Türkiye’nin Suriye'de 'güvenli bölge' konusundaki 3 seçeneği

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kasım 2019’da, ABD'ye gitmeden önce Ankara'da Suriye'nin kuzeyindeki ‘güvenli bölgeye’ ilişkin açıklamalarda bulundu. (AP)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kasım 2019’da, ABD'ye gitmeden önce Ankara'da Suriye'nin kuzeyindeki ‘güvenli bölgeye’ ilişkin açıklamalarda bulundu. (AP)
TT

Türkiye’nin Suriye'de 'güvenli bölge' konusundaki 3 seçeneği

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kasım 2019’da, ABD'ye gitmeden önce Ankara'da Suriye'nin kuzeyindeki ‘güvenli bölgeye’ ilişkin açıklamalarda bulundu. (AP)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kasım 2019’da, ABD'ye gitmeden önce Ankara'da Suriye'nin kuzeyindeki ‘güvenli bölgeye’ ilişkin açıklamalarda bulundu. (AP)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye'nin kuzeyinde, 30 kilometre derinlikte PKK ve YPG'den arındırılmış güvenli bir bölge kurmak için talebini uluslararası müzakere masasına koydu.
Bu plan daha önce de gündeme gelmiti. İlk olarak Erdoğan tarafından 2013 yılında önerilmiş, ardından 2019 yılında Birleşmiş Milletler (BM) forumunda ayrıntılı bir haritasını sunulmuştu. Ancak söz konusu dönemde ABD, Avrupa ve Rusya tarafından karşı çıkılmıştı. Ancak Ankara süreçte buralarda cepler ve özel bölgeler oluşturmayı başardı.
Plan, dört askeri operasyon gerektiriyordu: 2016 yılında Halep'in kuzeyindeki Cerablus'ta ‘Fırat Kalkanı’, 2018 yılında Halep kırsalındaki Afrin'de ‘Zeytin Dalı’, 2019 yılının sonunda Fırat'ın doğusunda Tel Abyad ile Rasu’l-Ayn arasında ‘Barış Pınarı’ ve 2020 yılının baharında İdlib'deki ‘Bahar Kalkanı’ Harekâtı. Ayrıca Ankara tarafından 2017'de Astana'da Moskova ve Tahran ile İdlib, ardından 2018 ve 2020 yıllarında Moskova ile ayrıntılı muhtıralarla ilgili bir dizi anlaşma imzalanması gerekiyordu. Bunun yanı sıra Ankara, 2019 yılının Ekim ayında Washington ile ‘Barış Pınarı’ bölgesi konusunda bir anlaşma imzaladı. Taraflar daha önce de 2018 yılında Menbiç için bir ‘yol haritası’ imzalamıştı
Buna göre Ankara, Suriye'nin yaklaşık yüzde 10'unda (toplam alan 185 bin kilometrekare), yani Lübnan'ın iki katı büyüklüğünde bir etki alanı elde etti. Söz konusu alan, Sahada önemli bir oyuncu haline gelen Türkiye'de yaşayan 3,7 milyona ek olarak yaklaşık 4,4 milyon kişiyi kapsıyor. Bunun yanı sıra ülkenin yüzde 63'ünde hükümeti destekleyen Rusya ve İran etkiliyken, Suriye'nin kuzeydoğusunun yüzde 23'ünde ‘Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) destek veren ABD ve müttefikleri faaliyet gösteriyor.
Türkiye, YPG ve PKK savaşçılarını sınırlardan kısmen çıkararak veya Suriye'nin kuzeyindeki demografik değişikliklerle Irak Kürdistanı'na (IKBY) benzer bir bölgenin kurulmasını engelledi. Kürt gruplarının varlığının kurulmasını önleme hedefi, Tahran ve Şam ile örtülü bir kesişme oluşturuyor. Bu, Suriye Ulusal Güvenlik Dairesi Başkanı Tümgeneral Ali Memluk ile Türk İstihbarat Başkanı Fidan Hakan ve yardımcıları arasında Moskova, Tahran ve Lazkiye kırsalında yapılan gizli ve halka açık görüşmelerde dile getirildi. Üç ülke; Suriye, İran ve Türkiye, 1990’lı yıllarda Irak Kürt varlığına karşı üçlü bir eksen oluşturmuştu.

