Ortodoks Kiliseleri bölündü: Putin'in ‘Din silahı’ kendisini tehdit ediyor

Moskova, savaşın kutsanmasından sonra tecrit ile karşı karşıya kalan Kilise aracılığıyla yumuşak bir güce sahipti

Rus Kilisesi, 2018'de Kiev Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımasından bu yana İstanbul ile bağlarını kesmişti (AFP)
Rus Kilisesi, 2018'de Kiev Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımasından bu yana İstanbul ile bağlarını kesmişti (AFP)
TT

Ortodoks Kiliseleri bölündü: Putin'in ‘Din silahı’ kendisini tehdit ediyor

Rus Kilisesi, 2018'de Kiev Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımasından bu yana İstanbul ile bağlarını kesmişti (AFP)
Rus Kilisesi, 2018'de Kiev Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımasından bu yana İstanbul ile bağlarını kesmişti (AFP)

İnci Mecdi
Alman filozof Karl Marx’ın 1843 yılında yazdığı ve Hegel felsefesinin eleştirisini konu alan kitabının satırları arasında yer alan meşhur bir sözü vardır: “Din halkın afyonudur”.
Marx’ın sözünün, dinlerin özünden çok siyasi grup ve rejimlerin pratik uygulamalarına yönelik olduğu aşikar. Özellikle İktidarların halklar üzerindeki kontrolü veya dini, kendini haklı çıkarmak veya herhangi bir karar vermek için sömürerek gücünü pekiştirmesi, hatta bu yöntemin demokrasilerde bile uygulanması, Marx’ın sözünün geçerliliğini kanıtlıyor.
Örneğin ABD’nin Irak’ı işgalinden önce Başkanı George W. Bush, savaşı, ‘daha iyi bir dünya için ilahi bir görev’ olarak tasvir ettiğinde ve fikrini kabul ettirmek için din adamlarını kullandığında olan buydu. Rahip Charles Stanley vaazlarından birinde, savaşı, ‘kötülüğe direnmek’ olarak niteleyerek Bush'u desteklemeye çağırmıştı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, geçtiğimiz ay Ukrayna'ya karşı askerî harekât başlattığında, Rus Ortodoks Kilisesi piskoposu ve Moskova Patriği I. Kirill, Rusya'nın muhaliflerini ‘şer güçleri’ olarak nitelendirdi. Ayrıca Putin'in savaş gerekçelerinden biri de Ukrayna'daki Rus Ortodoks Kilisesi'ni savunmasıydı.
Fakat durum ABD’dekinden çok farklı, sadece dinin veya kilisenin propaganda amaçlı kullanımıyla ilgili değildir. Rusya'da ve hatta Ukrayna'da kilise ve devlet ilişkisinin yakın ve farklı bir tarihsel boyutu vardır. Moskova Kilisesi, Kremlin'in nüfuz konusundaki ana araçlarından biridir. Bu da onu Rusya'nın Ukrayna'daki savaşında taraf yapıyor. Fakat aynı zamanda bu yumuşak güç, savaş tarafından tehdit ediliyor.

