ABD ara seçimleri ve Ortadoğu

İç faktörlerin ağırlaşmasıyla birlikte ABD’nin politikalarının, önümüzdeki dönemde tehlikeli gelişmeler olmadıkça, küresel rolü pahasına daha izole ve popülist olması bekleniyor.

ABD ara seçim sonuçları, ABD yönetimi için yurtdışı manevra marjını belirledi (AFP)
ABD ara seçim sonuçları, ABD yönetimi için yurtdışı manevra marjını belirledi (AFP)
TT

ABD ara seçimleri ve Ortadoğu

ABD ara seçim sonuçları, ABD yönetimi için yurtdışı manevra marjını belirledi (AFP)
ABD ara seçim sonuçları, ABD yönetimi için yurtdışı manevra marjını belirledi (AFP)

Nebil Fehmi
Rusya'nın Ukrayna’nın Herson bölgesinden kısmen geri çekilmesi, Mısır'ın Şarm eş-Şeyh kentinde gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansları (COP27 ) ve son olarak ABD ara seçimleri gibi önemli gelişmelerin çok olması nedeniyle bugünkü makalenin konusunu seçmekte tereddüt ettim. Ancak Georgia eyaletindeki seçimlerin ikinci turundan sonra nihai sonuç Aralık ayının ilk haftasına kadar netleşmeyecek olsa da ABD ara seçimlerini yazmaya karar verdim. Seçim sonuçlarının, mevcut ABD yönetiminin, özellikle Ortadoğu’da olmak üzere yurtdışında manevra marjını büyük ölçüde belirlediğine inanıyorum.
Nihai sonuçların açıklanmasından sonra Cumhuriyetçi Parti'nin Temsilciler Meclisi'nde beklenenden daha az sandalyeyle çoğunluğu yeniden kazanacağı tahmin ediliyor. Bu da, Temsilciler Meclisi'nin ABD'nin iç ve dış harcamalarını kontrol etme yetkisine sahip olması nedeniyle Demokrat Başkan Joe Biden’ın manevra alanının da kısmen kısıtlanacağını gösteriyor. ABD Senatosu'nun ülkenin politikalarını belirlemedeki rolü, Başkanın dış politikayı yönetme sorumluluğunu üstlenmesiyle daha baskın olsa da, diğer programlarını içeriden engellememek için Kongre'nin her iki kanadının (Temsilciler Meclisi ve Senato) direktiflerini dikkate alıyor.
Ara seçim sonuçları birbirine çok yakındı. Sonuçlar, genellikle son ana kadar kime oy vereceğine karar veremeyen kararsız seçmenler tarafından belirlendi. Merkez sağdan ve merkez soldan adaylar seçildi. Aşırı sol kanattan ya da eski Başkan Donald Trump tarafından desteklenen isimlerden, birkaç istisna dışında başarılı olan olmadı.
Batı ile Rusya arasında Ukrayna üzerinden yaşanan çekişmeye ve Çin tehdidinin daha fazla şeytanlaştırılmasına rağmen Amerikan seçmenler iç meselelerle ilgilendi, bunlardan etkilendi ve adayları, içerideki üç meseleye yönelik tutumlarına göre değerlendirdi. Bu meselelerin ilki, Kovid-19 sonrası önemli bir iyileşmeye ve iş imkanlarında büyük bir artışa tanık olunan ekonomik durumun, Ukrayna'yı desteklemek için yapılan kapsamlı harcamalarla bir başka şoka daha uğramadan ve sonucunda enflasyonun günden güne yükselmeye başlamasından önceki haline getirilmesiydi. İkinci mesele olan ABD Yüksek Mahkemesi'nin kadınların kürtaj yaptırıp yaptırmama özgürlüğüne ilişkin önceki kararını bozma kararı, ABD’nin banliyölerindeki kadınlar arasında büyük ilgi gördü. Üçüncü mesele ise eski Başkan Trump'ın kişiliği, 2020 yılının Ocak ayında gerçekleşen Kongre Binası Baskını ile bağlantılı olarak geleneksel Amerikan siyasi sistemini reddederek temsil ettiği çizgi ve başkan olmayı hedefleyen Cumhuriyetçi senatör Marco Rubio ya da Temsilciler Meclisi Başkanı Demokrat Partili Nancy Pelosi gibi başka herhangi bir görüşe karşı kaba kişisel uygulamalarıydı.
Seçimlerin nihai sonucu ne olursa olsun, ABD Başkanı Biden’ın genel olarak dış politikasında daha az iddialı ve Ukrayna gibi konular dışında Amerikan güçlerini daha büyük harcamalar yapma pahasına riske atmakta daha az istekli olduğunu göreceğimize şüphe yok. Hatta Ukrayna’yı destekleme heyecanının azaldığını görsem de şaşırmam. Çünkü Biden, politikalarını, mali açıdan daha fazla kısıtlama uygulanan Kongre’nin onayını almak için halkın genel eğilimini takip etmeye çalışıyor. Ayrıca 2023 yılında yapılması planlanan başkanlık seçimlerinde yeniden aday olma niyetinin sinyalini birkaç kez veren Biden, hesaplarını buna göre yapmaya başladı. Başkanlığa aday olmak, genellikle sağlık durumuna göre yıl sonu tatillerinden sonra alınan bir karar ve bu da Biden’ı herhangi bir çekişmeye girmekten kaçınmaya itiyor. Öte yandan üst düzey ABD’li ve Rus yetkililer arasındaki temaslar şimdiden başladı. Eğer bu temaslar başarısız olursa, Biden’ın zayıf görünmemek ya da geri çekilmemek için sert tutumlar alması bekleniyor. Biden’ın politikaları, diplomasiyi desteklerken sözlü ve askeri gerilimden ve ABD güçlerinin herhangi bir çatışmaya katılımından kaçınıyor, zamana ve olaylara göre yönetiliyor.