Yeni olan ne?
Ukrayna savaşının Türkiye'ye Rusya, ABD ve Avrupa ile önemli bir müzakere avantajı sağladığı belirtiliyor.Washington, İsveç ve Finlandiya'nın Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ne (NATO) üyeliğini destekliyor ve bunun gerçekleşmesi için Ankara dahil tüm üyelerin onayı gerekiyor. Moskova buna karşı çıkıyor. Özellikle de Putin, veto konusunda Türkiye'ye güveniyor. Erdoğan ile olan özel ilişkisi, Suriye'deki takas ve anlaşmalar ve askeri, ekonomik ve siyasi ikili ilişkiler ve Suriye sınırına yakın bir noktada olan Suriye'nin batısındaki Rus Hmeymim üssüne onlarca kilometre uzaklıkta yer alan İncirlik Üssü sayesinde, NATO'nun güney cephesinde büyük bir atılım yapmayı başardı.
Diğer yandan geçtiğimiz günlerde, bu ay sonunda İspanya'da gerçekleştirilecek olan ‘NATO’ zirvesiyle Erdoğan, ‘güvenli bir bölge’ oluşturmak ve YPG’yi sınırdan 30 kilometre uzaklaştırmak için kuzey Suriye'ye bir harekât düzenlemeye yönelik açıklamalrına hız verdi. Türk istihbaratı, çatışmalara hazırlık amacıyla Ankara tarafından desteklenen Suriyeli gruplarla bir araya geldi. Karşılıklı bombardımanlar temas hatlarında gerilimi artırdı. Görüşmede üç cephe ele alındı: Fırat'ın doğusundaki Tel Abyad ile Rasu’l Ayn arasındaki ‘Barış Pınarı’ yakınındaki temas hatları, Halep kırsalındaki Menbiç yakınlarındaki temas hatları ve Tel Rıfat bölgesindeki çatışma cepheleri.
Aslında, her bölgedeki ‘risk’ ve öncelik değerlendirmesi diğerinden farklı:
-ABD’nin müttefiklerini korumak ve Türk ordusunu vazgeçirmek için güçlerini ve devriyelerini genişlettiği ve Fırat'ın doğusuna uçaklar uçurduğu ‘Kırmızı alan’ bulunuyor. Washington ayrıca, BM Temsilcisi Linda Greenfield aracılığıyla herhangi bir askeri operasyona karşı olduğunu duyurdu ve Ankara'yı bu konuda bilgilendirdi. Diğer yandan Rusya, Fırat'ın doğusundaki ABD’liler yakınındaki stratejik varlığını güçlendirmek için Türkiye’nin söylemini gerekçe olarak gösterdi. Türkiye'ye gelince; Erdoğan, askeri operasyonun Fırat'ın doğusunu değil, sadece nehrin batısını, özellikle Menbiç ve Tel Rıfat'ı kapsayacağını açıkça belirtti.
-Fırat'ın batısındaki Menbiç'te, hakkında eski bir ABD-Türkiye anlaşması bulunan, YPG ve PKK’nın sınır dışı edilmesini, ortak devriyelerin yürütülmesini ve alternatif bir yerel konseyin kurulmasını içeren ‘Sarı-Gri alan’ var. ABD'nin YPG’ye verdiği güvenceler Menbiç'i kapsıyordu. Çünkü Washington, kendisine yönelik herhangi bir tehdidin DEAŞ’a karşı savaşı ve temas hatlarının istikrarını tehdit edeceğine inanıyordu. Menbiç'te veya Fırat'ın doğusunda herhangi bir Türk operasyonu, özellikle Kongre'de, 2019 yılındaki saldırılarından sonra açıklanan Türkiye'ye yönelik yaptırımların yeniden etkinleştirilmesi için ABD’de iç baskıya yol açabilir. Erdoğan'ın önümüzdeki yıl yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce ek ekonomik baskılar istemediğine şüphe yok. Ancak Erdoğan, ‘yol haritasını’ uygulamak ve YPG’ye karşı yeni bir anlaşmaya varmak için Menbiç'teki baskıyı artırmayı seçebilir.
-Fırat'ın batısındaki Tel Rıfat yani Rusya, İran ve Suriye etkisine tabi olan ‘Yeşil Bölge’ mevcut. Teorik olarak, geçtiğimiz yıllardaki ‘Fırat Kalkanı’, ‘Zeytin Dalı’ ve ‘Barış Kalkanı’ harekatlarında olduğu gibi Moskova'dan ‘yeşil ışık’ alınan bir Türk harekâtı önceki iki bölgede olduğundan daha kolay görünüyor. Söz konusu dönemde Rusya, Suriye'de, başka ikili dosyalarda veya dünyada, Türkiye’den bir karşılık aldı. Moskova'nın Tel Rıfat'ı Ankara'ya teslim etmesi üzerine beklediği muhtemel karşılık, Ukrayna’da olacaktır.  İsveç ve Finlandiya, NATO'ya katılmayı veya Ankara'yı Şam'la normalleşmeye zorlamayı ve sınırda Suriye sınır muhafızlarının konuşlandırılmasını kabul etmelerini istemek olacak.
Önümüzdeki günler gerilimi artırmanın retorik ve operasyonel sonuçlarını ortaya çıkaracak. Burada bazı sorular ön plana çıkıyor: Bu, ‘İsveç ve Finlandiya'dan gelen taleplerin ve Rusya-Batı çatışmasının kaderini belirleyecek, ay sonunda Madrid'de yapılacak NATO zirvesi öncesi bir müzakere mi?’Yoksa Cumhurbaşkanı Erdoğan, İspanya'ya gitmeden önce gerçekleri sahaya mı sürüyor?  Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) uluslararası yardım mekanizmasının önümüzdeki ayın 10'undan önce Türkiye sınırına uzatılması konusunda Batı-Rusya çatışmasının yaklaşmasıyla bu gerilim  nerede yaşanacak?



Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
TT

Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)

İsmail Derviş

Suriye toprakları, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden önceki yıllarda bölgedeki muhtelif orduların cirit attığı bir alana dönüşmüştü. Bu süreçte sahada dört ana güç konuşlanmıştı. Bunlar, Uluslararası Koalisyon Güçleri çatısı altında ABD, düşen rejime destek vermek için gelen Rusya, yine rejimi desteklemek amacıyla on binlerce unsurunu gönderen İran ve muhalefeti desteklemek, rejimin sınır bölgelerini istila etmesini engellemek ile milli güvenliğini korumak üzere Suriye'nin kuzeyine yerleşen Türkiye’ydi.

Ancak 8 Aralık 2024 tarihi Suriye tarihinin seyrini değiştirdi. Esed rejiminin düşmesinin hemen ardından İranlı milisler Suriye topraklarından kayboldu. Binlercesi kaçarken geride kalanlar ise ülkeden ayrılmak için fırsat kollayarak gözlerden uzaklaştı. Bundan aylar sonra, Şam ile Washington arasındaki ilişkilerin güçlenmesine paralel olarak Amerikan askerlerinin kademeli çekilme süreci başladı. Nitekim Suriye, ABD'ye düşman ülkeler arasında sınıflandırılırken, Ortadoğu'daki müttefiklerinden biri haline geldi.

Rusya'ya gelince; Şam ile siyasi ilişkilerini güçlendirmesiyle eş zamanlı olarak Suriye sahilindeki iki askeri üssünü muhafaza etti. Türkiye'nin nüfuzu ise çok daha büyük bir oranda arttı. Öyle ki ABD Başkanı Donald Trump, bunu birçok kez farklı mecralarda “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye'de kazandı” diyerek ilan etti.

Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleri ve akıbetlerinin netleşmesi

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmişken, Suriye'de İran'ın veya ABD'nin herhangi bir askeri varlığı kalmamış bulunuyor.Şarku’l Avsat’ın  Şam, Suriye'nin resmi haber ajansı SANA'dan aktardığı habere göre Moskova ile Rusya’nın ülkenin kıyı kesimlerindeki varlığının yeniden düzenlenmesi sürecini başlatacak bir mutabakat zaptına ulaştı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan aktarılan bilgilere göre başta Hmeymim Hava Üssü ve Tartus Limanı'ndaki dördüncü ticari rıhtım olmak üzere sivil nitelikteki tesislerin yönetimi Suriye devleti tarafından üstlenilecek ve böylece bu tesisler kademeli olarak sivil yönetim sistemine dahil edilecek.

