Apple, Suudi Arabistan’daki ilk öğrencilerini mezun etti

Suudi Arabistan, ülkenin dijital dönüşümü için çalışmalarını sürdürüyor.

Apple Developer Academy mezunları (Fotoğraf: Saih el Ğanem)
Apple Developer Academy mezunları (Fotoğraf: Saih el Ğanem)
TT

Apple, Suudi Arabistan’daki ilk öğrencilerini mezun etti

Apple Developer Academy mezunları (Fotoğraf: Saih el Ğanem)
Apple Developer Academy mezunları (Fotoğraf: Saih el Ğanem)

Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki Apple Developer Academy, bugün 103 kadın öğrencisini mezun etti.
Suudi Arabistan, nitelikli kadro yetiştirmek, gençlerin dünyadaki teknoloji devleri ile birlikte çalışmasını sağlamak için Apple şirketi ile iş birliği yapmıştı.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da türünün ilk örneği olan Apple Developer Academy, dünyanın dört bir yanından nitelikli kişiler ile alanında lider şirketin çalışmalarının bir örneği olarak görülüyor.
Apple Developer Academy, istihdamda yer almak isteyenlere gerekli eğitimleri sunarak bu alanda yetişmesini sağlıyor. Katılımcılar, topluluğa katkıda bulunmak için gerekli becerilere sahip olmalarını gerektiren kodlama, temel bilgiler, tasarım ve pazarlamanın temellerini öğrendiler. Apple politikalarını benimseyen 103 kadın öğrenci, gelecekte dünyada olumlu bir etki yaratmak için çalışmalara başladı.
Suudi Arabistan Siber Güvenlik ve Programlama Federasyonu Yönetim Kurulu Başkanı Faysal el-Humeysi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada 2030 yılına kadar her 100 Suudi Arabistan vatandaşından birinin programcı olmasını istediklerini belirtti. Humeysi, bu doğrultuda dünyanın dört bir yanındaki büyük teknoloji şirketleri ile birlikte çalıştıklarını ifade etti.
103 mezun, öğrenim süreleri boyunca çeşitli alanlarda 88 uygulama programladı. Mezunların gelir elde edeceği ve programlama sürecinde birçok başlıkta tecrübe edindikleri bu uygulamalar, Suudi Arabistan’ın dijital geleceği için bir yapı taşı olacak ve ülkenin Ortadoğu’da teknoloji merkezi olmasına katkıda bulunacak.

Apple Developer Academy mezuniyet töreni. (Fotoğraf: Salih el Ğanem)
Apple Developer Academy, 2018 yılında Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ABD’deki Silikon Vadisi’ni ziyareti sırasında, Apple CEO’su Tim Cook ile gerçekleştirdiği görüşme ile kuruldu. Taraflar, Suudi Arabistan’da Apple’ın eğitim vermesi, ülkede uygulama geliştirilmesi ve içerik üretilmesi için sözleşme imzaladı.
Suudi Arabistan, kadınların yüzde 30,5 oranında yer aldığı teknik alanda kapasiteyi artırmak istiyor. Programcılar için yeni istihdam alanları oluşturmanın yanı sıra programcı, tasarımcı ve girişimci de dahil olmak üzere her yıl 600 kadının mezun olmasını hedefliyor.
Apple Developer Academy’nin ilk mezunlarından Fai Şayban, eğitim aşamasında birçok beceri kazandığını, bazı meslektaşları ile birlikte güzellik ve bakım ürünleri ile ilgilenen bir şirket kurduklarını ve bir uygulama yaptıklarını söyledi.
Şayban, Apple Developer Academy’nin öğrencilere her türlü olanağı sağladığını, eğitim sayesinde teknik bilimler ve programlama hakkında çok şey öğrendiklerini ve yaratıcı düşünme becerilerinin arttığını vurguladı. Ayrıca gelecekte mezun arkadaşları ile Suudi Arabistan’da teknolojinin önde gelen isimlerinden biri olmayı hedeflediklerini belirtti.
Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 projesi, kadınların işgücü piyasasına katılımını arttırmaya ve ülkenin kalkınmasında yer almasını hedefliyor. Ülkedeki kadınların toplumdaki konumlarını güçlendirmek için atılan adımlar doğrultusunda yapılan düzenlemeler ve alınan kararlar ile yeni mevzuatlar oluşturuldu. Böylece kadınların başta ekonomi, sosyal, bilimsel ve kültürel olmak üzere her alanda ülke kalkınmasında yer alması sağlandı. 



Mekke Anlaşması, ABD'nin Ortadoğu'daki rolü açısından ne anlama geliyor?

Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
TT

Mekke Anlaşması, ABD'nin Ortadoğu'daki rolü açısından ne anlama geliyor?

Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)

İsa Nehari

Mekke Ortak Savunma Anlaşmasının imzalanmasının ardından Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, bunun çeşitli ilişkiler ve çıkarlar ağının yerini alan alternatif değil, tamamlayıcı bir çerçeve olduğunu vurgulamaya önem verdi. Nitekim Riyad bu adımın Körfez, Arap ve uluslararası ilişkilerinin pahasına olmadığını açıkladı. Ankara, bunun NATO taahhütleriyle çelişmediğini vurgularken, İslamabad yeni anlaşmanın Suudi Arabistan ile yapılan Ortak Stratejik Savunma Anlaşması'ndan ayrı olduğunu vurguladı.

Bununla birlikte anlaşma, büyük bölgesel güçler arasında ortaklıklarını derinleştirme konusunda artan bir ilgiyi gösterdi ve bunun ABD'nin Ortadoğu'daki rolü üzerindeki etkisi hakkındaki soruları gündeme getirdi. Son güvenlik düzenlemeleri, yıllarca süren Amerikan güvenilirliğinin gerilemesinin ardından yeni bir bölgesel düzenin oluşumu bağlamında yorumlanırken, birçok analist bunların mutlaka Amerika Birleşik Devletleri'nin yerini almak anlamına gelmediğini, aksine çok katmanlı güvenlik sistemleri kurmayı ve caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçladığını düşünüyor.