İç faktörlerin ağırlaşmasıyla ABD’nin politikalarının bu yeni Soğuk Savaş'ta tehlikeli ve hesaplanmamış gelişmelere tanık olmadıkça, küresel rolü pahasına daha izole ve popülist olması bekleniyor.
ABD, onlarca yıl Ortadoğu'dan uzaklaştırmaya çalıştı, ta ki bunu yapmasının zorluğunu anlayana kadar. Biden'ın İsrail'i, ardından Suudi Arabistan'ı ziyaret ettiğine ve Arap liderlerle görüştüğü, ardından aralarında İsrail sağının seçimleri kazandığı ve Biden yönetiminin rakibi Netanyahu'nun hükümeti kurmakla görevlendirildiği, petrol üreticilerinin petrolü silah olarak kullanmamakta ısrar edip piyasayı serbest bıraktıkları şaşırtıcı ve istenmeyen sonuçların geldiği, Amerikan siyasi çelişkileriyle dolu bir ziyaret gerçekleştirdi. Petrolün silah olarak kullanılması, Afganistan'da Sovyetler Birliği'ne baskı yapılırken yaşanan olaylarda ya da Irak’ın işgalinden sonra olduğu gibi, petrol fiyatlarının politize edilerek ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiği durumlarda ABD'nin her zaman uyguladığı bir yöntemdir.
Kongre seçimlerinin nihai sonuçlarının açıklanmasının ardından önümüzdeki üç ay boyunca İsrail ile herhangi bir tartışmaya girmek istemeyen ABD, bu yüzden İsrail-Filistin barış müzakerelerini yeniden başlatmak istemeyecektir. Fakat Filistinlilere yönelik ihlallere karşı sessiz kalması da güç. Bu sebeple, şu an için her ne kadar hevesli olunmasa da Amerikan demokratik solunun tutumu dikkate alınarak, ihlalleri azaltmaya yönelik çalışmalar devam edecektir. ABD’nin Arap-İsrail barışı için disiplinli bir çaba göstermesi ve bunu, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) İbrahim Anlaşmaları’nın imzalanması karşısında İsrail'in Filistin topraklarını ilhak etme kararını dondurmasına benzer şekilde, İsrail'in ihlallerini frenlemek için kullanması bekleniyor.
ABD’nin, Suudi Arabistan'ın kendisine uygun bir tutum sağlamayan ABD politikalarına yanıt vermeyeceğini anladıktan sonra temposunu düşürmesi ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinin de dönüm noktası olacak. Suudi Arabistan’ın, ABD ile güvenlik iş birliğine ilgisi azalsa da devam edecek. ABD Başkanı’nın geri adım atmış gibi görünmemesi için temponun ayarlanmasının biraz zaman alması bekleniyor. Bunun ekonomik yansımasının içeride bir takım hesapları olduğu düşünüldüğünde Suudi Arabistan - ABD ilişkileri her iki taraf için de önemli olduğundan, Yemen konusunda daha olumlu bir tavır almak temponun ayarlanmasında ana husus olabilir.
Biden yönetimi, İran ile nükleer anlaşmayı birinci öncelik haline getirirken, Biden’ın, göreve gelişinin ilk aylarında İran ile dolaylı müzakereleri geciktirmesi, Tahran'ın tereddüt etmesine ve ABD ara seçimlerinin sonuna kadar müzakerelere yönelik tutumunu katılaştırmasına neden oldu. Eski Başkan Trump'ın 2018 yılında nükleer anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmişti. Yakın gelecekte nükleer anlaşmanın canlandırılmasını beklemiyorum. Çünkü anlaşmanın canlandırılması artık ne Amerikalılar ne de İranlılar için bir öncelik değil. Buna İran’daki son protestolar nedeniyle ABD yönetiminin İran'la iş birliği içindeymiş gibi görünme zorluğu da ekleniyor.
Biden yönetiminin önümüzdeki iki yıl boyunca Mısır, Ürdün, BAE, Irak ve Suriye ile yürüteceği ilişkiler, meseleleri kızıştırmaktan kaçınmaya, politik gerçekçiliğe ve herkesle kurumsal ilişkiler yoluyla mümkün olduğunca pozitifleri en üst düzeye çıkarmaya dayalı olacaktır. Bunu Mısır, Ürdün ve BAE ile yapmak çok daha kolay ve olumlu olacağına şüphe yok. Irak'ta ise işlerin kötüye gitmemesine odaklanarak bunu gerçekleştirebilir. Suriye'deki ve dolayısıyla Lübnan'daki durumu, İran'ın rolüne ve Rusya'nın nüfuzuna özel olarak dikkate alarak, dikkatli ve doğru bir şekilde takip etmeli. Libya arenasında da aynı durum söz konusu. Türkiye ile ilişkilerin aynı metodolojinin hassas hesaplarıyla yönetilmeye devam edeceğine inanıyorum. Türkiye'nin Ukrayna ile ilgili bazı anlaşmaların yapılmasını kolaylaştırmasının yanı sıra NATO üyesi olması ve Rusya ile temaslarda önemli rol oyması nedeniyle onunla olan ilişkiler, hassas, rahat davranılmaya mahal olmayan, ancak önemli ilişkilerdir. Bu denklemde yeni olan ise ABD’nin Çin'in Ortadoğu'ya yönelik artan ilgisini ve etkisinin yayılmasını dikkatli bir şekilde takip etmesidir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independet Arabia’dan çevrilmiştir.



