Ortodoks Kiliseleri bölündü: Putin'in ‘Din silahı’ kendisini tehdit ediyor

Moskova, savaşın kutsanmasından sonra tecrit ile karşı karşıya kalan Kilise aracılığıyla yumuşak bir güce sahipti

Rus Kilisesi, 2018'de Kiev Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımasından bu yana İstanbul ile bağlarını kesmişti (AFP)
Rus Kilisesi, 2018'de Kiev Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımasından bu yana İstanbul ile bağlarını kesmişti (AFP)
TT

Ortodoks Kiliseleri bölündü: Putin'in ‘Din silahı’ kendisini tehdit ediyor

Rus Kilisesi, 2018'de Kiev Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımasından bu yana İstanbul ile bağlarını kesmişti (AFP)
Rus Kilisesi, 2018'de Kiev Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımasından bu yana İstanbul ile bağlarını kesmişti (AFP)

İnci Mecdi
Alman filozof Karl Marx’ın 1843 yılında yazdığı ve Hegel felsefesinin eleştirisini konu alan kitabının satırları arasında yer alan meşhur bir sözü vardır: “Din halkın afyonudur”.
Marx’ın sözünün, dinlerin özünden çok siyasi grup ve rejimlerin pratik uygulamalarına yönelik olduğu aşikar. Özellikle İktidarların halklar üzerindeki kontrolü veya dini, kendini haklı çıkarmak veya herhangi bir karar vermek için sömürerek gücünü pekiştirmesi, hatta bu yöntemin demokrasilerde bile uygulanması, Marx’ın sözünün geçerliliğini kanıtlıyor.
Örneğin ABD’nin Irak’ı işgalinden önce Başkanı George W. Bush, savaşı, ‘daha iyi bir dünya için ilahi bir görev’ olarak tasvir ettiğinde ve fikrini kabul ettirmek için din adamlarını kullandığında olan buydu. Rahip Charles Stanley vaazlarından birinde, savaşı, ‘kötülüğe direnmek’ olarak niteleyerek Bush'u desteklemeye çağırmıştı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, geçtiğimiz ay Ukrayna'ya karşı askerî harekât başlattığında, Rus Ortodoks Kilisesi piskoposu ve Moskova Patriği I. Kirill, Rusya'nın muhaliflerini ‘şer güçleri’ olarak nitelendirdi. Ayrıca Putin'in savaş gerekçelerinden biri de Ukrayna'daki Rus Ortodoks Kilisesi'ni savunmasıydı.
Fakat durum ABD’dekinden çok farklı, sadece dinin veya kilisenin propaganda amaçlı kullanımıyla ilgili değildir. Rusya'da ve hatta Ukrayna'da kilise ve devlet ilişkisinin yakın ve farklı bir tarihsel boyutu vardır. Moskova Kilisesi, Kremlin'in nüfuz konusundaki ana araçlarından biridir. Bu da onu Rusya'nın Ukrayna'daki savaşında taraf yapıyor. Fakat aynı zamanda bu yumuşak güç, savaş tarafından tehdit ediliyor.

Tarihi ilişki ve bölünme
Tarihi olarak Ukrayna'daki Ortodoks Kilisesi, Moskova Patrikhanesi’ne tabi idi. Hegemonyası 300 yıldan daha eskiye dayanıyor. Rusya'nın artan gücü ve Osmanlı yönetimi altındaki Fener Rum Patrikhanesi'nin (Konstantinopolis Kilisesi) zayıflığı ile 1686'da Ekümenik Patrik, Moskova Patriği’ne Kiev Metropoliti'ni (Piskopos) atama yetkisini verdi. 1990 yılında Ulusal Bağımsızlık Kampanyası’nın baskısı altında Rus Ortodoks Kilisesi, Ukrayna'daki bağlı kilisesinin yarı özerk statüsünü yeniden canlandırdı ve adını Ukrayna Ortodoks Kilisesi (UOC) olarak değiştirdi. O zamandan beri Ukrayna'da iki rakip Ortodoks kilisesi var: Moskova yanlısı UOC Kilisesi ve bağımsız Ukrayna'yı temsil eden UOC-KP Kilisesi.
Geçen yüzyılda bağımsız Ukrayna Ortodoks kiliseleri, resmi olarak tanınmayan ayrı kiliseler olarak kaldı. Ukrayna Kilisesi, ülkenin Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını kazanmasından bu yana İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nden (Doğu Ortodoks Kilisesi'nin tarihi merkezi) tanınma talebinde bulundu.
Metropolitan Patrik Filaret, Ukrayna Kilisesi olan Kiev Patrikhanesini (UOC-KP) oluşturmak için Rus Ortodoks Kilisesi'nden ayrıldığında, İstanbul tarafından tanınmadı. 
Bu durum, Rusya'nın 2014 yılında Ukrayna'dan Kırım'ı alıp ilhak etmesi ve ardından doğu Donbass'ta iki ayrı bölge oluşturan ayrılıkçıları desteklemesiyle değişti.

