İki devletli çözüm mü tek devletli kriz mi?

Arap-İsrail barışını sağlamanın önündeki engel Tel Aviv'in politikalarıydı

23 Şubat 2017 tarihinde çekilen, Batı Şeria'nın Ramallah kentine giden ana yoldaki reklam panosunda kimin astığı bilinmeyen üzerinde ‘eğer iki devlet mi yoksa tek devlet mi diye seçecek olsaydım benim seçimim tek devletten yana olurdu’ yazışı bir afiş (AFP)
23 Şubat 2017 tarihinde çekilen, Batı Şeria'nın Ramallah kentine giden ana yoldaki reklam panosunda kimin astığı bilinmeyen üzerinde ‘eğer iki devlet mi yoksa tek devlet mi diye seçecek olsaydım benim seçimim tek devletten yana olurdu’ yazışı bir afiş (AFP)
TT

İki devletli çözüm mü tek devletli kriz mi?

23 Şubat 2017 tarihinde çekilen, Batı Şeria'nın Ramallah kentine giden ana yoldaki reklam panosunda kimin astığı bilinmeyen üzerinde ‘eğer iki devlet mi yoksa tek devlet mi diye seçecek olsaydım benim seçimim tek devletten yana olurdu’ yazışı bir afiş (AFP)
23 Şubat 2017 tarihinde çekilen, Batı Şeria'nın Ramallah kentine giden ana yoldaki reklam panosunda kimin astığı bilinmeyen üzerinde ‘eğer iki devlet mi yoksa tek devlet mi diye seçecek olsaydım benim seçimim tek devletten yana olurdu’ yazışı bir afiş (AFP)

Nebil Fehmi
Filistinliler ve İsrailliler, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararları ve 1991 Madrid Barış Konferansı sonuçları çerçevesinde Filistinlilere başkenti Doğu Kudüs olan, 4 Haziran 1967 sınırlarında bağımsız bir devlet kurmaları fırsatı veren iki devletli bir çözüme yakın bir tarihte ulaşmanın imkansız olduğu konusunda hemfikirler.
İsrail’in Batı Şeria'da devam eden devasa yerleşim çalışmalarıyla iki devletli çözümün başarıya ulaşması şansının yıldan yıla azaldığını herkes biliyor.
Farklı alanlardaki bazı düşünürler, Filistinlilerin ve İsraillileri tek bir kara parçasında ve ortak bir kimlikle bir araya getiren ‘tek devletli bir çözüme’ ulaşmanın daha muhtemel olduğunu öne sürüyorlar.
Burada, bu fikrin savunucuları arasında tek devletin anlamı, önemi, biçimi ve bileşenleriyle ilgili tutumlar, görüşler ve hedefler noktasında bir tutarsızlık olduğunu görüyoruz. Bu alternatifi bir ‘çözüm’ olarak tanımlamayı zorlaştıran en önemli anlaşmazlıklardan biri, her iki tarafta da tek devletli çözümü kullanmaya çalışan çok az kişinin olması. Taraflar, iki halkı ortak bir kimlik etrafında birleştirmeye değil, diğer ulusal kimlik yerine kendi ulusal kimliğine öncelik vermeye çalışıyor. İsrail, yerinden etme ve güvenlik ablukasıyla Filistin ise kademeli demografik üstünlüğüyle kendi kimliğinin üstünlüğü için çabalıyor.
Bu şaşırtıcı bir durum değil. Çünkü Filistin-İsrail çatışması, her ikisinin de tartışmalı bir toprak üzerinde kendi ulusal kimliklerinin dayatılmasına bağlı kalmaları etrafında yaşanıyor. Bazıları Filistinlilerin meşru amacının başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devleti kurmak olduğunda ısrar ediyor. Ki ben de bu konuda onlara katılıyorum, ancak sadece haklı oldukları için bunun gerçeğe dönüşeceğini düşünenler yanılıyorlar.
Bunun en büyük kanıtı, İsrail’in onlarca yıldır yerleşim birimleri ile yayılmacı politikasına devam etmesidir. Oysa Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde bir Filistin devleti kurulmasını öngören BM’nin 29 Kasım 1947 tarihli 181 sayılı Bölünme Kararı uyarınca İsrail tahsis edilen toprak Filistin topraklarının yüzde 22'si ile sınırlıydı. Bir Yahudi ve bir Filistin devletinin kurulması çağrısı, gerçeğe dönüştürülmek için hiçbir çaba gösterilmezse zaman tek başına gerçeği tatmin edemez ve hatta hukuki temelleri bile korumaz.
Diğerleri ise tek devletli çözümü kabul etmelerini savunmak amacıyla sadece Filistinlilerin bir oldu-bittiyi reddederek bir çözüme ulaşma fırsatlarını kaçırdıklarını iddia ediyorlar. Ayrıca İsrail'in eski Dışişleri Bakanı Abba Eban’ın açıklamasını aktararak Filistinlilerden öneriyi siyasi gerçekçilik perspektifinden, hukuka ve haklara tamamen aykırı da olsa kabul etmelerini istiyorlar. Ancak bunu istemeye hakları yok. Çünkü öne sürdükleri örnekler daha çok Filistinlilerin topraklarının ellerinden alındığı feci koşullar bağlamında olduğundan bunu kabul etmemeleri son derece doğal.
Filistinlilerin ve Arapların hatası, o sırada haksız ve gayri meşru oldu-bittileri reddetmek değil, fırsat buldukça topraklarını geri almamak, daha fazlasını kaybetmek ve bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulmasına yönelik haklarını kullanmak için farklı yollardan çabalarını sürdürmemekti. İsrail, ulusal kimliğin korunması ve sağlamlaştırılmasının yanı sıra toprakların geri kazanılması bağlamında kaldığı sürece dış temaslarında ve sahaya yasadışı bir oldu-bitti dayatmada her zaman adım atma ve fırsat yakalama konusunda iyi oldu.
Filistin’in merhum Devlet Başkanı Yaser Arafat'ın 1970'lerde Filistin devletinin kurulmasını, davalarını ve İsrail'in Arap topraklarından çekilmesini barış çabalarının merkezine koyup Filistin'in barışa olan bağlılığını vurgulayarak BMGK’nın 242 sayılı kararını kabul ederek sergilediği tutumu takdir ettiğimi belirtmek isterim. Bu, bilgeliğini, uluslararası gerçekliğe dair sağlam bir okuma yaptığını, Filistinlilerin haklarına zarar vermeyen, aksine onu destekleyen zor kararlar almadaki siyasi cesaretini yansıtan bir tutumdu.
Ayrıca Ebu Mazen’i de (Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın künyesi) çatışmanın var olduğunu, ancak çatışma araçlarının ve yollarının çok olduğunu değerlendiren ve İsrail'in bir oldu-bittiyi hiçbir karşılık bulmadan dayatmasının Filistin’in çıkarları için bir tehlike olduğunu tahmin eden siyasi okuması ve birinci intifadanın ardından 1993 yılında Oslo Anlaşmalarının imzalanmasıyla sona eren Filistin-İsrail müzakere sürecini zorlama konusundaki cesareti için takdir ediyorum.
Elbette bu, Filistin tarafının hedeflerine ilerlemesinde önemli bir manevra alan sağlayacak bazı önerilerde eksik kaldığı ve yanılmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin Arafat'ın 2000 yılında ABD’nin eski Başkanı Bill Clinton'ın öne sürdüğü maddeleri çekinceli de olsa kabul etmesi ve Filistin devletini bunların üzerine inşa etmesi daha iyi olurdu. Aynı şekilde İsrail’in eski Başbakanı Ehud Olmert'in Ebu Mazen'e Kudüs ve diğer şehirler hakkındaki önerileri, Filistin'in Doğu Kudüs'te bir başkent kurma arzusunu netleştirecek, ele geçirilmesi ve yatırım yapılması gereken tarihi ve olumlu bir fırsattı.
Arap-İsrail barışını sağlamanın önündeki engel Tel Aviv'in politikalarıydı. Bu politikaların çoğu, 1967 sınırlarında bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemezken bazı politikaları tek devletli çözümü, tek devlet çerçevesinde ortak bir ulusal kimlik sağlayan bir çözüm olarak değil, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik umutları söndürmenin bir yolu olarak görüyor. Bu politikalar, İsrail kimliğinden vazgeçme fikrinin yanından dahi geçmiyor.
Merkez sağcı İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz, geçtiğimiz günlerde İsrail Devleti'nin ‘iki uluslu’ bir devlet olmayacağını ve ‘iki devletli çözümün bir yanılsama olduğunu’ belirterek yukarıdaki politikaları teyit etti. Gantz’a göre bunların yerine Filistinlilerin işlerini daha iyi yürütebilmeleri için Filistin Yönetimi’nin güçlendirilmesini önerdi.
Bağımsız bir Filistin devletinin yanında ya da Arapların olmadığı bir İsrail devletinde yaşam algısının ‘İsrail solu ve sağının bir yanılsamasından’ başka bir şey olmadığını vurgulayan Gantz, aynı zamanda Kudüs'ün banliyölerinde Filistinlilerin ilişkili oldukları köyler olduğunu belirterek anlayışlarının Filistinlilere bir tür yerellik kazandırmaya doğru evirildiğini gösterdi.
Eğer İsrail’in eski Başbakanı Binyamin Netanyahu seçimlerde yeniden seçilirse ve sağcı bir koalisyon hükümeti kurarsa İran'la nükleer anlaşmanın ‘tehlikelerini’ bu amaçlar için kullanırken, sağcıların yaklaşan ABD seçimlerinden önce vizyonlarını sağlamlaştırma adımlarını hızlandırdıklarına tanık olacağız.
Bence hiçbir çözüm olmayacak tek devletli krize doğru yaklaşıyoruz. Umarım Filistinliler, iki devletli çözüme bağlı olarak uluslararası toplumu harekete geçirerek, Filistinlilerin acılarını ve İsrail’in Filistinlilere yönelik uluslararası alanda giderek artan bir yankı uyandıran ihlallerini vurgulayarak ve barışın yararlarının altını çizmek ve barışı sağlamayan, gelecekte olası çatışmaları ve krizleri körükleyen kötü niyetli önerilere ve çatışmanın devam edebileceğine karşı uyarmak için İsrail'in iç kesimlerine hitap ederek bu tehlikeli gerçeğe karşı hızlı adımlar atarlar. Aynı zamanda Filistin’in ulusal mesajının etkin bir şekilde yerine getirilmesini ve herkese ulaşmasını sağlamak için izledikleri eylem yolunu yeniden birleştirmelerini ve düzeltmelerini de umuyorum.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Yemen'in batı sahili: Husiler için bir tuzak, bir ödül değil

Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
TT

Yemen'in batı sahili: Husiler için bir tuzak, bir ödül değil

Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: Reuters / Al Majalla

Enver el-Ansi

En yakın bağlamda, Yemen'de gelişen olaylar, daha geniş bölgesel ve uluslararası boyutların bazılarını gölgede bırakarak, dünyanın dört bir yanında birçok kişiyi meşgul ediyor gibi görünüyor. Örneğin, ABD ve İran, keza Batı tarafından güçlü bir şekilde desteklenen Ukrayna ve Rusya arasında pozisyonlardaki farklılık ve uzaklığın somutlaştırdığı gibi, askeri, ekonomik ve siyasi çatışmalar nedeniyle çıkarların yakınlaşması en azından şimdilik ertelenmiş gibi görünüyor.

Yemen meselesinde, sınırlı güç, nitelik, deneyim ve eğitime sahip kabile gruplarından oluşan milisler, bu hayati öneme sahip stratejik boğaza ilerlemelerini kolaylaştıran karmaşık faktörler bir araya gelmeseydi Babu’l Mendeb'e ulaşamazlardı. Bu durumda, üçüncü bir tarafın ve belki de başka uluslararası aktörlerin, askeri ve teknik destek açısından olmasa bile, en azından istihbarat, bilgi ve lojistik açısından, çeşitli derecelerde bu gelişmelerin içinde yer aldıkları, perde arkasından durumu manipüle ettikleri, nihayetinde işlerin Yemen'in batı sahilinde ve Kızıldeniz'in güneyinde son haftalarda ve günlerde tanık olduğumuz noktaya vardığı güçlü ve neredeyse kesin bir şekilde varsayılıyor.

“Gerçek” bir mücadele yoktu, ancak doğal kaynaklar ve madenler bakımından zengin, yüzölçümü büyük Marib ve el-Cevf vilayetlerinin çevresinde geçmişte olduğu gibi bugün de yüksek ve daha yoğun bir tempoda çatışmalar yaşanmaya devam ediyor. El-Beyda şehrinde de çatışmalar nispeten yoğun, ancak burada savaş cephelerinde maruz kaldıkları yıkıcı hava saldırılarıyla zayıflayan Husi milislerinin belirgin bir şekilde geri çekilmesinin ışığında, hükümet güçleri saldırılara karşılık verme ve caydırma konusunda inisiyatifi yeniden ele geçirerek daha yüksek bir saldırı performansı sergiliyor. Husi unsurları kendilerine nispeten bir koruma sağlayan doğal tahkimatlarından uzaklaşarak ovalarda ve sahil bölgelerinde konuşlandıkları için bu saldırılara karşı savunmasız hale geldiler. Oysa bahsedilen doğal tahkimatlar gerek Yemen ordusu ve Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun saldırıları, gerekse daha da öncesinde Gazze savaşı sırasında Husilerin “Gazze'yi destekleme” bahanesiyle, ABD gemilerini hedef almalarının, İsrail'e çoğu hedefine ulaşamayan füze ve insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenlemelerinin ardından, ABD ve İsrail’in mevzilerine düzenledikleri hava saldırıları sırasında milisleri korumuşlardı.

CFRTB
Yemen hükümetine bağlı savaşçılar, Cevf şehrinde Husilerle yaşanan çatışmalar sırasında, 15 Eylül 2026 (AFP TV/AFP)

Yemen'in Kızıldeniz'e nazır batı sahilinde yaşananlara ilişkin olarak, Ulusal Direniş Güçleri Sözcüsü General Sadık Duveyd şunları söyledi: “Batı kıyısındaki operasyonlar aylar öncesinden planlanmış ve İran Devrim Muhafızları'nın doğrudan emriyle, İran ve Lübnanlı uzmanların katılımıyla, İran'ın savaşının bir parçası olarak gerçekleştirilmiştir.”

Husiler, son birkaç gündür binlerce (en az 3 bin) cesedi savaş bölgelerinden çekmekte büyük zorluklar yaşıyor

Sonuç olarak, durumun değişmeyen tek yanı, Husilerin her zamanki gibi, savaş alanlarına gönderilen yüzlerce, belki de binlerce savaşçının ölümüne kayıtsız kalmalarıdır. Son bilgiler, Lahc şehrindeki el-Mudaraba’nın eteklerindeki Kahbub bölgesi ile Zubab bölgesine doğru ilerleme girişimlerinde onlarca Husi militanının öldürüldüğünden veya yaralandığından bahsetti. Husilerin batı sahiline yönelik büyük çaplı saldırısının ardından buralardan kaçan binlerce sivil ve yüzlerce asker bu bölgeye sığındı. Yemenli askeri uzmanların tahminlerine göre, 100 binden fazla Husi milisi saldırıya katıldı, 120'den fazla balistik füze ve belki de bu sayıdan daha fazla insansız hava aracı fırlatıldı, çeşitli ağır ve orta sınıf silahlar kullanıldı.

Gelişmiş teknolojiler

Yemen ordusu, Husi milislerinin liderleri ve İranlı işbirlikçileri tarafından batı sahiline yönelik saldırılar sırasında 3 binden fazla telsiz cihazın kullanıldığını gözlemledi. Bu saldırılar, Babu’l Mendeb Boğazı'na nazır Taiz şehrinden başlatıldı ve Kızıldeniz'in güneyindeki tüm Yemen adalarını ve kasabalarını kapsadı. Bu, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı'na yaklaşmalarının esasında gerçekleşmeyen bir çatışmanın değil, eski/yeni bir planın sonucu olduğu anlamına geliyor. Hudeyde Valisi Hasan Tahir'in belirttiği gibi: “Batı sahilinde yaşananlar askeri bir yenilgi değildi, çünkü savaş yoktu, aksine ortada bir aldatmaca ve büyük bir komplo vardı.”

Yemen'in batı sahilinin coğrafyasına hakim, batı Tihama bölgesinin sakinlerinden olan Ebker ise şunları ekledi: “Komplocuları, onlara para ödeyenleri ve onları finanse edenleri ifşa edeceğimiz gün gelecek. Hudeyde ve Yemen halkına gerçek düşmanın kim olduğunu ve yaşananları kolaylaştırmak için milyarlarca dolar ödeyenlerin kim olduğunu açıklayacağız.” Bunu şu sözlerle vurguladı: “Sadece Husilerle değil, İran ve büyük güçler dahil destekçileriyle savaştık.”

VFGHYJ
Stratejik Babu’l Mendeb Boğazı'na ve Kızıldeniz'in girişine bakan dağlık bir bölge olan Kahbub yakınlarında, Yemen hükümet güçlerinden bir savaşçı bir kamyonetin yanında nöbet tutuyor, 15 Eylül 2016 (AFP)

Ancak diğer tarafta tablo, Husilerin övüneceği ve uzaktan, Tahran, Bağdat ve Beyrut'tan gelen davul sesleriyle kutlayacakları kadar parlak değil. Gerçekte, yeni mevzilerini koruyamamaları ve hükümete ait insansız hava araçlarının Husi araçlarını ve hatta unsurlarını tespit etmeleri ve hedef almaları sebebiyle, askeri ve lojistik tedarik hatları her yönden kesildiği için büyük sıkıntı çekiyorlar.

Tekrarlama

Her zamanki gibi, Husi milisleri, binlerce üyesinin öldürülmesine, yaralanmasına veya esir alınmasına karşı kayıtsız ve ilgisiz davranıyor. 1980'lerde Irak ile savaşı sırasında İran'ın benimsediği aynı yaklaşımı tekrarlıyor. O zaman da İran, genç, deneyimsiz acemi askerleri, profesyonel bir orduya karşı kaderlerini umursamadan, ardı ardına cepheye göndermişti. Zira önemli olan, daha iyi eğitimli güçler cepheye gönderilene kadar düşman ordusunu yormaktı. Bu yaklaşım İran'a herhangi bir askeri zafer getirmedi; aksine, yaklaşık 1 milyon cana mal oldu. Ne var ki Yemen'deki Husi savaşları sırasında, İran Devrim Muhafızları, Marib, Cevf, Taiz veya Yemen'in batı sahili gibi çeşitli savaş cephelerinde bu trajik deneyimi bir kez daha tekrarlamaya kararlı görünüyor.

Kibir ve yanlış hesap

Husiler, son birkaç gündür savaş bölgelerinden binlerce (en az 3 bin) cesedi çekmekte büyük zorluklar yaşıyor. Ayrıca, hükümet güçlerinin siperlerine ve mevzilerine yönelik devam eden hava saldırıları sonucu binlerce hafif ve ağır yaralı unsurunu tahliye etmekte de zorlanıyor. Bu durum, Husileri, tüm cephelerde hedeflerine kolayca ulaşabilmeleri için artık tüm yolların açık olduğu konusunda yanılttıkları milisleri karşısında zor durumda bırakıyor.

Yemen'in batı sahilindeki son gelişmelere rağmen, durum Husi milislerinin ele geçirdikleri bölgeler üzerindeki kontrollerini pekiştirmelerine elverişli görünmüyor. Uzmanlara ve askeri kaynaklara göre, örneğin Husiler ve güçleri, stratejik öneme sahip Lahc şehrinin Kahbub bölgesinde herhangi bir ilerleme kaydedemedi. Bu arada, bölgede konuşlandırılan hükümete bağlı askeri güçler, savunma yapmak, kıyıdaki ve batı Taiz'in dağlık bölgelerindeki Husi mevzilerine karşı operasyonlar düzenlemek konusunda daha organize ve daha donanımlı hale geldi.

Kahbub, idari olarak Lahc vilayetindeki Mudaraba ve el-Ara bölgesine bağlı, Taiz vilayeti ile sınır komşusu olan stratejik bir dağlık bölgedir. Stratejik Babu’l Mendeb Boğazı'na nazır en önemli dağ sıralarından biridir.

Savaşlardaki kabileler dengesi

Bu silahlı mücadele içinde, savaşan tarafların ittifakları ve çıkarları gibi, sahnenin günden güne sürekli değiştiği mevcut savaş da yer alıyor. İçeride, Husi milislerinin, onları hâlâ destekleyen bazı kabilelerle ilişkilerinde değişikliklere tanık olacağımıza şüphe yok.  Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre son deneyimler, kabilelerin kendi dengelerine ve “gerçekçi” hesaplara sahip olduklarını kanıtlıyor. Gerek 26 Eylül 1962 devriminden sonra İmam yönetiminin kalıntılarına karşı yürütülen cumhuriyet savaşları, gerekse Sana'yı çevreleyen kabilelerin merhum Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih'i terk etmeleri bunu gösteriyor. Aynı durum dışarısı için de geçerli; nitekim Husiler, kabileler tarafından kolayca benimsenmeyen garip bir gurur ve kibirle, kendi halklarının ezici çoğunluğuna, ülke içindeki en yakın akrabalarına ya da sınırın her iki tarafındaki iç içe geçmiş kabile ilişkileri göz önüne alındığında, diğer tüm komşulardan daha yakın olan Arap komşularına (Suudi Arabistan’a) karşı, coğrafi olarak uzak ve kültürel olarak farklı olan İran'ın müttefiki olduklarını itiraf ediyorlar.

İran'ın otuz yılı aşkın süredir Husi şahinlerin ve onları çevreleyen küçük bir grup genç kabile üyesinin zihinlerine uyguladığı ideolojik beyin yıkama, Yemen devletinin buna kayıtsız kalması ve bölgelerine yönelik kapsamlı bir kalkınma yokluğuyla birleşince, hayatın savaştan ibaret olduğuna ve geleceğin yalnızca ölüm veya ahirette olduğuna inanmalarına neden oldu Esir alınan Husi savaşçılarına savaşma motivasyonlarının ne olduğu sorulduğunda verdikleri cevaplarda bunu açıkça gösteriyor. Cevapları içinde bulundukları acınası ve zavallı durumu ortaya koyuyor; arkalarında sadece İranlı ve Hizbullahlı savaş uzmanlarının, önlerinde ise kendileri gibi Yemenlilerin olduğunu keşfettiklerini söylüyorlar. Aldandıkları ve tuzağa düştükleri için gözyaşlarına boğulacak kadar pişman oluyorlar, ama son pişmanlığın bir faydası yok.


BM’den savaşın Yemen’e yönelik yardımlar üzerindeki etkisine ilişkin uyarı

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
TT

BM’den savaşın Yemen’e yönelik yardımlar üzerindeki etkisine ilişkin uyarı

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)

Birleşmiş Milletler (BM), Yemen’de devam eden savaşın ülkedeki insani yardım ihtiyaçlarına erişimi olumsuz etkilediği konusunda uyarıda bulundu. Eylül ayının başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edildiği, bunların büyük bölümünün Taiz ve Lahic vilayetlerine sığındığı bildirildi.

BM Yemen Mukim ve İnsani İşler Koordinatörü Laurent Bukera, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, durumun “hızla değiştiğini” belirterek, yeni yerinden edilme dalgalarının yaşanmasını ve insani ihtiyaçların artmasını beklediklerini söyledi. Bukera, 15 Eylül itibarıyla 60 binden fazla yerinden edilmiş kişiye hızlı müdahale mekanizması kapsamında yardım ulaştırıldığını ifade etti.

Bukera, yardımların güvenli ve sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının güvence altına alınması ve çatışmalardan kaçanlar için güvenli koridorlar oluşturulması gerektiğini vurguladı.

Suudi Arabistan’da ise Sivil Savunma Müdürlüğü, Taif vilayetinde Husilere ait bir İHA’nın önlenerek imha edilmesinin ardından düşen şarapnel parçaları nedeniyle Yemen uyruklu bir kişinin hayatını kaybettiğini, bir Suudi vatandaşı ile Pakistan uyruklu bir kişinin yaralandığını açıkladı. Olayda bazı binalar ve araçlarda da maddi hasar meydana geldi.

Öte yandan Türkiye, Husilerin bir İHA ile Mekke-i Mükerreme’ye yönelik saldırı girişimini ve grubun gerçekleştirdiği diğer eylemleri şiddetle kınadı. Ankara, bu eylemlerin yalnızca bölgesel güvenlik açısından tehdit oluşturmadığını, aynı zamanda uluslararası deniz ticaret yollarını ve küresel istikrarı da olumsuz etkilediğini ifade etti.


Bağdat, DEAŞ tutukluları üzerindeki yargı yetkisinde ısrarcı

DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
TT

Bağdat, DEAŞ tutukluları üzerindeki yargı yetkisinde ısrarcı

DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)

Bağdat’ta dün yapılan açıklamada, Irak makamlarının yıl ortasında Suriye’den nakledilen DEAŞ mensubu tutuklular üzerindeki yargı yetkisinden vazgeçmediği bildirildi. Iraklı üst düzey bir yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, örgüt mensubu tutuklulara ilişkin dosyaların yalnızca Terörle Mücadele Birimi ve Yüksek Yargı Konseyi’nin yetkisinde olduğunu söyledi.

Irak’ın bu tutumu, Fransız avukatların Bağdat’ın müvekkillerini temsil etmeleri için kendilerine izin vermeyi reddettiğini açıklamasından sonra geldi. Avukatlar, adil olmadığını savundukları yargılamaların ardından idam cezalarının verilmesi ihtimaline karşı uyarıda bulundu.

Ancak Iraklı yetkili, tutuklulara ilişkin dosyaların “halen soruşturma aşamasında olduğunu ve mahkemeye sevk edilmelerinin zaman alabileceğini” ifade etti. Yetkili, söz konusu hassas dosyaların “Irak’ın ulusal güvenliğiyle ilgili bir mesele” olduğunu vurguladı.

Iraklı bir uzmana göre, yerel yasalar mahkemelerde yalnızca Irak’ta ruhsatlı avukatların savunma yapmasına izin veriyor. Fransız makamlarının rolü ise vatandaşlarını ziyaret ederek durumları hakkında bilgi almakla sınırlı; bu kapsamda yabancı avukatların tutukluları mahkemelerde temsil etmesine izin verilmiyor.