler halkın iradesini takip etmeliler. Ancak o zaman sorunlar ortadan kalkar. Mevcut sorunlar hükümetlerin ve rejimlerin yanlış analizlerinin sonucudur. Bölgesel hükümetler ve rejimler kendilerini bölgeden ayrı görmemeliler.
Hepimiz bölgeyi birlikte yönetmeliyiz, birlik olmalıyız. Birlik olmak herkese fayda sağlar. Böylece otoriter devletler hiçbirimize baskı yapamaz.
Öte yandan, dünyada yeni bir güç, bir insan gücü oluruz. Otoriter devletlerin tüm bölge ülkelerine karşı bir yol haritası ve komplosu olduğuna sizi temin ederim. Hiçbir ülkenin güçlü ya da kendi kendine yeter durumda olmasını istemiyorlar. Hiçbir şekilde ilerlememizi ve gelişmemizi istemiyorlar.
Birbirimizle sürekli bir çatışma ve anlaşmazlık içinde olmamızı, geri kalmamızı, böylece bize hükmedebilmeyi istiyorlar. Silahlarını satabilmek için kendilerine bir pazar bulmak istiyorlar.

"Rusya'nın Ukrayna'ya askeri saldırısı çerçevesinde, Çin Tayvan'a, ABD de İran'a saldırmak istiyor"

- İlgili bağlamda ABD ve Rusya'yı "İran'a ve Ukrayna'ya karşı kirli anlaşma yapmakla" suçladınız. Neden?
Bunu, bölgenin koşullarını ve küresel sorunları bilen herkesin yapması gerekir. ABD, Rusya ve Çin dünya için yeni bir plan oluşturmak istiyor. Rusya'nın Ukrayna'ya askeri saldırısı çerçevesinde Çin, Tayvan'a, ABD de İran'a saldırmak istiyor.
Tüm bunlar, dünyanın bir değişim sürecinde olduğunu teyit ediyor. Tüm dünyada yeni bir proje olacak. Ukrayna'ya yapılan bu saldırıda, dünyanın dönüştüğü koşulların değişmekte olduğu ortaya çıktı. Bu benim görüşüm. Sonuçlarını siz de göreceksiniz.
Planın ilk bölümünü uygulamaya koyuyorlar. Biz bu planın uygulanmasını engellemeye çalışıyoruz.  Çünkü birçok masumun hayatına mal olacak. 

- Ukrayna sahnesini takip ediyorsunuz. Mevcut İran hükümetinin Ukrayna krizi ve Ukrayna'daki savaş konusundaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu soru İran hükümetinin resmi sözcüsüne yöneltilmeli.

- İran hükümetinin tutumunu sormuyorum. Sorum şu: İran hükümetinin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Benim nasıl bir tutumum olduğu iyi bilinir. Her zaman halkın yanında olmaya çağırırım. Otoriter güçlerin yanında olmamalıyız, yozlaşmış güçlerin tuzağına düşmemeliyiz.

- Son dönemde İran ve Rusya arasındaki ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Rusya, İran'ın güvenebileceği bir ortak olabilir mi?
Bunun için geçmişteki gerçekliğe ve bugün yaşadığımız gerçekliğe bakalım. Geçmişe bakarsak Rusya'nın İran'ın kendisini desteklemediğine dair bahaneler bulması zor olur.
Ama bugün bazı bahaneleri var. Bugün bir savaş halinde olduğunu söyleyebilir ve perde arkasında ABD ile ele ele verirken, İran'ı bu savaşta kendisine destek vermediği için mazur görebilir.

- Çin'in, tıpkı Rusya'nın Ukrayna'ya yaptığı gibi Tayvan'a saldırmak niyetinde olduğunu ve onu işgal etmek istediğini söylediniz. Sizce gelişmelerin ne gibi sonuçları olacak? 
Umarım bu planların hiç biri gerçekleşmez. Ukrayna'daki savaş bir an önce biter ve Rus askerleri kışlarına geri döner. Ukrayna halkı da meşru haklarını geri alır.
Rusya önünde sonunda kontrolünü dayatacak gibi görünüyor. Yani Sayın (ABD Başkanı Joe) Biden'ın tutumlarına bakılırsa, Rusya'nın bu savaşa dahil olmasına ve her türlü silahı kullanmasına izin verilmiş.

- İran, birkaç gün önce Umman Denizi (Arap Denizi) ve Umman Körfezi'nde Rusya ve Çin ile ortak askeri tatbikatlara katıldı. Bu askeri tatbikatları siyasi olarak değerlendirirsek, hedef kim ve Rusya ile Çin arasında bu bölgeyle ilgili gerçek bir ittifak var mı?
Bölgenin güvenliğinin bölge halkları tarafından güçlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bölge hükümetleri, yabancı unsurların bölgesel işlere karışmasını engellemelidir.

