İstanbul'daki tartışmalı ve çok boyutlu barış görüşmeleri

Rus oligark Roman Abramoviç, Ukrayna heyetiyle birlikte yeniden ortaya çıktı

Rusya Savunma Bakanı Yardımcısı Fomin, Kiev ve Çernihiv'e operasyonların azaltılacağını duyurdu
Rusya Savunma Bakanı Yardımcısı Fomin, Kiev ve Çernihiv'e operasyonların azaltılacağını duyurdu
TT

İstanbul'daki tartışmalı ve çok boyutlu barış görüşmeleri

Rusya Savunma Bakanı Yardımcısı Fomin, Kiev ve Çernihiv'e operasyonların azaltılacağını duyurdu
Rusya Savunma Bakanı Yardımcısı Fomin, Kiev ve Çernihiv'e operasyonların azaltılacağını duyurdu

Sami Ammara
Moskova, uzun süre tereddüt ettikten sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Rusya ve Ukrayna heyetleri arasındaki barış görüşmelerine ev sahipliği yapma önerisini kabul etti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, geçtiğimiz hafta sonu Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesinde çağrıya yanıt verdi. Bu gelişmenin birçok anlamı olabilir ve iki ülkenin heyetleri arasındaki görüşmelerin ötesine geçen sonuçlar doğurabilir.
Türk yetkililer, Türkiye’nin, Rusya Devlet Başkanı Putin ile Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy arasındaki ilk zirveye ev sahipliği yapmasını ve Putin'in Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ya da Avrupa Birliği (AB) ile bir araya getirebileceği daha önemli ve daha ağır toplantılara doğru ilerleme kaydedilmesinin önünü açabileceğini umuyorlar. Öte yandan Rusya, her ne kadar bu tür görüşme girişimlerini onaylamamaya dikkat etse de gözlemciler, Putin ve ABD Başkanı Joe Biden'ın bir araya gelebilecekleri bir zirve olasılığına da sıcak bakıyorlar.
Rusya ve Ukrayna heyetleri arasındaki görüşmeler, İstanbul’da alınan sıkı güvenlik önlemleri altında başladı. Görüşmelerin açılış konuşmasını yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, toplantıların ve yapılacak görüşmelerin, Ukrayna ve Rusya ile bölge ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını temenni etti. Erdoğan, her ne kadar Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, böyle bir olasılığın olmadığını vurgulamak için acele ile bir açıklamada bulunsa da bir sonraki süreç için hiçte anlamsız sayılmayacak bir atıfla Putin ve Zelenskiy arasında bir görüşme olmasına yönelik umudunu ifade etti. Rusya Federasyon Konseyi Başkanı Valentina Matviyenko da “Şu an Rusya ve Ukrayna liderleri arasında herhangi bir müzakere gündemi yok” diyerek Peskov’un açıklamalarını yineledi. Matviyenko, dün yaptığı basın açıklamasında, “Rusya, müzakerelerin yeni aşamasını ve anlaşmaların sonuçlandırılmasını umutla bekliyor. Ancak bundan sonra Putin ve Zelenskiy arasında bir görüşme olasılığı hakkında konuşmak mümkün olacaktır” dedi. Mevcut aşamada böyle bir görüşme için uygun bir zemin olmadığını söyleyen Matviyenko, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin mevcut tutumuna anlam veremediğini kaydetti. Ancak Matviyenko daha sonra Çinli bir televizyon kanalına verdiği röportajda, Ukrayna ve Rusya’nın toplantının gündemi üzerinde fikir birliğine vardığında ve bir şekilde onaylanması gereken nihai anlaşma hazırlandığında, Putin-Zelenskiy görüşmesinin mümkün olacağını belirtti. Aksi takdirde iki liderin şimdi bir araya gelip konuşacağı ve sonuç alınmayacak bir görüşmenin yapılmasının sebebini soran Matviyenko, “Rusya, bu tür önemli bir toplantıya hazır, fakat bunun için nihai belgelerin mevcut olması şart” dedi.