 Amerikan rolünün yeniden tanımlanması

Carter Doktrini, 46 yıldır bölgedeki Amerikan politikasının temel taşlarından birini oluşturdu. Bu doktrin, bir dış gücün Arap Körfezi'ni kontrol etme girişiminin Amerikan çıkarlarına yönelik saldırı teşkil edeceğini ve askeri güç de dahil olmak üzere gerekli bütün araçlarla karşılık verileceğini öngörüyordu. Son İran savaşı, Washington'un askeri müdahaleye hazır olduğunu gösterirken, özellikle Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın gerilimi azaltma ve savaşın yayılmasını önleme yönünde baskı yapması göz önüne alındığında, kararlarının bölgesel ortaklarının çıkarlarıyla tutarlılığı konusunda soru işaretlerini de gündeme getirdi.

Şimdiye kadar ABD, anlaşma konusunda net bir pozisyon açıklamadı. Ancak, Pentagon'un Körfez Ofisi'nin eski başkanı David Des Roches verdiği demeçte, ABD'nin, etkisiz çerçeveler haline gelmedikleri veya amaçlarından sapmadıkları sürece, ortakları arasında bölgesel iş birliğine dayalı güvenlik düzenlemelerini genel olarak memnuniyetle karşıladığını söyledi. “Bu durumda, Washington'un anlaşmayı, açıkça İsrail karşıtı bir tavır almadığı sürece memnuniyetle karşılayacağına inanıyorum” ifadelerini kullandı.

Mekke Anlaşması, Ortadoğu'nun “tamamen Amerikan liderliğindeki bir güvenlik sisteminden” uzaklaştığının bir göstergesi olarak görülse de Londra’daki King's College’de savunma çalışmaları profesörü olan Andreas Krieg, anlaşmanın Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın ABD'nin yerini almaya çalıştığı anlamına gelmediğini belirtti. Aksine, özellikle Washington'un bölgesel savaşları önleme, İsrail'i dizginleme veya İran saldırılarını caydırma konusunda yetersizliği göz önüne alındığında, kendi çıkarlarını korumak için güç ve kabiliyet geliştirmeye çalıştıklarını gösterdiğini belirtti.

Suudi Arabistanlı uluslararası ilişkiler araştırmacısı İyad el-Rifai, Mekke Anlaşması'nın, 2023'ten beri bölgeyi yeniden şekillendiren kümülatif yapısal dönüşümlere bir cevap olarak, ABD'nin bölgedeki rolünü sona erdirmek değil, yeniden tanımlamak sürecinin devamı olduğunu ifade etti. Bu durum, üç ülkenin İran ile savaş sonrası döneme hazırlanmasıyla birlikte ortaya çıktı; böylece savaş sonrası düzenlemelerde sadece pasif alıcılar değil, bölgenin geleceğini şekillendirmede aktif katılımcılar haline geliyorlar.

Caydırıcılığı güçlendirme ve yükü paylaşma

Mekke Anlaşması, mevcut bölgesel koşullardan ivme kazandı, ancak anlık bir karar değildi. Bu anlaşmadan önce, Riyad'ın Ağustos 2023'te ilk toplantısına ev sahipliği yaptığı Üçlü Savunma Komitesi kuruldu. Anlaşma, NATO'nun 5. Maddesine benzer şekilde, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendirirken, imzaya giden süreç, sürdürülebilir, kendi kendine yeten savunma yetenekleri oluşturmaya odaklandığını ortaya koyuyor. Suudi Arabistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Raid Karmali de anlaşmanın askeri bir eksen veya mezhepsel bir blok oluşturmadığını, nükleer emellerle veya silahlanma yarışıyla bağlantılı olmadığını vurgulayarak, bu yönü açıklığa kavuşturdu.

xcdvfrgt
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile anlaşmayı imzaladıktan sonra (AFP)

Resmî açıklamalara göre savunma sanayilerinde iş birliği, bunların yerelleştirilmesi ve bilimsel araştırmalar, Mekke Anlaşması'nın temel taşını oluşturuyor. Örneğin, Türkiye Kaan hayalet savaş uçağı geliştirme projesinin başarısına, Amerikan F-35 programından dışlanmasının ardından daha çok önem vermeye başladı. Projenin kendisi, Pakistanlı personelin geliştirilmesinde yer alması ve Suudi Arabistan'ın yatırım fırsatlarını ve üretiminin bir kısmını yerelleştirme olasılığını araştırması nedeniyle entegrasyon fırsatlarını yansıtıyor.

Anlaşma, ABD'nin ortakların güvenlik yüklerini paylaşması eğilimini güçlendirirken, Rifai, yeni düzenlemenin son on yıllarda bölgeye yönelik Amerikan stratejisindeki dalgalanmalarla daha yakından bağlantılı olduğunu belirtti. Irak Savaşı'ndan bu yana, birbirini takip eden yönetimlerin bazıları katılımı genişletmeye çalışırken, bazıları geri çekilmeyi ve Asya'ya odaklanmayı savundu; bu durum, ABD'nin Avrupa'da Rusya'ya yönelik politikasındaki kararsızlığa benziyor. Rifai, “katılım ve geri çekilme arasındaki bu gidip gelme, bölgedeki ülkeleri ilave güvenlik şemsiyeleri ve daha kendi kendine yeten çözümler aramaya yöneltti; özellikle de bölgenin zorluklarını en iyi anlayan ve bunları ele almak için siyasi, sosyal, tarihi ve kültürel meşruiyete sahip olan ülkeler oldukları için” değerlendirmesinde bulundu.