Dışişleri Bakanlığı, “Askeri nitelikteki üsler ve tesislere gelince, Suriye ve Rus tarafları mutabakat uyarınca bunların işlevinin yeniden tanımlanması hususunda anlaştı. Buna göre söz konusu noktalar, karşılıklı çıkarları koruyan yeni düzenlemeler çerçevesinde askeri üs olmaktan çıkarak ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülüyor” ifadelerini kullandı. Mutabakat zaptı, dönüşüm sürecinin tamamlanması için üç ayı geçmeyen bir zaman sınırı belirliyor. Ardından bu yeni düzenlemeler yürürlüğe giriyor. Yaklaşık 18 ay önce başlayan müzakerelerden bu yana en göze çarpan adım sayılan bu hamle, Suriye-Rusya ilişkilerinde farklı bir dönemin kapısını aralıyor. Bu mutabakat, söz konusu ilişkileri dönemin şartlarına uygun şekilde Rusya’nın Suriye’deki varlığının niteliğini yeniden düzenleyen ve iki ülke arasındaki münasebetleri karşılıklı çıkarlar temelinde sürdüren yeni bir aşamaya taşıyor. Bu anlaşmayla birlikte Rusya’nın Suriye'deki varlığı resmi olarak düzen altına alınırken Şam’ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara’nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiren Türk askeri varlığı ise varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin Suriye'deki askeri varlığının sebebi

Askeri analist Nevvar Şaban, yaptığı değerlendirmede “Suriye'deki Türk üslerinin geleceğiyle ilgili olarak öncelikle bu üslerin kurulduğu bağlama bakmak gerekir. Söz konusu üsler, o dönemde Fırat Kalkanı Harekat Operasyon Odası ile iş birliği ve koordinasyon halinde, Türk milli güvenliğine yönelik tehditlerle mücadele etmeyi hedefleyen bir güvenlik harekatı kapsamında kuruldu. Daha sonra bu üslerin konuşlanması genişleyerek bölgenin istikrarı, ister hücre yapılanmaları ister başka şekillerde olsun bölgeden kaynaklanabilecek her türlü güvenlik tehdidinin önlenmesi ve kurtarma süreciyle eş zamanlı olarak Suriye tarafından Türkiye tarafına doğru sınırın denetim altına alınmasıyla bağdaşır hale geldi” ifadelerini kullandı.

Şaban sözlerine şöyle devam etti:

“Şu an sorulması gereken soru şu: Bu bölgeler üzerindeki tehdit ortadan kalktı mı? Bölge halen kırılganlığını koruyor. Suriye'deki güvenlik tehditleri ise çok boyutlu ve karmaşık. Nitekim sınır ötesi terör hücreleri var. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içerisinde anlaşmayı halen reddeden ve tehlike oluşturabilecek bir kesim bulunuyor, ayrıca uyuşturucu ticareti de mevcut. Dolayısıyla bölge halen güvenlik odaklı bir nitelik taşıyor. Bu bakımdan, Ankara'nın perspektifinden bakıldığında bölgede askeri üsler şeklinde varlık göstermek halen bir dereceye kadar gereklilik arz ediyor ve Suriye'nin bu bölgelerindeki istikrarın korunmasında fayda sağlıyor."

Güvenlik ortamı Türk çekilmesine izin veriyor mu?

Şaban açıklamalarını şöyle sürdürdü:

“Güvenlik ortamının henüz bir çekilme için elverişli hale gelmediğini düşünüyorum. Ancak güvenlik ortamı istikrara kavuşur, Türkiye'nin perspektifindeki koşullar ve kaygılar ortadan kalkar ve Suriye'nin güvenlik kapasitesi güçlenirse; işte o zaman bu askeri varlığa gerek kalmayacaktır. Zira bu varlık maliyetlidir ve dolayısıyla bir çekilme gerçekleşebilir. Şu an için, güvenlik durumunun çoğu unsurunda belirgin bir iyileşme olmasına rağmen, Türk tarafını bu askeri varlığı çekmeye sevk edecek ideal bir güvenlik ortamının oluştuğunu görmüyorum. Türk tarafının önümüzdeki aşamalarda bu varlığı azaltılabilir, ancak bu durum, Türk tarafının Suriye hükümetiyle koordinasyon sağladıktan sonra tamamen çekilmesine imkan tanıyacak eksiksiz bir güvenlik durumuna ve istikrarlı bir güvenlik ortamına ulaşılmasına bağlı kalmayı sürdürmektedir."