- İran'ın nükleer programı dosyasına gelirsek, İran ile ABD arasında İran'ın nükleer programı ve üretmeyi planladığı nükleer enerji konulu müzakerelerde Biden yönetimini değerlendiriyorsunuz?  Sizce Biden yönetiminin Trump yönetiminden farkı nedir?
ABD hükümetinin küresel ve uluslararası politikalarının bizi desteklemediğini, Cumhuriyetçi başkanlarının bu küresel politikaların bir parçası olduğunu ve ABD başkanlarının genellikle yürütme işlerini yaptığını düşünüyorum.
İkinci Dünya Savaşı sonrası savaşın galibi beş ülke, kendisinden başka hiçbir ülkenin nükleer güç ve güçlü bir ülke olmayacağı konusunda anlaştılar ve bu doğrultuda bir karar aldılar. Bu görüşte hemfikir oldular. İran'ın bunu başarabilmesine karşı çıkıyorlar.  
Aynı şekilde Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Irak'ın da güçlü ülkeler olmalarına karşılar. Ülkelerimizin güçlü ve saygın ülkeler olmalarını istemiyorlar. Zenginleştirmenin İran'ın güçlendireceğini düşünüyorlar. Bu onların değişmez politikasıdır.
Yani Biden'ın, Donald Trump'ın ve Barack Obama'nın uyguladığı politika arasında hiçbir fark yok. Biden'ın İran'a uygulayacağı baskılar, Trump'ın uyguladığından daha büyük olacak. Çünkü tek bir amaca hizmet ediyorlar.
Ancak sahada kullandıkları dil ve planlama yöntemleri farklı. Bu konuda size bir örnek vereyim. ABD merkezli Uluslararası İlişkiler Konseyi (CFR) ile New York'ta bir toplantı yaptık. 28 kişiydiler. 90 dakikadan uzun bir süre boyunca sordukları tüm sorular İran'ın nükleer dosyasıyla ilgiliydi.
Soruları bittiğinde, bize karşı iddialarının hiçbirini kanıtlayamadılar. Aralarından terbiyeli, yaşını almış bir kimse ayağa kalkıp bana; "Ahmedinejad Bey, Zenginleştirme ve barışçıl faaliyetler yürütme hakkınız olduğunu kabul ediyoruz, ama bunu resmen ilan etmek istersek yarın Suudi Arabistan, aynı şekilde Mısır da bu enerjiye sahip olacak. Bu durumda onlara nasıl başa çıkabiliriz?" dedi.
Ona, "Eğer bu bizim hakkımızsa onların da hakkı olması akla yatkın. Bu hakkın kullanılmasından kaçınılıyorsa hiç kimseye verilmemeli" dedim.
Bu konuda bir başka örnek de İran, ilk kez endüstriyel düzeyde uranyum zenginleştirdiğinde arayıp bunu söylediğim kişi Kral Abdullah oldu.
Ona telefonda, "Bu haberi duymaktan memnun olacağınıza inanıyorum. Bu alan da artık hizmetinizdedir. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA)  denetimi altındayız. Elde ettiğimiz tüm enerjiyi size gönderiyoruz. Siz de uzmanlarınızı ve bilim insanlarınızı bize gönderin. Onlara da öğretelim ve tüm deneyimlerimizi onlara aktaralım" dedim.
Bölgedeki tüm ülkelerin sanayi ve bilim açısından gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Ancak nükleer bombaya sahip olmamalılar.
Nükleer bomba insanlara refah getirmez, aksine nükleer bomba vahşetin bir simgesidir. Biz bilim, sanayi ve teknoloji peşindeyiz.
Herkesin bu imkanlara sahip olması gerekir. Ancak koşullar, bu deneyimlerin Suudi Arabistan'daki kardeşlerimize aktarılmasına izin vermedi ama bu konudaki görüş ve yönelimlerimiz aynı kalmaya devam ediyor. Fakat Batılıların bakış açısı, başkalarının bu imkanlara sahip olmasını engellemek üzerine kuruludur.

"Suudi Arabistan'ı dörde, Türkiye'yi üçe, İran'ı da altı bölgeye bölmek istiyorlar"

- Bu güzel anılarınız ve mevcut atmosfer çerçevesinde bu konudaki görüşmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bir sonuca ulaşılacak mı, ulaşılmayacak mı? Ukrayna krizi, İran ile ABD arasındaki nükleer anlaşma konulu müzakerelere gölge düşürecek mi?
Bunun yakın bir gelecekte olmasını beklemiyorum ama dünya güçlerinin bölge ülkeleriyle ilgili uğursuz bir yol haritası olduğunu biliyorum.
Suudi Arabistan'ı dörde, Türkiye'yi üçe, İran'ı da altı bölgeye bölmek istiyorlar. Bölgedeki ülkeleri bölüp küçük ve zayıf devletlere dönüştürmek istiyorlar. Bu onların yol haritası. Bu haritadan kurtulmanın tek yolu bölge ülkelerinin birlik olmasıdır. 