Tarihi ilişki ve bölünme
Tarihi olarak Ukrayna'daki Ortodoks Kilisesi, Moskova Patrikhanesi’ne tabi idi. Hegemonyası 300 yıldan daha eskiye dayanıyor. Rusya'nın artan gücü ve Osmanlı yönetimi altındaki Fener Rum Patrikhanesi'nin (Konstantinopolis Kilisesi) zayıflığı ile 1686'da Ekümenik Patrik, Moskova Patriği’ne Kiev Metropoliti'ni (Piskopos) atama yetkisini verdi. 1990 yılında Ulusal Bağımsızlık Kampanyası’nın baskısı altında Rus Ortodoks Kilisesi, Ukrayna'daki bağlı kilisesinin yarı özerk statüsünü yeniden canlandırdı ve adını Ukrayna Ortodoks Kilisesi (UOC) olarak değiştirdi. O zamandan beri Ukrayna'da iki rakip Ortodoks kilisesi var: Moskova yanlısı UOC Kilisesi ve bağımsız Ukrayna'yı temsil eden UOC-KP Kilisesi.
Geçen yüzyılda bağımsız Ukrayna Ortodoks kiliseleri, resmi olarak tanınmayan ayrı kiliseler olarak kaldı. Ukrayna Kilisesi, ülkenin Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını kazanmasından bu yana İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nden (Doğu Ortodoks Kilisesi'nin tarihi merkezi) tanınma talebinde bulundu.
Metropolitan Patrik Filaret, Ukrayna Kilisesi olan Kiev Patrikhanesini (UOC-KP) oluşturmak için Rus Ortodoks Kilisesi'nden ayrıldığında, İstanbul tarafından tanınmadı. 
Bu durum, Rusya'nın 2014 yılında Ukrayna'dan Kırım'ı alıp ilhak etmesi ve ardından doğu Donbass'ta iki ayrı bölge oluşturan ayrılıkçıları desteklemesiyle değişti.

Ukrayna’nın bağımsızlığı ve Rus öfkesi
15 Aralık 2018 tarihinde Ukrayna’daki yaklaşık 190 piskopos, rahip ve kilise lideri, Ukrayna Ortodoks Kilisesi'nin yeni Başpiskoposu Epiphanius’u seçmek için Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroshenko'nun huzurunda ‘Ayasofya Müzesi'nde saatler süren bir toplantı yaptı. Asırlık bir dini geleneği değiştirmek için ülkelerine ait bağımsız bir Ortodoks Kilisesi kurulduğunu ilan etti. Ardından, seçilen metropolit, Kiev Kilisesi'nin ‘bağımsızlığını’ tanıyan ‘resmi bir kararname’ almak için İstanbul Fener Rum Patrikhanesi'nin bulunduğu İstanbul'a gitti. Kiev Kilisesi bu toplantı öncesinde Moskova'ya bağlı idi.
Vatikan’da Papa Francis liderliğindeki Katolik Kilisesi’nin aksine İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nin diğer Ortodoks kiliseleri üzerinde yetkisi yoktur. Ortodoks Kilisesi'nde hiyerarşik bir yapı yoktur. Ancak Ukrayna Kilisesi'nin, Fener Rum Patrikhanesi Patriği I. Bartholomeos tarafından bağımsızlığının tanınması sembolik bir öneme sahipti.
Mesele, Ukrayna’nın bağımsız bir kilise kurma talebini onaylamasını protesto etmek için İstanbul'daki Fener Rum Patrikhanesi ile ilişkilerini kestiğini açıklayan Rusya'daki Kilise'yi kızdırdı. Hareketi, ‘Hıristiyanlıkta son bin yılın en büyük bölünmesi’ olarak nitelendirdi. Bu bağımsızlığı, 1054 yılında meydana gelen, Batı ve Doğu Kiliseleri arasında bir bölünmeye yol açan büyük bölünmeye benzeterek, bunun ‘küresel Ortodoks çevrelerinde kalıcı bir çatlağa’ yol açabileceği konusunda uyardı.
Ukrayna’daki Ortodoks Kilisesi'nin 2018 yılında aldığı karar, Rusya'nın Kırım'ı ilhak etmesiyle doğrudan ilgiliydi. Kiev, bu ayrılığı Rusya'nın kendi iç işlerine müdahalesine karşı önemli bir adım olarak görürken, Rus Kilisesi'ni, Kremlin'in bunu ‘Rus yayılmacılığını haklı göstermek’ için bir araç olarak kullanmasına izin vererek ve Ukrayna’nın doğusundaki ayrılıkçı isyancıları destekleyerek, topraklarında çirkin eylemlerde bulunmakla suçladı.

