Her zaman başlangıç ​​noktasına geri dönmek: Mülteci olmak ne demek?

Göçmenleri ‘üçüncü bir ülkeye’ göndermek, sorumluluğun reddi ve insanlığa karşı acımasız bir hakarettir

İngiltere-Ruanda anlaşmasının uzatılması halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir (AFP)
İngiltere-Ruanda anlaşmasının uzatılması halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir (AFP)
TT

Her zaman başlangıç ​​noktasına geri dönmek: Mülteci olmak ne demek?

İngiltere-Ruanda anlaşmasının uzatılması halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir (AFP)
İngiltere-Ruanda anlaşmasının uzatılması halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir (AFP)

Emine Hayri
Eşyalarını toplayıp batıya yöneliyorsun. Yolda uyuyakalıyorsun. Uyandığında kendini uzak güneyde buluyorsun. Kuzeye göç etmeye kararlısın. Yolunu kaybetmişsin. Gücünü yokluyorsun. Sana verilen rotayı takip ediyorsun. Allah’ın selameti ile bu rotaya ulaşıyorsun, ama ulaşmak istediğin yere değil, aksine senin adına seçtikleri üçüncü bir varış noktasına yerleştiriliyorsun.
Sanatçı Muhammed Subhi’nin “Rıhlet el-Melyoon” (Milyonluk Gezi) dizisinde, Suudi Arabistan’a seyahat etmek isteyen bir grup çiftçi, oraya götürüleceklerini düşünürken, çalışıp ekip diktikleri Sina’ya götürülüyor.  

Dizideki çiftçiler ile İngiltere gibi ülkelere göç edip sığınmak isteyenler, ama kendilerini farklı ülkelerde bulanlar arasındaki tek fark, birincisinin dramatik bir eylem olması ve ikincisinin ise (göç etme ve sığınma talebinde bulunmak isteyenlerin büyük bir bölümü de dahil olmak üzere) birçok kişi tarafından durumun bilinmez olmasıdır.
‘Güvenli üçüncü ülke’ sistemi, yıllardır mevcut. Ama beklenmedik bir şekilde yeni gündeme geldi. Zira İngiltere, birkaç hafta önce Ruanda ile yasadışı yollardan İngiltere’ye gelen sığınmacı ve göçmenlere ev sahipliği yapmak için 120 milyon sterlin (yaklaşık 153 milyon ABD doları) değerinde bir ‘anlaşma’ imzaladığını duyurdu.
Verilen tepkiler farklıydı. Anlaşmadan sorumlu olanlar, elbette anlaşmayı ‘sayısız insan ticareti mağdurunun hayatını kurtarmak’ olarak nitelendirdi. Aynı şekilde İngiltere Başkanı Boris Johnson, anlaşmanın ‘cani ticareti durdurmak için iddialı ve cesur bir plan ve yenilikçi bir çözüm’ olduğunu vurguladı. Ayrıca hem Birleşik Krallık İçişleri Bakanı Priti Patel hem de Ruanda Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı Dr. Vincent Biruta, zulümden kaçan insanlara güvenlik sağladıklarını savundu. Ama haber karşısında şaşkına uğrayan kesim, muhalifler, ihbarcılar ve bu eylemin derhal durdurulması çağrısı yapanlar açısından tepkileri için birçok gerekçe mevcut. Canterbury Başpiskoposu Justin Welby’e göre çoğu, planın ahlakını ve Allah’ın hükümlerine uyma yeteneğini sorgulamaya başladı.