Birmingham Üniversitesi'nde araştırmacı olan Ömer Kerim yaptığı açıklamada, anlaşmanın bölgesel düzeyde güvenlik yüklerini paylaşmanın, ABD’nin müttefiklerinin ve ortaklarının bölgenin güvenliğine katkıda bulunmasını sağlamanın bir yolu olduğunu söyledi. Zira üç ülkeyi Washington'a bağlayan yakın bağlar, yeni anlaşmanın mevcut ABD merkezli güvenlik çerçevelerini tamamlayacağını gösteriyor. Ayrıca, üç ülke de savunma alanında Washington'a farklı derecelerde bağımlı olduğundan, bölgedeki ABD çıkarlarıyla doğrudan çelişen bir eylemde bulunmaları zor.

Statükonun korunması

Yeni güvenlik düzenlemeleri, İran savaşının sonuçlarından ayrılamaz. Kerim, üç ülkenin de statükoyu değiştirmeye çalışan güçleri caydırmada ve İran'ın hegemonik emellerini dizginlemede ortak bir çıkarı olduğunu düşünüyor. Bu emeller savaşın bir ürünü değil, ancak Kerim, İran'ın Hürmüz ve Bab’ul Mendeb Boğazlarındaki deniz trafiğini kontrol etmeye odaklanan yeni bir stratejik yaklaşımına işaret ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre üç ülkenin statükoyu koruma çıkarı, özellikle Amerikan rolünden etkilendi. Zira yaklaşık iki ay önce Tahran ile imzalanan mutabakat zaptı, Washington'un uzun süreli bir savaştan kaçınma ve seyrüseferi yeniden başlatma arzusunun, Hürmüz Boğazı'nda İran'a tavizler vermesine neden olabileceği endişelerini artırdı. Trump'ın hızlı bir anlaşma çağrısında bulunmasının ardından müzakerelerin yeniden başlamasıyla bu endişeler daha da arttı; Tahran ise zaman kazanmak için görüşmeleri uzatmayı sürdürdü.

Birmingham Üniversitesi'nden araştırmacı, anlaşmanın Tahran'a bölgeyi istikrarsızlaştırmak ve bölgesel hedeflerine ulaşmak için devlet dışı aktörleri kullanma modelinin hoş görülmeyeceği mesajını verdiğini belirtti. Yeni düzenlemenin, İran'ın bölge dışından gelen güçlerin müdahalesine itiraz etme gerekçesini zayıflattığını, çünkü Tahran'ın bölgesel güçler tarafından yönetilen bir güvenlik düzenlemesine meydan okumasının zor olduğunu belirtti.

İsrail de giderek daha iddialı ve genişleyen askeri davranışları nedeniyle üç ülke için ortak bir tehdit oluşturuyor. Kerim bu nedenle anlaşmanın, İsrail'in Afrika Boynuzu veya Maşrık’taki (Levant) eylemlerini tek taraflı olarak değil, önemli yeteneklere sahip devletleri zayıflatma veya egemenliklerini devlet dışı aktörler aracılığıyla çökertme girişimlerine karşı harekete geçmeye hazır olan üç yerleşik orta gücün kolektif olarak caydırabileceğini düşünüyor.

Karşılaştırmalı avantajlar ve özel motivasyonlar

Ortak bölgesel değerlendirmelerin ötesinde, anlaşmanın her taraf için özel motivasyonları bulunuyor. Des Roches bu motivasyonları şöyle açıklıyor; Suudi Arabistan İran ve vekillerinden gelen tehditlere karşı savunma yeteneklerini çeşitlendirmek ve geliştirmek için endüstriyel tabanlara sahip ortaklar istiyor. Türkiye, Avrupa'nın kendisini reddettiğini ve NATO ile ilişkilerinin gergin olduğunu hissettiği bir ortamda ittifak ağını genişletmeyi amaçlıyor. Nitekim Erdoğan hükümeti NATO’ya şüpheyle bakıyor ve darbe girişiminin bazı üyelerinin özellikle de Amerika Birleşik Devletleri tarafından desteklendiğine veya teşvik edildiğine inanıyor. Pakistan'a gelince, güvenlik doktrininde derine kök salmış olan “stratejik derinlik” kavramı, Hindistan'ın demografik ve coğrafi üstünlüğünü dengelemek için onu Riyad ve Ankara ile ortaklığını genişletmeye itiyor.

gbhyju
Araştırmacılar, üç ülkenin İran'ın hegemonik emellerini dizginleme konusunda ortak bir çıkarı olduğuna inanıyor (AFP)

ABD’li eski yetkili, Türk sanayisinin mühimmattan insansız hava araçlarına kadar uzandığını, Pakistan'ın ise 155 mm top mermisi gibi konvansiyonel askeri sanayide önemli yeteneklere sahip olduğunu belirtti. ABD ve diğer Batı ülkeleri arasında görülen önümüzdeki yıllarda silah ihracatına ilişkin daha fazla genel temkinlilik eğilimi göz önüne alındığında, Suudi Arabistan bu yeteneklerden faydalanabilir. Zira Batılı ülkelerin bu eğilimi, Riyad'ı kaynaklarını çeşitlendirmeye ve ihtiyaç duyulduğunda büyük miktarlarda mühimmata hızlı erişim sağlamaya itiyor. Öte yandan, Suudi Arabistan pazarı Türk ve Pakistan sanayileri için önemli fırsatlar sunuyor.

Üç ülke de anlaşmanın belirli ülkeleri hedef almadığını açıklarken, Türkiye Cumhurbaşkanlığı anlaşmanın “kardeş ülkelerin katılımına açık” olduğunu teyit etti ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Mısır'ın da katılacağını öngördü. Des Roches bunun muhtemel olduğuna inanıyor, ancak Kahire'nin özellikle ABD yardımını, özellikle de askeri yardımı, Kongre içinde olası herhangi bir adımdan koruma arzusunu göz önünde bulundurarak, İsrail'in endişeleri yatışana kadar katılmayı erteleyebileceğini düşünüyor.

