Biden’ın ayrımcı göçmen politikası ABD için bir istisna mı?

Ardı ardına gelen ABD yönetimleri, beyaz Avrupalı mültecileri diğerlerine tercih etmeyi sürdürdü.

Biden yönetimi, savaştan kaçan ve turist vizesi ile Meksika’ya gittikten sonra güney ABD sınırına sığınma talebinde bulunan yüzlerce Ukraynalıyı polisikalarından muaf tutuyor. (Reuters)
Biden yönetimi, savaştan kaçan ve turist vizesi ile Meksika’ya gittikten sonra güney ABD sınırına sığınma talebinde bulunan yüzlerce Ukraynalıyı polisikalarından muaf tutuyor. (Reuters)
TT

Biden’ın ayrımcı göçmen politikası ABD için bir istisna mı?

Biden yönetimi, savaştan kaçan ve turist vizesi ile Meksika’ya gittikten sonra güney ABD sınırına sığınma talebinde bulunan yüzlerce Ukraynalıyı polisikalarından muaf tutuyor. (Reuters)
Biden yönetimi, savaştan kaçan ve turist vizesi ile Meksika’ya gittikten sonra güney ABD sınırına sığınma talebinde bulunan yüzlerce Ukraynalıyı polisikalarından muaf tutuyor. (Reuters)

Tarık eş-Şami
ABD göç politikasını iyileştirmeye yönelik tüm eski vaatlere rağmen ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin ‘ABD’ye gelen Ukraynalı mültecileri diğer mültecilere uygulanan bazı kısıtlamalardan muaf tutma’ kararı, ‘yönetimi ayrımcı ve ırkçı bir göç politikası uygulamakla suçlayan’ bir eleştiri fırtınasına yol açtı. Aynı şekilde bu karar, eski ABD yönetimlerinin on yıllardır sürdürdüğü ayrımcı politikaların aynısını uyguladığını da kanıtlıyor. Peki, bu politika değişebilir mi yoksa yakın zamanda bitmeyecek uzun bir kültürün parçası mı?

Ukraynalılar istisna
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre ABD yönetimi son iki yılda sığınma talbinde bulunanlar da dahil olmak üzere Meksika ve Kanada ile olan kara sınırlarından ülkeye girişleri engelledi. ABD makamları, ülkede bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemeyi amaçlayan 1944 tarihli Halk Sağlığı Yasası’nın 42’inci maddesi olarak bilinen acil halk sağlığı düzenine güveniyor. Yasa, 2020 yılında Kovid-19 pandemisinin başlamasıyla birlikte eski Başkan Donald Trump yönetimi tarafından yeniden canlandırıldı. Göç birimi yetkilileri, bu sağlık emrini daimî ikametgahı veya geçerli bir giriş vizesi olmayan yasa dışı göçmenleri sınır dışı etmek için kullandı. Birçok göçmen, ABD’ye tekrar tekrar girme girişimlerinde bulunduktan sonra defalarca sınır dışı edildi.
Başkan Biden yönetimi geçen şubat ayı sonunda Rusya’nın saldırısının ardından ülkelerindeki savaştan kaçan yüzlerce Ukraynalıyı politikalardan muaf tuttu. Turist vizesiyle Meksika’ya ulaşmaları sonrasında sığınma talebinde bulunmak üzere ABD’nin güney sınırına ulaştılar. İstisna, 11 Mart 2022 tarihinde Biden yönetiminin Gümrük ve Sınır Koruma görevlilerinin Ukraynalıları 42’inci maddeden muaf tutmasına ve bazı Ukraynalı ailelerin girişine izin veren uygulamalar getirmesiyle gündeme geldi.

Ayrımcı politika
Ancak bu istisna, maruz kaldıkları risk ne olursa olsun, Ukraynalı olmayan diğer sığınmacılar için geçerli değildi. Ukraynalı sığınmacılara ‘Afrika, Haiti, Orta Amerika ve dünyanın diğer bölgelerinden gelen sığınmacılara göre’ farklı şekilde davranılması, yönetimin ‘göçmenlik politikalarını ırkçı yollarla dayattığı’ yönünde eleştirilere yol açtı. Eleştirilerde ayrıca, ABD idaresinin çoğunlukla Hristiyanlardan oluşan beyaz ve Avrupalı mültecileri diğer gruplara tercih ettiği yönünde söylemlere de yer verildi.  