Münih Güvenlik Konferansı: ABD’nin izolasyonist yaklaşımı Avrupa'yı uyandırdı

Görsel: Al-Majalla
Görsel: Al-Majalla
TT

Münih Güvenlik Konferansı: ABD’nin izolasyonist yaklaşımı Avrupa'yı uyandırdı

Görsel: Al-Majalla
Görsel: Al-Majalla

Tarık Raşid

Avrupalı liderler, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana süren eski dünya düzeninin sona erdiğini ilan etmek ve bireysel uluslararası güç ve çıkarların hakim olduğu, ittifakları ve kolektif eylemi reddeden yeni bir düzenin ortaya çıkmaya başladığını duyurmak veya bu konuda uyarmak için adeta birbirleriyle yarıştılar.

Münih Güvenlik Konferansı'nda, komadaki bu dünya düzeni için ağıtlar yakıldı. Almanya'nın Münih kentinde düzenlenen ve çoğu Avrupa'dan olmak üzere dünyanın dört bir yanından 50'den fazla devlet ve hükümet başkanının katıldığı konferansın 62. oturumu gerçekleştirildi. Katılımcılar, Atlantik'in iki yakası arasındaki güvenin aşındığına tanıklık ederken bu anın bir dönüm noktası olduğu konusunda hemfikirdiler.

Avrupalı liderlerin üzerinde anlaştıkları en önemli noktalar, ABD'ye olan bağımlılıktan kurtulma ve Washington ile dostluk ve koordinasyondan ödün vermeden bağımsız bir rota çizmeye başlama gerekliliğiydi. Aynı zamanda, ABD’nin koruması altında kalmaktan ve kaçınılmaz coğrafi konumları nedeniyle birlikte yaşamaktan başka çareleri olmadığını kabul ettikleri Rusya'dan korkmaktan kurtulacakları bir nükleer şemsiye kurmayı da kararlaştırdılar.

2026 Münih Güvenlik Raporu'na göre G7 ülkelerinin vatandaşlarının sadece küçük bir yüzdesi, mevcut hükümetlerinin politikalarının gelecek nesilleri daha iyi bir konuma getireceğine inanıyor. Hem iç hem de dış siyasi yapılar, aşırı bürokratik ve vatandaşların ihtiyaçlarını karşılamak için reform veya uyum sağlayamayan yapılar olarak görülüyor.

Raporda, ABD Başkanı Donald Trump, mevcut kuralları ve kurumları kasıtlı olarak zayıflatan bir kampanya yürütmekle açıkça suçlanıyor. Trump'ın destekçileri için, Washington'ın ‘buldozer politikası’, kurumsal çıkmazları aşmanın ve uzun süredir devam eden sorunlara çözüm bulmanın bir yolu. Trump yönetiminin NATO'nun savunma harcamalarını artırması ve İsrail ile Hamas arasında ateşkes sağlanması için baskı yapması da bunu kanıtlıyor.

Bu yaklaşımın güvenlik, refah ve özgürlüğü teşvik eden politikalar uygulamaya koyma yeteneğini sorgulayan rapor, dünyanın koşullu anlaşmalarla yönetilen bir sistemin ortaya çıkmasına tanık olabileceği konusunda uyarıyor.

Ancak rapor, bu yaklaşımın güvenlik, refah ve özgürlüğü teşvik eden politikalar uygulamaya koyma yeteneğini sorguluyor ve dünyanın, özel çıkarların kamu çıkarlarının üzerinde olduğu ve ilkelere dayalı küresel kurallar ve iş birliğine başvurmak yerine bölgesel güçlerin hakim olduğu, duruma göre değişen anlaşmalarla yönetilen bir sistemin ortaya çıkmasına tanık olabileceği konusunda uyarıyor. Raporda, bu sistemin, yıkım politikasına umut bağlayanlara değil, yalnızca güçlü ve zenginlere hizmet edeceği için, savunucularına ters tepeceği belirtiliyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD yönetiminin mevcut uluslararası düzenin temel direklerinden geri çekilmesinin, özellikle Avrupa, Hint Okyanusu ve Pasifik Okyanusu gibi hükümetlerin uzun süredir ‘Amerikan barışı’ şemsiyesine güvenen çeşitli bölgelerde yansımaları oldu. Küresel ticaret, kalkınma ve insani yardım başta olmak üzere birçok alan da bu durumdan etkilendi.