Anlaşmanın genişleme potansiyeli, Rifai'nin bunu “zorunluluk ittifakı” olarak tanımlamasıyla örtüşüyor. İttifaklar ortak kimliğe dayanabilir veya stratejik ortamın gereklilikleri tarafından dayatılabilirken, bu yeni ittifak her iki unsuru da birleştiriyor. Üç İslam ülkesini içeriyor, ancak öncelikle 2023'ten bu yana Ortadoğu'nun sahne olduğu yapısal dönüşümlere yanıt veriyor; bu dönüşümler geçici askeri çatışmaların ötesine geçerek güç dengesindeki değişimleri, devletlerin saldırı ve savunma yeteneklerini, nüfuz ve kontrol sınırlarını ve hatta siyasi ve coğrafi haritaları kapsamaya başladı. Bu nedenle, Rifai’ye göre anlaşma bir güç gösterisi değil, bu dönüşümlere bir yanıt niteliğinde.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir."


Mekke Ortak Savunma Anlaşması… Yeni bir bölgesel güvenlik denklemine doğru

Fotoğraf: Reuters/SPA
Fotoğraf: Reuters/SPA
TT

Mekke Ortak Savunma Anlaşması… Yeni bir bölgesel güvenlik denklemine doğru

Fotoğraf: Reuters/SPA
Fotoğraf: Reuters/SPA

Prof. Dr. Faysal b. Abdurrahman Usra / Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ateşesi

Mekke, tarih boyunca Müslümanların yalnızca ibadetlerini yerine getirmek için bir araya geldiği bir mekân olmadı; aynı zamanda İslam dünyası halkları arasındaki birlik, dayanışma ve yakınlaşmanın sembolü oldu ve olmaya devam ediyor. Bu derin anlam, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan tarafından imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na, geleneksel askeri anlaşmaların sınırlarını aşan bir önem kazandırıyor. Anlaşma, bölgesel güvenlik ve stratejik iş birliği anlayışına ilişkin yeni bir çerçeve ortaya koyuyor.

7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalanan üçlü anlaşma, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesi temel ilkesine dayanıyor. Bu yaklaşım, kolektif caydırıcılık anlayışını güçlendirirken, önemli siyasi, askeri, ekonomik ve jeopolitik ağırlığa sahip üç bölgesel güç arasında savunma ve güvenlik alanındaki koordinasyonun daha geniş bir çerçeveye taşınmasının önünü açıyor.

Mekke… Mekânın sembolik anlamından anlaşmanın simgesine

Bu büyüklükteki bir anlaşmanın imzalanması için Mekke’nin seçilmesi, derin siyasi bağlama sahip sembolik anlamlar taşıyor.

Mekke, siyasi veya askeri bir başkent değil; İslam dünyasının kalbi ve Müslümanların en kutsal mekânlarının bulunduğu şehir. Bu nedenle anlaşmanın Mekke adıyla anılması, ona özel bir sembolik boyut kazandırırken, üç ülke arasındaki iş birliğinin saldırı amaçlı bir girişim ya da belirli bir ülkeye karşı yöneltilmiş bir ittifak değil, güvenlik ve istikrarı korumaya yönelik savunma iş birliği olarak sunulmak istendiğini ortaya koyuyor.

Üç ülkenin özellikle vurgulamak istediği mesajın önemi de burada ortaya çıkıyor: Anlaşma, doğası gereği savunma amaçlı ve belirli bir tarafla savaş ya da çatışma ilanı niteliği taşımıyor. Raporlarda, anlaşmaya imza atan ülkelerin metnin savunma niteliğini özellikle vurguladıkları, bunun bir askeri blok oluşturma veya mezhep temelli bir proje anlamına gelmediğinin de altını çizdikleri belirtildi.

‘Birine yapılan saldırı, herkese yapılmış saldırıdır’ ilkesi

Anlaşmanın temel ilkesi, bölgesel caydırıcılık anlayışında önemli bir dönüşüme işaret ediyor. Açıklanan çerçeveye göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkenin tamamına yönelik bir saldırı olarak değerlendirilecek.

Bu ilke, her saldırının otomatik olarak kapsamlı bir savaşa veya diğer iki ülkenin bölgeye asker göndermesine yol açacağı anlamına gelmiyor. Zira anlaşmanın uygulamaya ilişkin ayrıntıları ile öngördüğü somut askeri yükümlülükler, nasıl hayata geçirileceğinin belirlenmesinde kritik önem taşıyor.

Ancak stratejik açıdan bakıldığında, bu ilkenin varlığı dahi üç ülkeden herhangi birini hedef alma düşüncesinin maliyetini artırıyor. Çünkü karşı tarafın hesaplamaları artık tek bir ülkenin kapasitesiyle sınırlı kalmayacak; siyasi, askeri, teknolojik ve ekonomik kapasitelere sahip bir bütünün gücünü dikkate almak zorunda kalacak.

Bu noktada kolektif caydırıcılık, anlaşmanın ortaya çıkarabileceği en önemli sonuçlardan biri olarak öne çıkıyor.

Üç güç... Birbirini tamamlayıcı yetenekler

Anlaşmanın önemi, öncelikle üç ülkenin sahip olduğu özelliklerden kaynaklanıyor.

Suudi Arabistan, büyük ekonomik ve siyasi ağırlığının yanı sıra son derece önemli bir coğrafi konuma ve gelişmiş askeri kapasiteye sahip. Riyad ayrıca Körfez, Kızıldeniz ve Arap-İslam dünyasının güvenliğinde merkezi bir rol üstleniyor.

Türkiye ise giderek büyüyen bir savunma sanayii altyapısına, geniş askeri deneyime ve Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan stratejik bir konuma sahip. Bunun yanı sıra NATO üyeliği de Türkiye’ye ayrı bir stratejik ağırlık kazandırıyor.