Erdoğan'ın umutları ve İstanbul müzakereleri
Türkiye’den resmi kaynaklar, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'na her türlü imkanın sağlanması talimatın verdiğini aktardılar. Kaynaklar, Erdoğan’ın resmi bir ziyaret için Özbekistan’a gitmesi gerektiğini, ancak Rusya ve Ukrayna heyetlerinin ihtiyaç duymaları halinde çalışmalarını kolaylaştırması ve destek sağlaması için Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nu İstanbul'da bırakacağını söylediğini belirttiler.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, heyetler arasındaki toplantının açılış konuşmasında, “Adil bir barışın kaybedeni olmayacağına inanıyoruz. Çatışmanın uzaması hiç kimsenin yararına değildir” ifadelerini kullandı. Bu trajediyi durdurabilme imkanının iki tarafın elinde olduğunu vurgulayan Erdoğan, “Bir an önce ateşkesin ve barışın sağlanması herkesin faydasına olacaktır” dedi. Aynı kaynaklar, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Türkiye olarak barış ve istikrar için bölgede ve ötesinde sorumluluk üstlenmekten hiçbir zaman kaçınmadıklarını vurgulayarak bölgedeki insani durumun iyileştirilmesi gereğinin altını çizdiğini aktardılar.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, doğuluların duygularını ve konuşmalarının kelime dağarcığını yansıtan bir şekilde, beşinci haftasına giren çatışmaların, dost ve komşu olarak kendilerini derinden üzdüğünü belirterek, Türkiye'nin Putin ve Zelenskiy arasındaki bir toplantıya ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu bir kez daha yineledi. Erdoğan, her iki ülkenin heyetlerine hitaben yaptığı konuşmada, “Sizlerin müzakerelerde sağlayacağınız ilerleme bir sonraki aşama olan liderler düzeyindeki teması da mümkün hâle getirecektir. Böyle bir görüşmeye de ev sahipliği yapmaya hazırız” ifadelerini kullandı.
İstanbul’daki Ukrayna-Rusya müzakerelerinin ardından açıklama yapan Rus heyetine başkanlık eden Rusya Devlet Başkan Yardımcısı Vladimir Medinsky, Ukrayna’daki Rus askerlerine yönelik kötü muameleye yönelik protestolara atıfta bulunarak Kiev’den Ukrayna'daki esir Rus askerlerine şiddet uygulayanlara karşı en ağır önlemleri alacağına dair bir söz aldıklarını söyledi.
Öte yandan İstanbul’daki görüşmelerin gündemi, iki tarafın Belarus'taki görüşmelerde temel özelliklerini ve noktalarını belirledikleri ve ardından telekonferans aracılığıyla yapılan sınırlı toplantılarla aynı içeriğe sahipti. Rus kaynaklar, ateşkes ve sivillerin çıkışı için güvenli koridorlar oluşturulması konusunda bir anlaşmaya varılması meselesinin görüşmelerin gündemin üst sıralarında yer aldığını belirttiler.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu konuda Ukrayna'nın Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) katılması ve Rusçanın ülkede resmi dil olarak tanıması konuları dışında Rusya ve Ukrayna heyetleri arasında altı önemli sorunun dördünde ‘uzlaşıya’ varıldığını açıklamıştı. İki tarafın heyetlerinden hiçbiri, Putin'in Ukrayna'ya yönelik ‘askeri harekâtın başlayacağı sinyallerini verdiği konuşmasında belirttiği ‘Ukrayna'nın silahsızlandırılması’ ve Şubat 2014'te eski Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç'in yönetiminin devrilmesiyle sonuçlanan Ukrayna sokak hareketinin patlak vermesinden bu yana Ukrayna'da fiili iktidarın birçok kolunu ele geçiren batı Ukrayna'daki aşırı milliyetçi oluşumlara atıfta bulunduğu ‘neo-Nazi oluşumlardan Ukrayna’nın arındırılması’ şeklindeki iki hedef konusunda Ukrayna'nın tutumunu açıklamadı.

