Suudi Arabistan Sanayi Bakanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Yatırımcılar için 50 maden sahası belirledik

Sanayi Bakanı Harif, helal ürünlerle ilgili bir strateji belirlenmesi ve elektrikli araçlar için yeni bir fabrika kurulması çalışmaları sürüyor

Bakan Harif, Şarku’l Avsat gazetesinin Londra'daki genel merkezinde gazetenin yayın kurulu üyelerinin sorularını yanıtladı (Şarku’l Avsat)
Bakan Harif, Şarku’l Avsat gazetesinin Londra'daki genel merkezinde gazetenin yayın kurulu üyelerinin sorularını yanıtladı (Şarku’l Avsat)
TT

Suudi Arabistan Sanayi Bakanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Yatırımcılar için 50 maden sahası belirledik

Bakan Harif, Şarku’l Avsat gazetesinin Londra'daki genel merkezinde gazetenin yayın kurulu üyelerinin sorularını yanıtladı (Şarku’l Avsat)
Bakan Harif, Şarku’l Avsat gazetesinin Londra'daki genel merkezinde gazetenin yayın kurulu üyelerinin sorularını yanıtladı (Şarku’l Avsat)

Suudi Arabistan Sanayi ve Maden Kaynakları Bakanı Bender el-Harif, yatırımcılara açmak üzere ticari miktarlarda maden olduğu düşünülen 50 sahanın belirlendiğini duyurdu.
Harif, Suudi Arabistan’ın madencilik gelirinin 1,3 trilyon doları aştığına dikkati çekti. Bakan Harif, Şarku’l Avsat gazetesinin Londra'daki yayın kurulu üyelerinin sorularını yanıtladığı röportajda, Suudi Arabistan'daki madencilik sisteminin çevre, toplum ve yönetim ile ilgili ilkelere odaklandığını belirtti. Sanayiyi madencilikle ilişkilendirmeye odaklandıklarını ifade eden Bakan, “Kendi doğal kaynaklarını kendisine fayda sağlamadan tüketen bazı ülkeler gibi hata yapmak istemiyoruz” dedi.
Suudi Arabistan’ın endüstriler, sertifikalar ve teknoloji olarak helal ürünler için bir merkez olmayı hak ettiğinden helal stratejisini güncellemeye çalıştığını belirten Harif, ABD merkezli elektrikli otomobil üreticisi Lucid Motors’un (LCID) yanı sıra Suudi Arabistan'da elektrikli otomobil üretecek bir şirketin de yakında açıklanacağını duyurdu. Bakan, Suudi Arabistan’da 2030'da yıllık 300 bin otomobilin üzerinde elektrikli otomobil üretilmesinin beklendiğini de sözlerine ekledi.
4 binden fazla fabrikanın ‘Made in Saudi Arabia’ ibaresini kullanmasının tescil edildiğini ve 6 bin fabrikanın yolda olduğunu söyleyen Harif, “Made in Saudi Arabia rüyası çok şükür gerçek oldu” şeklinde konuştu. Şu anda Made in Saudi Arabia'nın yönetimi üzerinde çalıştığını söyleyen Bakan, böylece bir ana başlık ve onun altında ‘Made in Mecca’ ya da ‘Made in Medina’ gibi detayların olacağını kaydetti.
İşte Suudi Arabistan Sanayi ve Maden Kaynakları Bakanı Bender el-Harif’in, sanayi için ulusal bir strateji, ilaç ve aşılara yatırım ve sanayi sektörü ile maden devrimini ilgilendiren birçok konuya değindiği röportajının tamamı:
- Suudi Arabistan'da ulusal sanayi stratejisi ne zaman duyurulacak? İçerisinde yer alanlardan başlıcaları neler?
Kısaca söylemek gerekirse strateji yakında duyurulacak. Ulusal sanayi stratejisini, Ulusal Sanayi Kalkınma ve Lojistik Programı’nın (NIDLP) geniş hatları ile başlatılmasıyla Sanayi ve Maden Kaynakları Bakanlığı Enerji Bakanlığı'ndan ayırdıktan sonra hedeflenen sektörler ve mevcut imkanlar açısından daha ayrıntılı olması için elden geçirdik. Tarım sektörü stratejisi gibi pek çok alandaki stratejilerle kesiştiği ve sağlık sektörü stratejisi, ilaçlar, enerji sektörü stratejisi, petrokimya sektörü stratejisi ve çeşitli ürünler üzerindeki etkisi düşünüldüğünde sanayi stratejisinde neler olduğu tahmin edilebilir.
Strateji, NIDLP çerçevesinde 2019 yılında sektörel stratejiler güncelledikten sonra hayata geçirilmiş olsa da farklı alanlarda meydana gelen değişiklikler nedeniyle birçok kez değiştirilip gözden geçirildiğinden şuan gerek mevcut düzenlemeler ve mevzuat yoluyla gerek hedef sektörlerin ihtiyaç duyduğu altyapı yoluyla olsun, gerek el-Cubeyl ve Yanbu Kraliyet Komisyonu’nda gerek şehirlerde gerekse şuan Sanayi Fonu ya da Saudi EXIM Bank aracılığıyla sektörün ihtiyaç duyduğu finansman yönlerinde olsun, gerek Suudi Arabistan İhracatı Geliştirme Otoritesi ve yine Saudi EXIM Bank aracılığıyla ihracat direktiflerimiz olsun Bakanlık olarak başlattığımız ve birlikte çalıştığımız girişimlerle son kez inceleniyor ve yakında onaylanacak.
Strateji aynı zamanda iki büyük stratejiden de etkileniyor. Bunlardan biri yerelleştirme stratejisi. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Yerelleştirme Komitesi'ne başkanlık ediyor ve yerelleşme stratejisinin, sanayi stratejisine yansıyacak özellikleriyle yakından ilgileniyor.

Suudi Arabistan Sanayi ve Maden Kaynakları Bakanı Bender el-Harif, Bakanlığındaki yeni projeleri açıkladı

-Ulusal sanayi stratejisinde herhangi yeni bir yasanın çıkarılmasını ya da bazı yasalarda değişiklik yapılmasını gerektirecek mi?
Az sayıda mevzuat olacak. Mevzuata ek olarak sunacağımız bazı politikalar var. Sanayi stratejisi, yaklaşık 30 politikanın değiştirilmesini gerektiriyor. Bu politikaların tamamı, örneğin yerli içerik gibi sektörlerin gelişmesine ve büyümesine yardımcı olmayı amaçlıyor. Bakanlar Kurulu iki gün önce, yerli içerik sektörüyle ilgili bazı usulleri onaylama kararı aldı. Bu usuller, talebin önemli bir yönünü oluşturuyor ve dış ticaretle de ilgili olan teşvik edici politikalardan biridir. Dış ticaret anlaşmasıyla ilgili olarak ise Suudi Arabistan geçtiğimiz günlerde İngiltere ile bir blok olarak Körfez ülkeleriyle üzerinde çalışılan bir ticaret anlaşmasını duyurdu. Bu tür adımlar sanayi yatırımcısını çekmek için çok önemli. Suudi Arabistan'da ihracat yoluyla yerel bir pazar ya da piyasa oluşturmak için sanayi imkanları oluşturuyoruz.

- Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile yaptığımız röportajda, ülkesinin madencilik sektörünün yüzde 3'üne bile yatırım yapmadığını ifade etti. Bakanlığın bu sektörle ilgili politikası nedir?
Suudi Arabistan'ın kalkınmasının ilk yıllarında petrol, gaz ve petrokimya sektörlerine odaklanması nedeniyle madencilik sektörü mecburen terk edildi. Suudi Arabistan'ın büyük madencilik kapasiteleri olduğu bir gerçek. Madencilik sektöründe en az 5 trilyon riyalimiz (1.3 trilyon dolar) olduğunu tahmin ediyoruz. Suudi Arabistan, jeolojik olarak büyük bir araştırma yapılmamış olan ülkelerden biri. Eski dönemlerde gerek ABD, gerekse Fransa ile yapılan çalışmaların verileri mevcut. Şimdi 80 yıllık verilerin toplamını içeren bir veritabanı çalışması başlattık, ancak aynı zamanda yaklaşık 2 milyar riyal değerindeki jeolojik araştırma programıyla birlikte maliyeti yaklaşık 2 milyar riyal olan jeolojik bir araştırma programı başlattık. Bu program, Suudi Arabistan topraklarının üçte birini ve Yarımada Kalkanı'nın tamamını kapsıyor.  Burası madenler açısından zengin bir bölge. Her ülke daha doğru verilere sahip olana kadar jeolojik araştırmalara yatırım yapıyor. Bunun yanında vakit kaybetmemek için paralel olarak başka bir girişim daha başlattık. Elimizdeki verilerle bazı madenlerin daha çok oldukları bazı sahaları tespit etmeye ve bunlarla ilgili özel izinlerle kamu ihaleleri açarak çalışmalara başladık.  Geçtiğimiz Nisan ayının başında uluslararası düzeyde bir ihale gerçekleştirdik. İhale, dünya genelindeki madenlerle ilgilenen büyük şirketlerin çoğundan büyük ilgi gördü. Büyük bir rekabet ortamı oluştu. İhale, Riyad'dan yaklaşık bir buçuk saat uzaklıkta bulunan el-Kuveyiye şehrinin el-Huneykiye bölgesinde bakır ve çinkonun bol miktarda bulunduğu bir sahası için yapıldı. Saha ile ilgilenen tüm büyük firmalar ihaleye katıldı. Daha sonra bir ihale daha yaptık. Bu yıl bitmeden üçüncü bir ihale daha yapmayı planlıyoruz. Aslında, yatırımcılara açmak üzere ticari miktarlarda maden olduğunu düşündüğümüz 50 saha belirledik. Verileri doğrulamak için basit bir çaba ve biraz sondaj gerekiyor. Dolayısıyla önümüzde gidebileceğimiz iki yol var. Birincisi jeolojik araştırma ve veri tabanına dayalı uzun yol -ki bu zaman alıyor ve yüksek doğruluk sağlıyor. Diğeri ise daha hızlı olan ihale yolu. Madencilik sektörünün yapı malzemeleri ve bunların düzenlenmesi gibi başka alanlarla da ilişkili olduğu unutulmamalı.

-Eğitim alanının Suudi Arabistan'daki madencilik sektörünü desteklemediği iddialarına katılmıyor musunuz?
Kral Abdülaziz Üniversitesi'nin güçlü bir Yer Bilimleri Fakültesi var. Mevcut müfredatın güncellenmesi ve sahadaki uygulamalara daha yakın olması için çalışmalar devam ediyor. Sektörle ilgili çalışmaların olmamasının sektörü üniversitelerin ilgi alanı dışına ittiğine şüphe yok. Bugün ise üniversitelere yeni kapılar açan madencilik sektörüne yönelik bir eğilim ile Kral Fahd Üniversitesi ve Kral Abdülaziz Üniversitesi olmak üzere iki üniversiteyi, daha önce bu alanda deneyimleri olduğu için belirledik. Madencilik alanında uzmanlıklar konusunda uluslararası üniversitelerle ortaklıkları var. Ulusal düzeyde ise uzun zaman alabilecek bilimsel yönün dışında ‘Vaat’ adlı daha umut verici ve daha hızlı sonuç veren yeni bir program üzerinde çalışıyoruz.