"Eğer ABD, Rusya'ya sert tepki vermiş olsaydı, Rusya, Ukrayna'ya saldırmaya cesaret edemezdi"

- ABD Başkanı Biden, geçtiğimiz Ekim ayında Demokrasi Zirvesi düzenledi. Genel olarak dünyadaki ve özelde halkının çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerdeki demokratik ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sayın Biden'ın dünyada demokrasinin güçlendirilmesi yönündeki çabalarını nasıl görüyorsunuz?
Dikkate alınması gereken bazı noktalar var. Bunlardan birincisi demokrasi iyi bir insani deneyimdir. Fakat buradaki temel sorun, demokrasinin kapitalizmin tutsağı haline gelmesi ve dünya genelinde demokrasinin iyi bir uygulamasını görmemiş olmamızdır.
Diğer bir nokta ise, bugün antikapitalist bir duruş sergileyen bir uyanış akımı var. Bunlar bu konuda endişeli olan insanlar. Demokrasi yüzünden değil, diğer ülkeler üzerindeki hâkimiyetler ve kontroller yüzünden endişeliler.
Dünya haritasını değiştirip, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan iki kutupluluğa döndürmeyi umuyorlar. Dünyayı üç kutuplu hale getirmek isteyenler ise, dünyaya diz çöktürmek için insan gücünü kontrol etmek istiyorlar.
Birleşmiş Milletler (BM) kuruluşundan bu yana, dünyada yaklaşık üç milyar insanın yoksulluk sınırının altında yaşadığını ve çok sayıda savaş, tehdit ve silahlanma yarışı olduğundan dünyanın içinde bulunduğu koşulların hiç iyileşmediğini belgeledi.  
ABD, son zamanlarda Japonya'da Hiroşima'ya atılanlardan daha yıkıcı etkilere sahip nükleer silahlar üretti. Rusya ise füze sistemlerini sergiliyor. Halkların ve onlara ait imkanların üzerinde kontrol sahibi olmak için füzeli silahlarının dünya üzerinde hegemonya kurmasını istiyor.
Kapitalistlerin nihai hedefinin New York olduğunu ve New York'un da mevcut ekonomik sistem aracılığıyla dünyadaki tüm sermayelerin nihai varış noktası olduğunu biliyorsunuz.
Suudi Arabistan'da, Irak'ta, Kuveyt'te ve İran'da var olan imkanlara bir bakın. Bu imkanlardan tüm dünyada kendi kontrol ve hegemonyasını sürdürmek için yaralananlar Amerikalılardır. Bu ülkeler, demokrasi sloganı altında dünyanın koşullarını değiştirmeyi planladıkları yerler.
Sayın Biden'a bakın, Ukrayna halkını savunmuyor, iki ucu açık konuşuyor. Aslında Rusya'nın Ukrayna'ya saldırmasının önünü de o açtı. Eğer ABD, Rusya'ya sert tepki vermiş olsaydı, Rusya, Ukrayna'ya saldırmaya cesaret edemezdi.  
Sayın Biden, Ukrayna halkının haklarından bahsetmedi. Aynı şekilde, Rus halkının haklarından da bahsetmiyor. Sayın Putin görev süresini 2036'ya kadar yani 14 yıl daha uzattı.
Sayın Biden bunu demokrasiye aykırı bir durum olarak görmedi. Biden'ın başkanlığında yapılan Demokrasi Zirvesi de kendi hegemonyalarını dünyaya dayatmanın bir başka şekliydi. 

"ABD, DEAŞ kartını Afganistan ve bölgedeki diğer ülkelerin hükümetlerine karşı bir baskı kartı olarak kullanıyor"

- Başkan Biden, kısa bir süre önce DEAŞ lideri Ebu İbrahim el-Haşimi el-Kureyşi'nin ABD'nin operasyonuyla öldürüldüğünü duyurdu. Bir önceki DEAŞ lideri Ebubekir el-Bağdadi de aynı şekilde öldürüldü ve ilan edildi. DEAŞ'ın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bununla birlikte ABD'yi terörü desteklemekle ve DEAŞ'a destek sağlamakla suçladınız. Bu suçlamalarla ilgili bir açıklamanız var mı?
ABD'nin bölgemize yönelik muamelesinde çifte standart söz konusu. Bir yandan terörist grupları desteklerken, diğer yandan onlarla savaştığını iddia ediyor. DEAŞ, ABD'nin bölgeye müdahalesinin bir sonucudur.
Bölge halkları bunun (ABD'nin müdahalesi) öncesinde barış içinde bir arada yaşıyordu. Umarım DEAŞ liderleri bu durumu anlarlar. ABD, DEAŞ kartını Afganistan ve bölgedeki diğer ülkelerin hükümetlerine karşı bir baskı kartı olarak kullanıyor. Bir kez daha DEAŞ'ın bu oyunu anlaması gerektiğini söylüyorum.

- Sizinle yaptığımız bu ilginç sohbeti bitirmeden önce İran'la ilgili olarak bir soru sormak istiyorum. 1979'dan bu yana İran rejiminin doğasını nasıl değerlendiriyorsunuz?  İran'da daha önce yaşanan sıkıntıların ve adaletsizliğin, İran halkının rejimini terk etmesine izin vermediğine dair açıklamalarınız oldu. İran sahnesini ve İran rejiminin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
İnsanlara söz hakkı vermeliyiz. Halk bir şey talep ettiğinde bu talep yerine getirilmelidir. Bu ilke, İran için de geçerlidir. Çünkü halkın taleplerinin sahada yerine getirilmesi gerekir. 