Pakistan ise dünyanın en büyük ordularından birine sahip olması ve uzun yıllara dayanan askeri operasyon tecrübesinin yanı sıra Güney Asya’daki coğrafi konumu ve Suudi Arabistan ile sahip olduğu tarihi ve askeri ilişkiler nedeniyle denkleme önemli bir unsur ekliyor.

Dolayısıyla anlaşmanın gerçek değeri yalnızca asker veya askeri teçhizatın niceliğinde değil, üç ülkenin sahip olduğu güç unsurlarının birbirini tamamlamasında yatıyor.

Bu anlaşma bir ‘İslami NATO’ değil

Anlaşmayı sansasyonel medya başlıklarından uzak, objektif bir şekilde değerlendirmek önem taşıyor.

Bazı yorumlar anlaşmayı şimdiden İslami NATO’nun çekirdeği olarak nitelendirmeye başladı. Ancak bu tanımın ihtiyatla ele alınması gerekiyor. Zira askeri ittifaklar, hukuki yükümlülüklerinin niteliği, karar alma mekanizmaları ve güç kullanma kuralları bakımından birbirinden farklılık gösteriyor.

Raporlara göre mevcut anlaşma, yayımlanan ayrıntılar itibarıyla NATO’nun kolektif savunma sistemine benzer kapsamlı ve ayrıntılı askeri yükümlülükler içermiyor. Bu nedenle anlaşmayı, ortak savunma, caydırıcılık ve güvenlik iş birliği alanlarında oluşturulmuş üçlü bir çerçeve olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Söz konusu çerçevenin gelecekte üç ülkenin alacağı kararlara bağlı olarak daha da geliştirilmesi mümkün.

Bu tanımlama, daha gerçekçi bir yaklaşım sunuyor. Zira anlaşmanın ilerleyen dönemde gelişmesinin önünü açık bırakırken, imza aşamasında henüz resmen açıklanmamış yükümlülüklerin metne atfedilmesini de önlüyor.

Neden şimdi?

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı, ortaya çıktığı bölgesel ve uluslararası güvenlik ortamından bağımsız değerlendirmek mümkün değil.

Ortadoğu, silahlı çatışmaların yanı sıra deniz ve enerji güvenliği, füze ve insansız hava araçları (İHA), siber güvenlik ile bölgesel ve uluslararası rekabetin iç içe geçtiği son derece karmaşık bir dönemden geçiyor.

Uluslararası sistemde yaşanan hızlı dönüşümler de giderek daha fazla bölgesel gücü, güvenliğin sağlanmasında büyük güçlere bağımlılık anlayışını yeniden değerlendirmeye yöneltiyor.

Bu çerçevede Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölge ülkelerinin kendi savunma ve güvenlik kapasitelerini güçlendirmesine ve çok taraflı ortaklıklar geliştirmesine yönelik daha geniş bir eğilimin parçası olarak öne çıkıyor.

Uluslararası analizlere göre anlaşma, bölge ülkeleri üzerindeki güvenlik baskılarının arttığı bir dönemde imzalandı. Bu yönüyle anlaşma, bölgesel koordinasyon ve caydırıcılık düzeyini artırmaya yönelik bir girişim niteliği taşıyor.

Suudi Arabistan… İttifaklara bağımlılıktan ortaklık ağının inşasına

Suudi Arabistan açısından anlaşma, tek bir müttefiki tercih etmeye dayanmayan, savunma ve güvenlik alanındaki ortaklıkların çeşitlendirilmesini öngören daha geniş bir stratejik sürecin parçası olarak değerlendirilebilir.

Suudi Arabistan, ABD ile stratejik ilişkilere sahip olmasının yanı sıra son yıllarda aralarında Türkiye ve Pakistan’ın da bulunduğu çok sayıda ülkeyle savunma ve teknoloji alanlarında ileri düzeyde ilişkiler geliştirdi.

Üçlü anlaşmadan önce, Eylül 2025’te Suudi Arabistan ile Pakistan arasında stratejik savunma anlaşması imzalanmış ve bu anlaşmada da taraflardan birine yönelik saldırının diğerine yönelik saldırı olarak kabul edilmesi öngörülmüştü. Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki askeri iş birliğinde daha sonraki dönemde de somut gelişmeler yaşandı. Bu kapsamda Pakistan’a ait bir hava kuvvetleri birliği, ikili anlaşma çerçevesinde Nisan 2026’da Suudi Arabistan’a ulaştı.

Bu açıdan söz konusu anlaşma, Suudi Arabistan’ın güvenlik ağını ve savunma ortaklıklarını genişletme sürecinde yeni bir aşama olarak değerlendirilebilir.

Türkiye… Farklı bir ağırlığa sahip stratejik ortak

Türkiye’nin anlaşmaya katılması son derece önemli bir unsur oluşturuyor.

Türkiye yalnızca bölgesel bir askeri güç değil, aynı zamanda NATO üyesi bir ülke. Ayrıca İHA’lar, havacılık ve denizcilik sanayileri ile savunma sistemleri başta olmak üzere çeşitli alanlarda giderek büyüyen ve gelişmiş bir savunma sanayiine sahip.

Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler de son yıllarda ekonomik, siyasi ve savunma alanlarında daha derin bir iş birliği düzeyine doğru kademeli olarak ilerledi.

Dolayısıyla Türkiye’nin Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nda yer alması, ortaya çıkan yeni güvenlik düzenlemesine Avrupa-Asya boyutu kazandırırken, anlaşmanın yalnızca Körfez bölgesiyle sınırlı olmayan daha geniş bir jeopolitik boyut kazanmasını sağlıyor.

Pakistan… Askeri ve stratejik derinlik

Pakistan ise anlaşmaya farklı bir güç unsuru kazandırıyor.