-Yabancı yatırımcıların madencilik sektörüne olan ilgisinden memnun musunuz?
Şimdiye kadar firmaların katılımının yüksek olmasından ve tanıştığım tüm firmaların yeni sahalara yoğun ilgi göstermesinden ötürü herhangi bir tereddüt yaşamadık. Hatta yaklaşık 12 nitelikli başvurunun olacağını tahmin ederken 18'e ulaştık. Ardından uluslararası büyük şirketlerin yer aldığı listeyi 9'a indirdik. Madencilik sektörüne yoğun ilgi olduğundan ve bu sektördeki yatırımcılar bu türde yatırım yapmanın zorluklarını bildiklerinden belli bir grup şirket hedefleniyordu ve katılması beklenen tüm şirketler ihaleye katıldı. Suudi Arabistan madencilik sistemini gerçekten modernize etti ve 2021 yılında çevre, toplum ve yönetim ile ilgilenerek bu alandaki usullere daha fazla odaklanmak için bu sistemi hayata geçirdi. Ayrıca sanayi ile madencilik sektörlerini ilişkilendirme konusunda doğal kaynaklarından yararlanamadan tüketen başka ülkeler gibi hata yapmak istemiyoruz. Bu yüzden madencilik sektörünü sanayi sektörüne bağlanmasını planladık.  Sanayi ve Maden Kaynakları Bakanlığı da bu çerçevede sanayi ve maden zenginliği ile ilgili özel bir bakanlık olarak Enerji, Sanayi ve Maden Kaynakları Bakanlığı’ndan ayrıldı.
Üçüncüsü ise şeffaflık. Bugün Ulusal Jeolojik Veritabanı’nın açık olması ve herkesin girebilmesi sistemdeki şeffaflık düzeyini gösteriyor. Herkes buradan Suudi Arabistan’ın tüm maden sahalarını ve bu sahalarda faaliyet gösteren kişi ya da kurumları açık ve şeffaf bir şekilde görebilir.
Sistem, yatırımcı sürekliliğini garanti etmesinden ötürü büyük önem taşıyor. Çünkü bu sektörün 20, 30 ve 50 yıllık yatırımlara ihtiyacı var. Hatta birkaç gün önce çelik yatırımcılarından biriyle konuşuyordum ve bana 50 yıllık bir plandan bahsetti. Yani eğer baştan netlik olmazsa sorun olur. Suudi Arabistan’ın ayrıcalıklı olduğu ikinci nokta ise yatırımcının karşısında bir hükümetin olmasıdır. Dünyanın büyük bir bölümünde yatırımcı, federal ve yerel yönetim karmaşıklığıyla ve toplumla şu veya bu biçimde uğraşmak zorunda kalıyor.  Bunların hiçbiri bizde yok. Diğer bir nokta ise çevre sorunudur. Çevre çok önemli bir konu. Bazen çevresel talepler ya netliğin olmaması ya da uygulamada ciddiyetin olmaması nedeniyle büyük bir engel oluşturuyor.  Bu nedenle madencilik sektörü büyük bir ilgi görürken neredeyse hiçbir zorluk görmüyoruz.

-Araştırmalara göre Suudi Arabistan’da en fazla hangi madenin rezervi bulunuyor?
Dört ayrı maden rezervi var. Bunların başında fosfat geliyor. Suudi Arabistan, madenler ve bunlara yapılan yatırımlar bakımından dünyada 2’nci ya da 3’üncü sırada yer almayı hak ediyor. Fosfatın ardından çinko, bakır ve altın rezervleri geliyor. Örneğin altın üretimimiz şuan 400 bin ons ve 2030 yılına kadar ikiye katlanarak bir milyon onsun üzerine çıkması bekleniyor. Jeolojik araştırma sonuçlarının bize tahminimizden daha fazla maden çeşidi ve miktarı verdiğine inanıyoruz.

-Madenler petrol ürünlerinin yanında önemli bir yan kol haline gelir mi?
Bir kolu olduğuna şüphe yok. Bugün sektörler arasında nasıl bağlantı kuracağımızı anlamaya başladık. Örneğin bugün Enerji Bakanlığı ve Suudi Arabistan Temel Endüstriler Kurumu (SABIC) gibi kurumlarla bina teknolojiler üzerinde kapsamlı bir çalışmamız var. Bir madencilik sektörü olan çimento sektörünün petrokimya sektörüne nasıl yardımcı olduğunu ve daha sağlam, daha ucuz ve daha fazla zaman kazandıran malzemeleri üretirken bu malzemelerin birbirini nasıl tamamladığını gördük. Bina teknolojisiyle ilgili büyük bir programımız ve aynı büyüklükte bir finansman programımız var. İngiltere ziyaretim öncesinde Avusturya'daydım. Orada bu konuyla ilgilenen birçok şirket olduğunu gördüm.
Bu yüzden sanayi stratejimizde, bu sektörlerin downstreamde (mansap) önemli olduğunu, Suudi Arabistan’ın bugün petrokimya sektöründe başarı sağladığını ve büyük şirketlere ulaştığını görüyoruz. Buna karşın petrokimya üretimimizin yüzde 85'ini yurtdışına ihraç ediyoruz. Büyük bir kısmını da yüksek katma değerli ürün üretiminde kullanılmak üzere dönüştürmeye çalışıyoruz. Ürünlerin çoğu metal ya da metal olmayan malzemelerin karışımı olduğundan madencilik sektörüyle yakından ilgililer.

-Suudi Arabistan'ın ilaç sektörüne yatırım yapmaya başladığını açıkladınız. Peki, hedef sektörler neler?
Suudi Arabistan, aşı ve hayati ilaç endüstrilerini yerelleştirmeyi istiyor. Bakanlar Kurulu,  biyolojik tıbbi ürün ve aşı endüstrileri dosyasıyla ilgili olarak Sağlık ve Maliye bakanlarının, Kamu Yatırım Fonu (PIF) Başkanının ve Gıda ve İlaç Otoritesi (SFDA) Başkanı’nın yönetim kurulunda yer alacağı Sanayi Bakanı başkanlığında bir komite oluşturulması kararı aldı. Mevcut projelerle ilgili yaklaşık 3,4 milyar riyallik tahminlerimiz var. Bunlar hazır fırsatlar. Söz konusu dosyayı yönetmek için çalışan bir ekibimiz var. Dosyayla ilgilenen bazı şirketlerle iletişime geçmeye başladık ve daha da hızlanacağız. Bunlar strateji dahilindeler. Koronavirüs salgını birçok önceliği değiştirdiğinden hızlı ilerleme kaydedilen yola öncelik verdik.
Suudi Arabistan, gıda, ilaç ve sarf malzemeleri, ürünlerin bulunabilirliği bakımından salgınla en iyi şekilde mücadele eden ülkelerden biriydi. Salgının başında 500 bin civarında maske ürettik. Sağlık Bakanlığı ile yaptığımız toplantıdaki ilk tahminlere göre 10 milyon maskeye ihtiyacımız vardı. Üreticilere yönelik bir program hayata geçirebildik ve kapasiteyi 500 binden 7 buçuk milyona çıkardık.

-Suudi Arabistan, sanayi sektörü bakımından Arap ve Müslüman ülkeler arasında öncü bir rol oynuyor. Bu noktada uluslararası ortaklıkları ve Vizyon 2030 çerçevesinde dost ülkelerin büyümesine ve istikrarına nasıl bir katkıda bulunabilir?
Suudi Arabistan’ın çok önemli ve asli bir rolü var, ama müsaadenizle hayati öneme sahip ilaçlar ve aşılarla ilgili bir kaç örnekler vereyim. Tüm öneriler yalnızca Suudi Arabistan için değildi, çünkü içerideki talep hacmi sınırlıydı. Bağış ve diğer desteklerle katkıda bulunarak Suudi Arabistan’ın bir merkez haline gelmesi planlandı. Kral Selman Yardım ve İnsani Çalışmalar Merkezi, bu konuda önemli bir role sahip olan komite üyelerinden biriydi. Ayrıca, Suudi Arabistan'ın helal ürünler için özel bir stratejiyi güncellemeye çalıştığını da eklemek isterim. Suudi Arabistan sektörler, sertifikalar ve teknoloji olarak helal ürünler için bir merkez olmaya hak kazanıyor. Bugün bu alanda büyük fırsatlar var. Bakanlık görevimden önce gıda üretimi yapan Arasco Şirketi’nde genel müdürlük yapıyordum. Bu nedenle helal ürünler geliştirmek için çok büyük fırsatlara sahip olduğumuzu biliyorum.
İhracat stratejimizin hedefinde, bizim için önemli pazarlar olacak birçok ülke ve komşu ülkelerin pazarları var. Komşumuz olan bazı ülkelerdeki huzursuzluğun sona ermesini ve eski hallerine dönmesini umuyoruz. Irak pazarı, Yemen ve onun yeniden inşası çok önemli. Aynı şekilde Suriye’nin yeniden inşası da önemli olacak. Afrika susuz. Kısa bir süre önce Güney Afrika’yı ziyaret ettim. Ayrıca Riyad'da, Suudi Arabistan’ı güvenilir bir ortak olarak gören Afrika ülkelerinden yaklaşık 12 bakanla görüştüm. Suudi Arabistan'ın büyük bir adalet ve eşitlikle yatırımlara öncülük edebileceğini düşünüyorlar. Bu nedenle, ihracat stratejimizde Afrika'da Suudi Arabistan’ın ihracatı için destinasyon olacak bir veya iki yer var.

-Made in Saudi Arabia, büyük yankı bulan ve sanayi sektörünün ötesine geçen bir program. Nedir bu program? Kaç fabrika programa katıldı?
Şuan programa katılan 4 binden fazla fabrikamız var. Buna 6 bin fabrika daha eklenecek. Bence tüm fabrikalarımız sektörün geneline hizmet ettiğinden Made in Saudi Arabia ibaresini kullanacak. En başından beri bunun farkındayız. Ne yazık ki burası Suudi Arabistan mı değil mi diye düşünmeyen bir toplumduk, ama artık bu kültürü yerleştirmeye başladık. Bu konuyu gündeme getirdiğiniz için teşekkür ederim. Suudi Arabistan'da bir rüya gerçekleşti. Made in Saudi Arabia fuarını düzenlediğimizde, katılım muhteşemdi. Gurur, aidiyet duygusu, arzu ve gerçeğin bir araya geldiği bir fuar oldu. Sadece Suudilerden değil, aynı zamanda diğer uyruklardan katılımcılardan da bunu hissettik. Bu duyguyu başardık. Bu ibareyi, İngiltere, Almanya ve birçok ülkede olduğu gibi ürünün tek bir kimlik taşıması için ihracatımızda kullanmaya başladık.
Made in Saudi Arabia'nın ana kimlik olması ve altında Made in Mecca ya da Made in Medina gibi detayların yer alması için yönetimiyle ilgili çalışmalar yapıyoruz. Yakında kendi sistemini ortaya koyacak. Bu yüzden yönetimin önemli olduğunu söylüyoruz. Çünkü niteliksel veya mekansal bir endüstri olarak yapılanların sebepleri var.  Müslümanlar olarak Mekke ile övünmek hakkımızdır. Umre ve hac ibadeti için ziyaretçiler geldiğinde kendisine Mekke veya Medine'yi hatırlatan bir eşya satın alıyorlar. Bu yüzden rastgele değil, sistemli olması gerekiyor.

-Küresel çağrılar ve özellikle iklim sorunu çerçevesinde bu dosyayla nasıl ilgileniyorsunuz?
Suudi Arabistan’ın bu konuyu ciddiyetle alan ülkelerin başında geldiğine eminim diyebilirim. Suudi Arabistan’ın bu konuda net bir planı var. Endüstrilerde ve projelerde, fabrika kurup bir milyar riyal koyan bir kişiye gelip ona değişmesini söylemek zor olduğundan tüm gözlemler toplanır, incelenir ve dikkate alınır. Ama bunun için belirli adımlar izlenmeli. Kademeli olarak geçiş yapmasına yardımcı olmalıyız. Bu dosya Enerji Bakanlığı’nın yetki alanına giriyor ve mükemmel bir iş çıkarıyor.