Ukrayna’nın bağımsızlığı ve Rus öfkesi
15 Aralık 2018 tarihinde Ukrayna’daki yaklaşık 190 piskopos, rahip ve kilise lideri, Ukrayna Ortodoks Kilisesi'nin yeni Başpiskoposu Epiphanius’u seçmek için Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroshenko'nun huzurunda ‘Ayasofya Müzesi'nde saatler süren bir toplantı yaptı. Asırlık bir dini geleneği değiştirmek için ülkelerine ait bağımsız bir Ortodoks Kilisesi kurulduğunu ilan etti. Ardından, seçilen metropolit, Kiev Kilisesi'nin ‘bağımsızlığını’ tanıyan ‘resmi bir kararname’ almak için İstanbul Fener Rum Patrikhanesi'nin bulunduğu İstanbul'a gitti. Kiev Kilisesi bu toplantı öncesinde Moskova'ya bağlı idi.
Vatikan’da Papa Francis liderliğindeki Katolik Kilisesi’nin aksine İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nin diğer Ortodoks kiliseleri üzerinde yetkisi yoktur. Ortodoks Kilisesi'nde hiyerarşik bir yapı yoktur. Ancak Ukrayna Kilisesi'nin, Fener Rum Patrikhanesi Patriği I. Bartholomeos tarafından bağımsızlığının tanınması sembolik bir öneme sahipti.
Mesele, Ukrayna’nın bağımsız bir kilise kurma talebini onaylamasını protesto etmek için İstanbul'daki Fener Rum Patrikhanesi ile ilişkilerini kestiğini açıklayan Rusya'daki Kilise'yi kızdırdı. Hareketi, ‘Hıristiyanlıkta son bin yılın en büyük bölünmesi’ olarak nitelendirdi. Bu bağımsızlığı, 1054 yılında meydana gelen, Batı ve Doğu Kiliseleri arasında bir bölünmeye yol açan büyük bölünmeye benzeterek, bunun ‘küresel Ortodoks çevrelerinde kalıcı bir çatlağa’ yol açabileceği konusunda uyardı.
Ukrayna’daki Ortodoks Kilisesi'nin 2018 yılında aldığı karar, Rusya'nın Kırım'ı ilhak etmesiyle doğrudan ilgiliydi. Kiev, bu ayrılığı Rusya'nın kendi iç işlerine müdahalesine karşı önemli bir adım olarak görürken, Rus Kilisesi'ni, Kremlin'in bunu ‘Rus yayılmacılığını haklı göstermek’ için bir araç olarak kullanmasına izin vererek ve Ukrayna’nın doğusundaki ayrılıkçı isyancıları destekleyerek, topraklarında çirkin eylemlerde bulunmakla suçladı.

ABD desteğiyle Rusya'ya darbe
Fener Rum Patrikhanesi Patriği I. Bartholomeos'un, Ukrayna'yı ABD’li Piskopos Daniel of Pamphilon ve Kanada’nın Edmonton kentinden Piskopos Ilarion dini yargı yetkisi altına dahil etmesinden sonra hareket ABD tarafından da desteklendi. Her iki piskopos da ülkelerinde Ukrayna Ortodoks kiliselerine başkanlık ediyordu.
Bu, Ukrayna Ortodoks Kilisesi-Kiev Patrikhanesi Patriği Metropolitan Filaret'in Washington ziyaretinden önce gerçekleşti. Patrik Filaret, 2018 yılının Eylül ayında nüfuzlu bir Amerikan düşünce kuruluşu olan Atlantic Council'de bir konuşma yapmtı. Patrik, söz konusu konuşmada, Rusya'nın, Kiev'deki kiliseler arasındaki herhangi bir anlaşmazlığı Ukrayna'daki saldırganlığını genişletmek için bahane olarak kullanabileceği konusunda uyarıda bulundu. Washington'ı Ukrayna'da birleşik bir Ukrayna Ortodoks yerel kilisesinin kurulmasını desteklemeye çağırdı.
ABD'nin eski Ukrayna Büyükelçisi ve Atlantic Council’in Avrasya Merkezi Direktörü John E. Herbst, Ukrayna'daki Ortodoks Kilisesi'ni birleştirme ve Moskova'dan tam bağımsızlığını kazanma hamlesini, ‘Moskova Patriği Kirill ve ‘sadakatle’ onayladığı yakın müttefiki Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e büyük bir darbe’ olarak yorumladı. Ayrıca bunun, ‘Ukrayna’nın kendisini Kremlin’in etkisinden kurtarma çabası bağlamında büyük bir adım’ olduğuna dikkat çekti.
Herbst, kaleme aldığı bir makalesinde Moskova Patrikhanesinin Kremlin'in yumuşak gücünün etkili bir aracı olduğuna işaret etti. Eski Büyükelçi, “Bu bağımsızlıktan önce Moskova Patrikhanesi, Ukrayna'da kendi kontrolü altında olmayan Ortodoks kiliselerinin ‘Ortodoks dünyasında hiçbir yasal statüye sahip olmadığını’ iddia edebilirdi” değerlendirmesinde bulundu.