Putin ve Zelenskiy görüşmesi
Rus heyetine başkanlık eden Medinsky, dün İstanbul’da düzenlenen müzakere turunun sonunda gazetecilere yaptığı açıklamalarda, Moskova’nın Kiev ile siyasi ve askeri boyutlarda yakınlaşmaya doğru iki adım attığını söyledi.
Medinsky, siyasi yönde atılan adımla ilgili açıklamasında, iki ülke arasında tüm ayrıntılarıyla bir anlaşmaya varıldıktan sonra değilse bile, iki ülkenin dışişleri bakanları tarafından imzalanan ilk anlaşmalarla birlikte Rusya ve Ukrayna liderleri arasında bir görüşme yapılabileceğini vurguladı.
Askeri olarak yaşanan gelişmelerle ilgili açıklama ise Rus heyetinde yer alan Rusya Federasyonu Savunma Bakan Yardımcısı Alexander Fomin’den geldi. Bakan Fomin, “Karşılıklı güveni arttırmak, daha fazla müzakere koşulları oluşturmak ve anlaşmanın kabul edilip imzalanması nihai hedefine ulaşmak için Kiev ve Çernihiv yönlerinde askeri operasyonların azaltılmasına karar verildi” dedi.
Medinsky, müzakereler sırasında Ukrayna heyetinden bir yazılı teklif paketi aldıklarını açıkladı. Medinsky’nin açıklamasına göre Ukrayna’nın teklif paketinde, uluslararası yasal güvenceler altında kalıcı olarak askeri tarafsızlık, NATO'ya dahil olmama, ülkesinde yabancı asker konuşlandırmama ve nükleer silah bulundurmama maddeleri yer aldı. Ukrayna, talep ettiği güvenlik garantilerinin Kırım ve Donbas için geçerli olmadığına işaret ederek, herhangi bir yabancı güce ev sahipliği yapmak için Rusya'nın önceden onayını alacağı taahhüdünde bulundu. Medinsky, bu önerilerin Kiev'in mevcut tutumunu yansıttığını, Kırım ve Donbas bölgesini Ukrayna topraklarının bir parçası olarak görmeyen Moskova'nın tutumuyla uyumlu olmadığını belirtti.
Ukrayna, Rusya dahil garantör devletlerin rızası olmadan askeri ittifaklara katılmamayı, topraklarında yabancı askeri üsler ve tesisler konuşlandırmamayı, askeri tatbikatlara ev sahipliği yapmamayı taahhüt etti.
Rusya ise Ukrayna'nın AB üyeliğine karşı çıkmadı.
Ukrayna, kararın iki ülkenin liderleri arasında yapılacak bir toplantıda kesinleştirilmesini talep etti.
Ukrayna'nın önerilerini ‘uzlaşıya yönelik yapıcı bir adım’ olarak nitelendiren Medinsky, Rusya'nın bunları inceleyeceğini de sözlerine ekledi.
Mevcut müzakere turunun sonuçları açıklanıncaya kadar, tüm dikkatler, Ukrayna’daki gelişmelere ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Orta Asya’daki yakın komşu ülkelere ve eski Sovyetler Birliği cumhuriyetlerine yaptığı ziyaretlere ve hedeflerine odaklanmaya devam ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Erdoğan, Orta Asya'nın en önemli ülkelerinden biri olan Özbekistan'ı ziyaret edeceğini duyururken, ülkedeki gözlemciler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çalışmalarının boyutlarını inceliyor ve Ukrayna'da devam eden askeri operasyonların ardından üstlendiği rolünü güçlendirmesi konusunda değerlendirmeler yapıyorlar.
Rusya merkezli Nezavisimaya Gazeta (bağımsız) yazarı Igor Sobotin, kaleme aldığı makalede, Hürriyet Gazetesi'nde yer alan, Optimar tarafından yapılan ve ‘savaş zamanında’ ülkenin cumhurbaşkanı olarak seçilecek kişiyle ilgili bir sorunun yöneltildiği anket sonuçlarıyla ilgili olarak Erdoğan’ın savaş zamanlarında popülaritesinin artmasına değindi.