-Serbest ticaret konusunda Körfez ülkeleri ile İngiltere arasında müzakereler yapılıyor.  Bunların bir süresi var mı?
Takvimini bilmiyorum. Böyle müzakereler genellikle uzun zaman alıyor, ama önemli olan iki tarafın genel hatlarıyla fikir birliğine sahip olmaları. Taraflardan her biri diğerinin sunacağı ayrıcalıklardan yararlanmak istediklerinden her zaman bir kazan-kazan eğilimindeler ve konunun sizin çıkarınıza olduğunu keşfedebilirsiniz. Dışişleri Bakanı değilim, Sanayi Bakanıyım. Dosya, Dışişleri Bakanlığı tarafından yönetiliyor. Ancak sanayide herhangi bir serbest ticaret anlaşması, endüstrilerimize ve onların dışarıya erişimlerine hizmet etmeli ve gelecekte üretim yeteneğimizi sınırlamamalı. Bu da büyük bir mücadele gerektiriyor. Bugün Suudi Arabistan Dış Ticaret Genel Otoritesi gurur duyduğumuz kuruluşlardan biridir. Ben özel sektördeyken, bağımsız bir kurumun kurulması için çağrıda bulunuyorduk. Ardından Dış Ticaret Genel Otoritesi kuruldu. Ticari çıkarları ve kapasite geliştirmeyi dengeleyebildiğinden tüm beklentilerimizi aştı.
Bazı serbest ticaret anlaşmaları önemli bir sektöre engel olabilir. Koronavirüs salgını krizinde neler olduğunu gördük. Ülkeler sizinle ihracatı durdurduğunda serbest ticaret kuruluşları neredeydi?! Ülkeler gerektiğinde ihracatı durdurma hakkına sahip olduklarını söylüyorlar, gelip desteklemek istediğinizi söylediğinizde ise bunu yanlış buluyorlar. Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin, ortak çıkarlara ilişkin bir çerçeveyi müzakere etme ve tanımlama konusunda çok daha iyi bir konumda olduğunu düşünüyorum. Bugün biz bile bakanlık olarak Dış Ticaret Genel Otoritesi’ne bilgi ve veri ile ihtiyacımız olan ve olmayan konularda yardımcı olabiliriz. Sanırım zaman alacak ama İngiltere Körfez ülkelerinde hepimizin merak ettiği ülkelerden biri. Gerçek bir ortak ve ilgimizi hak ediyor.
Suudi Arabistan, Lojistik için önemli bir destinasyon olacak. Koronavirüs krizinden sonra birçok uluslararası şirketin üretimini dünyanın çeşitli bölgelerine dağıtması için listedeki en iyi seçeneklerden biri haline gelecek. Bu şirketlere devlet desteğinin en azından ahlaki açıdan önemli olduğuna şüphe yok.

-Siz bir iş adamısınız ve ticaret geçmişine sahipsiniz. Bugün ise Sanayi Bakanısınız. Sizin için değişen ne oldu?
Bu soruyu yanıtlamam için uzun bir oturuma ihtiyacımız var. Aslında düşünce şeklimi çok fazla değiştirmem gerekmedi. Hatta bir iş adamının yatırımcıya daha fazla hitap edebileceğini düşünüyorum. Siz onları anlıyorsunuz, onlar da sizi anlıyor. Hangi zorlukların üstesinden gelebileceğinizi tam olarak biliyorlar. Bakanların birçoğu özel sektörden geliyor. Bu yüzden zorlukları kolayca anlayabiliyorlar.

-Ne zaman Suudi Arabistan'da üretilen Lucid Motors marka bir otomobil siparişi verebiliriz?
(Gülüyor) Ben sipariş verdim bile, onlara söyledim.

-İlk otomobili ne zaman üretmeyi düşünüyorsunuz?
Bu gibi gelişmiş fabrikaların 3 yıl içinde faaliyete geçebileceğini ve daha uzun sürmemesini bekliyorum. Çünkü hepsi tam otomatik teknolojiye göre çalışan fabrikalar. Başka bir otomobil firmasının da faaliyet duyurusunun yapılması bekleniyor.

 -Suudi Arabistan elektrikli otomobil endüstrisinin merkezi olur mu?
Bunu söyleyemem ama Lucid Motors ile diğer şirketin üretimiyle 300 bin otomobili aşacağız.

-Önümüzdeki yıl Suudi Arabistan'da yapılacak maden konferansının hazırlıkları çerçevesinde Londra’ya geldiniz. Böyle bir konferansa katılmanın ne gibi yansımaları olacak?
Stratejik plan çerçevesinde, tüm yatırımcıları bir araya getiren konferans ve etkinlikler açısından bölgemizin yeterli ilgili görmediğini fark ettik. “Future Minerals Forum” başlığı altında yıllık olarak yapılan bu konferansı düzenlemek stratejimize dahildi. Esasen bu konferansın ilkini bu yılın başında Ocak ayında yaptık. Konferansın amacı, Riyad'ın ev sahipliğinde olan, ancak Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya’yı da kapsayan uluslararası bir konferans gerçekleştirmek. Buralarda çok miktarda maden var, ancak bu madenler birçok sorun ve zorluk yaşayan ülkelerde bulunuyorlar.  Madencilik sektörü oldukça karmaşık bir finansal yapıya ihtiyaç duyduğundan ve lojistik, çevre ve akademik hizmetler sunan şirketlerin bazı zorlukları, fırsatları ve çözümleri tartışmak için tek bir yerde toplanması gerektiğinden hükümetlerden, büyük madencilik şirketlerinden, finans şirketlerinden ve zorlukları, fırsatları ve çözümleri tartışmak için bazılarının tek bir yerde olduğu lojistik, çevre hizmetleri ve akademik hizmetler sunan şirketlerden tüm paydaşları bir araya getirmeyi hedefliyoruz. Konferansın ilk oturumuna yaklaşık 3 bin 500 kişi fiziki olarak yaklaşık 4 bin kişi ise koronavirüs nedeniyle çevrimiçi olarak katıldı. Bu konferansın yıllık olarak düzenlenmesini onaylayan Suudi Arabistan’ın bilge yöneticilerine teşekkür ediyorum.
Bugün tüm büyük şirketler bu konferansa nasıl katılabileceklerini soruyorlar. İngiltere Enerji Bakanı ile Riyad’da yaptığım görüşmede konferansa katılma konusunda ne kadar istekli olduğunu gördüm. Daha önce görüştüğüm Sanayi ve Enerji İşleri Bakanı'nı bu konu ile görevlendirdi. Bu da onların büyük ilgisini gösteriyor. İngiltere, çok önemli olduğunu düşündüğü ve nadir olarak tanımladığı yaklaşık 16 veya 17 maden için bir strateji başlatacak. İngiliz Bakan’a göre strateji, önümüzdeki birkaç ay içinde başlatılacak. İngilizler, Suudi Arabistan'ı uyum açısından uygun bir ortak ve coğrafi konumu açısından tedarikçiler için alternatiflerden biri olarak görüyorlar.



Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
TT

Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan ile ilişkilerin stratejik bir ilişki olduğunu belirterek, önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atılacağını açıkladı. Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğunu vurgulayan Erdoğan, “Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta Mekke’de Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’le birlikte imzaladığı Mekke Savunma Anlaşması ardından Şarku’l Avsat’a konuştu.

Cumhurbaşkanı, Mekke Savunma Anlaşması’nı ABD ile İran arasındaki gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak görmenin yanlış olduğunu belirterek, anlaşmanın salt askeri boyutuyla değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi. Erdoğan, “Bu anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, taraflar arasındaki dayanışma ruhunu pekiştirerek güvenlik bilincini güçlendirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır” dedi.

Anlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapıldığını belirten Erdoğan, anlaşmanın hiçbir ülkeyi hedef almadığını, aksine katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açık olduğunu vurguladı.

Erdoğan ayrıca İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının derhal sona ermesi gerektiğini söyledi. Suriye’nin yeni bir aşamaya girdiğini belirten Erdoğan, en önemli beklentimizin bu aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye’nin yeniden imarı için zemin hazırlaması olduğunu ifade etti. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek örgüt ya da yapıların varlığına izin vermeyeceğini söyledi.

Mekke Üçlü Anlaşması

*Sayın Cumhurbaşkanı, “Mekke Üçlü Anlaşması” fikri nasıl ortaya çıktı ve buna giden başlıca gelişmeler nelerdi?

Mekke Savunma Anlaşması fikri, bölgemizde yaşanan gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni koşullar ve üç ülkenin ortak sorumluluklarının bilinci sonucunda doğdu. Bölgesel meselelerin bölge ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiğine her zaman inandık ve bu yöndeki çözüm arayışlarını daima destekledik. Yaklaşımımızın temelini her zaman bu anlayış oluşturdu.

Bölgesel meselelerin, o bölgede rol oynayan aktörler tarafından çözüme kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz. Bu adımla birlikte bunun gerçekleşmesi yönünde ilk adımı attığımızı düşünüyoruz.

Son dönemde yaşanan gelişmeler, kardeş ve dost ülkeler arasındaki eşgüdüm ve dayanışma çabalarının taşıdığı hayati önemi açıkça ortaya koydu. Türkiye olarak geçmişte olduğu gibi bugün de anlaşmazlıkları derinleştirmek yerine diyaloğu ve istişare kanallarını güçlendirmeye çağırıyoruz. Çünkü kalıcı barışın yalnızca çatışmaların sona erdirilmesiyle sağlanamayacağını; karşılıklı güven köprülerinin kurulması, güçlü siyasi irade ve ortak bir gelecek vizyonu oluşturulması gerektiğini biliyoruz.

gthyu
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cuma günü Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalarken (SPA)

Dolayısıyla Mekke Savunma Anlaşması bu anlayışın bir ürünüdür. Bu anlaşma üç ülke arasındaki bir mutabakat olmanın ötesinde, bölgede istikrarı sağlamak ve kardeş ve dost halkların güvenlik ve huzur içinde yaşamasını mümkün kılmak konusunda üstlendiğimiz tarihi sorumluluğun bir göstergesidir.

Burada son derece önemli bir hususu vurgulamak istiyorum: Bu anlaşma, barış ve istikrar isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.

Türkiye olarak bugün olduğu gibi geçmişte de barışı, istikrarı ve kardeşlerimizle dayanışmayı güçlendirmeyi destekledik ve desteklemeye devam edeceğiz. «Mekke Savunma Anlaşması»nı bu güçlü iradenin somut bir yansıması olarak görüyoruz. Başka ülkelerin bu anlaşmaya katılmasına yönelik hiçbir itirazımız yok.

İnşallah Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan olarak bölgemizde yeni bir işbirliği ve ortak çalışma döneminin kapısını açmış olacağız. Türkiye, bu kapıyı her zaman sonuna kadar açık tutma ve bölgede barış ve istikrarı güçlendirme çabalarına mümkün olan en güçlü katkıyı sunma iradesine sahiptir.

Anlaşmanın ABD-İran gerilimiyle bağlantısı

*Anlaşmanın ABD ile İran arasında tırmanan gerilimle bir bağlantısı var mı, yoksa üçlü koordinasyon fikri daha önce de gündemde miydi?

