Batı, 9 Mayıs Zafer Günü’nü ‘Rusya'nın yenilgisi’ olarak lanse etti

İngiliz The Guardian Gazetesi, ‘nükleer savaş riskine girmeden’ Moskova'yı yenmenin bir gerçeklik haline geldiğini vurgulayarak Sovyetler Birliği’nin 1980'lerde Afganistan'daki yenilgisini hatırlattı

Batı ülkeleri, Rusya’nın 9 Mayıs 1945 yılında Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin yıldönümü olan Zafer Günü kutlamaları Rusya'nın Ukrayna'daki askeri operasyonun ‘başarısızlığı’ ile ilişkilendirdi (AFP)
Batı ülkeleri, Rusya’nın 9 Mayıs 1945 yılında Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin yıldönümü olan Zafer Günü kutlamaları Rusya'nın Ukrayna'daki askeri operasyonun ‘başarısızlığı’ ile ilişkilendirdi (AFP)
TT

Batı, 9 Mayıs Zafer Günü’nü ‘Rusya'nın yenilgisi’ olarak lanse etti

Batı ülkeleri, Rusya’nın 9 Mayıs 1945 yılında Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin yıldönümü olan Zafer Günü kutlamaları Rusya'nın Ukrayna'daki askeri operasyonun ‘başarısızlığı’ ile ilişkilendirdi (AFP)
Batı ülkeleri, Rusya’nın 9 Mayıs 1945 yılında Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin yıldönümü olan Zafer Günü kutlamaları Rusya'nın Ukrayna'daki askeri operasyonun ‘başarısızlığı’ ile ilişkilendirdi (AFP)

Mustafa el-Ensari
Batı, Ukrayna’nın farklı bölgelerindeki şiddetli çatışmalara rağmen Rusya'nın yenilgisine işaret etmekte aceleci davrandı. Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna’daki askeri operasyonun hedeflerinin tamamına ulaşmaktaki ısrarcı tutumu çerçevesinde Kremlin, Ukrayna’da askeri ve stratejik hedeflere ulaşıldığını duyurdu.
ABD öncülüğünde Avrupalı ​​güçler, savaşın maliyetini yükseltme fikrini birkaç kez Putin'e pazarlamış olsalar da bugünlerde yapılan erkenden zafere ulaşma ile ilgili konuşmalar ve zirvedeki savaşlar, propaganda savaşının ve Rusya’nın 9 Mayıs 1945 yılında Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin yıldönümü olan Zafer Günü kutlamalarının kesintiye uğratılmasının ötesine geçebilir. Savaşın doğrudan etkileri günlük hayatlarının çeşitli alanlarında hissetmeye başlayan Avrupalılar arasında ‘zafer bir saatlik sabırdır’ diyerek savaşın bitmek üzere olduğunun söylendiği bir güven ortamı oluşturulmalı.
‘Rusya'nın yenilgisi’ ifadesi, Batı sahnesindeki tablonun tamamı olmasa da, bir özettir. Fakat İngiliz  The Guardian Gazetesi gibi Batılı gazeteler bu yenilgiyi açıkça desteklemeye başladılar. “Ukraine and Russia: A Fraternal Rivalry” (Ukrayna ve Rusya: Kardeşler Arası Bir Rekabet) kitabının yazarı Anatol Lieven tarafından gazete için kaleme alınan makalede gazeteci yazar Lieven, hiç çekinmeden “Ukrayna'nın zaten savaşı kazanıyor. Nükleer bir savaş riski olmadan  zafer kazanmak mümkün” yazdı. Leiven, savaşın şu anda tartışılmakta olan Rusya ile ABD arasındaki Gürcistan ve Kırım'daki mevcut krizlerin öncesinde ‘Rusya’nın işgali altındaki toprakları’ hedef alan bir vekalet savaşına dönüşebileceği konusunda uyardı. Yazar, böyle bir adımı tehlikeli ve ‘gereksiz’ gördüğünü ifade ederken vekalet savaşı olmadan Rusya'ya karşı zafer kazanılabileceğini belirtti.