Ayrılık hayaleti
Bazı din adamları, Rus ve Ukrayna halkları arasındaki yakın ilişki göz önüne alındığında Kabil'in kardeşi Habil'i öldürme hikayesine benzettiği, Ukrayna içindeki geniş çaplı Rus saldırganlığı, Rusya'nın her zaman sahip olduğu yumuşak gücü daha da zayıflattı. Geçtiğimiz hafta boyunca, Rusya içinde ve dışındaki Ortodoks kiliseleri ve ibadethaneler, savaş nedeniyle Rus Ortodoks Kilisesi ve patriğini kınadıklarını veya ayrıldıklarını duyurdular. Gözlemcilere göre, Rus Patriğinin Ukrayna'nın işgalini kutsaması, dünyanın dört bir yanındaki Ortodoks Kiliseleri arasında bir bölünmeye neden oldu ve benzeri görülmemiş bir iç isyanı tetikledi.
Moskova Patriği Kirill'in Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin (AFP) ile güçlü bir ilişkisi var.jpeg
Moskova Patriği Kirill'in Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile güçlü bir ilişkisi var (AFP)
Hollanda'nın Amsterdam kentinde 1974 yılında kurulan ve 20’den fazla milleti kapsayan St. Nicholas Myra'nın Rus Ortodoks Başpiskoposluğu, geçtiğimiz hafta, resmi olarak Moskova Patrikhanesi’nden ayrılmayı ve bağlılığının Fener Rum Patrikhanesi başpiskoposluğuna devredilmesini talep etti.
Kilisenin rahipleri, web sitesinde yayınlanan bir açıklamada, ‘artık Moskova Patrikhanesi bünyesinde çalışamayacaklarını ve inananlar için güvenli bir manevi ortam sağlayamadıklarını’ ifade etti. Kilise, Ukrayna'nın işgaline verdiği destek nedeniyle, artık dini ayinlerinde Patrik Kirill'in adının geçmediğini açıkladı. İlk kez, bir Batı Ortodoks Kilisesi, Moskova Patrikhanesi'nden ayrılıyor.
Öte yandan Rusya içinde ve dışında yaklaşık 300 Ortodoks din adamı tarafından imzalanan Rusça bir açık mektup, düşmanlıklara derhal son verilmesi çağrısında bulundu. Mektuba imza atanlar, ‘düşmanlıkları durdurma yetkisine sahip olan herkese, Ukrayna ile kardeş katliamı savaşını derhal durdurma ve uzlaşma çağrısında’ bulundu.
Din adamları, ‘kardeşlerin’ Ukrayna'da maruz kaldıkları haksız uygulamalardan duydukları üzüntüyü dile getirerek, yetkililere, ‘her insanın yaşamının değerli ve Tanrı'nın eşsiz bir armağanı olduğunu, bu nedenle, Rus ve Ukraynalı tüm güçlerin evlerine ve ailelerine güven içinde geri dönmesini istediklerini hatırlatmaları gerektiğini söylediler.
Ayrıca ‘Tanrı'nın insana verdiği özgürlüğe’ saygı duyduklarını da belirten din adamları, Ukrayna halkının Silah zoruyla ve Batı veya Doğu'dan baskı olmaksızın kendi kararını vermesi gerektiğini vurguladı.