Ülke, geniş askeri tecrübeye ve gelişmiş savunma ile füze kapasitesine sahip olmasının yanı sıra güvenlik krizlerinin yönetimi konusunda da uzun yıllara dayanan bir deneyim taşıyor.

Ancak Pakistan’ın anlaşmaya katılımını nükleer silah meselesine indirgemek doğru değil.

Suudi Arabistan için bir ‘nükleer şemsiye’ oluşturulmasından söz etmek veya anlaşmayı örtülü bir nükleer paylaşım ilanı olarak değerlendirmek, yayımlanan resmi ayrıntılarla desteklenmiyor. Daha doğru olan, Pakistan’ın sahip olduğu kapsamlı stratejik kapasitenin anlaşmanın caydırıcılık ve siyasi ağırlığını artırdığını belirtmek; henüz resmi olarak açıklanmamış nükleer yükümlülükler bulunduğu varsayımında bulunmamaktır.

Savunma sanayii… Belki de en önemli boyut

Anlaşmanın doğrudan askeri boyutu, tablonun yalnızca bir bölümünü oluşturuyor olabilir.

Anlaşmanın sunduğu en büyük fırsat ise üç ülke arasında savunma sanayii alanında bir iş birliği mekanizması kurulması olabilir.

Bu kapsamda şu alanlarda ortak projeler gündeme gelebilir:

- Havacılık ve uzay sanayii

- İHA’lar

- Hava savunma sistemleri

- Siber güvenlik

- Askeri yapay zekâ

- Sensör ve gözetleme sistemleri

- Denizcilik ve deniz savunma sanayii

- Eğitim ve simülasyon

- Savunma alanında araştırma ve geliştirme

Bu yaklaşım, Suudi Arabistan’ın askeri sanayiyi yerlileştirme ve ulusal teknolojik kapasitesini güçlendirme hedefiyle de doğrudan örtüşüyor.

Anlaşmanın zaman içinde yalnızca ortak savunmaya yönelik siyasi bir çerçeve olmaktan çıkarak güvenlik, teknoloji ve savunma sanayiini kapsayan bütünleşik bir yapıya dönüşmesi mümkün.

Anlaşma genişleyecek mi?

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından en önemli soru, anlaşmanın üçlü yapısını koruyup korumayacağı ya da daha geniş bir çerçeveye dönüşüp dönüşmeyeceği.

Bu soruya kesin bir yanıt vermek için henüz erken.

Ancak Pakistan Savunma Bakanı’nın son dönemde yaptığı ve daha geniş kapsamlı bir İslam ülkeleri ittifakı kurulmasının önemine dikkat çektiği açıklamalar, daha fazla ülkenin dahil olacağı bir güvenlik iş birliğinin genişletilmesine yönelik siyasi bir tartışmanın bulunduğunu gösteriyor.

Gelecekte en gerçekçi model, kapalı bir askeri ittifak oluşturmak yerine farklı ülkelerin çıkarları, kapasiteleri ve hukuki yükümlülükleri doğrultusunda farklı düzeylerde katılım sağlayabileceği esnek bir güvenlik ağı oluşturulması olabilir.

Caydırıcılık ve barış arasında

Üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan biri, askeri gücün her zaman savaşma arzusunu ifade etmediğidir.

Aksine caydırıcılık anlayışının temelinde tam olarak bunun tersi yatar: Saldırının maliyeti ne kadar yükselirse, böyle bir girişimde bulunma ihtimali de o kadar azalır.

Bu açıdan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, daha dengeli bir güvenlik ortamı oluşturma çabası olarak değerlendirilebilir. Bu anlayışta askeri seçenek ilk başvurulacak araç değil, saldırıları caydırmanın ve istikrarı korumanın bir vasıtası olarak görülüyor.

Bu yaklaşım, savunma kapasitesinin güçlendirilmesiyle eş zamanlı olarak diyalog ve diplomasinin de geliştirilmesine duyulan acil ihtiyaçla örtüşüyor.

Mekke… Siyasi ve kültürel bir mesaj

Anlaşmanın belki de en ayırt edici yönü, adını Mekke’den alması.

Suudi Arabistan, Mekke’yi dünyaya yalnızca dini bir merkez olarak değil, aynı zamanda birlik, yakınlaşma ve barışın sembolü olarak sunuyor.

Bu nedenle Mekke Ortak Savunma Anlaşması, askeri iş birliğinin ötesinde daha geniş bir mesaj taşıyabilir: ortak güvenlik, devletlerin egemenliğine saygı, halkların korunması ve bölgesel istikrarın desteklenmesi.

Sınır aşan tehditlerin giderek arttığı bir dünyada, siber savaşlardan terörizme, İHA’lardan deniz geçiş yollarının korunmasına ve enerji güvenliğine kadar uzanan çok sayıda risk karşısında güvenlik kavramı da artık yalnızca askeri bir mesele olmaktan çıkmış durumda.

Daha bağımsız bir bölgesel güvenlik sistemine doğru

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel ilişkilerde yeni bir sürecin başlangıcı olabilir. Ancak anlaşmanın imzalanmış olması, tek başına sahip olduğu potansiyelin tamamını hayata geçirmesini sağlamayacak.

Anlaşmanın gerçek başarısı; ortak tatbikatlar, istihbarat ve bilgi paylaşımı, hava savunma koordinasyonu, siber güvenlik alanında iş birliği, savunma sanayilerinin geliştirilmesi, bilimsel araştırmalar, kritik altyapıların korunması ve afetlerle krizlere ortak müdahale gibi somut mekanizmalar ortaya koyup koyamayacağıyla ölçülecek.

Bütün bunlardan daha önemlisi ise üç ülke arasında siyasi ve kurumsal güvenin tesis edilmesi.

Çünkü savunma anlaşmaları yalnızca orduların gücüyle başarılı olmaz; siyasi iradeyi kalıcı kurumlara ve sürdürülebilir mekanizmalara dönüştürebilme kapasitesi de belirleyici olur.