“Büyük Zafer”
Leiven görüşünü, Rus ordusunun artık daha sınırlı bir hedefle doğuda yeniden bir araya geldiği ve Moskova'nın zaten bağımsız bir bölge olarak tanıdığı çoğunluğunu Rusların oluşturduğu Donbass bölgesinin tamamını ele geçirmesi göz önüne alındığında,  ‘Rusya’nın işgalinin asıl amacı olan Kiev'in ele geçirilmesi ve Ukrayna hükümetinin değiştirilmesiyle ulaşılacak büyük zafer’ olarak nitelediği Rusya'nın ülkede yeniden merkezileşmesi açısından detaylandırıyor.


Rusya'daki Zafer Günü kutlamaları askeri geçit töreninde hazır bulunan askerler (Getty)

Leiven, Rus ordusunun önümüzdeki haftalarda Kiev’i ele geçirmeyi başarması halinde, Moskova'nın bir sonraki adımının net olmadığını, ama her ne olursa olsun, Rusya'nın ‘üst düzey subayları arasında verdiği ağır kayıpların’ üstünü örtemeyeceğini düşünüyor. Çünkü Leiven’e göre Rus ordusunun Kiev’e kıyasla nispeten daha küçük bir şehir olan Mariupol kentini ele geçirmesinin dahi iki ay sürerken, kenti ancak harabeye dönüştürerek alabildi.
Bu çerçevede Rusya'nın Odessa gibi daha büyük şehirleri ele geçirmeye yönelik başka bir askeri operasyona yönelmesinin ‘inanması güç’ olduğunu belirten Leiven, durumun Rusya'nın savunma pozisyonu alarak ateşkes ve barış görüşmeleri teklif etmesiyle sonuçlanmasını bekliyor.

Rus ordusunun itibarı söz konusu
Liberal çizgideki The Guardian Gazetesi, bu senaryonun Putin'in halkına önemli bir zafer kazanmış gibi davranmasını engellemeyeceği, kendisinin ‘savaşın Rus ordusunun itibarını zedeleyen askeri, siyasi ve ahlaki bir felaket olduğu gerçeğini’ örtbas etmesine engel olmayacağını belirtirken ancak bunu, barışçıl yolardan Ukrayna’yı desteklerken Rusya'yı askeri olarak cezalandırmaya yönelik kapsamlı bir çaba bağlamında Avrupa'nın hızlı eylemi ve ekonomik olarak, en ağır yaptırımlar ve Rusya’nın Batı'daki en büyük hakimiyet araçları olan petrol ve doğalgazın kademeli olarak dağıtılması gibi çeşitli araçlar aracılığıyla Rusya’dan tedarik edilen enerjiye olan bağımlılığını sona erdirme ve azaltma konusundaki şaşırtıcı kararlılığıyla ilişkilendirdi.


Moskova'daki Kızıl Meydan'da yapılan Zafer Günü kutlamalarından bir kare (Getty)

The Guardian, Rusya’nın yenilgisini ilan etmede acele eden tek Batılı yayın organı değildi. France 24 ve BBC de Rusya’nın 9 Mayıs 1945 yılında Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin yıldönümü olan Zafer Günü kutlamaları vesilesiyle Batı ülkelerinin Ukrayna krizinde Rusya'ya karşı bir zafer kazanılacağına olan güvenlerini ortaya koyan bir birine yakın analizler yaptılar. Ancak bu kez onlarca yıl önce Nazi Almanyası tarafından temsil edilen Avrupa'ya karşı zafer kazanan Rusya’nın, kendisine karşı iş birliği yapan ve iki güç arasındaki tarihi ve öncelikli hesaplarını çözen Ukrayna ile iş birliği yapan Avrupa'ya karşı da benzer bir zafer elde etmeye kararlı olduğunu söyleyerek daha net anlamlar yüklemeye çalıştılar.