Kabil'in günahı
Ukrayna'da çeşitli Ortodoks kiliselerinin liderleri Rus işgalini kınadı. Moskova Patriği'ne tabi olan, ancak geniş özerkliğe sahip olan Ukrayna Kilisesi'nin Metropoliti Onufriy, ‘anlaşmazlıklar ve karşılıklı yanlış anlamaları bir kenara bırakıp, Tanrı'ya ve anavatana olan sevgiyle birleşme’ çağrısında bulundu.
Onufriy, savaşı, ‘Kabil’in günahına’ benzetti. Gözlemciler, Moskova'ya bağlı kilisenin bile güçlü bir Ukrayna ulusal kimliği duygusuna sahip olduğuna dikkat çekiyor. Savaşı eleştiren diğer Ortodoks liderler arasında İskenderiye ve Tüm Afrika Rum Ortodoks Patriği Patrik II. Teodoros, Romanya Patriği Daniel ve Finlandiya Başpiskoposu Leo Makkonen de vardı.
Dünyadaki 260 milyon Ortodoks Hristiyan'ın yaklaşık 100 milyonu Rusya'da ve bunların bir kısmı yurtdışında Moskova ile birleşti, ancak savaş bu ilişkileri gerdi. Gürcistan'daki Ilia Eyalet Üniversitesi'nde Teoloji Profesörü Tamara Grdzelidze, geçtiğimiz hafta Reuters’e yaptığı açıklamada, “Bazı Ortodoks Kiliseler, savaş konusundaki tutumu nedeniyle Kirill'e o kadar öfkeli ve tepkili ki, Ortodoks dünyası içinde şu anda ciddi bir kargaşa yaşıyoruz” dedi.
Avrupa Dış İlişkiler Konseyi'ne göre, bu bölünme ve gerginlik, Rus Kilisesi'nin küresel etkisinin azalması anlamına geliyor. Bunun içeride de yansımaları olacaktır. Moskova Kilisesi, Fener Rum Patrikhanesi ile ilişkilerini çoktan koparmış ve diğer kiliselerle gergin ilişkilere girmişken, bu dışlanma yumuşak gücünü azaltıyor. Bu, Kilise'yi Rus devletine daha az faydalı kılar. Ancak aynı zamanda ona daha fazla bağımlı hale getirir.
Moskova’daki gözlemciler, Rus Kilisesi'nin küresel avantajını kaybedip içeriye odaklanacağını ve hatta iktidara daha da yakınlaşacağı için sonuçlarının uzun vadeli olacağını ve bunun din adamlarına karşı şiddetli bir tepkiye yol açabileceğini düşünüyor.

‘Kutsal Rusya’ İdeolojisi
Geçen hafta, Fordham Üniversitesi'ndeki Ortodoks Hıristiyan Araştırmaları Merkezi ve Volos İlahiyat Araştırmaları Akademisi'ndeki akademisyenler ve din adamları, ‘Rus dünyası’ olarak adlandırdıkları mesele hakkında sert bir bildiri yayınladılar. Bu ideolojinin, ‘birçok kişiyi Ortodoks Kilisesi'ne çeken yanlış bir öğreti’ olduğunu, hatta Katolik ve Protestanların aşırı sağcıları ve aşırılık yanlıları tarafından bile benimsendiğini yazdılar.
Hem Putin hem de Patrik Kirill, son 20 yıl içinde birçok kez ‘Rus dünyasından’ söz ettiler. Bu, ‘Kutsal Rusya adı verilen ulusötesi bir Rus bölgesi veya medeniyetinin var olduğu’ gerçeğine dayanan bir ideolojidir. The Moscow Times gazetesine göre bu alan, Rusya, Ukrayna, Belarus (ve bazen Moldova ve Kazakistan), ayrıca dünyadaki etnik Ruslar ve Rusça konuşanları içeriyor.
Muhalif bir gazete olan The Moscow Times’ın haberinde bu ideolojiye göre Moskova siyasi merkez ve ‘tüm Rusların annesi’, Kiev ise manevi tarafı temsil ediyor. Rus dilinin ortak dil olduğu ve Moskova Patrikhanesi altındaki Rus Ortodoks Kilisesi'nin ortak inanç olduğu savunuluyor. Bu ‘dünyada’ Patrik, bu Rus dünyasını yönetmek ve kendine özgü bir ortak maneviyat, ahlak ve kültürü desteklemek için ulusal bir liderle (Putin) uyum içinde çalışır. Bu manevi merkez, aynı zamanda ideolojinin taraftarlarının ‘liberalizme, küreselleşmeye, Hıristiyan düşmanlığına, eşcinsel mitinglerinde desteklenen eşcinsel haklarına ve ultra laikliğe yenik düşen ABD ve Batı Avrupa ülkeleri tarafından yönetilen yozlaşmış Batı’ olarak niteledikleri duruma karşı duruyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı analiz haberine göre ‘Rus dünyası’ ideolojisi, dini ve siyasi olarak ortak tarihi delil gösterir. İki halkın kökeni, Rusya ve Ukrayna'nın bazı kısımlarını içeren ve Orta Çağ'da başkenti Kiev olan ‘Kiev Rus’ Krallığına kadar uzanıyor. Krallığın 10. yüzyılda putperestliği reddeden prensi I. Vladimir, Kırım'da vaftiz edildi ve Ortodoksluğu resmi din olarak kabul etti. Bu nedenle Kiev şehri, Putin ve Kirill için büyük sembolik önem arz ediyor.
2014 yılında Putin, Kırım'ı ele geçirmesini haklı göstermek için bu tarihi delili gösterdi. Bunlar Putin’in, Rusya için ‘kutsal’ olarak nitelendirdiği topraklardır. Putin, ülkesinin Rusya'nın gerçek varisi olduğunu söylerken, Ukraynalılar bunu modern devletleri için öne sürüyor ve Moskova'nın ancak yüzyıllar sonra bir güç olarak ortaya çıktığını söylüyorlar.



Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
TT

Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)

Güney Kore’nin eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol, 2024’ün sonlarında kısa süreli sıkıyönetim ilan etmesi nedeniyle bugün ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Seul Merkez Bölge Mahkemesi yargıcı Ji Gwi-yeon, karar duruşmasında “İsyan suçundan Yoon’u ömür boyu hapis cezasına mahkûm ediyoruz” ifadesini kullandı.

Böylece eski muhafazakâr lider, savcılığın talep ettiği idam cezasından kurtulmuş oldu.

Yoon Suk Yeol, 3 Aralık 2024 akşamı yaptığı sürpriz konuşmada sıkıyönetim ilan etmiş ve orduya Ulusal Meclis’e girme talimatı vermişti. Ancak askerler tarafından kuşatılan binaya yeterli sayıda milletvekili girmeyi başarmış, yapılan oylamada bu güç kullanımına karşı karar alınmış ve dönemin devlet başkanı geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Sivil yönetim fiilen yalnızca altı saatliğine askıya alınsa da, söz konusu girişim ülkede derin ve uzun süreli bir siyasi krize yol açmıştı.

Gözaltında yargılanan Yoon, bu eylemleri nedeniyle nisan ayında görevden alınmıştı.

Mahkemenin, eski Savunma Bakanı Kim Yong-hyun’u da mahkûm etmesinin ardından, Yoon ile birlikte yargılanan diğer sanıklar hakkında da kısa süre içinde karar vermesi bekleniyor.


İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
TT

İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia

Elie Kuseyfi

Salı günü Cenevre'de Rusya-Ukrayna ve ABD-İran müzakerelerinin eş zamanlı olarak yapılması sadece bir tesadüf müydü? Yoksa bu, her iki müzakereye de katılan, Moskova ve Kiev arasında arabuluculuk yapan ve Umman arabuluculuğuyla İran ile müzakere eden ABD'nin kasıtlı bir hamlesi miydi? Bu eş zamanlılığın nedeni, Cenevre'deki her iki müzakereye de katılan Steve Witkoff ve Jared Kushner'in orada bulunması olabilir. İki müzakere oturumunun aynı şehirde yapılması, onları başka bir yere gitmekten kurtardı ve bu da bilhassa Başkan Donald Trump'ın her iki sorunu, özellikle de Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmekte acele etmesi nedeniyle görevlerini hızlandırmaya katkıda bulunabilir. Nitekim Trump, Kiev'i hızla bir anlaşmaya varmaya teşvik ediyor ve bu durum Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy'yi kızdırdı, Trump'ın kendisine uyguladığı baskının hiçbir gerekçesi olmadığını belirtti.

İki konu arasında ortak bir bağlantı arayışı, bizi perşembe günü Umman Denizi ve Hint Okyanusu'nda iki ülke arasında yapılacak ortak tatbikatlarla yeni bir seviyeye ulaşacak olan Rus-İran askeri iş birliğine götürüyor. Ancak en önemli konu, Tahran'ın Ukrayna şehirlerini bombalamak için Moskova'ya insansız hava araçları tedarik etmesi olmaya devam ediyor. Fakat bu neden, İran'ın nükleer dosya dışında herhangi bir konuyu görüşmeye hazır görünmemesi nedeniyle biraz olasılık dışı görünüyor. Her ne olursa olsun, bu iki müzakere turunun aynı şehirde eş zamanlı olarak yapılması, bizi bugün dünyadaki en önemli ve ABD’nin de tamamen dahil olmuş durumda olduğu iki olay ile karşı karşıya bırakıyor.

Bu da bizi, İran-ABD müzakerelerinin bölgedeki diğer tüm dosya, çatışma ve anlaşmazlıkların önüne geçtiği bölgeye götürüyor. Ancak burada gündemde olan soru, bu müzakerelerin bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların seyrine bir etkisi, daha doğrusu bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların, özellikle de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının ve bölgesel sonuçlarının, bu müzakerelerin seyrine bir etkisi olup olmadığıdır. Daha önemli olan soru ise iki yıldan fazla süren ve yeni jeopolitik gerçeklikler yaratan, İran'ın stratejik konumunda bir gerilemeye yol açan savaşın sonucundan bağımsız olarak Washington ve Tahran arasında bir anlaşmaya varılıp varılamayacağıdır. Bu nedenle, Washington ve Tahran arasındaki müzakereler bağlamında sorulan temel soru, Hizbullah ve Hamas'ın zayıflaması, Suriye rejiminin devrilmesi ve ABD-İsrail'in İran'ın derinliğine yönelik saldırıları, dahası İran'daki eşi benzeri görülmemiş iç bölünmeden sonra, bu müzakerelerin beklenen sonuçlarının İran'ın stratejik konumundaki bu gerilemeyi yansıtıp yansıtmayacağıdır. Keza Tahran'ın Donald Trump'ın onunla bir anlaşmaya varma arzusunu göz önünde bulundurarak, bu gerilemeyi telafi edip edemeyeceğidir.