ABD desteğiyle Rusya'ya darbe
Fener Rum Patrikhanesi Patriği I. Bartholomeos'un, Ukrayna'yı ABD’li Piskopos Daniel of Pamphilon ve Kanada’nın Edmonton kentinden Piskopos Ilarion dini yargı yetkisi altına dahil etmesinden sonra hareket ABD tarafından da desteklendi. Her iki piskopos da ülkelerinde Ukrayna Ortodoks kiliselerine başkanlık ediyordu.
Bu, Ukrayna Ortodoks Kilisesi-Kiev Patrikhanesi Patriği Metropolitan Filaret'in Washington ziyaretinden önce gerçekleşti. Patrik Filaret, 2018 yılının Eylül ayında nüfuzlu bir Amerikan düşünce kuruluşu olan Atlantic Council'de bir konuşma yapmtı. Patrik, söz konusu konuşmada, Rusya'nın, Kiev'deki kiliseler arasındaki herhangi bir anlaşmazlığı Ukrayna'daki saldırganlığını genişletmek için bahane olarak kullanabileceği konusunda uyarıda bulundu. Washington'ı Ukrayna'da birleşik bir Ukrayna Ortodoks yerel kilisesinin kurulmasını desteklemeye çağırdı.
ABD'nin eski Ukrayna Büyükelçisi ve Atlantic Council’in Avrasya Merkezi Direktörü John E. Herbst, Ukrayna'daki Ortodoks Kilisesi'ni birleştirme ve Moskova'dan tam bağımsızlığını kazanma hamlesini, ‘Moskova Patriği Kirill ve ‘sadakatle’ onayladığı yakın müttefiki Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e büyük bir darbe’ olarak yorumladı. Ayrıca bunun, ‘Ukrayna’nın kendisini Kremlin’in etkisinden kurtarma çabası bağlamında büyük bir adım’ olduğuna dikkat çekti.
Herbst, kaleme aldığı bir makalesinde Moskova Patrikhanesinin Kremlin'in yumuşak gücünün etkili bir aracı olduğuna işaret etti. Eski Büyükelçi, “Bu bağımsızlıktan önce Moskova Patrikhanesi, Ukrayna'da kendi kontrolü altında olmayan Ortodoks kiliselerinin ‘Ortodoks dünyasında hiçbir yasal statüye sahip olmadığını’ iddia edebilirdi” değerlendirmesinde bulundu.

Ayrılık hayaleti
Bazı din adamları, Rus ve Ukrayna halkları arasındaki yakın ilişki göz önüne alındığında Kabil'in kardeşi Habil'i öldürme hikayesine benzettiği, Ukrayna içindeki geniş çaplı Rus saldırganlığı, Rusya'nın her zaman sahip olduğu yumuşak gücü daha da zayıflattı. Geçtiğimiz hafta boyunca, Rusya içinde ve dışındaki Ortodoks kiliseleri ve ibadethaneler, savaş nedeniyle Rus Ortodoks Kilisesi ve patriğini kınadıklarını veya ayrıldıklarını duyurdular. Gözlemcilere göre, Rus Patriğinin Ukrayna'nın işgalini kutsaması, dünyanın dört bir yanındaki Ortodoks Kiliseleri arasında bir bölünmeye neden oldu ve benzeri görülmemiş bir iç isyanı tetikledi.
Moskova Patriği Kirill'in Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin (AFP) ile güçlü bir ilişkisi var.jpeg
Moskova Patriği Kirill'in Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile güçlü bir ilişkisi var (AFP)
Hollanda'nın Amsterdam kentinde 1974 yılında kurulan ve 20’den fazla milleti kapsayan St. Nicholas Myra'nın Rus Ortodoks Başpiskoposluğu, geçtiğimiz hafta, resmi olarak Moskova Patrikhanesi’nden ayrılmayı ve bağlılığının Fener Rum Patrikhanesi başpiskoposluğuna devredilmesini talep etti.
Kilisenin rahipleri, web sitesinde yayınlanan bir açıklamada, ‘artık Moskova Patrikhanesi bünyesinde çalışamayacaklarını ve inananlar için güvenli bir manevi ortam sağlayamadıklarını’ ifade etti. Kilise, Ukrayna'nın işgaline verdiği destek nedeniyle, artık dini ayinlerinde Patrik Kirill'in adının geçmediğini açıkladı. İlk kez, bir Batı Ortodoks Kilisesi, Moskova Patrikhanesi'nden ayrılıyor.
Öte yandan Rusya içinde ve dışında yaklaşık 300 Ortodoks din adamı tarafından imzalanan Rusça bir açık mektup, düşmanlıklara derhal son verilmesi çağrısında bulundu. Mektuba imza atanlar, ‘düşmanlıkları durdurma yetkisine sahip olan herkese, Ukrayna ile kardeş katliamı savaşını derhal durdurma ve uzlaşma çağrısında’ bulundu.
Din adamları, ‘kardeşlerin’ Ukrayna'da maruz kaldıkları haksız uygulamalardan duydukları üzüntüyü dile getirerek, yetkililere, ‘her insanın yaşamının değerli ve Tanrı'nın eşsiz bir armağanı olduğunu, bu nedenle, Rus ve Ukraynalı tüm güçlerin evlerine ve ailelerine güven içinde geri dönmesini istediklerini hatırlatmaları gerektiğini söylediler.
Ayrıca ‘Tanrı'nın insana verdiği özgürlüğe’ saygı duyduklarını da belirten din adamları, Ukrayna halkının Silah zoruyla ve Batı veya Doğu'dan baskı olmaksızın kendi kararını vermesi gerektiğini vurguladı.