“Nazilerle çatışma kaçınılmazdı”
Londra'daki King's College'dan Profesör Michael Clarke, konuyla ilgili değerlendirmesinde Rusya’nın Ukrayna'daki bazı başarısızlıkları olarak gördüğü noktalarla ilgili olarak şunları söyledi:
“Donbass'ta yaşananlar, Putin'e farklı yenilgi türleri arasında bir seçim yapmaktan başka bir seçenek sunmuyor. Savaş sonbaharda çıkmaza girerse, bu kadar çok ağır kayıp ve çekilen sıkıntıya karşı gösterebileceği fazla bir kazancı olmayacak.”
Prof. Clarke, BBC’nin bir kısmını alıntıladığı makalesinde, Putin'in buna rağmen geri adım atacak bir kişilikte olmadığını belirterek Putin’e kalan tek siyasi stratejinin, Ukrayna'daki savaşı başka bir şeye dönüştürmek, yani savaşı Rusya'nın beka mücadelesinin ve Moskova'yı yıkmak için fırsat kollayan Batı'daki Nazilere ve emperyalistlere karşı mücadelesinin bir parçası haline getirmek olduğunu söyledi.
Putin, Zafer Günü konuşmasında Rusya Silahlı Kuvvetleri’nin ‘anavatan ve geleceği için savaştığını’ vurgulayarak ordunun kendisin hayal kırıklığına uğratmadığını söyledi. Putin, ‘Rusya’nın yeni bir savaş yaşamaması için’ her şeyin yapılması vurgulayarak “Tüm işaretler, NATO’nun askeri olarak Rusya'ya komşu topraklara doğru ilerleyip sınırlarına yaklaşmasından sonra neo-Nazilerle bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu gösteriyordu” ifadelerini kullandı.
The Guardian ise, Rusya'nın yenilebileceği düşüncesiyle bunun olası yansımalarına değindi. Bunu şimdiye kadarki en önemli konu olan Ukrayna'nın egemenliği ve bağımsızlığı ve Batı ile uyum ile ilişkilendiren gazete, “Ukrayna ve Batı zaten kazandı, bu nedenle, özellikle söz konusu bölgenin çoğu 2014 yılından beri Rusya’nın kontrolü altında olduğundan, bölgesel konularda tavizler söz konusu olduğunda bir dereceye kadar esnekliğe izin vermeli” ifadelerine yer verdi.
Rusya'nın Ukrayna'yı başka yerlere saldırmak için bir platforma dönüştürmeyi planladığına dair bir takım endişeler olduğuna işaret ederek Rusya’dan 20 milden uzak olmayan şehirleri bile ele geçiremeyen Rus ordusunun NATO'ya karşı koymasının fazla olası olmadığını vurguladı.

“Tam bir zaferin” bedeli olacağı uyarısı
The Guardian, tehlikeli olarak değerlendirdiği tepkiler arasında, Gürcistan ve Azerbaycan gibi diğer ülkelerin kaybettikleri toprakları zorla geri almak isteyebileceklerine dair gittikçe güçlenen olasılıklara işaret etti. Bu olasılıkların gerçekleşmesi halinde daha geniş ve daha tehlikeli bir çatışmanın yaşanabileceği uyarısında bulunan gazeteye göre ‘eğer Ukrayna savaşı, ABD yönetiminin şimdi niyetlendiği gibi, Rusya'ya karşı bir vekalet savaşı haline gelirse’ bu eğilimin büyük olasılıkla körükleneceğinin altını çizdi.


Moskova'daki Zafer Günü kutlamaları sırasında savaş jetlerinin geçişinden bir kare (AFP)

Leiven, The Guardian’ın aktardığı makalesinin bölümünde, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’in ABD’nin Ukrayna’daki savaşı Rusya’yı zayıflatmak ve daha fazla ülkeyi işgal etmesini engellemek için kullanması gerektiğine işaret ettiğine ve ABD ve İngiltere'deki önemli seslerin tam bir zafer elde etmek için Ukrayna'ya yardım edilmesi gerektiğini dile getirdiğini söylediğine dikkati çekti. Leiven’e göre bu da Rusya'nın 2014 yılından bu yana işgal ettiği tüm bölgelerden kovulması anlamına geliyor.
Leiven, Ruslara karşı zafer kazanmanın mümkün olduğu bir zamanda ‘Putin’i aşağılayıcı bir yenilgiye uğratmak’ için ‘nükleer savaş kabusunun dönüşünün habercisi’ olarak nitelediği ve kendisini dehşete düşürdüğünü söylediği Sovyetler Birliği’nin Afganistan’daki yenilgisi modeline başvurulması çağrısıyla fazla ileri gidildiğini söyleyerek böyle bir adıma karşı uyardı. Afganistan modeli, ABD’nin 1980’li yıllarda Afganistan'daki mücahitlere verdiği desteğin Afganistan, ABD ve Ortadoğu üzerindeki tüm korkunç sonuçlarıyla birlikte pazarladığı bir modeldir.