Adana Anlaşması ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının hukuki zemini

Siyaset araştırmacısı Yaser el-İyade ise konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Suriye hükümeti mevcut durumda; Suriye'de henüz tam bir istikrarın sağlanamamış olması nedeniyle ülkede yaşanan istikrarsızlıktan ötürü bu tür üslerin kaldırılmasını Türk tarafıyla konuşmak veya müzakere etmek için henüz erken olduğu görüşünü taşıyor. Zira her iki ülke de kendilerini halen gizlice faaliyet gösteren ve Suriye ya da Türk topraklarında her an terör eylemleriyle ortaya çıkabilecek terör örgütlerinin hedefinde görüyor. Aynı şekilde, projeleri Suriye, Türkiye ve diğer bazı ülkelerin topraklarını kapsayan ayrılıkçı örgütler şeklindeki ortak bir düşmanla karşı karşıya bulunuyorlar. Dolayısıyla iki tarafın da bu tür üslerin -en azından orta vadede- varlığını sürdürmesi gerektiği hususunda hemfikir olduğu söylenebilir. Bu noktada, Türk güvenlik varlığının Suriye topraklarındaki hukuki zeminini, iki taraf arasında 1998 yılında -yani 2011 Suriye Devrimi'nden ve ardından gelen güvenlik boşluğu ile Türkiye'ye komşu Suriye topraklarında muhtelif akımlardan askeri güçlerin belirmesinden önce- imzalanan Adana Anlaşması’nın oluşturduğunu belirtmek gerekir. Yaşanan bu süreç, Esad rejiminin çöküşünün ardından Türkiye'yi kendi milli güvenliğini ve gelecekteki çıkarlarını korumak adına üsler kurmaya mecbur bırakmıştır. Ankara da Suriye topraklarını kendi topraklarındaki güvenliğin anahtarı olan bir arka bahçe olarak değerlendiriyor.”

İyade, değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

“Ayrıca bu tür üslerin varlığının, bölgesel güvenlik ve istikrar durumuna bağlı olduğu gerçeğini de belirtmek gerekir. İsrail kaynaklı tehlikeler her iki ülkenin de ana gündem maddesini oluşturuyor. Özellikle Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut İsrail hükümetinin uygulamaları, Suriye'nin güneyine yönelik günlük ve tekrarlanan saldırıları ve askeri birliklerinin 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması uyarınca belirlenen ayrışma hatlarını ihlal etmesi, iki tarafın da bölgesel dengenin sütunu olarak görülen bu üslerin muhafaza edilmesi gerekliliği hususunda mutabık kalmasını sağlıyor. Netanyahu kampına yakın çevrelerden gelen ve 'İran'dan sonraki hedefin Türkiye olduğunu' iddia eden bazı açıklamalar ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Bu durum, Türk tarafının olası bir çatışma anında İsrail ile mücadelesinin ön cephesi olarak değerlendirdiği bu üslere daha da sıkı sarılmasına yol açıyor.”


Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
TT

Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Bingazi'yi de kapsayan iki günlük ziyareti çerçevesinde, Libya'nın batısındaki geçici Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe'nin dün Libya'nın başkenti Tarablus'ta Fidan ile gerçekleştirdiği görüşmede, ülkenin resmi kurumlarının birleştirilmesi dosyası öne çıktı. Bu görüşmeler, ülkenin yıllardır süregelen siyasi ve askeri bölünme durumunu sona erdirmeye yönelik hızlanan siyasi ve diplomatik hareketliliğe tanık olduğu bir dönemde gerçekleşti.

UBH, ziyareti ‘iki ülke arasında ortak ilgi alanına giren bir dizi dosya üzerinde sürekli istişare ve koordinasyon’ çerçevesinde değerlendirdi. Görüşmeler, Libya krizine ilişkin, başında krizi çözmek için ortaya atılan Amerikan girişiminin geldiği hızlanan uluslararası ve bölgesel hareketlilik gölgesinde gerçekleşti.