Kabil'in günahı
Ukrayna'da çeşitli Ortodoks kiliselerinin liderleri Rus işgalini kınadı. Moskova Patriği'ne tabi olan, ancak geniş özerkliğe sahip olan Ukrayna Kilisesi'nin Metropoliti Onufriy, ‘anlaşmazlıklar ve karşılıklı yanlış anlamaları bir kenara bırakıp, Tanrı'ya ve anavatana olan sevgiyle birleşme’ çağrısında bulundu.
Onufriy, savaşı, ‘Kabil’in günahına’ benzetti. Gözlemciler, Moskova'ya bağlı kilisenin bile güçlü bir Ukrayna ulusal kimliği duygusuna sahip olduğuna dikkat çekiyor. Savaşı eleştiren diğer Ortodoks liderler arasında İskenderiye ve Tüm Afrika Rum Ortodoks Patriği Patrik II. Teodoros, Romanya Patriği Daniel ve Finlandiya Başpiskoposu Leo Makkonen de vardı.
Dünyadaki 260 milyon Ortodoks Hristiyan'ın yaklaşık 100 milyonu Rusya'da ve bunların bir kısmı yurtdışında Moskova ile birleşti, ancak savaş bu ilişkileri gerdi. Gürcistan'daki Ilia Eyalet Üniversitesi'nde Teoloji Profesörü Tamara Grdzelidze, geçtiğimiz hafta Reuters’e yaptığı açıklamada, “Bazı Ortodoks Kiliseler, savaş konusundaki tutumu nedeniyle Kirill'e o kadar öfkeli ve tepkili ki, Ortodoks dünyası içinde şu anda ciddi bir kargaşa yaşıyoruz” dedi.
Avrupa Dış İlişkiler Konseyi'ne göre, bu bölünme ve gerginlik, Rus Kilisesi'nin küresel etkisinin azalması anlamına geliyor. Bunun içeride de yansımaları olacaktır. Moskova Kilisesi, Fener Rum Patrikhanesi ile ilişkilerini çoktan koparmış ve diğer kiliselerle gergin ilişkilere girmişken, bu dışlanma yumuşak gücünü azaltıyor. Bu, Kilise'yi Rus devletine daha az faydalı kılar. Ancak aynı zamanda ona daha fazla bağımlı hale getirir.
Moskova’daki gözlemciler, Rus Kilisesi'nin küresel avantajını kaybedip içeriye odaklanacağını ve hatta iktidara daha da yakınlaşacağı için sonuçlarının uzun vadeli olacağını ve bunun din adamlarına karşı şiddetli bir tepkiye yol açabileceğini düşünüyor.