Gelecekteki engeller
Ancak Biden yönetimi bu ayın sonunda 42’inci maddeyi feshedeceğini açıkladı. Obama döneminin göç konusunda yaptığı bazı hataların tekrarlanmaması için tüm sığınmacılara eşit davranacağını ancak Beyaz Saray’ın hem mahkemelerde hem de ABD Kongresi’nde bir dizi aksilikle karşı karşıya kaldığını dile getirdi. Ayrıca başkent Washington’daki bir temyiz mahkemesi, hükümetin salgın sırasında sağlık riski oluşturabilecek göçmenleri sınır dışı etmeye devam edebileceği kararı aldı. Biden yönetiminin 42’inci maddeyi askıya almasını önlemek için uzun vadeli bir ihtiyati tedbir kararı verilmesi de muhtemel. Aynı şekilde hukuk mücadelesi, Yüksek Mahkeme’ye kadar ulaştı. Mahkeme, geçen hafta Biden yönetiminin Trump’ın ‘sığınmacıların Meksika’da kalmasını gerektiren’ politikasını sona erdirmek için harekete geçtiğinde yasal davranıp davranmadığı hususunda bazı gerekçeler dinlemişti. 
Öyle görünüyor ki Başkan Biden, göçmenlik politikasını reforme etmek için kampanya vaatlerini yerine getiremeyecek. Öyle ki pandemi dönemindeki sınır dışı edilme eylemlerinin sona erdirilmesi yönünde var olan partizan ayrım, Kongre’deki yasama tartışmalarına da hâkim ve ülkedeki en zorlu seçim yarışında bir yankı uyandırıyor.
Ancak göçmenler alanındaki birçok tarihçi ve uzman, ABD’nin mültecilere ve sığınmacılara yönelik politikasının pratikte onlarca yıldır ırk ve din temelinde ayrımcı olduğuna inanıyor. Öyle ki bu politika, Başkan Biden ve ondan önceki Başkan Trump yönetimi ile sınırlı değildi. Bu durum, özellikle Çinliler, Asyalılar ve Haitili mülteciler ve Müslüman mültecilerle ilgili göç araştırmalarındaki tarihi gerçekler aracılığıyla açığa çıkarıldı.

Asyalı mülteciler
Irk, Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında kimin mülteci olarak kabul edileceğinin belirlenmesinde önemli bir rol oynadı. Doğu Avrupa ve Doğu Asya’daki komünist rejimlerden kaçan milyonlarca kişinin göçü, bu bölgelerde insani krizlere yol açtı. Bu da büyük bir uluslararası baskı altında 1953’te ABD Kongresi’nin, özellikle mültecileri hedef alan Mülteci Yardım Yasası’nı yürürlüğe koymasına neden oldu. Tarihçi Carl J. Bon Tempo, Başkan Dwight D. Eisenhower ve çoğu ABD’li yasa koyucuların ‘mülteci’ kelimesinin ‘Komünizm karşıtı bir Avrupalı’ anlamına geldiğine inandığını belirtti. Yasa, mülteciler için belirlenen 214 bin vizeden, Asyalılara yalnızca 5 bin (Çinlilere 2 bin ve Uzak Doğu’dan gelen mültecilere 3 bin) vizelik bir kota tahsis ederken üç yıllık bir süre zarfında güney ve doğu Avrupa’dan gelen mülteciler için yaklaşık 200 bin vize verildi.
Irk yanlılığı, mülteci kabulüne ilişkin uluslararası tavrı da etkiledi. 1940’lı yılların sonlarında ve 1950’li yılların başlarında BM yetkilileri, Avrupa’daki yerinden edilmiş halkı, insani bir kriz olarak ilan ederken mültecileri kabul ederek bu baskıları hafifletmek için uluslararası topluma çağrı yaptılar. Ancak sonraki 10 yılda ABD, Fransa ve İngiltere de dahil olmak üzere Batı ülkeleri, ‘Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ni kontrol altına almak ve Batılı kapitalist toplumların Demir Perde’nin ardında var olan yaşam üzerindeki üstünlüğünü göstermek’ için daha geniş bir halkla ilişkiler stratejisinin bir parçası olarak milyonlarca Avrupalı evsizi kabul etti. 1949 komünist devrimi tarafından yerinden edilen milyonlarca Çinli ise hoş karşılanmadı.
1950’li yılların başlarında İngiliz kontrolü altında olan Hong Kong’un halkı, Çin’in iç savaştan ve komünist yönetimden kaçmasıyla insani krize yol açtı. Ancak çoğu Batı ülkesi, Çinlileri ve diğer Asyalıları göçün dışında tutmaya devam etti. ABD göçmenlik yasasında Asyalıların ‘vatandaşlık için uygun olmayan yabancılar’ olarak göç etmelerini engelleyen istisnai hükümler kaldırılmadı.