- İran rejimini nasıl tanımlarsınız, dini bir rejim mi yoksa demokratik bir rejim mi? İran rejiminin dini ve milliyetçi bir üslubu var. İran, kendini Yahudi devleti olarak tanımlayan İsrail Devleti gibi bir din devleti mi? 
Din, siyasi meselelerden daha önemlidir. Din, insanoğlunu birleştirmek için gönderilmiştir. Din, insanı özgürleştirmek ve desteklemek içindir. Bunun dışındakilerin din ile hiçbir bağlantısı yoktur. Hep bu görüşü dile getirdim, hala da getirmeye devam ediyorum.

- Sözlerinizden laikliği desteklediğinizi anlıyorum. Doğru anlamış mıyım? 
Bu ifadelerin dikkate alınması ve üzerinde düşünülmesi gerektiğini belirttim. Demokrasi nedir, aristokrasi nedir ve laiklik nedir? Bunlar üzerinde düşünülmelidir.



İran ve Arap komşuları arasındaki buzlar erir mi?

Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)
Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)
TT

İran ve Arap komşuları arasındaki buzlar erir mi?

Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)
Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)

Zeyd bin Ali el-Fadıl

Siyasetteki temel sabite, sabitesizliktir. Ne kalıcı bir dostluk ne de kalıcı bir düşmanlık vardır. İbn Haldun'un toplumsal gelişim yasasına göre toplumsal hareketlilik de bu ilkeden muaf değil. İran ile bölgedeki Arap ülkeleri de ne siyaset yasasının ne de toplumsal gelişim teorisinin dışında.

Bu durum, siyasi ve toplumsal gerçekliğin yanı sıra İran ile Arap ülkelerinin entelektüel gerçekliğinin nereye evrileceğini titizlikle incelemeyi zorunlu kılıyor. Zira bugün her iki taraf arasında entelektüel yapı, siyasi yönelim ile iç çatışmanın mahiyeti ve biçimi bakımından derin farklılıklar göze çarpıyor.

1979'da devrimin şekillendirdiği İran ile siyasi ve askeri şartların benzer olmasına rağmen bugünkü İran aynı değil. Günümüzde İran'da iç cephede siyasi akımların çeşitliliğinden ve artan protestolardan, dış cephede ise ABD ve İsrail kaynaklı uluslararası tehdidin sürmesinden beslenen çatışma şiddetini korusa da bunun iç kamuoyundaki yansıması devrimin ilk döneminden çok farklı bir görünüm sergiliyor. Devrim yıllarında muhafazakâr akımları besleyen devrimci coşku zayıflarken İran toplumunda modernleşme ruhu güç kazandı. Dini şahsiyetin yüceltilmesi de bir zamanlar tüm İran toplumunda gördüğü itibar ve saygınlığa kıyasla bugün belirgin biçimde soldu.

Arap dünyası da benzer bir dönüşüm geçirdi. Bölgenin sağcı milliyetçi rejimleri ortadan kalktı. İran İslam devriminin yarattığı dalgaya karşı mücadelede öncülük eden Iraklı Baas rejimi yıkıldı. Bölgede ‘Şii hilalinin’ kapsamının genişlemesinden duyulan dinî ve siyasi endişe yatıştı. Böylece her iki tarafta da ötekine yönelik daha az gergin bir bakış açısı oluşmaya başladı. Bu, ABD ile İsrail'in İran'a karşı sürdürdüğü savaş sürecinde Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin ve Ürdün'ün maruz kaldığı saldırılara rağmen böyle.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Arap ülkelerinin her yönüyle reddettikleri İran saldırılarına karşın savaşa dahil olmamaları, bu savaşın yapısı itibarıyla geleneksel İran hedefleme anlayışının dışında kaldıklarının farkında olmalarından kaynaklanıyor. Başka bir deyişle, 21. yüzyılın İranı artık bütünüyle 1979'un aşırılıkçı söylemine bağlı değil. İran’ın toplumsal yapısında köklü bir dönüşüm yaşandı ve bu dönüşüm kendini ve fikirlerini rejime kabul ettirdi.

Bu çerçevede geçmişte Arapların siyasi düşüncesinin en büyük sorunlarından biri, İran’daki farklı siyasi oluşumlara tek tip bir gözle bakmasıydı. Arap dünyası, sağ ve sol arasındaki ince ayrımları fark edemedi. Çünkü bu ayrımlara İran'daki gerçek anlamıyla değil, uluslararası kavramsallaştırma merceğiyle baktı. Burada sözü edilen sağ ve sol, İslami çerçeve içinde ve Şii perspektifinden tanımlanan kavramlar olduğundan genel bağlamdan farklı anlamlar taşıyor. Örneğin devrim yıllarında köktenci muhafazakârlar, uluslararası arenada sol bir kavram olarak değerlendirilen sosyalist eğilimli kooperatif ekonomi modelini destekledi. Reformcular ise tarihsel olarak muhafazakâr kesimde sınıflandırılan çarşı tüccarlarının da desteğiyle, sağ kapitalist bir kavram olan yönlendirilmemiş açık piyasa ekonomisini güçlendirmeye çalıştı.