Dibeybe-Fidan görüşmesi, bölgedeki durumdaki gelişmeleri ve bunların bölgesel güvenlik ile istikrar üzerindeki yansımaları üzerinde yoğunlaştı. Bunun yanı sıra Libya siyasi sürecindeki son gelişmeler ile ulusal kurumları birleştirme ve istikrarı güçlendirme çabalarını destekleme yolları da ele alındı.

UBH’nin açıklamasına göre görüşmede ayrıca, Libya ile Türkiye arasındaki iş birliği dosyaları ve bunları her iki ülkenin çıkarlarına hizmet edecek şekilde birçok alanda geliştirme yolları da ele alındı; ancak bu dosyaların niteliği veya görüşmelerin sonuçlarına ilişkin ek ayrıntı paylaşılmadı.

Fidan'ın ziyareti hem Tarablus'u hem de Bingazi'yi kapsaması nedeniyle özel bir önem taşıyor. Bu durum, Ankara'nın Libya’daki taraflarla temaslarının kapsamının genişlediğini yansıtıyor. Bu ziyaret, Ankara'nın ülkedeki siyasi ve kurumsal tabloyu yeniden düzenlemeye yönelik ortaya atılan girişimleri yakından takip ettiği bir dönemde gerçekleşti.

DERBTBH
Dibeybe ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ankara'da daha önce gerçekleştirdiği bir görüşmeden (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Fidan’ın Bingazi'de, Türkiye’nin Libya'nın doğusundaki farklı güç merkezleriyle iletişimi güçlendirmeye yönelik çabaları çerçevesinde, bazı yetkililer ve askeri liderle görüşmeler gerçekleştirmesi bekleniyor.

Türk Anadolu Ajansı'nın bir Türk diplomatik kaynağa dayandırdığı haberde, Fidan’ın gündeminin, Libya siyasi sürecindeki mevcut gelişmelere ve ülkedeki istikrarın önemine ilişkin görüş alışverişinde bulunmaya, bunun yanı sıra ABD’nin girişimlerini ve Birleşmiş Milletlerin (BM) siyasi sürecini takip etmeye odaklandığı belirtildi.

G
Massad Boulos (AFP)

Türkiye’nin hamleleri, Libya sahnesi açısından hassas bir dönemde gerçekleşiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Afrika'dan Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos'un öncülük ettiği ve sızdırılan bilgilere göre ülkedeki yürütme organının yeniden düzenlenmesini, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Saddam Hafter'in Başkanlık Konseyi başkanlığını üstlenmesini, Dibeybe’nin ise başbakan olarak kalmaya devam etmesini öngören ABD girişimine ilişkin temaslar sürüyor.

Ankara, yıllardır Libya'daki farklı güç merkezleriyle, özellikle ülkenin doğusuyla ilişkiler kurma konusunda giderek artan bir açılıma imza atıyor. Bu durum, Trablus Savaşı (2019-2020) sırasındaki desteğinin Libya'nın batısındaki eski Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yakın ilişkiler kurmasının ardından yaşanıyor.

Türkiye’nin temaslarının Trablus'tan Bingazi'ye kayması, Libya dosyasında hareket alanını genişletme ve ilişkileri tek bir tarafla sınırlamama yönünde bir eğilimi yansıtıyor. Özellikle siyasi ve askeri tablonun karmaşıklaşması ve ülkenin doğusu ile batısındaki etkin güçleri sürece dahil etmeden bir çözüme ulaşmanın zorlaşması bu eğilimi güçlendiriyor.

FD B
Saddam Hafter (AFP)

Anadolu Ajansı'nın (AA) haberine göre bir diplomatik kaynak, Ankara’nın Libyalı yetkililerle diyaloğu ‘ülkenin batısı, doğusu ve güneyi arasında ayrım gözetmeden’ güçlendirmeye çalıştığını söyledi. Kaynağa göre iki ülkenin Doğu Akdeniz'deki hak ve ortak çıkarlarının ‘kazan-kazan’ ilkesi temelinde korunmasının önemi vurgulanıyor.

Türkiye'nin tutumu ayrıca, BM’nin Libya'da ‘adil, güvenilir ve şeffaf’ seçimler yapılmasını amaçlayan çabalarına verilen desteği de kapsıyor. Libyalı çeşitli taraflarla ve uluslararası toplumla iş birliği yaparak siyasi süreci ileriye taşıma vurgusu yapılıyor.