Haitili mülteciler
Çoğu siyah olan ilk Haitili sığınmacılar, 1963 yılında ekonomik eşitsizlik ve siyasi muhalefetin aşırı şiddetle bastırılmasıyla damgasını vuran François Duvalier yönetimi sırasında ABD’ye tekneyle ulaşmaya çalıştı. Aynı şekilde 80 binden fazla kişi, 1973 ve 1991 yılları arasında ABD’ye sığınmaya çalıştı. Ayrıca ABD makamları, davalarına bakmak zorunda kalmamak için sürekli olarak Haiti'den gelen sığınmacıların teknelerini durdurmaya ve onları geri göndermeye çalıştı. 1980 ve 1990’larda durum daha da kötüleşti. ABD hükümetinin komünist ülkelerden gelen mültecilere öncelik vermesi nedeniyle Haitili sığınmacıların tümü reddedildi.
Florida eyaletindeki ABD mahkemeleri, bu tür bulguların tek nedeninin ırk ayrımcılığı olabileceğine dikkat çektiler. Çoğunlukla beyaz olan Kübalı mülteciler ile siyahi Haitili mülteciler arasındaki sığınma başvurularına yanıt olarak farklılığa vurgu yaptı.
Bunların yanı sıra aynı zaman diliminde ve Haiti’den gelen siyahi sığınmacıların reddedilmesi çerçevesinde çoğunluğu beyaz olan Avrupalı göçmenlerin 1990’da göçmenlik yasası ile kurulan çeşitlilik vize sistemini tercih ettikleri ortaya çıktı. Örneğin Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık’tan ayrı bir ülke olarak sınıflandırıldı ve İrlandalı göçmenlere 1992 ve 1994 yılları arasında yüzde 40 oranında ‘çeşitlilik geçişi’ vizesi verildi. Bugüne kadar benzer ırkçılık ve ayrımcı muamele suçlamaları geçtiğimiz birkaç ay içinde su yüzüne çıktı. Ayrıca Haiti’den gelen sığınmacılar tekrar Haiti’ye yönelik uçuşlarla ABD- Meksika sınırına getirilerek aşağılayıcı muameleye maruz bırakıldı.

Suriyeli mülteciler ve Müslümanlara ynelik yasak
Ocak 2017 başlarında dönemin başkanı Donald Trump, birçok mülteci savunucusunun ‘Müslüman yasağı’ olarak tanımladığı bir dizi yürütme emri yayınladı. Çünkü yasak, çoğu 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşından ve DEAŞ’ın şiddetinden kaçan Suriyeliler de dahil olmak üzere Müslüman çoğunluklu ülkelerden insanların girişini askıya aldı.
Ertesi ay yayınlanan yasağın bir sonraki değiştirilmiş nüshasında, birkaç istisna dışında Suriyeli mültecilerin ABD çıkarlarına zarar verdiği iddia edildi. Bu, 2016’dan önce kabul edilen sayısı 12 bin 587’den 2016- 2018 arasında 76’ya düşen Suriyeli mültecilerin sayısının azalmasına katkıda bulundu.
Araştırmalar, ABD hükümetinin dışlayıcı sığınma politikasını ‘Müslüman mültecilerin terörizme karıştığı şüphesiyle’ ırk ve din temelinde meşrulaştırdığını gösteriyor. Öyle ki Başkan Trump, konuşmalarında Suriyelileri ‘ABD’ye terör bulaştıran bir Truva atı’ olarak nitelendirdi.
Mülteci ve sığınmacılara yönelik uluslararası sözleşmeler, açıkça mültecilerin kabulünün ihtiyaç temelinde olması gerektiğini belirtiyor. ABD yasaları ilkesel olarak ülke tarihindeki bu önemli anların, ABD’ye kimin girip oradan kimin ayrıldığını belirlemede ırk, din ve diğer faktörlerin nasıl bir rol oynadığını gösterdiğini de ortaya koyuyor. Ukrayna’daki savaştan kaçan mültecilerin, ABD ve diğer ülkelerinin desteğini hak ettiğine dair şüphe yok. Birbirlerinden farklı mülteci gruplara yönelik muameleler arasındaki çelişki, ABD’de sığınma alma sürecinin halen adil olmaktan uzak olduğunu kesin olarak gösteriyor.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.