ABD ile İran arasındaki gerilimin yükselmesinin bölgede yaşanan gelişmeler açısından tehlikeli olduğu şüphesizdir. Ancak Mekke Savunma Anlaşması’nı yalnızca bu gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak değerlendirmek yanlıştır. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin izlediği politikaların ve niyetlerinin yanlış anlaşılmasına yol açar.

Bu anlaşma, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapılmıştır ve hiçbir ülkeyi hedef almamaktadır. Amaç, bölgede güvenliği, refahı ve istikrarı güçlendirmektir. Anlaşma, katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.

Bizim vizyonumuz yalnızca üç ülkeyle sınırlı değil. Anlaşmanın büyümesini, hatta bir gün uygun koşulların oluşması halinde bölgedeki tüm ülkelerin aynı çatı altında bir araya gelmesini arzu ediyoruz. Bu, bölgenin tamamında kalıcı istikrarın sağlanması yönünde atılabilecek en ideal adım olacaktır.

Bugün attığımız bu adım bir anda ortaya çıkmış değildir. Anlaşma uzun zamandır, anlaşmayı imzaladığımız ortaklarımızla ve bölgedeki diğer ülkelerle gerçekleştirdiğimiz görüşmeler ve toplantılar sırasında gündemdeydi.

Yıllardır bölgemizde barış ve güvenliğin güçlendirilmesinin, ilgili ülkeler arasında düzenli istişareleri gerektirdiğini vurguluyoruz. Çabalarımız da buna hizmet etmeye yönelikti. Çünkü bölgesel sorunların çözümü dışarıdan dayatılan reçetelerden uzak şekilde gerçekleştirilmelidir. Dışarıdan ithal edilen çözümlerin felaket getirdiğini çok iyi biliyoruz.

Bu nedenle Türkiye olarak sürekli şekilde bölge ülkelerinin kendi iradesine ve ortak aklına dayanan politikalar doğrultusunda hareket ettik.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması’ndan doğan üçlü mekanizmayı belirli bir uluslararası duruma karşı verilmiş anlık bir tepki olarak görmüyoruz. Aksine bunu, bölgedeki gelişmeler karşısında stratejik bir iradeden hareketle attığımız güçlü bir adım olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye olarak her zaman tırmanmadan ziyade diplomatik çözümlerden, çatışmadan ziyade diyalogdan, bölünmeden ziyade bölgesel işbirliği ve ortak çalışma bağlarının güçlendirilmesinden yanayız.

Türkiye tüm taraflarla konuşabilen ve zor meselelerde sorumluluk üstlenebilen bir ülkedir. Bölgenin tamamında barış ve kalıcı istikrarın sağlanması için üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğiz.

Kolektif caydırıcılık

*Anlaşma savunma niteliği taşısa da metinde, taraflardan herhangi birine yönelik saldırının üç tarafa yönelik saldırı sayılacağı belirtiliyor. Bu doğru mu?

Evet. Adından da anlaşılacağı üzere Mekke Savunma Anlaşması kolektif savunma temelinde şekilleniyor. Ayrıca anlaşmanın kardeş ülkeler arasında Mekke’de imzalanması ona özel bir sembolik anlam kazandırıyor. Bu bizim için büyük bir memnuniyet kaynağıdır.

Mekke Savunma Anlaşması her şeyden önce kolektif caydırıcılık temelinde yükseliyor. Anlaşma, güvenlik ve savunma alanlarındaki işbirliğini güçlendirmeyi, savunma sanayisinde ortak projelerin geliştirilmesinin önünü açmayı ve terörle mücadele çabalarını desteklemeyi amaçlıyor.

Bu anlaşma herhangi bir tarafı hedef almıyor. Amacı halklarımız için barış, istikrar ve refahı sağlamaktır. Metindeki maddeler son derece açık ve herhangi bir belirsizlik içermiyor.

gthyuj
Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Erdoğan ve Şahbaz Şerif, ülkelerinin savunma ve dışişleri bakanları ile istihbarat teşkilatı başkanlarıyla birlikte Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından toplu fotoğraf çektirdi (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Anlaşmanın temel yaklaşımı, taraflardan birinin güvenliğine yönelik herhangi bir tehdidin diğer imzacı taraflar açısından da güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmesidir.

Ancak konuyu yalnızca askeri boyutuyla değerlendirmemek gerekir. Anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, tarafların güvenlik bilincini aralarındaki dayanışma ruhunu güçlendirerek pekiştirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır.

Türkiye savunma ve güvenlik alanında büyük başarılar elde etmiş ve bu alanda herkesin takdirini kazanmıştır. Kardeş ve dost ülkelerle yapılan bu tür anlaşmalar sayesinde bu başarılarımızı barışı destekleyen bölgesel bir boyuta taşıyoruz.

Aynı zamanda anlaşmaya taraf ülkeler birbirleri açısından tehdit unsuru olmayacaklarını, aksine aralarındaki dayanışmayı güçlendirecek her türlü çabayı göstereceklerini taahhüt ediyor.

Mekke Savunma Anlaşması’nı imzalayan tarafların vermek istediği mesaj açık ve nettir: Güvenliğimiz hepimizin güvenliğini sağlayacak adımlarla mümkündür. Bu kapsayıcı yaklaşımı hayata geçirdiğimiz takdirde hepimiz için barış, istikrar ve refahı sağlamış olacağımıza inanıyoruz.

Bölgesel güvenlik sorumluluğu

*Ortadoğu’daki bölgesel güçlerin, geçmişte büyük güçlerin sorumluluğunda görülen güvenlik ve istikrarın sorumluluğunu artık üstlenmeye karar verdiği söylenebilir mi?

Bugün bölge ülkeleri kendi güvenliklerinin, istikrarlarının ve geleceklerinin sorumluluğunu her zamankinden daha fazla kendileri üstlenmek zorunda. Bu, her zaman savunduğumuz bir ilkedir: Bölgenin meselelerini hiç kimse bölge ülkeleri ve halkları kadar iyi bilemez.

Bölgesel gelişmelerin uluslararası yansımaları olabilir. Ancak bölgesel egemenliğin, ortak dayanışmanın ve kolektif iradenin güçlendirilmesi küresel istikrarın da güçlenmesine katkı sağlayacaktır.

Türkiye olarak bölge ülkeleri arasında güvenlik ve istikrarı sağlamak amacıyla daha sağlam mekanizmaların ortaklaşa oluşturulmasının büyük önem taşıdığına inanıyoruz.

Bölge ülkelerinin çoğuyla iyi ilişkilerimiz bulunuyor ve bu ilişkilerin kalıcı, kurumsal işbirliklerine dönüştürülmesinin son derece faydalı olduğunun farkındayız.

Bu nedenle bölge ülkelerinin güvenliklerini ve ekonomik istikrarlarını kendi aralarındaki kurumsal ilişkiler üzerinden güvence altına almaları gerektiğine inanıyoruz.

Mevcut tablo, bölgenin geleceğinin bölge ülkelerinin iradesinden bağımsız şekilde şekillendirilemeyeceğini gösteriyor.

Amacımız dışlayıcı bloklar oluşturmak değil; egemenliğe ve toprak bütünlüğüne, karşılıklı güvene ve ortak çıkarlara dayalı bir bölgesel işbirliği sistemi kurmak olmalıdır.

Türkiye bu yaklaşım doğrultusunda çalışmayı sürdürecek, gerektiğinde sorumluluklarını üstlenecek ve bölgede barış, güvenlik ve istikrarı güçlendirmek için diplomatik çabalarını sürdürecektir.

Enerji arz güvenliği

*Mekke Anlaşması küresel ekonomi açısından büyük önem taşıyan Körfez bölgesindeki güvenliğin güçlendirilmesine katkı sağlayacak mı?

Elbette. Ben de bunu böyle görüyorum. Başından beri vurguladığım gibi bölgemizin refahına, güvenliğine ve istikrarına hizmet edecek bir anlaşma imzaladık.

Körfez bölgesinin güvenliği yalnızca bölge ülkeleri açısından değil, küresel ekonomi ve uluslararası ticaret açısından da büyük önem taşıyor.

Enerji arz güvenliğinden deniz yollarının güvenliğine, ticaretin sürekliliğinden küresel ekonomik istikrara kadar çok sayıda konu doğrudan bu bölgenin güvenliği ve barışıyla bağlantılı.

Bu yalnızca teorik bir değerlendirme değil. Son aylarda yaşanan gelişmeler bunu açıkça ortaya koydu.

Bu nedenle Körfez bölgesinde güvenlik ve istikrarı güçlendirmeye yönelik her adımın yalnızca bölgesel açıdan değil, küresel barış ve refah açısından da büyük değer taşıdığına inanıyoruz.

Mekke Savunma Anlaşması’nın bölgede ortak güvenlik ve dayanışma anlayışının yerleşmesine önemli katkı sağlayacağını ve bölgede hâkim olan yaklaşımda değişim yaratacağını düşünüyoruz.

Güvenlik ile ekonomik kalkınma birbirinden ayrı değerlendirilemez. Siyasi istikrar ile ekonomik kalkınmanın el ele ilerlediğini defalarca vurguladım.

Avrupa, büyük savaşların ardından önce ortak hareket ederek istikrar ve güvenliği sağladı, ardından ekonomik bütünleşme ve refaha yöneldi. Biz de bütün bu acıları ve sıkıntıları yaşamadan birlikte bu aşamaya ulaşabiliriz.

Barış ve istikrar olmadan ticaretin, yatırımların ve refahın sürdürülebilir olması mümkün değildir.

Körfez bölgesinin istikrarı aynı zamanda Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki ekonomik bağlantıların güvenliği açısından stratejik bir meseledir.

Körfez'de barış ve istikrarı, kendi güvenliğimiz ve bölgesel barış vizyonumuzdan ayrı görmüyoruz. Bu nedenle üzerimize düşen tüm sorumlulukları yerine getirmeye ve yapıcı diplomatik çabalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz.

Hürmüz Boğazı

*Hürmüz Boğazı’ndaki durumun mevcut çatışma öncesindeki seyrine dönmesini bekliyor musunuz?

Hürmüz Boğazı yalnızca bölgesel değil, küresel öneme sahip bir bölgedir. Küresel enerji arzı ve uluslararası ticaret açısından son derece önemli bir stratejik geçiş noktasıdır.

Dolayısıyla burada yaşanabilecek herhangi bir gerilimin sonuçları yalnızca bölge ülkeleriyle sınırlı kalmaz. Dünya bunun etkilerini petrol fiyatları üzerinden açık şekilde gördü ve hissetti.

Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğu kanıtlandı.

Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir.

Bunun gerçekleşmesi ise tüm tarafların itidalli davranmasına ve diplomasi kanallarını açık tutmasına bağlıdır.

gthyju
İran'ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemiler (AFP)

Gerilimin tırmandırılmasını hiçbir zaman desteklemedik. Aksine sorunların müzakere yoluyla çözülmesini, tüm taraflarla diyalog kurulmasını savunduk. Tarafları aynı masa etrafında buluşturmaya çalıştık.

Çünkü Hürmüz Boğazı, Ukrayna veya Filistin konusunda kalıcı bir çözüme çatışma yoluyla değil, diplomasi yoluyla ulaşılabileceğini biliyoruz.

Böylesine önemli ve hassas bir su yolunun güvenliği konusunda bölge ülkelerine büyük sorumluluk düşüyor.

Bölgesel sahiplenmenin ve ortak güvenlik anlayışının güçlendirilmesinin Hürmüz Boğazı'nın istikrarına büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Hedef, Hürmüz Boğazı'nın güvenli ve istikrarlı normal düzenine dönmesi ve bu durumun sürdürülebilir ve kalıcı hale gelmesi olmalıdır.