Batı'nın mühimmat stoku eriyor
Fakat tablonun diğer tarafında Washington Post gibi ABD’nin genişleyen bir çatışma çemberine karşı dikkatli olması gerektiğine dair uyaran Batılı bir gazete görüyorsunuz. Gazete, Ukrayna'daki savaşın, maliyetli ve hızlı bir şekilde değiştirilmesi zor olan Amerikan demokrasisinin mühimmat stokunu erittiğini vurguladı.


Rusya Devlet Başkanı Putin, Moskova'da Zafer Günü kutlamaları sırasında konuşma yapken (AP)

Washington Post, Rusya basını tarafından çokça atıfta bulunulan eski bir analizinde, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ne bir hafta boyunca gönderdikleri tanksavar silahlarının bir günde tükendiğine, iki ay içinde ABD cephaneliğindeki örneğin Javelin tanksavar füze sistemlerinin üçte bir oranında azaldığına ve çatışmalar bu yoğunlukta devam ederse, Batı'nın mühimmat stokunun biteceğine işaret edildi.
Batılı tarafların pek çok nedenden dolayı Ukrayna savaşını sona erdirme ya da bunun için gerekli araçları hazırlama konusunda acelesi yok gibi görünüyor. Savaşın devam etmesi, ABD ve diğer Batı ülkelerindeki seçim hırslarını destekleyebilir. Daha önemlisi Rusya'yı tüketebilir. Belki daha sonra Putin'i devirmek ve Avrupa'yı, biyoenerji kartıyla eski kıtayı etkilemekle suçlanan Moskova'dan uzaklaştırmak için kullanılabilir. Peki, Putin buna izin verir mi?



İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

TT

İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

İran, İsrail ve ABD liderleri, Ortadoğu’daki savaşın bugün (Cuma) ikinci haftasını tamamlarken meydan okuyan açıklamalar yaparak, çatışmaların devam edeceği mesajını verdi. Savaş yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine yol açarken milyonlarca insanın günlük yaşamını altüst etti ve finans piyasalarında da dalgalanmalara neden oldu.

Dün (Perşembe) devlet televizyonunda bir spiker tarafından okunan ilk açıklamasında İran’ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney, Hürmüz Boğazı’nın kapalı tutulacağını belirtti. İran Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen ve sertlik yanlısı çizgide olduğu ifade edilen Hamaney, “Hepinize şunu teyit ediyorum: Şehitlerimizin kanının intikamını almayı asla unutmayacağız” dedi. Hamaney’in açıklamayı neden bizzat yapmadığı ise netlik kazanmadı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hava saldırılarının başlamasından bu yana ilk basın toplantısını düzenledi. Netanyahu, soruları video bağlantısıyla yanıtladı; Hamaney’i öldürmeye yönelik örtülü bir tehditte bulundu ve saldırılar devam edeceğini belirtti.

Netanyahu, “Aldığımız önlemlerin ayrıntılarını açıklamayacağım. Rejimi devirmek için en uygun koşulları hazırlıyoruz. Ancak İran halkının rejimi devireceğini kesin olarak söyleyemem; çünkü rejimler içeriden yıkılır. Ama kesin olan şu ki biz buna yardımcı olabiliriz ve zaten yardımcı oluyoruz” ifadelerini kullandı.


Birleşik Krallık, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik pervasız saldırılarını kınadı

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
TT

Birleşik Krallık, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik pervasız saldırılarını kınadı

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper dün akşam Riyad’dan yaptığı açıklamada, ülkesi adına Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer ülkelere yönelik İran kaynaklı tehlikeli saldırıları kınadığını belirtti.

Cooper, Ortadoğu’daki savaşın başlamasından 13 gün sonra bölgeye gerçekleştirdiği ilk bakanlık düzeyindeki ziyarette, ‘Birleşik Krallık’ın Körfez’deki ortaklarını İran’ın tehlikeli saldırganlığına karşı destekleme çerçevesinde’ Riyad’da bulunduğunu açıkladı.