Raporda, Washington'ın kademeli olarak geri çekilmesi, Ukrayna'ya verdiği desteğin sallantıda olması ve Grönland hakkındaki açıklamalarının Avrupa'nın güvensizlik duygusunu beslediği ve ABD'nin Avrupa güvenliğine yaklaşımının güvence verme, şart koşma ve zorlamanın harmanlanması olduğu vurgulandı.

Bu karışık sinyallerle karşı karşıya kalan Avrupa ülkeleri, ABD ile iyi ilişkiler sürdürmek ve daha fazla bağımsızlık için hazırlık yapmak arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Avrupalılar, Washington'ın Çin'in nüfuzunu sınırlama çabalarının ciddiyetine şüpheyle yaklaşırken son dönemdeki bazı politikalarının bu hedefle çeliştiğini düşünüyor. Hatta Washington’ın müttefiklerine destek vermektense Pekin ile anlaşmalara öncelik vereceğinden korkuyorlar.

fvfrvf
Almanya'nın Münih kentinde düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı'nın son gününde Bayerischer Hof Hoteli’nin genel görünümü, 15 Şubat 2026 (Reuters)

Raporda, Trump yönetiminin, Washington’ın kendisinin oluşturulmasına katkıda bulunduğu küresel ticaret kurallarını, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kurallarına aykırı geniş kapsamlı gümrük vergileri uygulayarak açıkça terk ettiği ve Çin pazar bozucu uygulamalarına devam ederken, ‘Önce Amerika’ ilkesine hizmet eden ikili anlaşmalar yapmak için ekonomik baskı uyguladığı, ABD’nin birçok uluslararası kuruluştan çekilmesinin, bu kuruluşlar için varoluşsal krizlere yol açtığı iddia ediliyor.

Bu değişiklikler, küresel düzene karşı çıkan birçok tarafı, ABD'ye bağımlılıktan kurtulmanın yollarını aramaya itti. Raporda, bunun özellikle Avrupa'da yeniden keşif için maliyetli yatırımlar gerektirse de, uluslararası kuralların ve normların yaygın olarak yok edilmesi politikalarından daha fazla halkın beklentilerini karşılayabileceği sonucuna varılıyor.

Marco Rubio'nun uzlaşmacı konuşması

Ancak, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun konferanstaki konuşmasında kullandığı dil, geçen yılki konferansta Avrupalıları şok eden ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in kullandığı dilden daha uzlaşmacı görünüyordu. Vance, Avrupalıları medyaya aşırı kısıtlamalar getirerek ifade özgürlüğünü kısıtlayan ülkeler haline gelmek üzere oldukları ve kıtanın kapılarını yasadışı göçe karşı, Avrupa'ya yönelik asıl tehdidin Rusya'dan değil, Trump yönetiminin zayıf ve çürümüş olarak tanımladığı kıtanın içinden geldiğini iddia etti. Rubio ise ironik bir şekilde Avrupalılara Çin ile görüşmeleri sürdürmelerini, ancak ulusal çıkarlarından ödün vermemelerini tavsiye etti. Avrupa'nın bu tavsiyeye ihtiyacı yoktu, zira Trump'ın izinden giderek Pekin'e yakınlaşmaya başlamıştı. Önce Amerika politikasını benimseyen Trump'ın Nisan ayında Çin lideri Şi Cinping ile görüşmesi bekleniyor.

Rubio, ABD ve Avrupa'nın ortak bir tarih ve kaderi paylaştığını doğruladığında Avrupalı liderler rahat bir nefes aldı, ancak aynı zamanda iklim değişikliği ve kitlesel göç karşıtı grupların ortak refahı tehdit ettiği konusunda uyarıda bulundu. Yasadışı göçün tehlikelerini ayrıntılı olarak anlatan Rubio, göçün bir kriz oluşturduğunu ve Batı'daki toplumları istikrarsızlaştırdığını söyledi. Vance'in daha önce yaptığı, Batı'nın bu politikaların sonucu olarak kültürel bir çöküşle karşı karşıya olduğu yönündeki açıklamayı tekrarladı.

Rubio ve Trump yönetimi, Avrupa'nın kültürel ve ekonomik çöküşünü hızlandırdığı için liberalleri suçluyor.

Rubio ve Trump yönetimi, liberalleri Avrupa'nın kültürel ve ekonomik çöküşünü hızlandırmak ve tedarik zincirlerini rakiplerin eline teslim etmekle suçluyor ve ‘ulusumuzun üretim kapasitesini, zenginliğini ve bağımsızlığını elinden aldığını’ iddia ediyor.

Rubio'nun uyarıları, Avrupa'ya bu politikalar konusunda rotasını değiştirmesi ya da bunun sonucunda kültürel yok oluşla karşı karşıya kalması arasında bir seçim yapmasını öneren, yakın zamanda yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi'ndeki uyarıları yansıtıyor.

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, Washington’ın Avrupa'daki milliyetçi partilerle bağlarını güçlendireceği ve onlarla iş birliği yaparak ülkedeki statükoya direneceği yönünde bir not içeriyordu.