Sonuç

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ittifakların eksik olmadığı bir bölgede imzalanan yeni bir askeri belgeden ibaret değil; bölgesel güçlerin güvenliklerini ve geleceklerini ele alma biçimlerinde yaşanan daha geniş kapsamlı bir dönüşümün göstergesi niteliğinde.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın her biri farklı güç unsurlarına sahip. Bu unsurların bir araya gelmesi, önemli bir stratejik ağırlığa sahip yeni bir denklem ortaya çıkarabilir.

Daha da önemlisi, anlaşma; ortaklık, caydırıcılık, kapasite paylaşımı, teknolojinin yerlileştirilmesi ve ittifakların çeşitlendirilmesine dayanan, aynı zamanda diplomasi kapısını açık tutan yeni bir bölgesel güvenlik anlayışının önünü açıyor.

Yüzyıllardır Müslümanların birlik anlayışı etrafında buluştuğu Mekke’den verilen çağdaş siyasi mesaj ise açık: 21. yüzyılda güvenlik yalnızca güç yoluyla değil, iş birliği, güven, bütünleşme ve ortak çıkarları koruma kapasitesiyle inşa edilecek.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın önündeki asıl sınama ise imzanın sembolik anlamından uygulama gücüne, siyasi mutabakattan caydırıcılık ve istikrarı sağlayabilecek kurumsal bir yapıya geçişi gerçekleştirmek olacak. Bu süreç, üç ülkenin yanı sıra bölgenin ve İslam dünyasının güvenliğine de hizmet etmeyi amaçlıyor.


SAL, Suudi Arabistan’ın küresel bir lojistik merkezi olarak konumunu pekiştirmek için uluslararası genişlemeye odaklanıyor

Suudi Arabistan merkezli SAL şirketi, uluslararası varlığa sahip entegre bir lojistik platformuna dönüşmeyi hedefliyor. (Şarku’l Avsat)
Suudi Arabistan merkezli SAL şirketi, uluslararası varlığa sahip entegre bir lojistik platformuna dönüşmeyi hedefliyor. (Şarku’l Avsat)
TT

SAL, Suudi Arabistan’ın küresel bir lojistik merkezi olarak konumunu pekiştirmek için uluslararası genişlemeye odaklanıyor

Suudi Arabistan merkezli SAL şirketi, uluslararası varlığa sahip entegre bir lojistik platformuna dönüşmeyi hedefliyor. (Şarku’l Avsat)
Suudi Arabistan merkezli SAL şirketi, uluslararası varlığa sahip entegre bir lojistik platformuna dönüşmeyi hedefliyor. (Şarku’l Avsat)

Suudi Lojistik Hizmetleri Şirketi (SAL) CEO’su Omar Hariri, şirketin Suudi Arabistan bağlantılı ticaret koridorlarını destekleyen ölçülü yatırım ve satın almalar yoluyla ülke dışına açılmanın yanı sıra kargo yer hizmetleri, lojistik hizmetler ve SAL lojistik bölgelerindeki faaliyetlerini geliştirmeye dayalı, uluslararası varlığa sahip entegre bir lojistik platformuna dönüşmeyi hedefleyen bir genişleme stratejisini uygulamaya devam ettiğini bildirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Hariri, kargo yer hizmetleri sektörünün önümüzdeki yıllarda da şirketin gelirlerinin ana sütunu olmayı sürdüreceğini, ancak lojistik hizmetler sektörünün katkısının kademeli olarak artmasının yanı sıra SAL lojistik bölgesinin de uzun vadeli büyüme için ek bir itici güce dönüşmesinin beklendiğini ifade etti.

Hacim artışı

Hariri, şirketin fiyatlandırma disiplinini koruyup operasyonel verimliliği artırırken havayolu şirketlerinden oluşan müşteri tabanını genişletmeye, elleçleme hacimlerini büyütmeye ve kargo karmasını iyileştirmeye devam ettiğini belirtti. SAL’ın nitelikli satın almalar yoluyla büyüme fırsatlarını da incelediğini kaydeden Hariri, bunun son örneğinin Belçika’daki Aviapartner Liege SA şirketinin satın alınması olduğunu ifade etti.

Lojistik hizmetler sektörünün depolama merkezlerinin yüksek doluluk oranları, sözleşmeli lojistik hizmetlerindeki genişleme ve karayolu bağlantı hizmetlerindeki büyümenin etkisiyle gelecekteki en önemli büyüme itici güçlerinden birini temsil ettiğini ekleyen Hariri, sektörün faaliyet kârlılığındaki sürekli iyileşmeyle birlikte gelirlerde çift haneli büyüme kaydetmeye devam ettiğini bildirdi.

Finansal sonuçlar

Finansal sonuçlara değinen Hariri, SAL’ın 2026 yılı ikinci çeyreğinde tarihinin en iyi çeyreklik performansını kaydettiğini belirtti. Bu dönemde gelirler yüzde 30 artışla 512 milyon riyale (136,5 milyon dolar) ulaşırken, faaliyet kârı yüzde 24 büyüyerek 213 milyon riyal (56,8 milyon dolar) seviyesinde gerçekleşti. Şirketin net kârı yüzde 18 artışla 191 milyon riyale (50,9 milyon dolar) yükselirken, faaliyet kâr marjı ise yüzde 41,6 oldu.

sdfgt
SAL şirketinin CEO’su Omar Hariri (Şarku’l Avsat)

Gelirlerdeki büyümenin kârdan daha hızlı gerçekleşmesinin, yapısı gereği daha yüksek operasyonel maliyet gerektiren lojistik hizmetler faaliyetlerinin genişlemesinden ve gelecek büyüme aşamalarına hazırlık amacıyla altyapı ile operasyonel kapasiteye yapılan yatırımların sürdürülmesinden kaynaklandığını açıkladı.

Hariri, şirketin yılın ikinci yarısındaki performansının bölgedeki operasyonel çevrenin seyri, ithalat talebi, elleçleme hacimleri, kargo karması, lojistik hizmetler ve SAL lojistik bölgesi projelerindeki ilerleme ile uluslararası genişleme planları gibi çeşitli faktörlerden etkileneceğini belirtti.

Lojistik hizmetler ile kargo yer hizmetlerini birbirine rakip iki sektör olarak değil, tek bir ekosistemin birbirini tamamlayan unsurları olarak gördüklerini vurgulayan Hariri, amacın kargo elleçlemeden depolama, dağıtım, sözleşmeli lojistik ve karayolu bağlantı hizmetlerine kadar uzanan entegre lojistik çözümleri sunmak olduğunu kaydetti. Hariri, bu yaklaşımın yer hizmetleri sektörünün merkezi rolüne halel getirmeksizin gelir kaynaklarının çeşitliliğini artırdığını ifade etti.

Jeopolitik gerilimler

Bölgedeki jeopolitik gerilimlerin etkisine değinen Hariri, bazı havayolu şirketlerinin hava sahası kullanımında karşılaştığı kısıtlamalar nedeniyle bu durumun SAL’ın operasyonlarına yansımasının sınırlı ve geçici olduğunu, esas olarak bazı kargo rotalarının yeniden yönlendirilmesi ve kapasite yönetimiyle sınırlı kaldığını açıkladı.

Şirketin Suudi Arabistan’daki havalimanlarında sahip olduğu geniş operasyonel altyapı ile saha ekiplerinin esnekliğinin hizmet sürekliliğinin korunmasına ve kargo akışlarının etkin bir şekilde yeniden yönlendirilmesine katkı sağladığını belirten Hariri, havayolu şirketlerinin kademeli olarak normal operasyonlarına dönmesiyle birlikte hareketliliğin ikinci çeyreğin başından itibaren yeniden ivme kazanmaya başladığına dikkat çekti.

Hariri, bu gelişmelerin Suudi Arabistan’ın Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan stratejik konumundan ve lojistik altyapıya yapılan büyük yatırımlardan yararlanarak yüksek güvenilirliğe sahip bir lojistik merkezi olarak önemini ortaya koyduğunu ifade etti.

Dış genişleme

Uluslararası genişleme planları çerçevesinde Hariri, SAL’ın ikinci çeyrekte şirketin uluslararası yatırımlarını yönetecek bir holding platformu olarak Hollanda merkezli SAL International Ground Services B.V. şirketini kurduğunu açıkladı. Hariri, büyüme stratejisinin yalnızca coğrafi yayılıma değil, Suudi Arabistan bağlantılı ticaret koridorlarına hizmet etmeye dayandığını vurguladı.

Şirketin Aviapartner Liege şirketini satın almasının, Belçika’nın en büyük, Avrupa’nın ise en büyük beşinci kargo havalimanı olan Liege Havalimanı aracılığıyla SAL’a Avrupa’nın en önemli hava kargo merkezlerinden birinde ülke dışındaki ilk operasyonel platformunu kazandırdığını belirten Hariri, bu hamlenin Suudi Arabistan’ın küresel ticaret koridorlarıyla olan bağını güçlendirdiğini ve şirketin müşteri tabanı ile uluslararası havayolu şirketleriyle olan ilişkilerini genişlettiğini ifade etti.

Hariri, şirketin şu aşamada bu satın almanın entegrasyonuna ve operasyonel ile stratejik hedeflerine ulaşmaya odaklandığını, gelecekte ise ölçülü ve disiplinli bir yaklaşım çerçevesinde yeni satın almalar yapma seçeneğini açık tuttuğunu kaydetti.

Havacılık sektörü

Suudi havacılık sektörüne ilişkin olarak Hariri, sektörde yaşanan büyük genişlemenin yeni havayolu şirketlerinin pazara girmesi, uçuş sayılarının ve uluslararası destinasyonların artmasıyla birlikte SAL’ın iş hacminin büyümesi için doğrudan bir fırsat sunduğunu doğruladı.

Şirketin ikinci çeyrekte Singapore Airlines, Çinli SF Group ile Özbekistan merkezli Fly Khiva ve Centrum Air gruplarıyla yeni anlaşmalar imzaladığını belirten Hariri, bu adımların elleçleme hacimlerini artırdığını ve müşteri tabanını çeşitlendirdiğini ifade etti.

SAL’ın Suudi Arabistan’daki havalimanlarında operasyonel kapasitelerini artırmaya, SAL lojistik bölgesini geliştirmeye ve verimlilik ile üretkenliği yükseltmek amacıyla ileri dijital çözümleri benimsemeye yönelik yatırımlarına devam ettiğini ekleyen Hariri, Yönetim Kurulu’nun havacılık ve lojistik sektöründe beklenen büyümeyi karşılamaya yönelik şirket hazır bulunuşluğunu sağlamak adına özel yatırımları onayladığını bildirdi.

SAL 2030 Vizyonu

Şirketin 2030 vizyonuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan Hariri, SAL’ın Suudi Arabistan bağlantılı ticaret akışına hizmet eden uluslararası bir operasyonel varlık inşa ederken, kargo yer hizmetleri ve lojistik alanında entegre bir platform sunan ulusal bir lojistik lideri olmayı hedeflediğini söyledi.

Şirketin amacının sadece hacim büyütmek adına coğrafi genişleme sağlamak olmadığını vurgulayan Hariri, Suudi Arabistan merkezli, Krallık’ın ticaret koridorlarına hizmet veren noktalara uzanan bir operasyonel ağ kurmayı hedeflediklerini belirtti. Hariri, hizmet kalitesini ve finansal disiplini koruyarak atılan bu adımların, Suudi Arabistan’ın küresel bir lojistik merkezi olma yönündeki Vizyon 2030 hedeflerini desteklediğini ifade etti.