Cooper, Suudi mevkidaşı Prens Faysal bin Ferhan ile yaptığı görüşmede, ülkesi adına İran saldırılarından etkilenen devletlerle dayanışma içinde olduklarını vurguladı ve bölgeyi istikrar ve barışa yönlendirmek için tüm çabaların bir araya getirilmesi gerektiğini ifade etti.

rb
Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, İran saldırılarından etkilenen ülkelerle ülkesinin dayanışma içinde olduğunu yineledi. (SPA)

Prens Faysal bin Ferhan, Bakan Yvette Cooper ile bölgesel gelişmeleri ve bunlara yönelik ortak çabaları görüştü; ayrıca iki ülke arasındaki stratejik ilişkiler ve ikili iş birliği alanları ele alındı.

Öte yandan Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman, Riyad’da Cooper’ı kabul ederek, özellikle enerji alanında ikili iş birliği fırsatlarını ve gelecekteki sektör projelerini değerlendirdi; bu görüşmeler, iki hükümet arasında imzalanan iş birliği mutabakatı çerçevesinde gerçekleştirildi.

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan açıklamada, Cooper’ın ziyaretinin ‘bölgede iş birliği yapılan ülkelerle iş birliği yollarını ele alarak, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan saldırılar ışığında petrol arzının devamlılığını sağlama’ amacını taşıdığı ifade edildi.

gtbngt
Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman dün Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper’ı kabul etti. (SPA)

Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, Cooper ile yaptığı görüşmede, iki ülke arasında güvenlik alanındaki koordinasyon ve iş birliğini ele aldı. Taraflar ayrıca, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve bölgeyi hedef alan İran’ın ağır saldırılarını ortak bir şekilde kınadıklarını bildirdi.

Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, resmi X hesabı üzerinden paylaştığı mesajda, Suudi hükümetinin, ülkedeki güvenlik ve istikrar ortamında farklı uyruklardan vatandaş ve yabancıların güvenliğinin sağlanmasına özel önem verdiğini vurguladı.

Cooper da Körfez ülkelerine yönelik İran saldırılarını sert şekilde kınayarak, bu ülkelerin ‘İran rejiminin tehlikeli saldırılarına maruz kaldığını’ belirtti.

thtyh
Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper ile görüştü. (Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı)

Cooper, “Ortadoğu’daki durumun hâlâ son derece kırılgan olduğunu, herkesin bölgeye güvenlik ve istikrarı geri getirecek, İran’ın komşularına yönelik tehditlerini durduracak hızlı bir çözüm beklediğini” söyledi.

Cooper, Suudi Arabistan’ı ‘Birleşik Krallık’ın Körfez’deki temel ortağı’ olarak nitelendirerek, ‘mevcut savaş ortamında petrol arzını ve enerji güvenliğini sağlamak için yakın iş birliğini’ vurguladı.

Birleşik Krallık ile Suudi Arabistan arasındaki savunma ilişkilerinin ve Suudi Arabistan’ın hava savunma kapasitelerinin gücünü vurgulayan Cooper ayrıca, Suudi Arabistan’a, Birleşik Krallık vatandaşlarının tahliyesine sağladığı destek için teşekkürlerini iletti.

fvfv
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi, Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper’ı kabul etti. (DPA)

Diğer yandan Cooper, Riyad’a yaptığı ziyaret kapsamında Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ile de bir görüşme gerçekleştirdi.

Cooper, söz konusu görüşmede, İran’ın Körfez ülkelerine ve bölgeye yönelik devam eden saldırılarını ele aldı. Görüşmede, bu saldırılara karşı alınacak önlemler, bölgedeki güvenlik ve yabancıların emniyetinin sağlanması ile gerilim süreci ve bu kapsamda yürütülen çabalar değerlendirildi.


Mücteba Hamaney'in mevcut durum ve geleceğe yönelik mesajının analizi

Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
TT

Mücteba Hamaney'in mevcut durum ve geleceğe yönelik mesajının analizi

Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)

Hüda Rauf

Yeni İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, İran halkına, bölgeye ve Amerika Birleşik Devletleri'ne seslendiği ilk mesajını verdi. Ülkenin üçüncü Dini Lideri olarak atanmasından bu yana ilk mesajı olmasına rağmen, İran politikasının temel yönlerini, sadece İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı mevcut savaş bağlamında değil, aynı zamanda gelecekteki yönüyle de açıklığa kavuşturdu. Bu, İran'ın vizyonunu bölgeye dayatmak için savaşı nasıl kullandığını açıklıyor.