Rubio, Avrupa ile olan bu anlaşmazlığın, sadece askeri değil, manevi ve kültürel bağları da olan Avrupa'ya yönelik ABD'nin derin endişesinden kaynaklandığını iddia ederek eleştirilerini hızla yumuşatmaya çalıştı.    

Hem eleştiri hem de övgü olarak yorumlanan Rubio'nun konuşması, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Avrupalıları, kıtanın maruz kaldığı karalama kampanyası ve alaycı tavırlara karşı gururla hareket etmeye çağırmasının ardından geldi. Macron, Avrupa'nın kendi güvenliğini bağımsız olarak tanımlaması gerektiğini vurguladı. Macron, Paris'in, Rusya tehdidi karşısında Avrupa'nın güvenliğini kendi şartlarına göre yeniden yapılandırmayı da içeren kapsamlı bir yaklaşımla ortak bir caydırıcılık oluşturmak için müttefikleriyle stratejik nükleer istişareler yürüttüğünü de sözlerine ekledi. Avrupa'nın mevcut güvenlik yapısının geleceğe dayanamayacağını ve Avrupa'nın, agresif bir coşku hali yaşadığına inandığı Moskova ile gelecekteki bir arada yaşamayı şekillendireceğini kabul eden Macron, Moskova ile müzakerelerden Trump'ı dışlamak istediğini ima etti, çünkü Moskova ile aynı coğrafi bölgede yaşayanlar Avrupalılar ve bu nedenle ABD'nin bu konuda rol oynamasını istemiyor. Fransa, Macron'un ‘ulusal doktrin’ olarak adlandırdığı, başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkeleriyle işbirliği ve ortak güvenlik çıkarları tarafından garanti edilen bir doktrini hayata geçirmek için çalışıyor.

yjuı
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Almanya'nın güneyindeki Münih kentinde düzenlenen 62. Münih Güvenlik Konferansı'nda konuşurken, 14 Şubat 2026 (AFP)

Almanya Başbakanı Friedrich Merz ise, NATO çerçevesi içinde gerçekleştirilmesi şartıyla, ülkesinin yasaya bağlı kalarak Fransa ile Avrupa nükleer caydırıcılığı konusunda gizli görüşmeler yürütüldüğünü duyurdu. Fransa ve İngiltere, Avrupa'daki tek nükleer güçlerken, Almanya ve Avrupa'nın geri kalanı NATO çerçevesinde ABD'nin nükleer korumasına güveniyor. Avrupa nükleer projesinin ayrıntıları ise gizli kalmaya devam ediyor. Ancak Fransa Cumhurbaşkanı, önümüzdeki haftalarda daha fazla bilgi açıklanmasını bekliyor ve Avrupa'nın ABD'den bağımsızlık için hazırlıklı olması gerektiğini vurguluyor. Merz ise daha diplomatik bir üslupla ABD'yi Atlantik'in iki yakası arasındaki güveni yeniden tesis etmeye ve canlandırmaya çağırırken, temellere ve ilkelere dayanan uluslararası sistemin zayıfladığını ve dünyanın ABD'nin liderlik konumunu kaybettiği bir ‘güç siyaseti’ dönemine girdiğini vurguladı.

Ancak Washington ile Avrupa arasında mevcut gerginliğin rahatsız edici bir gerçeklik olduğunu yineledi. İngiltere, Avrupa Birliği'nden (AB) ayrılmasına (Brexit) ve 2020'de eurodan bağımsızlığını kazanmasına rağmen, safları bozmak istemedi. İngiltere Başbakanı Keir Starmer konuşmasında Avrupa'nın savunma ve güvenlik konusunda kendi ayakları üzerinde durması çağrısında bulundu. Starmer, Avrupa'nın halkını, değerlerini ve yaşam tarzını korumak için savaşmaya hazır olması gerektiğini vurgulayarak, Rus tehditlerine karşı koruma sağlamak için İngiliz uçak gemilerini Kuzey Kutbu ve çevresine gönderme niyetini açıkladı.

Starmer, Avrupa'nın halkını, değerlerini ve yaşam tarzını korumak için mücadele etmeye hazır olması gerektiğini vurguladı.

ABD, Kanada ve NATO müttefiklerinin, özellikle Moskova'nın Ukrayna ile gelecekteki herhangi bir barış anlaşmasının ardından silahlanma programını hızlandıracağı için, bölgedeki Rus tehditlerine karşı koymak amacıyla bu girişime katılacağını açıklayan Starmer, Avrupa'nın saldırganlığı caydırmaya ve gerekirse savaşmaya hazır olması gerektiğini söyledi.

Bir askeri güç oluşturmanın günümüzün para birimi olduğuna inanan İngiltere Başbakanı, ülkesinin NATO Şartı'nın ‘İttifakın herhangi bir üyesine yapılan saldırının tüm üye devletlere yapılan bir saldırı olarak kabul edilir’ maddesine olan bağlılığının sarsılmaz olduğunu vurguladı.

Avrupa'dan ekonomik izolasyon politikasından önemli bir sapma gösteren Starmer, Brexit’in bir sonucu olarak ortaya çıkan bazı politikaları yeniden gözden geçirme ve güvenlik ve büyümeyi artırmak için Avrupa tek pazarını canlandırma niyetini dile getirdi. Münih'teki ABD-Avrupa tartışması, AB Dış Politika Şefi Kaja Kallas'ın ‘kurtarılmaya ihtiyacı olmadığı’ gerekçesiyle Avrupa'nın Washington’ın Batı medeniyetini kurtarma çağrılarını reddetmesiyle sona erdi.