Stratejik ilişki

*Suudi Arabistan ile mevcut ilişkilerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi ortak tarihimiz, kardeşlik bağlarımız ve karşılıklı çıkarlarımız tarafından şekillendirilmiş stratejik bir ilişki olarak görüyoruz.

Türkiye ve Suudi Arabistan yalnızca dost ve kardeş iki ülke değil, aynı zamanda bölgede barış, istikrar ve refah konusunda önemli sorumluluklar üstlenen iki ülkedir. Son dönemde ilişkilerimizin kazandığı ivmeden memnuniyet duyuyoruz.

Siyasi diyaloğumuzu güçlendirirken ekonomi, ticaret, yatırım, savunma sanayisi, enerji ve turizm başta olmak üzere çok sayıda alandaki işbirliğimizi de geliştiriyoruz.

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi güncel gelişmelerin ve konjonktürel koşulların ötesinde, uzun vadeli ortak çıkarlar ve karşılıklı saygı temelinde ele alıyoruz.

Bölgemizin son derece ciddi sınamalardan geçtiği bir dönemde Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki sürekli istişare ve işbirliği her zamankinden daha büyük önem taşıyor.

Mekke Anlaşması’nın başta savunma işbirliği olmak üzere birçok alanda ilişkilerimizi güçlendireceğini düşünüyoruz.

Bölgemizin barışı ve istikrarına ilişkin ortak sorumluluklarımızın farkındayız ve buna göre hareket ediyoruz.

Türkiye olarak Suudi Arabistan'ın ve bölgedeki diğer ülkelerin istikrarına ve güvenliğine büyük önem veriyoruz.

Bölgemizde yaşanan herhangi bir kriz, ne kadar sınırlı olursa olsun, özellikle göç ve terör açısından bölgedeki tüm ülkeleri etkiliyor.

Önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atacağımıza inanıyorum.

Lübnan'ın istikrarı

*Türkiye Lübnan'daki gelişmeleri de yakından takip ediyor. Lübnan'da yaşanan son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Lübnan bizim için yalnızca coğrafi açıdan yakın bir ülke değil, aynı zamanda tarihi bağlarımız bulunan dost ve kardeş bir ülkedir.

Lübnan'ın güvenliği, barışı ve istikrarı tüm bölgemizin istikrarı açısından büyük önem taşıyor. Bölgedeki diğer ülkelerde olduğu gibi Lübnan'ın egemenliği, siyasi birliği ve toprak bütünlüğü korunmalıdır.

Lübnan'daki iç meselelerin dış müdahaleler veya askeri yöntemlerle daha da karmaşık hale getirilmesine ve ülkenin dış güçler arasındaki rekabetin sahasına dönüştürülmesine karşıyız.

Lübnan halkının kendi geleceğine ilişkin kararları özgür iradesiyle alma hakkına sahip olduğuna inanıyoruz.

thyjuı
İsrail tankları, Güney Lübnan’daki Batı Zutar’dan görülen Doğu Zutar’da, 5 Ağustos 2026 (EPA)

İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarının, İsrail'in bölgedeki temel sorun teşkil eden saldırgan ve yayılmacı politikaları çerçevesinde derhal sona ermesi gerekiyor.

Bu kapsamda Lübnan'da ateşkese ulaşmak amacıyla yürütülen görüşmeleri olumlu bir adım olarak görüyoruz.

Lübnan'ın güvenliği ve istikrarı bölgesel barıştan ayrı değerlendirilemez.

Ortadoğu'nun tarihi sürekli çatışmalar, yıkım ve acılar üzerinden yazılmamalı. Bu bölge de barış, huzur ve refahı hak ediyor.

Türkiye'nin tüm diplomatik çabaları bu yaklaşım temelinde yürütülüyor.

Bölgemiz uzun yıllardır savaş ve gözyaşıyla anılıyor. Bu gerçekliği değiştirmek için elimizden geleni yapmalıyız.

Elbette Lübnan'ın istikrarını yeniden kazanmasını, kurumlarının güçlenmesini ve halkının geleceğine güven ve huzur içinde bakabilmesini istiyoruz.

Bu çerçevede her türlü teknik desteği ve işbirliğini sağlamaya hazırız.

Bu konudaki irademizi ve taahhüdümüzü, kısa süre önce ülkemizde ağırladığımız Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevvaf Selam'a da ilettik.

Suriye... Yeni bir aşama

*Suriye'deki değişim sürecini bugüne kadar nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye'de yaşanan değişim sürecini, Suriye halkının kendi geleceğini belirleme iradesi açısından tarihi bir dönüm noktası olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye, ilk günden itibaren Suriye'nin toprak bütünlüğünü, siyasi birliğini ve egemenliğini savundu.

Suriye'nin yaşadığı savaş, terör ve istikrarsızlık bölgenin tamamına ağır bedeller ödetti.

Şimdi yeni bir aşamanın önündeyiz.

En önemli beklentimiz, bu yeni aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye'nin yeniden imarı için zemin hazırlamasıdır.

Suriye'nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye'nin güvenliğini tehdit edecek herhangi bir örgüt ya da yapının varlığına izin vermeyeceğiz.

Suriye'nin toprak bütünlüğü bizim için ne kadar önemliyse Türkiye'nin ulusal güvenliği de aynı ölçüde önemlidir.

Bu aşamanın başından itibaren temel beklentimiz, Suriyeli kardeşlerimizin kendi ülkelerinde güven ve barış içinde yaşayabilmeleriydi.

Suriye, Aralık 2024'ten bu yana ülkedeki güvenlik koşullarının iyileştirilmesi, ekonomik kalkınmanın zemininin hazırlanması ve toplumsal uzlaşının tesis edilmesi yolunda önemli mesafe katetti.

Elbette bölgesel sahiplenmenin ve Suriye hükümetine verilen bölgesel desteğin bu sonuçların elde edilmesinde önemli rolü oldu.

Bölge ülkeleri ve uluslararası toplumla iyi ilişkiler geliştirmeyi başaran Suriye hükümeti, sürdürülebilir istikrar ve güvenlik gündemine odaklanarak yeni çatışmalara dahil olmaktan kaçınma konusunda bir kapasite ortaya koydu.

Bugün Suriye'deki durumun normalleşmesi, aslında tüm bölge açısından stratejik önem taşıyan bir mesele haline geldi.

Suriye'nin adının bir istikrarsızlık kaynağıyla anılması yerine artık bağlantı ve kalkınma projeleriyle anılmaya başlandığını görüyoruz.

Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Suriye'nin istikrarı, yeniden ayağa kalkması ve bölgesel barışın güçlendirilmesi için üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye ve gerekli çabayı göstermeye devam edecek.

Türkiye bu doğrultuda bölgesel ve uluslararası ortaklarıyla işbirliği yapma konusunda kararlıdır.

Suriye'de yeni bir sayfanın açıldığı bu dönemde, bu sayfanın yeni acılarla değil; barış, kardeşlik, egemenlik ve ortak gelecek vizyonuyla yazılması gerekiyor.


Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
TT

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Hiçbir şey, bir gazeteciyi ziyaret ettiği bir ülkede yaşanan beklenmedik bir gelişmenin heyecanı kadar sevindiremez. Hele söz konusu ülke Irak ise... Uzun süren bir siyasi mücadelenin ardından, eski başbakanlar Nuri el-Maliki ile Muhammed Şiya es-Sudani arasındaki çekişmeden sıyrılarak başbakanlık görevine getirilen Ali ez-Zeydi ile tanışmak için randevu talep etmiştim. Görüşme 28 Haziran için planlanmıştı; dolayısıyla bir gün önceden Bağdat’a ulaşmam doğaldı. Bazen bir tesadüf, bin planlı buluşmadan daha hayırlı olabiliyor.

Ali ez-Zeydi göreve geldiğinde, kendi kendime “Umarım hayatının en büyük hatasını yapmamıştır” diye düşündüm. Mali işler ve iş dünyasında başarılı olduğu, önemli bir servete sahip bulunduğu söyleniyordu. Böylesine başarılı kurumları geride bırakıp, başarı ihtimalinin oldukça düşük, hatta neredeyse yok denecek kadar az olduğu Irak siyasetinin sert atmosferine neden girsin? Daha ilk günden elinde iki büyük ‘bomba’ taşıdığını düşünüyordum: Iraklıların servetini yiyip bitiren yolsuzluk ve ülkeye hem ekonomik hem de uluslararası itibarı ile bölgesel ilişkileri açısından ağır bedeller ödeten silahlı yapıların varlığı.

Yeşil Bölge’de sabah erkenden uyandığımda telefonuma, gece saatlerinde zırhlı birliklerin bölgeyi kapattığını ve giriş çıkışların durdurulduğunu bildiren mesajlar geldi.

İlk anda bunun basit bir yanlış anlaşılmadan ibaret olabileceğini düşündüm. Ancak kısa süre içinde olayın çok daha büyük ve tehlikeli olduğu ortaya çıktı. Yargı kararlarına dayanılarak güvenlik güçleri, bugüne kadar kimsenin evlerine baskın yapmaya cesaret edemeyeceği düşünülen çok sayıda kişinin evine operasyon düzenledi. Saatler içinde etkili isimler, nüfuz sahibi kişiler, milletvekilleri ve valiler birer birer gözaltına alınarak, kamu kaynaklarının nasıl yağmalandığına ilişkin soruşturma kapsamında ifadeye götürüldü. Operasyon yalnızca Bağdat’la sınırlı kalmadı; diğer vilayetlere de yayıldı ve halen devam ediyor.

Ez-Zeydi, görevine maaşı ile tüm ödeneklerinden feragat ederek başladı ve “Bir kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğim” mesajını verdi. Bağdat kulislerinde, kendisini yolsuzluk ağına çekmek için 200 milyon dolar teklif ettiği öne sürülen kişinin bugün soruşturma altında olduğu konuşuluyor.

Yolsuzluk yapan hiç kimsenin korunmayacağını vurgulayan Başbakan, “Yolsuzlukla mücadele kararından da silahların yalnızca devletin elinde toplanması kararından da geri dönüş olmayacak. Bunların tamamı hukukun gücüyle uygulanacak” diyor. Her türlü dayatma ve vesayeti reddeden ez-Zeydi, Irak’ın kaynağı ne olursa olsun hiçbir baskıya boyun eğmeyeceğini belirtiyor. Kendisine, “Parası olan iktidarı ister, iktidarı olan da parayı ister” diye takıldığımda ise mali durumunun son derece iyi olduğunu, gelecek parlamento seçimlerinde aday olmayacağını ve başbakanlık için ikinci bir dönem talep etmeyeceğini söyledi.

frgthyj7
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Odaya girdiğimde gözlerinden, uzun süredir uykusuz olduğu anlaşılıyordu. Nitekim bunu doğrulayarak, Bağdatlıların ‘büyük balıkların yakalandığı gece’ diye nitelendirdiği operasyona bizzat nezaret ettiği için 24 saattir uyumadığını söyledi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Bağdat ziyareti, Arap basınına ilk kez konuşan Başbakan’a ayrılan görüşme süresinin kısalmasına neden oldu. Bu nedenle bazı soruları yöneltme fırsatı bulamadım. Röportajın tam metni şöyle:

- Yolsuzlukla mücadele geri dönülmez bir karar mı?