Bu, İran zihniyeti içindeki çok sayıda örüntüden yalnızca biridir ve biçimsel bir yapıya ya da belirli bir entelektüel kimliğe indirgenemez. Ne ilahiyat öğrencileri olan mollaların tamamı muhafazakâr eğilimli ne de sivil kesimlerin tümü reformcu. Bu durum, siyaset araştırmacılarını önceden belirlenmiş sınıflandırmaların ve bunlara bağlı zihinsel kalıpların kısıtlı çerçevesinden çıkıp daha derin bir düşünsel sorgulamaya yönelmeye davet ediyor.

Reformcular dini, toplumsal ahlakın inşasına yönelik bir çerçeve olarak ele aldılar. Aşırılıkçıların katı düşünceyi yumuşatmayı, Arap ülkeleriyle yakınlaşmayı ve Batılı devletlerle diyalog ve müzakere kapısını açmayı hedeflediler.

Burada reformcular ile muhafazakârlar arasındaki anlaşmazlığın İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ilk anından itibaren belirdiğini de burada vurgulamak gerekiyor. Ayetullah Humeyni 1979 yılında aydın İslami kimliğiyle öne çıkan Dr. Mehdi Bazirgan'ı hükümet başkanlığına getirdi. Bazirgan, Şah döneminde hapis cezasına çarptırılıp işkenceye maruz kalarak ağır bedeller ödemişti. Şah dönemindeki siyasi mücadelesinin temelini oluşturan İslami bir vizyona da sahipti. Bununla birlikte ilk andan itibaren aşırı sağcı İslamcıların damgasını vurduğu İran İslam Devrimi'nin ilke ve kurallarıyla bütünleşemedi. Aynı yıl istifasını sunarak siyasi sürecin dışına çekildi ve 1990'ların ortalarında hayata gözlerini yumana kadar bir daha siyaset sahnesine geri dönmedi.

thyju87k
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan Al Suud, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'yi 10 Mayıs 2025'te Cidde'de kabul ederken (AFP)

O tarihten itibaren muhafazakârlar ile reformcular arasındaki çatışma çeşitli meselelerde su yüzüne çıkmaya başladı. Özellikle siyasi istikrarın hâkim olduğu ve Batı ile herhangi bir dış çatışmanın ufukta görünmediği dönemlerde iki kesim arasındaki farklar belirginleşip derinleşti. Ancak ABD’nin müdahalesinin gündeme geldiği anlarda bu farklılıklar hızla silindi. İsrail'in devreye girdiği durumlarda ise daha da hızlı yok oldu.

Reformcular dine, toplumsal ahlakın inşasına yönelik bir çerçeve, seçimsel demokrasi anlayışının ve çoğulcu yönetimin pekiştirilmesine katkı sağlayan bir unsur olarak baktılar. Bunu, rejimin siyasi yönelimleriyle çelişen siyasi güçleri dışlamayan aydınlanmacı bir İslami vizyon içinde benimsediler. Dini bilinçleri ve şer'i iradeleri dışında hiçbir toplumsal değişimin meşruiyetini kabul etmeyen radikallerin sertliğini yumuşatmayı hedeflediler. Bu doğrultuda dini anlayışın modernleştirilmesini, siyasi pratiklerin geliştirilmesini, kamusal özgürlüklerin ve hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesini, kadın haklarının iyileştirilmesini, Arap ülkeleriyle yakınlaşmayı ve Batılı devletlerle diyalog ve müzakere kapısının açılmasını savundular.

Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, reformcuların yolculuğunun merkezinde yer aldı. Önce Kültür Bakanlığı (1982-1992) ardından Cumhurbaşkanlığı (1997-2005) görevleri boyunca ifade özgürlüğünü, hoşgörü kültürünün yaygınlaştırılmasını, sivil toplumun inşasını ve medeniyetler arası diyalog temelli Batı ve Doğu'yla yapıcı diplomatik ilişkilerin geliştirilmesini savundu. Ne var ki bu fikirler, muhafazakârların yargı kurumu ve güvenlik güçleri aracılığıyla Hatemi'nin destekçilerine ve reformist kanadın liderlerine yönelttiği seferberlik kampanyası karşısında tutunamadı. Bu baskılar muhafazakârların Hatemi'nin ardından gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmasını sağlarken reformcu adayın seçimi kaybetmesinde büyük kitlelerin oy kullanmaktan kaçınması belirleyici oldu.

Bugünkü durum, 1979 yılındaki dünkü durumla aynı değil. Bunun yanında İran’ın mevcut Dini Lideri Mücteba Hamaney de devrimin lideri ve komutanı Ayetullah Humeyni’ye de benzemiyor.