ABD Başkanı Trump’ın Danimarka'ya ait Grönland adasını zorla ele geçirme isteği nedeniyle gerginlikler devam ederken, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen Münih'te yaptığı açıklamada, kırmızı çizgi olarak gördüğü ülkesinin toprak bütünlüğünden taviz vermeyeceğini taahhüt etti. Ancak, Danimarka, Grönland ve ABD'nin birlikte yapabilecekleri başka şeyler de olduğunu, bunlara adadaki ABD askeri varlığının artırılmasının da dahil olduğunu belirtti. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy de Avrupalılara, ülkesinin 2027 yılında AB üyeliği için net bir takvim belirlemeleri çağrısında bulundu.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Antlaşması'nın 42’nci maddesi uyarınca, bir seçenek olmaktan ziyade acil bir gereklilik olarak gördüğü ortak Avrupa savunma maddesini yeniden NATO’nun 5. maddesini yerine getirme konusundaki ciddiyetine ilişkin şüpheler nedeniyle, 2030 yılına kadar olası bir Rus saldırısına karşı askeri hazırlığı desteklemek için 800 milyar avroluk bir program başlatmıştı. Genel olarak konferans, ABD’li ve Avrupalı müttefikler arasındaki uçurumun boyutunu ortaya koydu. Trump’ın benimsediği izolasyonist yaklaşımın, Avrupa'nın uykusundan uyanması ve Washington'a olan bağımlılığından kurtulması için bir uyarı olduğu ortaya çıktı. Bu durum, ABD'nin dünyadaki etkisine ve Avrupa'nın Rusya karşısındaki konumuna olumsuz etkileyebilir ve yeni bölgesel ittifaklar ve blokların ortaya çıkmasına neden olabilir.


İran ile anlaşmayı reddeden İsrail, savaşın devam etmesi senaryosuna hazırlanıyor

ABD ve İsrail karşıtı sloganların yazılı olduğu bir billboradın önünden geçen İranlılar (AFP)
ABD ve İsrail karşıtı sloganların yazılı olduğu bir billboradın önünden geçen İranlılar (AFP)
TT

İran ile anlaşmayı reddeden İsrail, savaşın devam etmesi senaryosuna hazırlanıyor

ABD ve İsrail karşıtı sloganların yazılı olduğu bir billboradın önünden geçen İranlılar (AFP)
ABD ve İsrail karşıtı sloganların yazılı olduğu bir billboradın önünden geçen İranlılar (AFP)

Emel Şehade

İsrail, dün akşam yapılan güvenlik istişare toplantısının ardından ABD ile İran arasında bir anlaşmaya varılma ihtimalinin çok düşük olduğunu öngörerek, istihbarat ve güvenlik kurumlarının alarm seviyesini en üst düzeye çıkardığını belirtti. Bu durum dün, Cenevre'de ABD-İran görüşmelerinin ikinci turunun arifesinde, kuzeyden güneye kadar geniş bir alanda hem hava hem de kara yoluyla güvenlik önlemlerinin artırılmasıyla uyanan İsrailliler arasında yeniden kafa karışıklığı ve endişe yarattı. Husilerle çatışmanın beklendiği Eilat'tan, Hizbullah'la çatışmanın beklendiği kuzeye ve Gazze'de bir operasyonun hazırlıklarına kadar, İran ile birlikte bu üç cephe bir kez daha İsrail'deki güvenlik araştırmalarının odak noktası haline geldi.

İsrail Hava Kuvvetleri, halkı korumak için yüzlerce askerini eğitime gönderen iç cephe ile birlikte savunma ve saldırı hazırlıklarının en üst düzeye çıkardı. İsrail'in, Husiler ve muhtemelen Hizbullah da katılırsa, sadece İran'dan en az bin 800 füzeyle karşı karşıya kalması bekleniyor.

Öte yandan güvenlik güçleri, ABD'nin Husilerle ABD gemilerine saldırmamayı taahhüt etmeleri karşılığında ateşkes imzaladığı bağlayıcı bir anlaşmayla İsrail'i kısıtlamamış olmasından memnun. Bu yüzden İsrail ordusu Yemen'deki Husilere ait hedeflere yeniden saldırabilir.

İsrail Askeri İstihbarat (Aman) Başkanı Tümgeneral Shlomi Binder, Husilerin çevresindeki durumu ortaya çıkarmak, uyarı modelini doğrulamak ve liderleri, aktivistleri ve askeri altyapıyı içeren geniş bir hedef bankası oluşturmak için çalışan insan gücünü genişletti.