Devam eden Amerikan askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile temel Amerikan hassasiyetlerine dokunuyor

 Her ne pahasına olursa olsun bir anlaşma mı?

Başka bir deyişle, Amerikan Başkanı, bölgesel savaşın tüm sonuçlarını ve İsrail'in tüm kırmızı çizgilerini, özellikle de İran’ın füze programı ve Tahran tarafından desteklenen bölgesel milis gruplar meselesiyle ilgili kırmızı çizgilerini göz ardı ederek, İran ile her ne pahasına olursa olsun anlaşmak mı istiyor? Önceliği, içeriği İran'ın stratejik konumundaki gerilemeyi yansıtmasa ve İran rejimini hem içeride hem de uluslararası alanda kurtarsa bile, İran ile bir anlaşmaya varmak mı?

Trump gibi bir başkanın ne istediğini tahmin etmek zor olsa da İran nükleer meselesini çevreleyen koşullar, ABD Başkanı’nın herhangi bir anlaşmayı kabul edebileceğini göstermiyor. Ancak bu, İran dosyasını yönetmenin onun için kolay olacağı anlamına gelmiyor. Hatta Rusya-Ukrayna savaşı dosyası ve uzun süreli sonuçlarını yönetmekten bile daha zor olabilir. Şüphesiz ki, Başkan ve genel olarak Amerikalılar için iki konu arasındaki temel fark, ABD'nin, 28 Aralık'ta Tahran'daki rejime karşı protestoların başlamasından bu yana Ortadoğu'da olduğu gibi, Rusya-Ukrayna savaşında doğrudan asker konuşlandırmaması ve askeri yığınak yapmamasıdır.

dcf
Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner, İsviçre'nin Cenevre şehrinde ABD ve İran arasında yapılacak dolaylı görüşmeler öncesinde, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bu devam eden ABD askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile ABD'deki temel iç hassasiyetlere dokunuyor. Zira MAGA hareketinin Cumhuriyetçi Başkan ile temel anlaşması, ABD'nin yabancı savaşlara karışmaması üzerine kurulu. Bu durum şimdi ABD'nin İsrail'e verdiği desteğe de yansıyor. Geçtiğimiz kasım ayında yapılan bir YouGov anketi, 45 yaşın altındaki Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 51'inin, 2028 başkanlık ön seçimlerinde İsrail'e vergi mükelleflerinin vergileri ile finanse edilen silah transferlerini azaltmayı savunan bir adayı desteklemeyi tercih edeceğini gösterirken, sadece yüzde 27'si İsrail'e silah tedarikini artırmayı veya sürdürmeyi savunan bir adayı tercih ettiklerini söyledi. Bu, Trump destekçilerinin geniş bir kesiminin “Önce ABD” veya “ABD'yi Yeniden Harika Yap” gibi sloganlara dair anlayışını yansıtıyor ve bu anlayış, bu sloganların kapsamının ABD'nin ötesine uzandığını dikkate almıyor. Ancak, başka iki anket, Amerikalıların yüzde 59'unun geçen haziran ayında İran nükleer tesislerine yapılan ABD saldırısını onayladığını gösterdi. Dolayısıyla olası bir askeri saldırıya desteğinin veya muhalefetinin, saldırının hedeflerine ulaşmadaki başarısına bağlı olduğu göz önüne alındığında, Trump'ın İran ile ilgili herhangi bir kararını etkileyen iç Amerikan faktörü tek yönlü değildir. Trump, tabanına diplomasiye bir şans verdiği ancak bunun ABD çıkarları için olumlu sonuçlar vermediği gerekçesini sunabilir.

Mevcut ABD askeri yığınağı, iki uçak gemisi, 12 savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içerirken, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi

Cenevre turunda bir ilerleme kaydedildi mi?

Washington ve Tahran arasında yeniden başlatılan müzakerelerin salı günü Cenevre'de yapılan ikinci turunun gidişatı bu bağlamda anlaşılabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin “ABD ile temel ilkeler konusunda bir uzlaşıya varıldığı ve önceki tura kıyasla olumlu gelişmeler olduğu” yönündeki açıklamalarının verdiği iyimserlik esintisine rağmen, konu her zamankinden daha karmaşık görünüyor. Zira Donald Trump'ın, ABD'nin Ortadoğu'daki stratejisinde tam bir darbe gerçekleştirmeye hazır olmadığı sürece, İsrail pahasına İran için stratejik kazanımlar garanti eden bir anlaşmaya varabileceğini hayal etmek zor; ki bunun için henüz hiçbir işaret de yok.