Bugün ise reformcular, kalp cerrahı Dr. Mesud Pezeşkiyan'ın 28 Temmuz 2024'te cumhurbaşkanlığına gelmesiyle yeniden siyasi sahnenin ön saflarına çıktı. Pezeşkiyan, süregelen savaşın İran ile diğer Körfez ülkeleri arasında yarattığı derin gerilime rağmen bu dönemde Suudi Arabistan ve KİK üyeleriyle iyi ilişkilerin ritmini korumayı başardı. Gelişmelerin ardışıklığı ve açıklamalarından açıkça görüldüğü üzere İran'da köktenci muhafazakârlar ile reformcular arasında siyasi kararlar üzerinde, askeri kararlar bir yana bırakılırsa, hâkimiyet mücadelesi sürüyor. Savaşın kızışmasıyla birlikte şu an denge muhafazakâr kanat lehine kayıyor.

Buna karşın bugünkü koşullar 1979'daki koşullarla aynı değil. Günümüzün İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, Ayetullah Humeyni gibi bir devrim önderi ve lideri olarak görülmüyor. Bu durum ayrıca ilk reformcu Mehdi Bazirgan'ın içinde bulunduğu koşullarla günümüzün reformcusu Mesud Pezeşkiyan'ın durumunu karşılaştırmayı da zorunlu kılıyor. Bazirgan Ayetullah Humeyni gibi büyük bir devrimci şahsiyetin yönlendirdiği ve tüm mekanizmalarını harekete geçirdiği genç devrimcilerin coşkulu gücüyle ve bölgesel-uluslararası düzeydeki keskin gerginlikler ortamında baş başa kalmıştı. Pezeşkiyan ise İran toplumsal yapısının değişen niteliği, çağdaş kuşakların kimliğindeki belirgin dönüşüm ile düşünce biçimleri ve eğilimlerinin farklılaşması, üstelik bölgesel ve uluslararası düzeyde sert karşıtlık ve muhalefetin zayıflamış olmasıyla bambaşka bir konjonktürle karşı karşıya.

Şimdi sorulması gereken asıl soru, “Bu değişimler İran ile Arap komşuları arasındaki buzların erimesine zemin hazırlar mı ve bu durum ilerleyen süreçte, özellikle Batılı ülkelerle ilişkilerde uluslararası bağlama yansır mı?” sorusudur.


İran savaşının sona ermesi Mısır’daki enflasyonu hafifletecek mi?

Kahire’nin bir bölümünün genel görünümü (Reuters)
Kahire’nin bir bölümünün genel görünümü (Reuters)
TT

İran savaşının sona ermesi Mısır’daki enflasyonu hafifletecek mi?

Kahire’nin bir bölümünün genel görünümü (Reuters)
Kahire’nin bir bölümünün genel görünümü (Reuters)

İran savaşının sona ermesiyle eş zamanlı olarak ABD dolarının Mısır cüneyhi karşısında kayda değer ölçüde gerilemesi, Mısırlıların zihninde bu gelişmenin bölgedeki krizlerin tetiklediği hayat pahalılığı üzerinde etkili olup olmayacağına dair soruları ve belki de umutları yeniden gündeme taşıdı.

Mısır’da dün bankacılık işlemlerinin son saatlerinde dolar kuru çok sayıda bankada 50 Mısır lirasının altına gerileyerek 49,8 liraya düştü. Böylece dolar, mart ayından bu yana ilk kez bu seviyenin altına inmiş oldu.

Hayat pahalılığından yakınan çok sayıdaki Mısırlıdan biri de Kahire’nin doğusunda özel bir şirkette muhasebeci olarak çalışan Muhammed Kasım. Kasım, “Dolar her düştüğünde fiyatların da gerilemesini bekliyoruz ancak bu gerçekleşmiyor. Bir ürünün fiyatı yükseldiğinde bir daha asla düşmüyor” dedi.

Kasım, her gün evinden iş yerine ulaşım masraflarını karşılamak zorunda olduğunu, ayrıca eğitim çağında iki çocuğu bulunduğunu belirtti. Hayat pahalılığının nedenlerinin ortadan kalkmasıyla birlikte fiyatların da gerilemesini umut ettiğini söyleyen Kasım, “Savaş sona erdiğine ve enerji fiyatları dünya genelinde düştüğüne göre artık zamları haklı gösterecek bir neden kalmadı. Tüccarların ve satıcıların fiyat artışlarını gerekçelendirmek için öne sürdüğü Hürmüz Boğazı’nın kapanması riski de ortadan kalktı” ifadelerini kullandı.

Gelecekteki etkisi

Ancak ekonomist Mustafa Bedra farklı düşünüyor. Bedra, “İran savaşı sırasında yaşanan her günün geleceğe uzanan etkileri olacak” değerlendirmesinde bulundu.