‘Kutsal Rusya’ İdeolojisi
Geçen hafta, Fordham Üniversitesi'ndeki Ortodoks Hıristiyan Araştırmaları Merkezi ve Volos İlahiyat Araştırmaları Akademisi'ndeki akademisyenler ve din adamları, ‘Rus dünyası’ olarak adlandırdıkları mesele hakkında sert bir bildiri yayınladılar. Bu ideolojinin, ‘birçok kişiyi Ortodoks Kilisesi'ne çeken yanlış bir öğreti’ olduğunu, hatta Katolik ve Protestanların aşırı sağcıları ve aşırılık yanlıları tarafından bile benimsendiğini yazdılar.
Hem Putin hem de Patrik Kirill, son 20 yıl içinde birçok kez ‘Rus dünyasından’ söz ettiler. Bu, ‘Kutsal Rusya adı verilen ulusötesi bir Rus bölgesi veya medeniyetinin var olduğu’ gerçeğine dayanan bir ideolojidir. The Moscow Times gazetesine göre bu alan, Rusya, Ukrayna, Belarus (ve bazen Moldova ve Kazakistan), ayrıca dünyadaki etnik Ruslar ve Rusça konuşanları içeriyor.
Muhalif bir gazete olan The Moscow Times’ın haberinde bu ideolojiye göre Moskova siyasi merkez ve ‘tüm Rusların annesi’, Kiev ise manevi tarafı temsil ediyor. Rus dilinin ortak dil olduğu ve Moskova Patrikhanesi altındaki Rus Ortodoks Kilisesi'nin ortak inanç olduğu savunuluyor. Bu ‘dünyada’ Patrik, bu Rus dünyasını yönetmek ve kendine özgü bir ortak maneviyat, ahlak ve kültürü desteklemek için ulusal bir liderle (Putin) uyum içinde çalışır. Bu manevi merkez, aynı zamanda ideolojinin taraftarlarının ‘liberalizme, küreselleşmeye, Hıristiyan düşmanlığına, eşcinsel mitinglerinde desteklenen eşcinsel haklarına ve ultra laikliğe yenik düşen ABD ve Batı Avrupa ülkeleri tarafından yönetilen yozlaşmış Batı’ olarak niteledikleri duruma karşı duruyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı analiz haberine göre ‘Rus dünyası’ ideolojisi, dini ve siyasi olarak ortak tarihi delil gösterir. İki halkın kökeni, Rusya ve Ukrayna'nın bazı kısımlarını içeren ve Orta Çağ'da başkenti Kiev olan ‘Kiev Rus’ Krallığına kadar uzanıyor. Krallığın 10. yüzyılda putperestliği reddeden prensi I. Vladimir, Kırım'da vaftiz edildi ve Ortodoksluğu resmi din olarak kabul etti. Bu nedenle Kiev şehri, Putin ve Kirill için büyük sembolik önem arz ediyor.
2014 yılında Putin, Kırım'ı ele geçirmesini haklı göstermek için bu tarihi delili gösterdi. Bunlar Putin’in, Rusya için ‘kutsal’ olarak nitelendirdiği topraklardır. Putin, ülkesinin Rusya'nın gerçek varisi olduğunu söylerken, Ukraynalılar bunu modern devletleri için öne sürüyor ve Moskova'nın ancak yüzyıllar sonra bir güç olarak ortaya çıktığını söylüyorlar.



BM ve Körfez’den Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarına kınama

Antonio Guterres, dün New York’ta Casim el-Budeyvi’yi kabul etti (Körfez İşbirliği Konseyi)
Antonio Guterres, dün New York’ta Casim el-Budeyvi’yi kabul etti (Körfez İşbirliği Konseyi)
TT

BM ve Körfez’den Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarına kınama

Antonio Guterres, dün New York’ta Casim el-Budeyvi’yi kabul etti (Körfez İşbirliği Konseyi)
Antonio Guterres, dün New York’ta Casim el-Budeyvi’yi kabul etti (Körfez İşbirliği Konseyi)

Birleşmiş Milletler ve Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), dün Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını, sivil yerleşim ve tesislerin hedef alınmasını ve bunun bölgenin güvenlik ve istikrarı üzerindeki ciddi etkilerini kınadı.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile KİK Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, dün New York’ta düzenlenen BM Genel Kurulu’nun 81. oturum toplantıları kapsamında bir araya gelerek bölgedeki son gelişmelere ilişkin görüş alışverişinde bulundu.