İranlı üç yetkilinin New York Times'a verdikleri demeçlerde, Tahran'ın Trump'ın başkanlığı döneminde uranyum zenginleştirmeyi askıya almaya ve yaptırımların, petrol ambargosunun kaldırılması karşılığında Washington'a yatırım fırsatları sunmaya istekli ve hazır olduğunu belirtmeleri bile mevcut durumla uyumsuz görünüyor. Zira İran dosyası ile ilgili olarak mevcut durum iki nokta ile özetlenebilir; birincisi, Tahran rejimi hem iç hem de uluslararası alanda en zor stratejik gerileme dönemini yaşıyor. İkincisi, İsrail, ABD'nin desteğiyle bölgedeki stratejik konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, ABD'nin İran ile yapacağı herhangi bir anlaşma bu denklemi alt üst etmemelidir. Aksi takdirde, bu anlaşma ABD'nin aleyhine İran’ın elde edeceği açık bir kazanç ve ana müttefiki İsrail için bir kayıp anlamına gelecektir.

Bu sebeple, Arakçi'nin “olumlu gelişmeler, Washington ile yakında bir anlaşmaya varacağımız anlamına gelmiyor, ancak süreç başladı” şeklindeki açıklaması, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in de müzakerelerin iyi ilerlediği ancak İranlıların Trump tarafından belirlenen kırmızı çizgileri kabul etmeye istekli olmadığı yönündeki açıklaması, bu müzakereleri çevreleyen zorlukları yansıtıyor. Müzakerelerin İran'ın pazartesi günü Devrim Muhafızları gözetiminde stratejik Hürmüz Boğazı'nda tatbikatlara başlayacağını duyurması veya son 24 saat içinde bölgeye F-35, F-22 ve F-16'lar da dahil olmak üzere 50 ilave ABD savaş uçağının ulaşması gibi iki taraf arasında devam eden askeri gerilim ortamında gerçekleştiği göz önüne alındığında, kendisini çevreleyen zorluklar daha iyi anlaşılacaktır. Bu uçaklarla birlikte ABD'nin mevcut askeri yığınağı halihazırda iki uçak gemisi, yaklaşık on iki savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içeriyor. Ayrıca, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi. Ancak bu devasa yığınak, büyüklüğüne rağmen, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin arifesindeki Amerikan askeri yığınağının boyutuna henüz ulaşmadı. O zamanlar altı taarruz grubu bulunurken, şimdi sadece iki grup var. Bazı İsrailli seslere göre bu durum, Trump bunun olabilecek en iyi şey olacağını söylemiş olsa da İran'da rejim değişikliğini amaçlamadığının kanıtıdır.

İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez

Ancak, ABD merkezli Axios sitesi, bilgi sahibi kaynaklara atıfta bulunarak dün Trump yönetiminin artık İran ile “büyük bir savaşa” girmeye daha yakın olduğunu ve mevcut diplomatik çabaların başarısız olması durumunda bunun yakında gerçekleşebileceğini bildirdi. Ayrıca, İran'a karşı askeri operasyonun, sınırlı operasyonlardan ziyade tam ölçekli bir savaşa daha yakın, haftalarca sürecek geniş bir harekata dönüşebileceği tahmininde bulundu. Bu harekatın, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük savaştan daha geniş kapsamlı ve daha büyük etkiye sahip ortak bir ABD-İsrail harekatı olabileceğine de işaret etti.

Bu da müzakere sürecinin hem ABD hem de İsrail tarafından savaşa hazırlanmak için daha fazla zaman kazanmak amacıyla kullanılan bir geciktirme taktiği mi yoksa Trump'ın İsrail'in taleplerini göz ardı eden bir anlaşmaya gerçekten hazır olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Bu talepler arasında, Binyamin Netanyahu'nun sadece zenginleştirmeyi durdurmakla kalmayıp tüm nükleer altyapının ortadan kaldırılmasında ısrar ettiği nükleer program, Tel Aviv'in menzili 300 kilometreyi geçmeyen füzelerle sınırlandırılmasını istediği İran'ın balistik füze cephaneliği yer alıyor. İsrail, özellikle füze programlarının uluslararası alanda ele alınması konusunda, taleplerini savunurken 1991'deki Irak ve 2003'teki Libya örneklerini gösteriyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, İsrail'in Tahran’ın onlara desteğinin kısıtlanmasını talep ettiği İran yanlısı milis gruplar sorunu da var. Buna karşılık, Tahran müzakereleri füze ve milis gruplar sorunlarını içerecek şekilde genişletmeyi, keza nükleer programını tamamen bitirmeyi reddediyor.