Şarku’l Avsat’a konuşan Bedra, “Savaşın bir ay sürmesi halinde etkilerinin üç ila altı ay boyunca devam edeceğini öngörüyordum. Şimdi ise savaşın süresi neredeyse yüz günü aştı. Dolayısıyla etkilerinin kısa sürede ortadan kalkmasını beklemek gerçekçi değil” dedi. Ekonomik koşulları etkileyen unsurların büyük ölçüde değişmediğini belirten Bedra, “Petrol varil fiyatlarının etkisi, Hürmüz Boğazı’ndaki kapanmalar nedeniyle tedarik zincirlerinde yaşanan aksaklıklar ve enflasyondaki yükseliş gibi faktörler hâlâ geçerliliğini koruyor. Benim görüşüme göre fiyatlarda hissedilir bir düşüşün görülmesi için en az altı aylık bir süreye ihtiyaç var” ifadelerini kullandı.

cvcsv
Mısırlılar, dolar kurundaki düşüşün ardından fiyatların düşmesini umuyor. (Şarku’l Avsat)

Bedra, Mısır’dan çıkan dolaylı yabancı yatırımların etkisine de değinerek, bu sermayenin yeniden ülkeye dönmesinin ve döviz kurunun tekrar 47 Mısır cüneyhi seviyesine gerilemesinin 3 ila 6 ay sürebileceğini söyledi. Bunun ise mevcut ekonomik koşulların değişmemesine ve bölgede yeniden bir savaşın patlak vermemesine bağlı olduğunu vurguladı.

Bedra, “Gemiler yeniden Hürmüz Boğazı’ndan geçmeye başladı. Petrol varil fiyatları da savaşın sona erdiğine ilişkin medya haberlerinin etkisiyle düşüş eğilimine girdi. Ancak ortada henüz nihai ve kalıcı bir anlaşma bulunmuyor” dedi.

Şubat ayının sonunda başlayan İran savaşıyla birlikte dolar kuru Mısır’da 55 cüneyhin üzerine çıkarak rekor seviyelere ulaşmıştı. Savaş öncesinde dolar yaklaşık 47 cüneyh seviyesinde işlem görüyordu.

Bedra, “Savaş tamamen sona erer ve bölge yeniden istikrara kavuşursa bunun fiyatlara yansımasını görmek için önümüzde yaklaşık altı aylık bir süreç bulunuyor. Petrolün varil fiyatı yeniden 60-70 dolar bandına gerilediğinde hükümetten benzin ve motorin fiyatlarında indirime gitmesini talep etmeye başlayabiliriz. Ancak şu an petrol hâlâ 80 dolar civarında seyrediyor. Dolayısıyla olayların önüne geçip hükümetten hemen fiyat indirimi istemek gerçekçi değil” şeklinde konuştu.

‘İstikrar için bir fırsat’

Kahire’nin doğusunda özel bir şirkette çalışan 20’li yaşlardaki Hacer Mahmud ise fiyatlardaki sürekli artışın önüne geçecek kararlı adımlar atılması gerektiğini düşünüyor. Mahmud, savaşın sona ermesini ‘özellikle bölgede yeniden sükûnetin sağlanacağına dair beklentiler ışığında piyasaların istikrar kazanması için büyük bir fırsat’ olarak değerlendiriyor.

Kişisel ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra ailesine de her ay maddi destek sağlamayı hedeflediğini belirten Mahmud, fiyatların istikrara kavuşmasını ve gerilemesini umut ettiğini söyledi. Mahmud, “Birçok ekonomi uzmanı önümüzdeki dönemde doların 47 Mısır cüneyhine kadar gerileyebileceğini dile getirdi” dedi.

Bankacılık uzmanı Seher ed-Damati ise petrol fiyatlarındaki düşüşe dikkat çekerek bunun hayat pahalılığını artıran temel etkenlerden biri olduğunu söyledi. Şarku’l Avsat’a konuşan Damati, “Karşı karşıya olduğumuz durum ithal enflasyondu. Mısır’ın savaş öncesinde 60 dolara ithal ettiği bir ürünün maliyeti İran savaşı sırasında 100 doların üzerine çıktı. Buna nakliye ve sigorta giderleri de eklendi. Şimdi ise fiyatlar geriliyor ve bu tek başına bile son derece önemli bir gelişme” ifadelerini kullandı.

Mısır’da aylık enflasyon oranı mayıs ayında yüzde 1,6 olarak kaydedilirken, bu oran nisanda yüzde 1,1 seviyesindeydi. Yıllık enflasyon ise mayıs ayında yaklaşık yüzde 13,8 olarak gerçekleşti.

Damati, “Hazine bonolarına yatırım yapan yatırımcılar güçlü şekilde geri döndü. Bu durum ülkeye döviz girişini artırdı. Ayrıca Çin ile yapılan yuan bazlı para takası anlaşması da katkı sağladı. Bunun yanında Mısır, arz ve talebe göre şekillenen esnek döviz kuru sistemini uyguluyor. Piyasadaki döviz arzının artması doğal olarak fiyatların düşmesine zemin hazırlıyor” değerlendirmesinde bulundu.

vcdfc
Kahire’deki bir döviz bürosu (AFP)

Sözlerine devam eden Damati, “Eğer jeopolitik koşullar mevcut haliyle devam ederse fiyatların düşeceğini düşünüyorum; ancak savaş yeniden başlarsa her şey başa döner” dedi.