Putin ile diyalog faydalı mı faydasız mı?
Öte yandan mevcut kriz ve Ukrayna'daki saldırıların devam etmesi ile ilgili olarak, Rus oligark Roman Abramoviç'in dönüşü, Rusya ve Ukrayna heyetleri arasındaki son barış görüşmelerinin başlamasıyla aynı zamana denk geldi. İki ülkenin heyetleri arasında Belarus’ta yapılan ilk tur müzakerelerin başlangıcında gözlemciler Abramoviç’e odaklanmışlardı. Rusya’nın resmi haber ajansı RIA Novosti’nin Rusya-Ukrayna müzakereleri başlamadan önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Abramoviç ile bir araya gelmesiyle ilgili bir haber yapması şaşkınlık yarattı. Türk kaynaklar, Rusya-Ukrayna müzakerelerinin yeni turunun yapıldığı Dolmabahçe Sarayı'nda gerçekleşen toplantıya Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ve Ukraynalı mevkidaşı Dmitry Kuleba'nın da katıldıklarını aktardılar. Öte yandan Türkiye, Rusya ve Ukrayna siyaset çevreleri arasında, toplantının sonuç vermediği konusunda bir fikir birliği var gibi görünüyordu.
Kremlin kaynakları, Rusya ve Ukrayna heyetlerinin İstanbul'daki görüşmeleri başladığı sırada, Rusya Devlet Başkanı Putin ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron arasında bir görüşme hazırlığı olduğunu aktardılar. Kremlin Sözcüsü Peskov, Fransa Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamayla ilgili değerlendirmesinde haberi doğruladı. Fransa Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Cumhurbaşkanı Macron’un Rusya Devlet Başkanı Putin ile uzun süreli görüşmeler gerçekleştirdiği, bu kez, Macron’un Putin ile Ukrayna’nın kuşatma altındaki Mariupol kentinden sivillerin tahliye edilmesi için yürütülecek insani operasyonun ayrıntılarını görüşmek istediği belirtildi.
Ancak bu açıklama, Bloomberg Ajansı’nın “NATO ülkeleri, Ukrayna'daki durumu çözmek için Putin ile diyaloga girip girmemeyi tartışıyor” şeklindeki haberi ile çelişti. Ajans, haberini NATO’nun her iki yakasındaki tartışmaları yakından takip eden kaynaklara ve bu konudaki belgelere dayandırdığını bildirdi. Ajansın elde ettiği verilere göre NATO ülkeleri, Ukrayna'ya hangi silahların gönderilmesi gerektiği ve Putin ile diyaloga girmenin yararlı olup olmayacağı konusunda farklı görüşlere sahipler. Haberde, İngiltere, Polonya ve Macaristan dışında Doğu ve Orta Avrupa'daki birçok ülkeye atıfla NATO'nun diğer üyelerinin, Paris ve Berlin arasındaki diyalogun Moskova ile ters teptiğine ve diyalogun Putin'in lehine olduğuna inandıkları belirtildi. ABD merkezli ajans, söz konusu ülkelerin görüşmelerin gerekliliği ve etkinliğinden şüphe duyduklarını ve Putin’in bir barış anlaşması imzalama konusunu ciddi olarak düşünmediğine inandıklarını aktardı. Ajansın haberine göre Moskova'da buna, ‘gerçeklik ve gerçekliğin karşısında, zıt uçlarda durmak’ deniyor.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.