Allah’ın hükmü
Elbette Allah’ın hükmü, insanlarınkinden tamamen farklı bir hikmettir. İngiltere Başbakanı Boris Johnson, bu amaçla hazırlanan ‘insani ve merhametli’ plan aracılığıyla, Manş Denizi’ni ‘deniz mezarlığına’ dönüştürmeye son vermek için cesur ve kararlı bir karar almaya ihtiyaç olduğunu belirtti. Johnson’a göre bu plan, son derece caydırıcı olacak.
Yasadışı yollardan gelen mültecilerin üçüncü bir ülkeye aktarımı, sorunu başkalarına havale etmek ve sorumluluktan kaçmak anlamına geliyor. ‘Bu bizim sorunumuz değil’ ya da ‘bu başkalarının sorunu’, İngiltere’nin son zamanlarda reklamsız olarak yükselttiği slogan.


Mevcut Avrupa politikası, ‘sınırdan uzaklaştırma’ veya mültecilerin yükünü diğer ülkelere yükleme ilkesine dayanmaktadır (AFP)

İngiltere, yasadışı göç ve sığınma dalgalarından son derece mustarip. İngiltere’nin göçmenlik ve sığınma meselelerini yönetme konusundaki örgütsel kapasiteleri gelişmemiş olsa da bu durum, son yıllarda artan bir acı. Geçen yıl, tahminen 17 bin göçmen İngiltere’ye geçmeyi başardı. İngiltere kıyılarına tekneyle ulaşanların çoğunluğu, sığınma başvurusunda bulunuyor. Bu göçmenlerin çoğu, Irak, Sudan, Suriye, Yemen, İran, Eritre, Afganistan ve Vietnam’dan geliyor.

Farklı bir İngiliz yaklaşımı
İngiltere, Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılmasına rağmen göç ve iltica konusunda her zaman kendi yaklaşımını takip etti ve bu konuda, kendisini ortak bir Avrupa sistemi ile sınırlamadı. Bu durum da onu göç etmek ve sığınmak isteyenler için önemli bir hedef ülke haline getirdi. Ancak İngiltere’ye ulaşma arzusu İngiltere’de kabul görme arzusu, belki de yeteneği ile bağdaşmıyor.
Bir arzunun varlığı ya da yokluğu, anlaşmayı kınayan ve onu tüm insan karşıtı ifadelerin en kötüsü olarak nitelendiren insan hakları örgütleri açısından pek bir şey ifade etmiyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı dosya habere göre Uluslararası Af Örgütü, yaşananların İngiltere hükümetinin kaçan insanları dikkate almaksızın temel bir insanlık eksikliğiyle övünmesi olduğunu, bu durumun tehlike, şiddet veya savaş anlamına geldiğini belirten bir bildiri yayınladı. Bildiride, ‘taşıma, aktarma ve yerleştirme’ kelimeleri kullanılmazken, aksine Ruanda’ya sürgün ifadesine yer verildi.

Standart özellikli göçmenler
Birleşik Krallık, göçmen ve mültecilerin yaşlarıyla ilgili yeni prosedürler çıkararak, kabul edilebilecek göçmenler ve mülteciler için standartlar belirleme sürecinde. Zira giderek artan sayıda sığınmacı, yaşlıların erişemeyeceği fayda ve kolaylıkları elde etmek için sahte yaş iddiasında bulunuyor. Bakan Patel, bu davranışı İngiliz sistemine karşı ‘büyük bir suç’ olarak nitelendirirken, gençlerin yararlanabileceği hizmet ve ayrıcalıkların istismar edildiğini vurguladı.
Birleşik Krallık’ta resmi istatistiklere göre geçen yılın ilk dokuz ayında 18 yaşından küçük olduklarını söyleyen kişilerin yaptığı sığınma başvurularının üçte ikisi yalandı. Öyle ki sığınma başvurularının sahiplerinin, yaşları hakkında yalan söylediği ortaya çıktı.
Mültecileri ‘güvenli bir üçüncü ülkeye’ aktararak onlardan kurtulmaya çalışmak, başka bir deyişle mültecileri ve yasadışı göçmenleri başka bir ülkeye yerleştirme çabaları, açıklanmayan veya açıklanmış nedenlerle onları kabul etme olasılığının olmamasından kaynaklanıyor. Bu nedenler, bazıları kamuoyu tarafından inandırıcı olmayan ya da mülteci ve göçmenlerin bazılarını seçip bazılarını dışlarken ırkçılık ve seçiciliği yansıtıyor.