 

Yeni Dini Liderin konuşması, İran halkına, bölge ülkelerine, “direniş ekseni”ne ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yönelik mesajlar içeriyordu. Uzmanlar Meclisi'nin oylama sonuçlarını “devlet televizyonu aracılığıyla sizin de öğrendiğiniz anda” öğrendiğini vurguladı. İran rejimi, savaş zamanında İran'ın üçüncü Dini Lideri'nin seçimi sürecini tamamlayabilme gücünü, direncini ve bütünlüğünü göstermek istediği için elbette onun seçilmesi bekleniyordu.

Mücteba'nın seçilmesinin birkaç nedeni var. Siyasi olarak babası tarafından yetiştirildi ve resmi bir pozisyonda olmasa da gölge bir figür olarak babasının danışmanı kabul ediliyordu. Ayrıca rejimin güvenlik, siyasi, askeri ve dini çevreleriyle güçlü bağları var; bu da onun, on yıllardır var olan ve sistem içindeki etkilerini korumakta çıkarı olan etki ağlarının bir parçası olduğu anlamına geliyor. Savaş koşulları nedeniyle, seçimi, İranlı siyasi gruplar ve akımlar arasında Velayet-i Fakih’e inansalar da var olan rekabet düşüncesini geri plana itti. Dış baskılar ve Kürtler ile Beluçlar gibi bazı azınlıkların ayrılıkçı girişimlerine dair korkular, bu gruplar arasında halef seçimi sürecini kontrol etme rekabetinin öne çıkmasını engelledi. Buna ilave olarak, ABD-İsrail savaşının, Velayet-i Fakih üzerine kurulu ve monarşiye karşı olan devrimci bir sistemle bağdaşmayan miras alma sürecini kolaylaştırdığı ileri sürülebilir.

Öte yandan, Mücteba Hamaney, “direniş ekseni”ne mensup olanlara minnettarlığını ifade etmeye önem verdi ve Husileri, Iraklıları ve Hizbullah'ı övdü. Bu, İran'ın Trump'ın Özel Temsilcisi ile müzakere etmeyi reddettiği İran stratejisinin bir parçası olarak bölgedeki silahlı grupların önemini destekliyor. İran, 40 yıldır iç krizlerden muzdarip kırılgan Arap devletleri içinde milis gruplar kurmaya yatırım yaptı. Ayrıca mevcut gruplarla ilişkiler kurdu ve bu grupları ulusal hükümetlerinden daha güçlü hale getiren bağımlılık ilişkileri yaratarak barış zamanında başarıyla kullandı. Savaş zamanlarındaysa İran, “arenalar birliği” stratejisini devreye sokarak, Lübnan, Yemen ve Irak'ta olduğu gibi, bölge ülkelerini İsrail'in misillemelerine karşı savunmasız hale getiren çeşitli saldırılar düzenliyor.

Ancak Mücteba'nın konuşmasının en önemli yönü, İranlı karar vericilerin hem askeri hem de siyasi, hem şimdi hem de gelecekte nasıl düşündüklerini ortaya koymasıdır. Körfez ülkeleriyle ilişkilere değinirken, İran'ın “her zaman bu ülkelerin tümüyle dostane ve yapıcı ilişkiler kurmaya istekli olduğunu ve olmaya devam ettiğini, fakat düşmanın, yıllardır bölge üzerindeki hegemonyasını pekiştirmek amacıyla bu ülkelerin bazılarında askeri ve mali üsler kurmuş olduğunu” vurguladı. Bu mantığa dayanarak, İran Amerikan varlığına karşı çıkarken, aynı zamanda bölgesel vekiller aracılığıyla bölge ülkeleri içinde kendi askeri ve mali varlığını kurmuştur. İran'ın, iç savaş sırasında verdiği desteğin bedelini ödemesi için Beşşar Esed'e önemli ölçüde baskı uyguladığı, bu sayede askeri varlığını sağlamlaştırdığı ve kendisine ekonomik ayrıcalıklar tanıyan anlaşmalar imzalaması için baskı yaptığı göz ardı edilemez.

Konuşmasında en önemli nokta, İran'ın ABD-İsrail saldırılarına ilk yanıtının Körfez ülkelerine yönelik saldırıları başlatmak ve bugüne kadar sivil ve ekonomik hedefleri vurmak olmasına rağmen, ülkesinin yalnızca Amerikan askeri üslerini hedef aldığı konusunda ısrar etmesiydi. Sivil ve ekonomik hedeflere saldırı, ülkesinin enerji fiyatlarını ve küresel ekonomiyi etkilemek ve herkes için savaşın maliyetini yükseltmek istediğine dair açık bir mesaj veriyor.