Evet. Bu, geri dönüşü olmayan bir karar; bir tercih değil, zorunluluk. Bugün yolsuzluk, Irak devletinin varlığını tehdit eder hâle gelmiştir. Devlet mekanizmasına hizmet etmek için değil, yağmalamak amacıyla sızmış unsurlar var. Bu anlayışın artık Irak’ta yeri olmayacak. 1980-2003 yılları arasında Irak’ın kaynakları savaşların sürdürülmesi için harcandı. Ardından ambargo dönemi geldi. Dolayısıyla Irak halkı 23 yıl boyunca ülkesinin zenginliklerinden faydalanamadı. 2003’ten bugüne, yani 2026’ya kadar geçen süre de yine 23 yıl. Son dönemde Irak’ın neler yaşadığı herkesin malumu. Bu süreçte, özü yağma ve hırsızlık üzerine kurulu çarpık bir anlayış gelişti. Biz şimdi bu düzeni sona erdirmeye, Irak için yeni bir sayfa açmaya ve o dönemi geride bırakmaya çalışıyoruz.

- Yani yolsuzluk dönemini kapatma kararı aldınız?

Evet. Irak’ta artık yolsuzluğa yer olmayacak. Devlet dışında silah taşıyan hiçbir yapıya da izin verilmeyecek. Bu yılın sonunda, silahlı gücün yalnızca devlet ve güvenlik kurumlarının elinde olacağını tescilleyecek Ulusal Egemenlik Konferansı’nı ilan edeceğiz. Devlet çatısı dışında hiçbir silahlı oluşum kalmayacak ve Irak halkı ülkesinin zenginliklerinden hak ettiği şekilde yararlanacak.

Önümüzde iki yol var. Ya belirli kişilerin çıkarlarını gözetip hem Allah’ın hem de halkın rızasını kaybedeceğiz ya da onları sistemden uzaklaştıracağız. Bugün Maliye Bakanı’na, yolsuzluğa bulaşanlardan Irak’ın parasını geri almak üzere özel bir hesap açması talimatını vereceğiz. Bu kişiler, kamu kaynaklarını iade etmek zorunda. İade etmeyenler hakkında ise farklı bir yol izleyeceğiz. Yolsuzluk gelirlerini geri ödeyenlerle hukuki uzlaşma yoluna gideceğiz; Irak halkının haklarını da yasa çerçevesinde koruyacağız. Tüm işlemler gizlilik içinde yürütülecek. Bu göreve yalnızca Allah rızası için niyet ettim. Irak’a karşı omuzlarımızda bir borç taşıyoruz.

- Sözünü ettiğiniz borç nedir?

Irak bize sahip olduğumuz tüm imkânları sundu. Irak olmasaydı bugün bulunduğumuz konumda olabilir miydik? Artık bu borcu ödeme zamanı geldi. Bu nedenle maaş almayacağımı, kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğimi ve kamu malına el sürmeyeceğimi açıkladım. Eğer bunun aksini yaparsam hak ettiğim karşılığı görmeyi dilerim. Bu sözü kendime, ileride değişme ihtimalini ortadan kaldırmak için verdim. Bizim en büyük hedefimiz Allah’ın rızasını kazanmak ve Irak halkının mutluluğunu sağlamaktır.

- Bedeli ne olursa olsun yolsuzlukla mücadeleyi sürdürecek misiniz?

Ben ölümü Allah’a kavuşmak olarak görüyorum. Irak için verebileceğimiz en küçük bedel de budur. Ayrıca ikinci dönem için aday olmayacağımızı ve siyasi parti kurmayacağımızı da ilan ettik. Ancak en büyük arzum, tüm dünyanın Irak’ı gerçek liderler yetiştiren bir ülke olarak görmesidir. Iraklıların bu köklü ülkeyi yönetebilecek kapasiteye sahip olduğunu göstermek istiyoruz. Ülke dışından, ne doğudan ne de batıdan gelecek hiçbir dayatmaya izin vermeyeceğim. Irak’ın kararı, Irak halkının ve parlamentonun kararıdır; hükümetin görevi de bu kararı uygulamaktır.

- O halde sizin sloganınız ‘Önce Irak’, büyük ya da bölgesel güçler değil?

Kesinlikle. Bizim için her şeyden önce Irak gelir. Irak’ın çıkarlarının önüne hiçbir şey geçemez. Benim önceliğim Irak halkının menfaatidir. Halkımızın çıkarı ise uluslararası toplumla, komşu ülkelerle ve Körfez ülkeleriyle güçlü ilişkiler kurmaktan geçiyor. Çünkü Irak bir köy değil, bir devlettir.

sdgrft
Başbakan Ali ez-Zeydi, Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet medyası)

- Sayın Başbakan, İran ile yaşanan son savaş sırasında Irak’ın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleriyle ilişkileri sarsıldı. Çünkü Irak topraklarından Körfez’deki hedeflere yönelik bazı saldırılar düzenlendi...

Bu iddiaları araştırmak üzere uzman komisyonlar oluşturuldu. Aynı zamanda Körfez ülkelerindeki ilgili taraflardan da ellerindeki delilleri bekliyoruz. Bunların ardından gerekli adımları atacağız. Soruşturma başlatılması talimatını verdik ve tüm güvenlik kuvvetleri komutanlarına, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik saldırılar için kullanılmasına yönelik her türlü girişimin engellenmesi yönünde talimat ilettik. Ancak bugünü geçmişin ışığında yargılamamak gerektiğini düşünüyorum. Biz görevi devraldığımızda bu tablo zaten mevcuttu.

- Önümüzdeki ayın ortasında Washington’ı ziyaret etmeniz bekleniyor. Bunun dışında da çeşitli ziyaretleriniz olacak sanırım...

Kardeş ve dost ülkelerden çok sayıda davet aldık. Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya’dan da davetler geldi. Ancak ortak çalışmalar açısından öncelik taşıyan ziyaretlerimiz; Washington’ın ardından sırasıyla Türkiye’ye, İran’a ve Suudi Arabistan’a olacak.

- Washington ziyaretinden beklentiniz nedir? Ayrıca Irak’ın ağır bir mali krizden geçtiğini söylersek abartmış olur muyuz?

Bu değerlendirme doğru değil. Devlet memurlarının maaşları güvence altında ve düzenli olarak ödeniyor. Bu konuya büyük önem veriyoruz. Hükümetimiz göreve başladığında kamu borcu yaklaşık 208 trilyon Irak dinarı düzeyindeydi. Bütçe gelirlerinin yüzde 93’ü petrole, yüzde 7’si ise petrol dışı gelirlere dayanıyor.

Irak ekonomisine ilişkin vizyonum, bugün iki farklı ekonomik anlayışın çatıştığı yönünde. Bir yanda ölmek istemeyen eski ekonomi, diğer yanda ise doğumu sancılı geçen yeni ekonomi var. Bizim ekonomik yaklaşımımız, piyasa ekonomisine güçlü bir geçiş yapmak ve eski ekonomik modeli geride bırakmaktır. Ancak uygulamada çok sayıda çelişkili yasa ile karşı karşıyayız. Hâlâ, feshedilen Devrim Komuta Konseyi döneminden kalma ve sosyalist anlayışla hazırlanmış eski kararlar yürürlükte bulunuyor. Oysa Irak Anayasası ekonomik özgürlüğü esas alıyor. Bu nedenle miras kalan mevzuatı değiştirmek için kapsamlı bir reform süreci başlattık. Önümüzdeki günlerde Bakanlar Kurulu bu düzenlemeleri tamamlayarak parlamentoya sevk edecek. Ayrıca, Irak Merkez Bankası’nın katkı sağlayacağı ve halka arz edilecek Enerji ve Kalkınma Fonu’nu kurma çalışmalarımız sürüyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’ı bu fona katkı vermeye davet edeceğiz. Aynı şekilde Amerikan ve Avrupalı fonlar ile bankalara da çağrıda bulunacağız. Bu fon; kalkınma, sanayi, tarım ve halkımızın ihtiyaç duyduğu tüm üretim sektörlerini destekleyecek.

- Hürmüz Boğazı’nın kapanması krizinde hükümetiniz kamu maliyesini nasıl yönetti? Merkez Bankası’ndan borçlanma ve rezervlerin kullanılması yoluna mı gidildi?

Poliçeleri iskonto ettirdik ve hem bankalardan hem de Irak Merkez Bankası’ndan borçlandık.

- Irak’ın OPEC’e yönelik tutumu geniş tartışmalara yol açtı. Irak’ın üretim kotasının artırılmasını istediği açık. Peki üretimi artırma hedefiyle petrol fiyatlarının korunması arasında nasıl bir denge kurmayı planlıyorsunuz?

Buradan OPEC’teki ilgili taraflara seslenmek istiyorum. Irak, 1980 yılında savaşa girdi ve sekiz yılın sonunda 100 milyar doların üzerinde borçla çıktı. Ardından Kuveyt’i işgal etti ve bu kez 200 milyar doları aşan yeni bir borç yükü oluştu. 2003’ten sonra ise terör ülkemize yerleşti ve uzun yıllar istikrarsızlık yaşadık. Daha sonra Iraklılar DEAŞ terör örgütüyle yalnızca kendi ülkelerini değil, tüm bölgeyi savunmak için mücadele etti. Eğer DEAŞ Irak’ı ele geçirseydi, komşu ülkelerin ve bölgenin ulusal güvenliği ciddi şekilde tehdit altına girecekti. Bu savaşın altyapımıza maliyeti yaklaşık 400 milyar dolar oldu. Bugün hâlâ binlerce Iraklı, yıkılan evlerine ve yaşadıkları bölgelere geri dönebilmiş değil. Bu gerçeklerin dikkate alınması gerekiyor. Buna ek olarak Irak’ın nüfusu 47 milyona ulaştı. Buna karşın günlük üretim kotamız 3,4 milyon varil seviyesinde bulunuyor. OPEC içinde kota belirlenirken ve paylaşım yapılırken bu gerçeklerin de dikkate alınması gerekir. Biz Irak’ın ve Irak halkının haklarını gözeten adil bir kota mekanizması oluşturulmasını istiyoruz.

- Irak’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ya da Dünya Bankası’ndan kredi programına girebileceği yönünde beklentiler vardı. Bu ihtimal hâlâ gündemde mi?

Körfez bölgesinde deniz ulaşımının ve ihracatın yeniden başlaması, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte bu finansman seçeneklerinden vazgeçildi. Artık böyle bir ihtiyacımız bulunmuyor.

- Washington, çeşitli gerekçelerle Irak’a gönderilen nakit dolar sevkiyatlarını bir süre durdurmuştu. ABD Başkanı ile görüşmenizde bu sorunun tamamen çözüleceğini düşünüyor musunuz?

Bu uygulama belirli talepler karşılığında yürütülen bir pazarlık değildi; tamamen ihtiyati bir tedbirdi. Nakit dolaşımına ilişkin bazı kaygılar vardı. Biz de bu paraların kullanım mekanizmasını ve izlediği finansal yolları Amerikan tarafına ayrıntılı şekilde anlattık. Sorun çözüldü ve nakit sevkiyatları fiilen Irak’a ulaştı.

defvrf
4 Haziran 2026’da Bağdat’ın kuzeyindeki Samarra’da, Seraya es-Selam üyeleri, Irak devletine entegrasyonlarının başlangıç töreni sırasında sloganlar atıyor. (AP)

- Hükümet, silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına karşı çıkan silahlı gruplarla müzakere yürüttü mü? ABD’nin çekilmesinin ardından bu gruplar kesin olarak karşı çıkarsa, hükümet onlarla karşı karşıya gelmek zorunda kalır mı?

Bunu açıkça söylüyoruz: Devletin gücünden başka hiçbir güç kabul edilemez. Bu ilkeyi hukukun gücüyle hayata geçireceğiz. Devletin silahı dışında hiçbir silah olmayacak.

- Silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına yönelik planın, siyasi güçleri gözetmek amacıyla alınmış sembolik bir adımdan ibaret olduğunu düşünenler de var...

Eğer sürekli şüphe duyanların söylediklerine kulak verirsek hiçbir sonuca ulaşamayız. Silahlı gruplara gelince; bunlar ideolojik yapılar. Bu grupların silah bırakmayı kamuoyu önünde kabul etmiş olmaları başlı başına önemli ve büyük bir adımdır. Ancak fiiliyatta da ilerleme kaydettik. Seraya es-Selam, Asaib Ehli’l Hak ve İmam Ali Tugayları başta olmak üzere çeşitli gruplardan farklı türlerde silahlar teslim aldık. Fakat silahların teslim edilmesinden daha önemli olan, bu gruplarla emirleri altındaki savaşçılar arasındaki örgütsel bağın koparılmasıdır.

Bugün itibarıyla bu gruplara ait silahların büyük bölümü devletin denetimine geçti. Geriye yalnızca sınırlı bir miktar kaldı. Kalan silahların da silahlı kuvvetlere teslim edilmesine yönelik mekanizma kısa süre içinde işletilecek. Bu dosya tamamen çözüme kavuşturulacak. Devletten daha güçlü hiçbir yapı olamaz. Biz, direnişin kalıcı bir meslek değil, ihtiyaç halinde başvurulan bir yöntem olduğuna inanıyoruz. Artık bu ihtiyacı doğuran şartlar ortadan kalkmıştır. Devlet içinde devlet olmasına ise asla izin vermeyeceğiz.

sdvdsfv
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026 tarihinde Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet medyası)

- ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack sizden ne talep etti?

Herhangi bir talepte bulunmadı. Ancak bürokratik engeller nedeniyle bazı Amerikan şirketlerinin faaliyetlerinin durması konusunu görüştük. Biz de bu şirketlerin önündeki bürokratik engelleri kaldırarak işlemlerini kolaylaştırdık.

- ABD’nin hükümetinizin planlarını destekleme konusunda gerçek bir irade ortaya koyduğunu düşünüyor musunuz?

Başkan Donald Trump ile yalnızca bir kez telefonda görüştüm. Evet, bu desteğe yönelik bir yaklaşım gördük. Ancak biz her adımda Irak’ın çıkarlarını her şeyin önünde tutuyoruz. Maddi hedefleri olduğu için taviz verenler olabilir; bizim için böyle bir durum söz konusu değildir.

- Sayın Başbakan, siyasi güçler görevinizi kolaylaştırma konusunda size taahhütte bulundu mu?

Evet, kesinlikle. Zaten daha önce başbakanlık görevi bize iki kez teklif edilmiş, ancak her iki teklifi de reddetmiştik.

- Kişisel olarak etkilendiğiniz bir isim var mı?

Evet. Rahmetli babamdan çok etkilendim. Beni her zaman yanında götürürdü. Zulümden nefret eder, Allah’ın kullarına zulmedilmesini asla kabul etmeyeceğini söyler ve beni de Rabbin gazabını üzerime çekmemem konusunda uyarırdı.

- Suriye ve Cumhurbaşkanı Şera ile ilişkileriniz nasıl?

İlişkilerimiz olumlu yönde ilerliyor ve iyi bir seviyeye ulaşma yolunda. Dışişleri Bakanımız yakın zamanda Suriye’yi ziyaret edecek. Cumhurbaşkanı Şera da beni telefonla arayarak tebrik etti. İki kardeş halkın yararına ekonomik açılım ve iş birliği sürecini hayata geçirmeye hazırlanıyoruz.


Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
TT

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki stratejik demiryolu koridoru projesine ilişkin maliyet, yatırım ihtiyaçları ve finansman modelini belirlemeye yönelik detaylı çalışmaların, teknik heyetler tarafından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanmasının planlandığını açıkladı.

Şarku’l Avsat’a özel bir mülakat veren Uraloğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü siyasi iradenin, bu tarihi projenin önündeki tüm mali ve operasyonel engellerin aşılmasında temel itici gücü oluşturduğunu vurguladı. Uraloğlu, hattın hasar gören 400 kilometrelik kısmının rehabilitasyonu için Ürdün ve Suriye ile net mutabakatların sağlandığına dikkat çekerek, bu projenin Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilimler karşısında Körfez ve dünya tedarik zincirini güvence altına alacak güvenli, jeopolitik bir alternatif olacağını ifade etti.

Söz konusu projenin Körfez ile Avrupa arasında, diğer ulaşım koridorlarını destekleyen ve bölgesel entegrasyonu güçlendiren yeni ve benzersiz bir ticari omurga oluşturma potansiyeline sahip olduğunu belirten Uraloğlu, stratejik hedefin sadece belirli ülkelere erişim sağlamak olmadığını, tüm Avrupa kıtasını kapsayacak entegre ve sürdürülebilir bir ulaşım ağı kurmayı amaçladıklarını kaydetti.

Uraloğlu, 9 Haziran’da Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir ile demiryolları ve lojistik hizmetlerini kapsayan bir mutabakat zaptı imzalamıştı.

Sınır geçişlerinin ve pasaport işlemlerinin kolaylaştırılması

Pasaport işlemleri ve sınır geçişlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu aşamada önceliklerinin fiziksel altyapıyı oluşturmak ve eksik bağlantıları tamamlamak olduğunu ifade etti. Bu hatta yönelik uzun vadeli vizyonlarının sadece yük taşımacılığı ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda yolcu taşımacılığını da kapsadığını belirten Uraloğlu, bu doğrultuda sınır geçiş işlemlerinin kendileri için büyük önem taşıdığını vurguladı.

vfebthy
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Güvenli, hızlı ve etkin bir sistem kurmayı hedeflediklerini dile getiren Uraloğlu, bu amaçla bazı yeni ve somut düzenlemeleri hayata geçirdiklerini aktardı. Uraloğlu, sürücü vize sürelerinin 15 günden bir yıla çıkarılması ve işlemlerin daha hızlı tamamlanması için gerekli belgelerin yeniden düzenlenmesi gibi adımlar attıklarını kaydetti. Pasaport işlemlerini ve sınır kapılarındaki süreçleri hızla iyileştirmek için çalıştıklarını ifade eden Uraloğlu, bu hattın yük taşımacılığının ötesine geçerek insanları birbirine yakınlaştırma, kültürel ve sosyal etkileşimi artırma misyonu taşıdığını sözlerine ekledi.

Uraloğlu, projenin nihai uygulama modelinin ve katılımcı şirketlerin, yürütülen teknik çalışmaların tamamlanmasının ardından tamamen netleşeceğini belirtti. Türkiye’nin ulaştırma alanında dünyanın en güçlü mühendislik ve müteahhitlik kapasitesine sahip ülkelerinden biri olduğuna dikkat çeken Uraloğlu, her şeyin planlandığı gibi gitmesi halinde Türk şirketlerinin bu kıtalararası projede önemli ve öncü bir rol oynayacağını vurguladı.

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hattı

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hatlarının detaylarına ilişkin konuşan Uraloğlu, teknik çalışmaların yoğun bir şekilde sürdürüldüğü bir aşamada olunduğunu belirtti. Teknik ekiplerin saha incelemelerine devam ettiğini aktaran Uraloğlu, yenileme yapılacak bölümlerin, tamamen yeniden inşa edilecek kısımların ve her bir sektör için gerekli yatırım miktarının belirlenmekte olduğunu ifade etti. Şu anki temel hedeflerinin hat güzergahı boyunca tam ihtiyaçları ve gerekli teknik çalışmaları netleştirmek olduğunu dile getiren Uraloğlu, işlerin planlandığı gibi gitmesi halinde yıl sonuna kadar maliyetler, yatırım ihtiyaçları ve finansmana yönelik daha net bir çerçevenin ortaya çıkacağını, ardından ilgili ülkelerle doğrudan ortak yatırım programı ve detaylı uygulama planı üzerinde çalışmaya başlayacaklarını kaydetti.

Projenin öngörülen finansman hacmi ve mali karşılanma mekanizması hakkında Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulunan Uraloğlu, bu aşamada toplam maliyete ilişkin kesin bir rakam telaffuz etmek için henüz erken olduğunu söyledi. Öncelikle yapılması gerekenin, sahadaki gerçeklere dayalı olarak gerekli yatırımları tam olarak belirlemek olduğunu ifade eden Uraloğlu, teknik çalışmaların tamamlanmasıyla birlikte mali tablonun daha net ve kesin bir şekilde ortaya çıkacağını sözlerine ekledi.

Liderlik iradesi ve esnek finansman alternatifleri

Uraloğlu sözlerine şu ifadelerle devam etti: “Bununla birlikte, burada finansmandan bile önce en önemli unsur, siyasi iradenin mevcudiyetidir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman, bu tarihi projeyi hayata geçirmek için güçlü ve kararlı bir irade ortaya koymuşlardır. Bu durum bizim için en önemli unsuru ve temel itici gücü temsil etmektedir.”

Aynı bağlamda açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, “Siyasi irade ve ortak vizyon sağlandıktan sonra finansman modelleri büyük bir esneklikle geliştirilebilir. Devletlerin kamu kaynakları, uluslararası finans kuruluşlarından destek alınması veya farklı yatırım modellerinin benimsenmesinin yanı sıra kamu-özel sektör ortaklığı finansman seçenekleri de değerlendirilebilir. Bu nedenle şu anki en yüksek önceliğimiz, teknik çalışmaları tamamlamak ve net, onaylanmış bir mühendislik projesi sunmaktır. Nihai finansman modeli, bu aşamadan sonra ilgili ülkeler arasında yapılacak ortak değerlendirmeler ve anlaşmalar doğrultusunda belirlenecektir” ifadelerini kullandı.

Ulaşım, stratejik bir güvenlik unsurudur

Jeopolitik boyutlara ilişkin değerlendirmesinde bulunurken son yıllarda yaşanan pandemi, bölgesel çatışmalar ve küresel krizlerin net bir gerçeği ortaya koyduğunu belirten Uraloğlu, ulaştırma koridorlarının sadece ekonomik ve ticari araçlar olmadığını, aynı zamanda son derece hassas stratejik güvenlik unsurları olduğunu ifade etti. Uraloğlu, bu nedenle ülkeler arasındaki iş birliğinde bağlanabilirliğin temel ve kalıcı bir odak noktası haline geldiğini vurgulayarak, küresel ticaretin sürdürülebilirliğinin, enerji arz güvenliğinin ve tedarik zincirlerinin istikrarının tamamen güçlü ve korunaklı ulaşım ağlarına bağlı olduğunu kaydetti.

Açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, Türkiye’nin Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasındaki benzersiz stratejik konumu sayesinde bölgesel ve küresel ticaret ağlarında merkezi ve hayati bir konumda yer aldığını belirtti. Suudi Arabistan’ın ise Körfez bölgesinde ve dünyada en önemli, en güçlü ekonomik güçlerden biri olduğunu ifade eden Uraloğlu, iki ülke arasında ulaştırma sektöründe yapılacak iş birliğinin sadece Ankara ile Riyad arasındaki ikili ilişkileri güçlendirmekle kalmayacağını, aynı zamanda Körfez’den Avrupa’ya, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyanın ticari ve lojistik yapısının gelişmesine de etkin bir katkı sağlayacağını vurguladı.

sdcdsc
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Uraloğlu, son dönemde Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin büyük bir ivme kazandığını ve gözle görülür bir gelişme kaydettiğini belirtti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İki Kutsal Caminin Hizmetkarı Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü iradenin iki ülke arasındaki iş birliğini daha geniş ve kapsamlı stratejik temellere oturttuğunu ifade eden Uraloğlu, bu durumun sadece geleneksel ticaret ve yatırım alanlarında değil; ulaştırma, lojistik, enerji ve kıtalararası bağlantı gibi geleceği şekillendirecek hayati alanlarda da somutlaşan ortak bir vizyon yarattığına dikkat çekti.