Görüşmede taraflar, bölgesel gelişmeler ve bunlara yönelik yürütülen çabaların yanı sıra çeşitli dosyaları ele aldı. Guterres, Körfez ülkelerinin kalkınma, ilerleme ve refah alanlarında kaydettiği gelişmeleri ve güvenlik ile istikrarın güçlendirilmesine yönelik bölgesel ve uluslararası çabalarını takdir etti.

Guterres ve el-Budeyvi ayrıca ortak ilgi alanına giren konuları, KİK ile BM arasındaki iş birliği ilişkilerini ve ortak çıkarlara hizmet edecek şekilde bu iş birliğini güçlendirme ve geliştirme yollarını görüştü.

BM Güvenlik Konseyi daha önce, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının yanı sıra Kızıldeniz ve Babülmendeb Boğazı’ndaki uluslararası deniz taşımacılığına yönelik tehditlerin yol açabileceği sonuçlar konusunda uyarıda bulunmuştu. Konsey, grubun Yemen içindeki askeri faaliyetlerinin, Suudi Arabistan topraklarını ve ticari gemileri hedef almasının çatışmanın yayılmasına ve deniz güvenliği ile uluslararası ticaretin sekteye uğramasına yol açabileceğini, ayrıca Yemen’de barışın sağlanmasına yönelik bölgesel ve uluslararası çabaları engellediğini belirtmişti.

Konsey üyeleri, cuma gecesi yayımlanan açıklamada, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik devam eden saldırılarını en güçlü ifadelerle kınadı. Açıklamada, sivillerin ve enerji altyapısının zarar gördüğü, kadın ve çocukların da aralarında bulunduğu sivillerin yaralandığı saldırılara özellikle dikkat çekildi.

Konsey, ticari gemilerin ve mürettebatlarının güvenliğinin korunmasının önemini vurgularken, başta BM Deniz Hukuku Sözleşmesi olmak üzere uluslararası hukuka uyulması ve deniz ulaşımına ilişkin hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesi gerektiğini belirtti. Bu açıklama, Yemen’deki askeri gelişmelerin deniz koridorlarının güvenliği ve uluslararası ticaretin seyri konusunda endişelere yol açtığı bir dönemde geldi.

Konsey, Suudi Arabistan topraklarında sivilleri ve sivil hedefleri etkileyen saldırılar karşısında Suudi Arabistan’la dayanışma içinde olduğunu ifade etti ve ülkenin uluslararası hukuka uygun şekilde meşru müdafaa hakkının bulunduğunu vurguladı.

Konsey üyeleri ayrıca Husilere, sivilleri ve sivil hedefleri etkileyen saldırılarını derhal durdurma çağrısında bulundu. Üyeler, saldırılar nedeniyle sivillerin öldüğü ve yaralandığı, sivil tesisler ile altyapının tahrip edildiğine ilişkin haberlerden duydukları derin endişeyi dile getirdi.


İsrail çekilmeyi Lübnan ordusunun güçlendirilmesi şartına bağlıyor

İsrail araçları, el-Mansuri kasabasında evleri yıkıyor (Reuters)
İsrail araçları, el-Mansuri kasabasında evleri yıkıyor (Reuters)
TT

İsrail çekilmeyi Lübnan ordusunun güçlendirilmesi şartına bağlıyor

İsrail araçları, el-Mansuri kasabasında evleri yıkıyor (Reuters)
İsrail araçları, el-Mansuri kasabasında evleri yıkıyor (Reuters)