Fazlalıktan kurtulmak
Fazlalık ya da istenmeyen mülteci ve göçmenlerden kurtulmak veya onları farklı isimlendirmeler altında başka bir ülkeye sınır dışı etmek, birkaç gün önce imzalanan İngiltere- Ruanda anlaşmasının sonucu değil. Birçok örnek var ve liste uzun. Bunların en önde geleni, ‘üçüncü ülke’ seçiminde İngiltere ile aynı fikirde olan İsrail olabilir. Yıllardır özellikle Sudan ve Eritre’den yoğun göç dalgalarıyla karşı karşıya kalan İsrail, bu sayıları kontrol altına almak için ‘üçüncü’ ülkelerle anlaşmalar yaptı.
İsrail’in istenmeyen yasadışı göçmenler ve mültecilerle ilgili planı üç seçeneği içeriyor; Geldikleri yere geri gönderimleri, ‘gönüllü sınır dışı etme’ olarak bilinen güvenli bir üçüncü ülkeye gidiş bileti veya İsrail’de hapishaneye koyulma.


Avrupa’ya ulaşmak isteyen ve belirli ülkelerden gelen insanlardan kurtulmak yeni bir konu değil (AFP)

2018 yılında İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), İsrail’deki ‘gönüllü sınır dışı etme’ programını kınadı. Program, buna uymayanlara karşı ömür boyu hapis anlamına gelebiliyor. Örgüt, İsrail’in yaptıklarını ‘çoğu Sudanlı ve Eritreli olan bu gruplara karşı bir dizi zorlayıcı önlemin son halkası’ olarak nitelendirdi. Program, grupları meşru koruma talep etme haklarından mahrum etmeyi amaçlıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, isimleri birkaç ay gizli tutulsa da ‘güvenli üçüncü ülke’ olarak seçilmiş iki ülkenin, Ruanda ve Uganda olduğunu belirtiyor.
2014- 2017 yılları arasında ‘gönüllü geri dönüş’ programı kapsamında İsrail’den Ruanda ve Uganda’ya yaklaşık dört bin sığınmacı sınır dışı edildi. İsrail basınında çıkan haberlere göre sığınmacıların hemen hemen hepsi ülkeyi tekrar terk etti, bir kısmı ise uzman çetelerin yardımıyla Avrupa’da kalmaya çalıştı.

Yunanistan, Avustralya ve diğerleri
2021 yılında Yunanistan Göç Bakanlığı, Türkiye’yi ‘güvenli üçüncü ülke’ ilan etti. Bu durum, sığınmacıları Türkiye’ye göndermesine izin veriyor. İlanın hedef kitlesi, Afganlar, Suriyeliler, Pakistanlılar, Bengalliler ve Somalililerdi. Yunanistan, kararını yasadışı göçle mücadele yolunda atılmış bir adım olarak nitelendirdi.
Sınır Tanımayan Doktorlar, 2018 yılında ‘Avustralya’nın mülteci taleplerini sınırları dışında işleme koyma politikasının yıkıcı etkisini’ gösteren bir rapor yayınladı. Rapor, Nauru adasındaki sığınmacıların maruz kaldığı psikolojik acının boyutunu ortaya koyuyor. Bazıları, beş yıl veya daha uzun süredir adada yaşıyor ve sığınma başvurularının sonucunu bekliyor.
Avustralya, katı caydırıcılık politikalarının bir parçası olan, kendi toprakları dışında göçmenlik ve sığınmacılarla ilgilenmeyi yasallaştıran ilk ülkelerden biri olarak sayılıyor. Bu politika, insan hakları örgütleri tarafından hem Avustralya içinden hem de dışından çok sayıda eleştiri ve suçlamaya maruz kalmış olsa da meydana gelen tek değişiklik, Nauru adasındaki çocukları başka bir ülkeye, genellikle de ABD’ye göndermekle ilgili.
ABD, Guatemala’yı yasadışı göçü engellemek amacıyla ‘güvenli üçüncü ülke’ olarak belirlemek için bir anlaşma imzalamıştı. Anlaşmaya göre ABD’de sığınma başvurusunda bulunmak isteyen göçmenlerin bunu Guatemala’dayken yapmaları gerekiyor.