Teknolojik ve dijital ortaklık

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu bağlamda, özellikle demiryolu sektöründe son derece vaat edici fırsatlar görüyoruz. Yakın zamanda Riyad’da imzaladığımız mutabakat zabıtları ile demiryolu sektöründe teknik iş birliği, lojistik hizmetlerin geliştirilmesi, modern ulaşım teknolojileri, dijitalleşme, bakım ve işletme faaliyetleri, emniyet ve güvenlik uygulamalarının yanı sıra karşılıklı eğitim faaliyetleri de dahil olmak üzere birçok alanda ortak ve kapsamlı bir iş birliği zemini oluşturduk. İş birliğimiz sadece yük taşımacılığı ile sınırlı kalmayıp yolcu taşımacılığını, turizm hareketliliğini, dini ziyaretleri ve halklarımız arasındaki insani etkileşimin artırılmasını da kapsıyor.”

Açıklamalarına devam eden Uraloğlu, “Biz sadece bugünün mevcut ihtiyaçlarını karşılamayı değil, geleceğin kapsamlı ulaşım sistemlerini inşa etmeyi planlıyoruz. Tam da bu nedenle, Körfez bölgesini Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak yeni demiryolu hatları kurmak için çalışıyoruz. Şu anda Suudi Arabistan’dan başlayan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşan ve ardından tamamen Avrupa demiryolu ağına entegre olacak bir güzergâh üzerinde teknik çalışmalar yürütüyoruz. Bu hat tamamlanıp faaliyete geçtiğinde, Körfez bölgesinden Avrupa’ya daha hızlı, daha güvenli ve daha sürdürülebilir bir şekilde yük taşımak mümkün olacak” dedi.

Riyad’da imzalanan iki mutabakat zaptının geleneksel teknik iş birliğinin ötesine geçerek lojistik ve dijital derinliğe ulaştığını vurgulayan Uraloğlu, günümüz ulaştırma sektöründeki rekabetin sadece fiziksel altyapıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda dijital altyapıyı, akıllı lojistik sistemlerini, veri yönetimini ve sınır geçiş işlemlerinin hızlandırılmasını da kapsadığını belirtti. Uraloğlu, “İki ülke arasındaki stratejik iş birliğini sadece demiryolu rayları döşemek veya tren işletmekten ibaret görmüyoruz” şeklinde konuştu.

Suriye ve Ürdün ile bölgesel uzlaşma

Demiryolu bağlantısı konusunda Suriye ve Ürdün taraflarıyla varılan mutabakatın niteliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu projenin sadece Türkiye ve Suudi Arabistan ile sınırlı kalmayıp coğrafi güzergâh üzerinde yer alan diğer ülkeleri de merkezine alan geniş kapsamlı bir bölgesel entegrasyon projesi olduğunu ifade etti. Uraloğlu, temel hedeflerinin Körfez bölgesinden başlayarak Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan ve oradan Avrupa’ya bağlanan kesintisiz bir demiryolu koridoru oluşturmak olduğunu belirterek, bu stratejik çerçevede koridorun geliştirilmesi ve canlandırılması konusunda hem Suriye hem de Ürdün ile net mutabakatlara varıldığını açıkladı.

Suudi Arabistan tarafında şu anda Ürdün sınırına kadar uzanan gelişmiş ve güçlü bir demiryolu altyapısının mevcut olduğunu aktaran Uraloğlu, Türkiye tarafında ise demiryolu ağının sınır hattındaki Gaziantep, Kilis ve İslahiye bölgelerine yüksek etkinlikle ulaştığını kaydetti. Bu doğrultuda, Suriye ve Ürdün kısımlarındaki bağlantının kurulması ve rehabilite edilmesinin projenin en acil ve ana eksenlerinden birini oluşturduğunu belirten Uraloğlu, yapılan ilk değerlendirmelere göre Suriye ve Ürdün’den geçen yaklaşık 400 kilometrelik bir bölümde yenileme, rehabilitasyon ve yeni yatırımlara ciddi ihtiyaç duyulduğunu, bazı kesimlerde mevcut hatların iyileştirilmesinin yeterli olacağını, bazı kesimlerde ise tamamen yeni inşaatların gerekeceğini ifade etti.

Şu anki önceliklerinin hattın mevcut fiili durumunu belirlemek, teknik ihtiyaçlarını ve mali yatırım gereksinimlerini tam bir hassasiyetle tespit ederek yıl sonuna kadar net bir çerçeve ortaya koymak olduğunu dile getiren Uraloğlu, bu hayati projeyi sadece ulaştırma sektörüne yapılan soyut bir yatırım olarak görmediklerini, bölge ülkelerini birbirine daha güçlü ve sağlam bağlarla bağlayan, ticaret, lojistik ve kapsamlı bölgesel ekonomik hareketlilik alanlarında olağanüstü kazanımlar ve geri dönüşler sağlayacak stratejik ve egemen bir girişim olarak değerlendirdiklerini sözlerine ekledi.

Jeopolitik alternatifler

Uraloğlu’na göre bölgesel çatışmalar, Körfez bölgesindeki hızlı gelişmeler ve Hürmüz Boğazı çevresinde süregelen gerilimler, mevcut geleneksel ulaşım koridorlarının ne kadar kırılgan olduğunu dünyaya net bir şekilde gösterdi ve sürdürülebilir alternatiflerin güçlendirilmesi gerekliliğini ortaya koydu. Bu kapsamlı anlayıştan yola çıkarak Türkiye’nin uluslararası bağlantıları güçlendirmek adına büyük stratejik projeler geliştirdiğini belirten Uraloğlu, Orta Koridor’un Çin’den Avrupa’ya uzanan ticaret akışları için güvenilir ve etkin bir alternatif sunduğunu, Kalkınma Yolu Projesi’nin ise Arap Körfezi’ni Irak üzerinden doğrudan Avrupa’ya bağlayan yeni bir lojistik altyapı oluşturmayı hedeflediğini kaydetti.

Suudi Arabistan-Türkiye demiryolu projesini bu kapsamlı lojistik vizyonun temel tamamlayıcı unsurlarından biri olarak gördüklerini ifade eden Uraloğlu, bu hattın Körfez bölgesinden Avrupa’ya giden sevkiyatlar için çoklu ve esnek seçenekler sunacağını, böylece tedarik zincirlerinin esnekliğini artırarak küresel ticaret hareketini olası kriz ve aksamalara karşı koruyacağını, özellikle demiryolu taşımacılığının daha hızlı, daha ekonomik ve daha sürdürülebilir bir lojistik yapı garanti ettiğini vurguladı.

Projenin kıtasal ve uluslararası boyutlarına dikkat çeken Uraloğlu, bu eksenin Orta Koridor ve Kalkınma Yolu ile birlikte ele alındığında, Avrupa’dan Körfez’e, Ortadoğu’dan Asya’nın derinliklerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada uluslararası ticaretin yapısını kökten etkileme potansiyeline sahip olduğunu belirtti. Uraloğlu, birbirini dışlayan değil, aksine tamamlayan entegre ve bağlantılı koridorlar aracılığıyla küresel ticaret hareketini daha güvenli ve kesintisiz hale getirmeyi amaçladıklarını ifade etti.

Türkiye’nin altyapı hazırlığına değinen Uraloğlu, Marmaray ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı gibi stratejik projeler sayesinde Asya ile Avrupa’yı doğrudan birbirine bağlayan kesintisiz bir demiryolu hattı kurmayı başardıklarını aktardı. Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden geçmesi planlanan yeni demiryolu hattı ve şu anda yapımı devam eden Halkalı-Kapıkule Yüksek Hızlı Tren projesi gibi yeni yatırımların, Türkiye’nin Avrupa kıtasıyla tam entegrasyonunu benzeri görülmemiş bir seviyeye taşıyacağını vurguladı.

Ülke genelinde 4 bin kilometreden fazla yeni demiryolu hattı inşa edildiğini ve kıtalararası koridorların kapasitesinin artırıldığını açıklayan Uraloğlu, bu adımların Türkiye’nin merkezi bir çekim merkezi ve stratejik bir kesişim noktası olma konumunu pekiştirdiğini belirtti. Uraloğlu, bölgesel bağlantının tamamlanması ve eksik hatların rehabilitasyonunun ardından, Suudi Arabistan’dan hareket eden bir yük treninin Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’daki birçok varış noktasına ve başkente doğrudan ve sorunsuz bir şekilde ulaşabileceğini ifade etti.

Entegrasyonun boyutları ve Avrupa’nın kazanımları

Ağın kapsamının genişletilmesiyle ilgili olarak Uraloğlu, projenin ilk aşamada Suudi Arabistan, Türkiye, Ürdün ve Suriye arasında şekillendiğini, ancak ikili görüşmeler ve tartışmaların gelecek dönemlerde hattın Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Umman gibi diğer Körfez ülkelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi olasılığını içerdiğini açıkladı.

Avrupa tarafı açısından jeoekonomik getirilere değinen Uraloğlu, Avrupa için en belirgin kazancın Arap Körfezi bölgesiyle daha doğrudan ve güvenli bir lojistik bağ kurulması olduğunu belirtti. Özellikle Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin; enerji, petrokimya ve çeşitli endüstriyel ürünler sektörlerinde Eski Kıta’nın en önemli stratejik ortakları arasında yer alması ve iki taraf arasındaki devasa karşılıklı yatırım hacmi nedeniyle bu hattın, karşılıklı ticari akışları daha düzenli ve daha yüksek bir kesinlikle öngörülebilir kılacağını ifade etti.

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Avrupa, son dönemde yaşanan art arda krizler nedeniyle tedarik zincirlerini kısaltmaya, daha güvenli, çeşitlendirilmiş ve bağımsız hale getirmeye ciddi şekilde odaklanmış durumda. Tam da bu noktada bu stratejik koridor, Avrupalıların lojistik seçeneklerini zenginleştiren yenilikçi bir rota olarak öne çıkıyor. Buradaki rekabet meselesi sadece mali maliyetle sınırlı olmayıp, esas olarak zaman hızı, sürekli erişim kolaylığı ve varış zamanının tam olarak öngörülebilirliği unsurlarını kapsıyor.”

Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği mülakatın sonunda Uraloğlu, lojistik maliyetler üzerindeki kesin etkilerin ve detaylı rakamların ancak hattın nihai teknik ve mühendislik yapısının belirlenmesi ve hat üzerinden geçmesi beklenen fiili taşımacılık hacimlerinin tespit edilmesinden sonra netleşeceğini açıkladı. Demiryolu taşımacılığının diğer yöntemlere kıyasla sağladığı büyük ve belirgin ölçek ekonomisi ile sınır kapılarında sunulacak prosedür ve gümrük kolaylıkları göz önüne alındığında, projenin hem bölge ülkeleri hem de Avrupa için muazzam ekonomik ve kalkınma faydaları ile geri dönüşler sağlayacağına tam anlamıyla güvendiklerini belirten Uraloğlu, hattın uzun vadede uluslararası ticaret hareketini güçlendirmeye, yatırımları teşvik etmeye ve kapsamlı bölgesel ekonomik entegrasyonu derinleştirmeye güçlü bir şekilde katkıda bulunan bir dönüm noktası olacağını ifade etti.