İsrail, Lübnan’ın güneyinden çekilmesini art arda öne sürdüğü güvenlik koşullarına bağlıyor. İsrail son olarak, Lübnan ordusunun güvenliği üstlenebilecek kapasiteye sahip olması gerektiğini vurguladı. ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee dün yaptığı açıklamada, İsrail ordusunun “Lübnan ordusu güçlenene kadar” Güney Lübnan’da kalacağını belirtti. Emekli Tümgeneral Abdurrahman Şehitli ise bu yaklaşımın, Lübnan devletine yönelik İsrail baskısının devamı olduğunu ve İsrail’le doğrudan ilişkiye zemin hazırlayacak güvenlik ve siyasi düzenlemeler dayatmayı amaçladığını ifade etti.

Arkub bölgesinde ise İsrail’in faaliyetleri farklı bir nitelik taşıyor. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail güçleri, köyleri doğrudan işgal etmek yerine bölgeye girerek operasyonlar düzenliyor ve ardından geri çekiliyor. Emekli Tuğgeneral Hasan Cuni, bu yöntemi “doğrudan işgal olmaksızın hareket serbestisi” olarak nitelendirerek, İsrail’in bölgeye yönelik güvenlik yaklaşımının kendine özgü niteliğine dikkat çekti.

Bu kapsamda, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü (UNIFIL) Komutanı Tümgeneral Diodato Abagnara da yıl sonunda başlaması planlanan çekilme öncesinde Lübnan ordusu ile BM kuruluşlarının UNIFIL tarafından yürütülen görevleri üstlenebilecek kapasiteye sahip olmasının güvence altına alınması gerektiğini vurguladı.


CENTCOM: Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğinde canlanma yaşanıyor

ABD Merkez Komutanlığı’nın dün “X” platformunda paylaştığı, Hürmüz Boğazı’ndaki birliklerinin hareketini gösteren videodan alındı
ABD Merkez Komutanlığı’nın dün “X” platformunda paylaştığı, Hürmüz Boğazı’ndaki birliklerinin hareketini gösteren videodan alındı
TT

CENTCOM: Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğinde canlanma yaşanıyor

ABD Merkez Komutanlığı’nın dün “X” platformunda paylaştığı, Hürmüz Boğazı’ndaki birliklerinin hareketini gösteren videodan alındı
ABD Merkez Komutanlığı’nın dün “X” platformunda paylaştığı, Hürmüz Boğazı’ndaki birliklerinin hareketini gösteren videodan alındı

Washington, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ulaşımının güvenliğini sağlamak amacıyla yürüttüğü girişimlerini sürdürürken, Tahran’la yürütülen müzakerelerdeki tıkanıklık devam ediyor.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper, dün yaptığı açıklamada, ABD güçlerinin ticari gemi trafiğine boğazı “açık ve güvenli” tutmak için çalışmalarını sürdürdüğünü belirtti. Cooper, son iki ay içinde 1 milyardan fazla varil ham petrolün boğazdan geçişinin kolaylaştırıldığını belirtti.

Cooper ayrıca ABD güçlerinin 2 binden fazla ticari geminin geçişine yardımcı olduğunu, ana geçiş güzergâhlarının mayınlardan temizlendiğini ve binlerce geminin stratejik öneme sahip su yolunu kullanmaya devam ettiğini ifade etti. Son iki hafta içinde petrol ve mal taşımacılığının, önceki altı ayın en yüksek seviyesine ulaştığını belirten Cooper, buna karşılık ABD’nin İran’ın petrol ihracatına yönelik sıkı bir abluka uyguladığını ve İran’ın ABD önlemleri nedeniyle tek bir varil dahi petrol ihraç edemediğini ifade etti.

Askeri ve ekonomik baskıların yanı sıra Pakistan da Tahran’la temaslarını yoğunlaştırıyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, dün İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, enerji tedarikinin kesintisiz sürdürülmesinin ve boğazlardaki deniz trafiğinin akışının güvence altına alınmasının önemini ele aldı.

Dar, “diyalog ve diplomasinin bölgede barış ve istikrarı güvence altına almanın tek etkili yolu” olduğunu vurguladı.