Öte yandan ekonomi dosyası, Türkiye’nin hamlelerinin başlıca boyutlarından birini oluşturuyor. Ankara, Libya ile enerji sektöründe karşılıklı fayda temelinde sürdürdüğü iş birliğini geliştirmek, yeni projeler uygulamak, bunun yanı sıra Türk şirketlerinin Libya'daki faaliyetlerinin güvenli ve sürdürülebilir bir şekilde sürmesini garanti altına almak istiyor.

Müteahhitlik sektörü, özellikle Libya'da Türk şirketlerinin dikkat çekici bir varlığına sahne oluyor. Ankara, Doğu Akdeniz bölgesinde stratejik bir konuma sahip olan Libya’da siyasi ve güvenlik varlığını pekiştirmesiyle eş zamanlı olarak ekonomik çıkarlarını korumaya ve genişletmeye çalışıyor.

Son haftalarda Türkiye'nin, her iki kampa mensup Libyalı siyasi, güvenlik ve askeri liderlerle temaslarının temposu arttı. Bu durum, Ankara'nın Libya dosyasına yaklaşımında dikkat çekici bir dönüşümü yansıtıyor ve önümüzdeki dönemde bu açılımın sınırlarına ve hedeflerine ilişkin sorular gündeme getiriyor.

Diğer taraftan UBH Savunma Bakanlığı Müsteşarı Abdusselam ez-Zubi ve Ulusal Güvenlik Danışmanı İbrahim ed-Dibeybe, İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın temsil ettiği Türk tarafıyla görüşmeler gerçekleştirdi.

Bu temaslar, Saddam Hafter'in Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretin üzerinden iki haftadan kısa bir süre sonra gerçekleşti. Hafter bu ziyarette Fidan ile bir araya gelerek, Libya'daki son gelişmeler ile bölgesel ve uluslararası meseleleri görüştü, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirecek koordinasyonun sürdürülmesinin önemini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Nisan'da Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Dibeybe'yi kabul etmişti. Bu görüşme, iki taraf arasında gerçekleştirilen en son üst düzey görüşme niteliği taşıyordu.

Türkiye’nin Trablus ile Bingazi arasında eş zamanlı hareketliliği, ikili temasların ötesinde anlamlar taşıyor. Bu hareketlilik, uluslararası ve bölgesel güçlerin Libya'daki siyasi ve askeri düzenlemelerin geleceğine ilişkin hesaplarını yeniden yaptığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu sırada Ankara, nüfuzunu ve çıkarlarını korumaya, olası gelecekteki herhangi bir çözümde etkin farklı taraflarla iletişim kanalları açmaya çalışıyor.


Erdoğan Şarku'l Avsat'a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılık boyutunu güçlendiriyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan
Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan
TT

Erdoğan Şarku'l Avsat'a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılık boyutunu güçlendiriyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan
Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin "stratejik" nitelikte olduğunu belirterek, önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri "çok daha üst seviyelere taşıyacak" adımlar atılacağını belirtti.

Hürmüz Boğazı'nın küresel ekonomi açısından hayati önem taşıyan geçiş güzergâhlarından biri olduğunu vurgulayan Erdoğan, "Temennimiz ve beklentimiz, mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı'nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne yeniden dönmesidir" ifadelerini kullandı.

Erdoğan, geçen hafta Mekke'de Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'le birlikte "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"nı imzalamasının ardından Şarku'l Avsat'ın yazılı olarak yönelttiği soruları cevapladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"nı yalnızca ABD ile İran arasındaki gerilimin mevcut koşullardaki bir yansıması olarak değerlendirmenin yanlış olacağını belirtti.

Anlaşmanın yalnızca askeri boyutuyla ele alınmaması gerektiğini ifade eden Erdoğan, temel amacın anlaşmanın caydırıcılık boyutunu, taraflar arasındaki dayanışma ruhunu pekiştirerek ortak güvenlik bilincini güçlendirmek ve bölgesel istikrarı korumak olduğunu söyledi.

Erdoğan, anlaşmanın "herhangi bir ülkeyi hedef almadığını" vurgulayarak, "katılmak isteyen bütün kardeş ülkelere açık" olduğunu kaydetti.