fvgb
İsviçre Dışişleri Bakanı ve Federal Konsey Üyesi Ignazio Cassis ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre'de İsviçre ve İran arasında yapılan ikili görüşme sırasında, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bütün bunlar Donald Trump'ı zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan, bölgesel müttefiklerinin çekinceleri ve potansiyel maliyetler ve riskler göz önüne alındığında, İran'a karşı askeri harekatı önleyecek bir anlaşma istiyor. Diğer yandan, Tahran ile iki yıldan uzun süren en uzun bölgesel savaşını yürüten İsrail'in bölgedeki stratejik üstünlüğünü zayıflatacak bir anlaşmaya varamaz. Aynı zamanda İsrailli güvenlik yetkilileri, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “Sünni dünyayı birleştirerek ve Mısır gibi eski Arap düşmanlarını da içeren yeni bir bölgesel sistem kurarak” İsrail'i diplomatik olarak kuşatmaya çalıştığı değerlendirmesinde bulunuyor. Onlara göre Ankara'nın amacı, İran’ın ateş duvarını İsrail'i çevreleyen birleşik bir Sünni diplomatik duvarla değiştirmek, böylece İsrail'in manevra özgürlüğünü azaltmak ve onu siyasi olarak izole etmektir. Bu nedenle, İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez. Bu durum, ana müttefiki olan ABD'nin çıkarlarını ve stratejik konumunu da etkiliyor. Yahut en azından, bu durum Washington'u İsrail ve bölgedeki diğer müttefiklerinin çıkarlarını dengelemek gibi zorlu, hatta çok meşakkatli bir görev ile karşı karşıya bırakıyor. Ancak, tasavvur edilmesi ve anlaşılması daha zor olan, Trump'ın, zamanlaması ve içeriğiyle, Netanyahu'nun son iki yıldır ABD’nin büyük finansmanıyla desteklenen “Ortadoğu'yu değiştirmek” ile ilgili tüm açıklamalarını kesin ve nihai olarak geçersiz kılacak bir anlaşma yoluyla İran'ı kurtarma hamlesinde bulunmasıdır.


Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
TT

Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)

Lara Trump, ABD Başkanı Donald Trump’ın, uzaylıların keşfi ilan edilirse okumak üzere önceden hazırlanmış bir konuşması olduğunu açıkladı.

43 yaşındaki Lara Trump, bu açıklamayı dün yayımlanan Pod Force One adlı podcast bölümünde yaptı. Söz konusu açıklama, eski Başkan Barack Obama’nın geçen hafta sonu yapılan röportajında uzaylıların varlığına dair yaptığı açıklamalara atıfla geldi.

Podcast sırasında sunucu Miranda Devine, Lara’ya “Eski Başkan Obama yakın zamanda bir podcastte uzaylılara inandığını ve başkanlığı sırasında bir şeyler gördüğünü ima etti. Başkanla UFO konusunu konuştunuz mu? Sizce bu konuda bir açıklama yapacak mı?” diye sordu.

Lara Trump yanıtında, “Komik olan şu ki, eşim Eric ile birlikte babasına bunu sorduk ve ‘Sen ne biliyorsun?’ dedik” ifadesini kullandı. Başkan’ın, kendisine ve Eric’e dünya dışı yaşam olasılığı sorulduğunda ‘bir şeyler saklıyormuş gibi davrandığını’ belirtti.

Lara sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben ve Eric dedik ki, Tanrım, her şeyi bize anlatmak bile istemiyor, belki bunun ötesinde bir şey var. Farklı kaynaklardan duydum ki, babam bunu bizzat söylemiş: Bir konuşması var ve doğru zamanda bunu açıklayacak… Ne zaman olacağını bilmiyorum… Belki de bu, dünya dışı yaşamla ilgili bir konudur.”

Bu açıklamalar, eski Başkan Barack Obama’nın hafta sonu katıldığı bir podcastte yaptığı yorumların ardından geldi. Obama, uzaylılarla ilgili soruya, “Varlar, ama ben görmedim ve bir yerde tutulduklarını sanmıyorum. Herhangi bir yer altı tesisi yok, tabii ki ABD Başkanı’ndan saklanan devasa bir kompleks yoksa” yanıtını vermişti.

Obama’nın sözleri internet ortamında geniş yankı uyandırdı ve bunun üzerine Instagram hesabından bir açıklama yaptı. Açıklamasında, “Hızlı tur formatına uymaya çalışıyordum, ama konu büyük ilgi görünce açıklama yapayım. İstatistiksel olarak ev çok geniş, bu da yaşam olasılığını artırıyor” dedi.

Eski başkan ayrıca, “Yıldız sistemleri arasındaki mesafeler çok büyük, bu nedenle uzaylıların bizi ziyaret etme olasılığı düşük. Başkanlığım sırasında uzaylılarla iletişim olduğuna dair herhangi bir kanıt görmedim” ifadelerini kullandı.

Yıllardır, özellikle Nevada eyaletinin güneyinde gizemli Area 51 üssüyle ilgili olarak, uzaylılar ve UFO varlığı üzerine spekülasyonlar devam ediyor. Geçen yıl yayımlanan bir belgesel, Trump’ın yakın zamanda başka yaşam formlarını tanıyabileceğine işaret etmişti.

Tüm bu iddia ve spekülasyonlara rağmen Donald Trump, görevine geri dönmesinin ardından uzaylıların varlığı konusunda henüz kesin bir açıklama yapmış değil.