Mısır Merkez Bankası, geçen hafta yaptığı açıklamada ülkenin net döviz rezervlerinin mayıs ayında 53,134 milyar dolara yükseldiğini bildirdi. Nisan ayında bu rakam 53,009 milyar dolar seviyesindeydi. Böylece rezervlerde 125 milyon dolarlık bir artış kaydedildi.

Öte yandan İçişleri Bakanlığı, ülkede döviz piyasasında istikrarı sağlamak amacıyla döviz ticareti yapanlara yönelik operasyonlarını sürdürdüğünü açıkladı. Bakanlık, çarşamba günü 24 saat içinde 8 milyon Mısır cüneyhini aşan değerlerde yabancı para ticaretiyle ilgili bazı dosyaların ele geçirildiğini duyurdu.

Şarku’l Avsat’ın bakanlığın resmî Facebook sayfasındaki verilerden yaptığı derlemeye göre, iç güvenlik birimleri pazar gününden salıya kadar geçen üç günlük süreçte yaklaşık 15 milyon Mısır cüneyhi değerinde döviz işlemiyle ilgili vaka tespit etti.


ABD-İran anlaşması güvenliği yüksek tatil beldesinde imzalanacak... Görüşmeler törenin hemen ardından başlayacak

ABD-İran anlaşması güvenliği yüksek tatil beldesinde imzalanacak... Görüşmeler törenin hemen ardından başlayacak
TT

ABD-İran anlaşması güvenliği yüksek tatil beldesinde imzalanacak... Görüşmeler törenin hemen ardından başlayacak

ABD-İran anlaşması güvenliği yüksek tatil beldesinde imzalanacak... Görüşmeler törenin hemen ardından başlayacak

Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında varılan mutabakat zaptının imza töreni, cuma günü İsviçre’nin orta kesiminde bulunan ve Luzern Gölü’ne bakan Bürgenstock Dağı üzerindeki lüks bir otelde gerçekleştirilecek. İsviçre Dışişleri Bakanlığı, bölgenin ulaşımının zor olması nedeniyle güvenliğinin daha kolay sağlandığını belirterek, mekânın Pakistanlı ve Katarlı arabulucuların yanı sıra ABD ve İran tarafından da uygun görüldüğünü açıkladı.

Bir ABD’li yetkili, Washington ile Tahran arasındaki mutabakat zaptının ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance, İran Meclis Başkanı ve başmüzakereci Muhammed Bakır Kalibaf tarafından elektronik ortamda imzalandığını duyurdu. Kalibaf ile Vance’ın, ülkelerinin heyetlerine liderlik ederek İsviçre’deki resmi imza törenine katılması bekleniyor.

Belgenin içeriğine ilişkin açıklama yapan Vance, metnin yaklaşık bir buçuk sayfadan oluştuğunu ve genel çerçeveli hükümler içerdiğini söyledi. Trump ise bugün, G7 Zirvesi için bulunduğu Fransa’da yaptığı açıklamada anlaşma metninin yakında kamuoyuna duyurulacağını belirtti.

Bilindiği üzere anlaşma, nisan ayında ilan edilen ve kırılganlığını koruyan ateşkesi 60 gün daha uzatacak ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlayacak. Trump’a göre anlaşmada ayrıca İran’ın nükleer silah sahibi olmayacağının açık biçimde yer aldığı ifade ediliyor.

Tarafların, anlaşmanın imzalanmasının ardından İran’ın nükleer programının geleceği gibi karmaşık başlıklarda yeni müzakere sürecine başlaması bekleniyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bu görüşmelerin cuma günü İsviçre’de, çerçeve anlaşmanın resmi olarak imzalanmasının ardından başlayacağını açıkladı.

Wall Street Journal’ın bilgili kaynaklara dayandırdığı habere göre:

  • ABD, savaşın sona erdirilmesine yönelik anlaşma kapsamında İran’ın petrol ve yakıt satışlarına derhal yeniden başlamasına izin verecek.
  • İran, anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte uluslararası petrol ve yakıt ihracatını yeniden gerçekleştirebilecek.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın Lübnanlı mevkidaşıyla yaptığı telefon görüşmesinde:

  • İsrail’in Lübnan’daki işgal ettiği bölgelerden çekilmesi ve Güney Lübnan sakinlerinin evlerine dönebilmesi gerektiği vurgulandı.
  • Lübnan cephesi de dahil olmak üzere tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesi çağrısında bulunuldu.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı: ABD’nin deniz ablukası kaldırıldı

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı, ABD’nin iki aydır İran limanlarına uyguladığı deniz ablukasını kaldırdığını açıkladı. Söz konusu adımın, iki ülke arasında Orta Doğu’daki savaşı sona erdirecek anlaşmanın imzalanmasından önce atıldığı belirtildi.

Hükümete bağlı internet sitesinin aktardığına göre Mecid Taht Revançi, “Deniz ablukasının kaldırılması, başından beri üzerinde ısrar ettiğimiz temel konulardan biriydi. Süreç başladı ve resmi imza töreninden önce abluka kaldırıldı” dedi.