İsrail'e yardım etme yolları

Güvenlik toplantılarına, ABD Başkanı Donald Trump'ın iki ay önce Binyamin Netanyahu'ya, müzakereler başarısız olursa İran'ın balistik füzelerine karşı İsrail'in saldırılarını destekleyeceğine söz verdiği yönündeki haberler eşlik etti. Haberlerde, ABD yönetiminin yeni bir İsrail saldırısına yardım etme olasılığını incelemek için iç görüşmelere başladığı iddia edilirken ABD güvenlik ve istihbarat kurumları içindeki istişarelerin, İsrail uçaklarına havada yakıt ikmali sağlanması ve saldırı rotası üzerindeki ülkelerden hava geçiş izni alınması da dahil olmak üzere İsrail'e yardım etme yollarına odaklandığı eklendi. Ancak İsrail raporuna göre ülkeler İsrail'in İran'a saldırı düzenlemek için hava sahalarını kullanmasına izin vermek istemediği için hava transit sorunu karmaşık bir durum olmaya devam ediyor.

Bu tür söylemler, özellikle İran'ın bu konuyu müzakerelere dahil etmeyi reddetme tehdidinde bulunmasının ardından, İsrail'in balistik füzeleri hedef alan önleyici bir saldırı başlatma olasılığını gündeme getiriyor. Bu, füzelerin imhası veya İran'dan çıkarılmasını sağlayacak adımların tartışılması açısından geçerli.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre İsrail'in İran'a tek başına saldırı düzenleme olasılığının öne sürülmesine rağmen, İsrailli kaynaklar perde arkasında yapılan güvenlik toplantılarını ve Netanyahu'nun füze konusunda esnek tavrını ortaya koydu. Tel Aviv, füzelerin tamamen imha edilmesi ve İran'dan çıkarılması konusunda ısrarcı değil. Bunun yerine, İran'ın elinde kalan füzelerin menzili 300 kilometreden fazla olmaması, yani artık İsrail için bir tehdit oluşturmaması gerektiği belirtildi.

İsrail'in karşılaştığı zorluklar ve devam eden savaş

Bölgedeki gelişmeler ve İsrail Hava Kuvvetleri'nin İran'a tek başına savaş açma olasılığının giderek artan tartışmaları çerçevesinde, İsrail, aralıksız güvenlik değerlendirme toplantıları yapılmasını gerektiren Aksa Tufanı Operasyonu’nun ardından başlayan savaşın zorluklarından daha az ciddi olmayan bir zorlukla karşı karşıya kaldı.

Bazı İsrailli yetkililer, Netanyahu'nun ABD yönetimi ile sürekli temas halinde olduğunu ve yapılan değerlendirme toplantıları sırasında güvenlik ve askeri liderlere ve mini kabine bakanlarına brifing verdiğini belirtti. Diğer senaryolar arasında ise İran ile savaşın çeşitli cephelere yayılacağı yönündeki tahminlerin gerçekleşmesi durumunda, uzun süreli bir savaş, hava ve deniz kuvvetlerinin saldırı ve savunma hazırlıkları ile birlikte, roket ve insansız hava araçlarının (İHA) tehdidinden iç cepheyi korumak için yoğunlaştırılmış askere alma ve hazırlık çalışmaları öngörülüyor.

cdfergt
Trump ve Netanyahu, Florida'da düzenlenen basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)

Bu hazırlıkların yanı sıra, askeri yetkililer sınırları savunmak için askere alınacak İsrailli askerlerin eksikliğini ve on binlerce asker kaçaklarının yeniden askere alınmasını ele aldılar. Son aylarda Dışişleri ve Güvenlik Komitesine sunulan verilere göre, İsrail ordusu şu anda tüm kollar ve görevlerde en az 12 bin asker eksikliği çekiyor, bunun 7 bin 500'ü muharebe birimlerinde.  İç cephede ise, Devlet Denetçisi'nin son raporu, büyük alanların savunma altyapısı eksikliğinden şikayetçi olduğu, barınak ve güvenli odalarda kritik bir eksiklik olduğuna işaret ediyor.

Güvenlik servislerinin öngördüğü savaşın devam etmesi senaryosuyla karşı karşıya kalan İsrail, çeşitli alanlarda, en ciddi şekilde askeri birimlerdeki eksiklikler ile İsrail'in nükleer konularla sınırlı olan ve balistik füzeleri ve İran'ın vekillerine verdiği desteği içermeyen bir anlaşmayı reddetme tehdidi arasında sıkışmış durumda. Karar vericilere sunulan önerilerde, bazıları başka maddelerin eklenmesi ve bunların üzerinde ısrar edilmesi gerektiğini belirtiliyor.

İsrail ordusunda çeşitli görevlerde bulunan ve 7 Ekim 2023'teki başarısızlıklarla ilgili soruşturmanın bir kısmını denetleyen Yedek Albay Oron Solomon, devam eden müzakerelerden sınırlı bir başarı bekliyor. Herhangi bir anlaşmanın İsrail için uygun olmayabileceğini ve güvenliğini garanti edemeyebileceğini düşünen Solomon, şu anda en önemli konunun, ABD Başkanı Donald Trump'ın planladığı herhangi bir saldırı için hem ABD içinde hem de uluslararası alanda meşruiyet yaratmada başarılı olması olduğuna inanıyor. İran'la savaşa girmek basit bir mesele olmadığının altını çizen Solomon, “Beklenen savaş sadece maliyetli olmakla kalmayacak, aynı zamanda uçak veya gemilere zarar verme gibi potansiyel risklerden bahsetmeye gerek bile yok, yıkım ve kayıplarla dolu bir savaş olacak” ifadelerini kullandı.