Danimarka öncü
Sığınmacıların sınır dışı edilmesi ve İngiltere’den Ruanda’ya yasadışı göç ‘anlaşmasının’ ilanının neden olduğu güçlü tepkilere rağmen Danimarka, ilan edilen bu süreçte İngiltere’nin önünde geliyor. Ancak kararı, belki de dünya salgın işleriyle meşgul olduğu için fark edilmeden yürürlüğe geçti. Geçen yılın ortalarında Danimarka, AB’de sığınma talebinde bulunanların üçüncü bir ülkeye aktarımı prosedürlerini belirleyen bir yasayı parlamentodan geçiren ilk ülke oldu. Yasalara göre sığınmacılar, Danimarka sınırına başvuruyor, ardından diğer ülkelerdeki kabul merkezlerine transfer ediliyor ve başvuruları işleme alınırken orada bekliyorlar.


Avrupa, sığınmacıları ve göçmenleri bölgeden uzaklaştırmak için Kuzey Afrika ülkeleriyle havuç ve sopa oyunu oynuyor (AFP)

Aynı şekilde Danimarka, Şam’ı topraklarındaki Suriyeli savaş mültecilerinin sınır dışı edilmesi için güvenli bir bölge olarak ilan etti. Bu karar, ‘güvenlik üçüncü ülke’ fikrini ortadan kaldırırken, mültecilerin ‘kaçtıkları ülkeye geri gönderilmesini’ öngörüyor.
‘Güvenli üçüncü ülke’, bir kişinin ciddi zarar veya zulüm tehlikesi altında olmadığı ve bu ülkedeyken mülteci statüsü için başvuru yapabileceği ülkedir. Ancak üzerinde uzlaşı sağlanmış herhangi bir liste mevcut değil. Örneğin AB ülkelerinin her birinin kendi ‘güvenli üçüncü ülkeler’ listesi bulunuyor. Bu listenin, bu ülkelerin durum ve koşulları üzerine bir çalışma ve araştırmaya dayalı olarak oluşturulması ve bu ülkelerin, sığınmacıları ve göçmenleri tehlikeye maruz bırakmayacağından emin olunması gerekiyor. Ayrıca sığınma talebinde bulunan kişi, ayrıca ‘üçüncü ülke’ tanımına da mahkeme önünde güvenli olarak itiraz edebilmelidir.

‘Şüpheli’ anlaşma
Nüfus ve göç çalışmaları uzmanı ve Mısır Göç Araştırmaları Derneği Başkanı Eymen Zuhri, İngiltere ile Ruanda arasında imzalanan anlaşmayı ‘şüpheli’ olarak nitelendirdi. Independent Arabia’ya konuşan Zuhri, anlaşmanın amacının sığınmacıların haklarını baltalamak olduğunu belirtti. Mültecilerin statüsüne ilişkin 1951 sözleşmesi, 1967’de yayınlanan ek protokolü ve diğer uluslararası yasalar ve normlar, sığınmacı hakkını koruyor. Bu çerçevede Zuhri, “Herkes, ayak bastığı herhangi bir ülkede sığınma talep etme hakkına sahiptir. Devletin bu talebi inceleme hakkı var. Ancak bu, bir veya iki yıla kadar uzun zaman alan bir süreçtir. Reddedilebilir veya kabul edebilir. Dosya kapatılsa dahi, kabul eden devletin sığınmacıyı kaçtığı ülkeye geri gönderme hakkı yoktur” ifadelerini kullandı.
Zuhri’ye göre sığınma başvurularının değerlendirilmesi sürecinde İngiltere, sığınma başvuruları karara bağlanana kadar ülkeye gelenleri göndermek için üçüncü bir tarafla anlaşma yapmaya karar verdi. İngiltere’nin talebi kabul edenler, kabul edilecektir. Reddedenler de sığınma talebinde bulunmadığı Ruanda’da kalacak.
Eymen Zuhri, bu durumu, ‘her ne kadar bu yasalar başlangıçta savaş nedeniyle yerinden edilmiş Avrupalı ​​mültecilerin koşullarını düzeltmek için çıkarılmış olsa da’ İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana onayladığı uluslararası sözleşme ve yasaların dışına çıkmak olarak nitelendirdi.
Zuhri, söz konusu anlaşmanın yeni olmadığını söylerken, “Avrupa ülkeleri, sığınmacıları ve göçmenleri kendisinden uzaklaştırmak için yıllardır Kuzey Afrika ülkeleriyle havuç ve sopa oyunu oynuyor. Öyle ki yaklaşık iki yıl önce Libya’ya kamplar kurmak ve sığınmacıları orada tutmak için cömert teklifler sundu. Ama bunlar reddedildi” dedi.

Eski trajedi yenilendi
Eymen Zuhri, “Belli ülkelerden Avrupa’ya gitmek isteyen insanlardan kurtulmak yeni bir mesele değil. Göçmenleri ve mültecileri kabul etme çerçevesinde seçim, iyi bilinen bir konudur. Örneğin herkesi kapsayan karma bir göçü kabul etmektense doktorları, hemşireleri ve bilgi teknolojisi uzmanlarını kabul etmek tercih edilir” şeklinde konuştu.
Zuhri, “AB’den ayrılmasına rağmen İngiltere’nin de dahil olduğu mevcut Avrupa politikası, ‘sınırdan uzaklaştırma’, göç kontrolünün kaldırılması veya ‘göç kontrollerinin haricileştirilmesi/sınıra ulaşmadan yapılması’ (Externalization of migration controls)’ ilkesine dayanmaktadır. Bu ülkeler, diğer ülkelere ‘siyasi, askeri, güvenlik veya maddi destek sağlamak şartıyla’, mültecilerin yükünü yüklemeye çalışırlar” dedi. Eymen Zuhri ayrıca, insan hakları ve göçmen ve mülteci haklarından bahsederken seslerin yüksek olmasına rağmen Avrupa’nın Kara Kıta halkı hakkındaki aşağılayıcı görüşlerinden duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi.
Buna rağmen Zuhri, ülkesinden kaçan bir mültecinin ilk ulaştığı ülkeye sığınma başvurusu yapması gerektiğini söyledi.
İlginç bir şekilde Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (UNHCR) göre Ruanda, bazen kendisini ‘mültecileri entegre etmede ve yeteneklerini inşa etmelerine ve geliştirmelerine yardımcı olmada izlenecek bir model’ ve bazen de ‘uluslararası hukuk kapsamında mültecilere sağlanması gereken koruma kurallarına saygı gösterilmeyen bir model’ olarak buluyor. Öyle ki İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre Ruanda hükümetinin, Ruandalı unsurların yurtdışındaki Ruandalı mültecilere yönelik suikastlar düzenlediği bilgisi çerçevesinde Ruandalı mültecilerin korku duyduğu Avrupa, Kanada ve Avustralya’ya ulaşan uzun kolları olduğunu belirtti.
Ruanda, yeni bir göç ve sığınma döngüsünün başlangıcı olabilir. İngiltere- Ruanda anlaşmasının uzatılması, ilkesel olarak desteklenmesi ve fikrin kabul edilmesi halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir. İnsan hakları örgütleri kınamaya devam etse ve muhalifler tepkiler gösterse de sınır dışı eden ülkeler, kovmaya devam edecektir.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.