İran, son dört yılda Körfez ülkeleriyle kurmaya çalıştığı dostane ilişkileri kaybetti. Oysa Körfez ile iyileşen ilişkileri, bir yandan İran'ı bölgesel izolasyonundan kurtarırken, diğer yandan Körfez ülkelerini askeri müdahaleyi önlemek için ABD yönetimi ile arabuluculuk rolü oynamaya teşvik etmişti. Arap devletlerinin Donald Trump'ın ilk döneminde önerdiği “Arap NATO”su projesini reddetmiş olduğu da göz ardı edilemez. Bu nedenle, İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları, Tahran'ın onarmak için önemli çaba sarf etmesi gereken ilişkilerde bir çatlağa ve güvensizliğe neden oldu. Ancak burada en önemli nokta, Mücteba'nın tavsiye olarak değerlendirdiği ve bölge ülkelerine yapılan ABD üslerinin kapatılması çağrısıdır; çünkü dediğine göre İran, bu üsleri hedef alma politikasını sürdürecektir. İran bu saldırılar ile bir emsal oluşturdu ve bunu bölgesel politikasının ayırt edici özelliği haline getirmek istiyor. Yani Körfez ülkelerine ve sivil, ekonomik ve petrol hedeflerine, ayrıca Ortadoğu'daki herhangi bir ABD varlığına saldırılar düzenleyerek, Körfez'in jandarması gibi davranıyor, ancak bunu zorla ve sert bir şekilde yapıyor.

İran'ın Körfez ülkelerini hedef almaya devam ederek, savaşı Körfez güvenliğine dair kendi vizyonunu dayatmak için kullandığı kesindir. Bu nedenle, sadece Amerikan ve İsrail saldırılarına karşılık verip savaşı durdurmak için Körfez ülkelerine saldırmakla kalmıyor, aynı zamanda Körfez güvenliğine dair kendi vizyonunu dayatıyor. İran açısından, Körfez bölgesindeki birincil tehdit kaynağı, bölgede ve İran'ın Afganistan, Irak ve Ortadoğu'daki sınırları boyunca yayılmış Amerikan varlığıdır. İran'ın kendisinin de bu Amerikan varlığından faydalanmış olduğuysa inkar edilemez, nitekim olmasaydı Kuveyt kolay kolay kurtarılamaz ve Irak oradan çıkarılamaz veya Irak'taki Saddam Hüseyin rejimi devrilmezdi.

Buna rağmen İran, bölgedeki Amerikan varlığını bir tehdit kaynağı olarak görüyor ve bölgesel güvenlikte kendisinin temel bir rol oynaması gerektiğine inanıyor. Ancak bu tutum, yalnızca bölgedeki Amerikan varlığı için geçerli değil. İran, kendisini dışlayan her türlü kolektif güvenlik girişimine de karşı çıkıyor; bunun en açık örneği ise 1994 Şam Deklarasyonu'na karşı çıkmasıdır. Bu deklarasyona muhalefeti, İran'ın sadece Amerikan ve Batılı askeri güçlere değil, tüm yabancı güçlere, hatta Körfez ülkeleri dışındaki Arap devletleri de dahil olmak üzere herhangi bir gücün varlığına karşı çıkan tutumunun en önemli örneklerinden biriydi. 1991’deki Körfez Savaşı'ndan sonra Mısır ve Suriye, o dönemde savaştan kaynaklanan zorluklar ve tehditlerle başa çıkmak ve ekonomik iş birliğini geliştirmek için Arap devletleri arasında siyasi ve güvenlik alanlarında iş birliği ve koordinasyon sağlamak amacıyla Şam Deklarasyonu'nu önermişti. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, Tahran'ın, Arap veya Batılı olsun yabancı güçlerin varlığını reddetmesi, tek taraflı olarak baskın bir rol üstlenme arzusunu yansıtıyor.