Solomon, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Başkan Trump 30 günden bahsediyor ve geri sayımın salı günü, Tahran ile Washington arasındaki Cenevre görüşmelerinin başlayacağı gün başlayacağını tahmin ediyoruz. Trump, İranlıların temel ilkelere bağlı kaldıklarını, yani temel füze ve savunma yeteneklerini koruma haklarını savunarak müzakereleri rayından çıkarabileceklerini fark edecek.”

İkinci konunun, İsrail'in anlaşma ya da saldırıdan sonraki gün ne istediği olduğunu, ki bunun da birincisi kadar önemli olduğunu vurgulayan Solomon, İsrail'in kendi adına beş temel talepte ısrar etmesi gerektiğini ve bu taleplerin yerine getirilmesinin İsrail'in güvenliğine yönelik tehlike ve tehdidi ortadan kaldıracağını söylüyor. Nükleer tesislerin kapatılması ve balistik füze tehdidinin ortadan kaldırılmasının yanı sıra, İsrail'e karşı vekil güçlere (Hizbullah, Husiler ve Irak'taki milisler) sağlanan finansmanın durdurulması da talep edildiğini ifade eden Solomon, tüm Körfez bölgesi ve Babu’l-Mendeb Boğazı'nda seyir ve uçuş özgürlüğünün garanti altına alınması da talebinin de olduğunu kaydetti.

Netanyahu'nun anlaşmaya İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) yurtdışı kolu Kudüs Gücü'nün lağvedilmesinin dahil edilmesi konusunda ısrarcı olması gerektiğini vurgulayan Solomon’a göre bu güç İsrail'i yok etmeyi amaçlıyor ve lağvedilmezse İsrail'e yönelik güvenlik tehdidi devam edecek.

İsrailliler bugün Cenevre'de yapılacak görüşmelerin sonucunu beklerken, güvenlik toplantılarına katılan bir güvenlik yetkilisi, İsrail'in rejimin hemen devrilmesine inanmadığını, ancak bazı adımların iç protestoları yeniden alevlendirebileceğine inandığını açıkladı.

Öte yandan, balistik füzeler konusunda tüm tarafların üzerinde anlaşmaya vardığı bir çözüme ulaşılamaması ve İsrail'in füze programının tamamen yok edilmesinin sadece hava saldırıları ile gerçekleştirilemeyeceğini ısrarla savunması, İsrail'in karşı karşıya olduğu zorluğu daha da artırıyor.


Kuzey Kore lideri Pyongyang'da bir konut projesinin tamamlanmasını kutladı

Kuzey Kore lideri Kim Jong Un ve kızı, Pyongyang'da 10 bin daireyi kapsayan bir aşamanın açılış törenine katıldı (AFP, KCNA'ya atıfta bulunarak)
Kuzey Kore lideri Kim Jong Un ve kızı, Pyongyang'da 10 bin daireyi kapsayan bir aşamanın açılış törenine katıldı (AFP, KCNA'ya atıfta bulunarak)
TT

Kuzey Kore lideri Pyongyang'da bir konut projesinin tamamlanmasını kutladı

Kuzey Kore lideri Kim Jong Un ve kızı, Pyongyang'da 10 bin daireyi kapsayan bir aşamanın açılış törenine katıldı (AFP, KCNA'ya atıfta bulunarak)
Kuzey Kore lideri Kim Jong Un ve kızı, Pyongyang'da 10 bin daireyi kapsayan bir aşamanın açılış törenine katıldı (AFP, KCNA'ya atıfta bulunarak)

Kore Merkezi Haber Ajansı'nın (KCNA) bugün bildirdiğine göre, Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, ülkenin önemli bir parti kongresine hazırlanması sırasında Pyongyang'da 10 bin yeni konutun tamamlanmasını kutladı.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Kuzey Kore, şubat ayında iktidardaki İşçi Partisi'nin dokuzuncu kongresini düzenlemeye hazırlanırken, Kim Jong-un inşaat alanlarına yaptığı ziyaretleri artırdı ve son birkaç ayda kaydedilen ilerlemeyi öne çıkardı. Ülkenin en büyük siyasi toplantısı olan bu kongrede performans değerlendiriliyor, yeni politika hedefleri belirleniyor ve liderlik değişikliklerine yol açabilir.

vfdvbdf
Kuzey Kore lideri Kim Jong Un ve kızı, Pyongyang'da 10 bin daireyi kapsayan bir aşamanın açılış törenine katıldı (KCNA)

KCNA Kim Jong-un'un, beş yıl önce sekizinci kongrede belirlenen ve kentsel alanda 50 bin yeni konut inşa etme hedefinin parçası olarak, Pyongyang'daki bir mahallede 10 bin konutun tamamlanma törenine nezaret ettiğini bildirdi.

Ajans, Kim'in şu sözlerini aktardı: "Sekizinci Parti Kongresi sırasında elde edilen dönüştürücü başarılara dayanarak, Dokuzuncu Parti Kongresi yeniden yapılanma ve inovasyon süreci için daha yüksek bir hedef belirleyecektir." KCNA, Parti Kongresi'ne katılacak delegelerin ve katılımcıların dün Pyongyang'a geldiğini bildirdi.