İran, kendisini dışlayan her türlü kolektif güvenlik girişimini reddediyor. O halde şu soru öne çıkıyor: İran, herhangi bir Amerikan veya İsrail tehdidiyle karşılaştığında komşuları için birincil tehdit kaynağı haline gelirken, bölgesel ve kolektif güvenliğin nasıl bir parçası olabilir? Dahası, jeopolitik konumunu küresel ekonomiye tehdit oluşturmak için kullanıyor. Bu nedenle, İran zihniyeti gerçek bir ikilemle karşı karşıya bulunuyor.

Hamaney'in oğlu ayrıca Hürmüz Boğazı'nın pazarlık kozu olarak kullanılmaya devam edileceğini de vurguladı. Washington'un yeterli deneyime sahip olmadığı ve son derece kırılgan olacağı başka cephelerin açılmasıyla ilgili çalışmalar yapıldığını da belirtti. Bu cephelerin, savaşın devam etmesi halinde ve İran'ın çıkarlarına hizmet edecek şekilde aktif hale getirileceğini söyledi. Burada kastedilen Hürmüz Boğazı ve Babül Mendeb’tir. Şimdiye kadar, Hürmüz Boğazı'ndaki gemi trafiğinin seçici bir biçimde engellenmesi, küresel petrol fiyatlarında artışa neden oldu ve küresel ekonomiyi etkiledi. İran, henüz kullanmadığı kartlara sahip olmakla tehdit ediyor ve bunların arasında Babül Mendeb Boğazı ve Husilerin seferber edilmesi de yer alıyor. Mücteba, küresel yankıların ve olası bir küresel krizin boyutunu tasvir etmeye çalışıyor. Burada İran, elinde olduğunu düşündüğü ve kademeli olarak kullanacağı kozlarını sergiliyor. Dahası savaşın başından beri İran'ın yanıtı rastgele değil, bölgenin askeri altyapısını hedef alan ve Körfez ülkelerini savaşın maliyetine ortak eden, aynı zamanda İsrail toplumu üzerinde psikolojik ve siyasi baskı uygulayan çok yönlü bir saldırıydı.

Dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nın kapanması veya seyrüseferin tehdit edilmesi, küresel petrol fiyatlarında önemli bir yükselişe neden olacak ve Avrupa ile Asya ekonomilerine zarar verecektir. Benzer şekilde, Süveyş Kanalı'na giden gemilerin geçtiği Babül Mendeb Boğazı'ndaki herhangi bir kargaşa, Asya ve Avrupa arasındaki ticareti doğrudan etkileyecektir. Boğazın kapatılması, gemilerin Ümit Burnu'nu dolanmak zorunda kalmasına ve nakliye sürelerinin büyük ölçüde uzamasına neden olacaktır.

Kısacası, İran şu anda ateşkes istemiyor, bunun yerine seyrüseferi ve nakliyeyi sekteye uğratma gücünü kademeli olarak göstermeyi ve böylece küresel bir ekonomik krizi tetiklemeyi amaçlıyor. O zaman ateşkes, İran'ın stratejik kapasitesini tamamen kaybetmediği, güçlü bir konumda müzakere masasına oturmasını sağlayacak yeni bir stratejik denklemin kurulmasına bağlı olacaktır. Bu nedenle, İran, bölgedeki Amerikan varlığını tüketmek ve azami kayıplara neden olmak için savaşı uzatmayı hedefleyerek çatışmayı kademeli olarak tırmandırıyor. Bu da Amerikan kamuoyunu Ortadoğu'daki Amerikan varlıklarının tamamen çekilmesi için baskı yapmaya itecektir ki bu İran Devrimi'nden bu yana Körfez güvenliğine yönelik vizyonunun temel bir hedefidir. Bu amaçla İran, balistik füze saldırılarından deniz yollarına yönelik saldırılara kadar bir dizi aşamadan geçerek savaşı bölgesel bir askeri çatışmadan küresel bir ekonomik krize dönüştürüyor. Hürmüz Boğazı'nı tamamen kapatmasına gerek yok; tek bir petrol tankerine yapılacak saldırı, nakliye, denizcilik ve sigorta şirketlerinin petrol tankerlerini işletmeyi durdurmaları için yeterli olacaktır. Bu noktada İran, denizcilik rotalarının kontrolcüsü rolünü üstlenmeyi ve böylece baskıcı ve güçlü bir hegemonya kurmayı hedefliyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevrilmiştir.