ABD'nin eski Suriye özel temsilcisi James Jeffrey kaleme aldı: ABD, Suriye meselesinde Türkiye'yle nasıl uzlaşabilir?

AFP
AFP
TT

ABD'nin eski Suriye özel temsilcisi James Jeffrey kaleme aldı: ABD, Suriye meselesinde Türkiye'yle nasıl uzlaşabilir?

AFP
AFP

ABD'nin eski Suriye özel temsilcisi James Jeffrey, Foreign Policy'ye Türkiye'nin olası Suriye operasyonu üzerine yazdı: Washington, geçmişteki üçlü Türkiye-ABD-SDG anlaşmalarına dayanarak masaya gerçek bir teklif koymalı
Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan son kriz (Türkiye'nin, PKK'nın Suriyeli Kürt uzantısı Halk Savunma Birlikleri'ne [YPG] karşı Suriye'de kara harekatı başlatma tehdidi) çalkantılı olduğu kadar kritik de olan ikili ilişkilerde tansiyonu yeniden yükseltti. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından henüz nihai bir karar alınmasa da nerede ve nasıl olacağına bağlı olarak ikili ilişkileri az ya da çok etkileyecek bir kara harekatı başlatması son derece muhtemel.
Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye'yle çatışan çıkarları var. Ukrayna'dan NATO'nun nükleer politikasına ve İran'a kadar onlarca konuda iki ülkenin çıkarları örtüşüyor. Birçok sıkıntıya rağmen Ankara'nın en hayati müttefiki Washington ve Türkiye de ekonomik ve askeri ağırlığıyla stratejik coğrafyası göz önüne alındığında ABD'nin Avrasya'daki kilit ortağı.
Ancak Washington'ın DEAŞ'a karşı ortak çabada YPG'ye verdiği destekle ilgili anlaşmazlıklar 2016'dan bu yana ilişkileri defalarca sarstı (YPG'nin adı 2015'te ABD ordusu tarafından Suriye Demokratik Güçleri, kısaca SDG olarak değiştirilmişti. Bu, SDG'nin ABD'nin terör listesinde yer alan PKK'yla bağlantılarını önemsiz göstermeye yönelik yüzeysel bir çabaydı. Yazar bundan sonra SDG ifadesini kullanacak ancak bu ifade aynı zamanda YPG ve "PKK'nın Suriye kolu" anlamına da geliyor). Bu durum, eski ABD Başkanı Donald Trump'ın SDG'yi destekleyen ABD güçlerini Suriye'den çekme yönündeki iki kararına (neyse ki ikisi de geri alındı) ve 2016-2019 arasında Türkiye'nin Suriye'ye üç kara harekatına neden oldu.
Türkiye ve ABD'nin Suriye'ye ilişkin genel hedefleri benzer ve iki ülke, BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararı uyarınca çatışmaya siyasi bir çözüm bulunmasını desteklemek, Türkiye'deki yaklaşık 4 milyon kayıtlı Suriyeli mülteciyi desteklemek ve Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın Türkiye'nin desteklediği Suriye'nin İdlib bölgesine yönelik daha fazla ilerlemesine karşı çıkmak da dahil sık sık koordinasyon içinde hareket ediyor. Hatta ABD Eylül 2014'te DEAŞ'ın saldırısına karşı Suriye'nin kuzeyinde Türkiye sınırında Kürtlerin çoğunlukta olduğu Kobani'de SDG'yi destekleme kararı aldığında Washington ve Ankara işbirliği yapmıştı.
Nihayetinde bu işbirliği azaldı. İki buçuk yıl boyunca yürürlükte kalan Ankara-PKK ateşkesi 2015'te bozulurken, SDG'nin DEAŞ'a karşı elde ettiği başarıyı temel alan ABD, IŞİD'in Suriye'de Fırat Nehri boyunca kalan topraklarına saldırmak için birincil kara gücü olarak SDG'ye verdiği desteği genişletti. Bu başarılı harekat SDG'nin kontrolündeki alanı etnik Arap bölgelerinin derinliklerine doğru genişleterek sonunda Suriye topraklarının yaklaşık yüzde 25'ini, birkaç milyonluk nüfusu, Suriye'nin petrolünün çoğunu ve ekilebilir arazisinin büyük kısmını kapsar hale getirdi.
PKK'ya karşı savaşa geri dönen Türkiye, anlaşılır bir şekilde bunu potansiyel bir tehdit olarak görerek ABD'nin SDG'ye verdiği desteği, inandırıcı olmayan bir şekilde "geçici, taktiksel ve işlemsel" diye tanımlayan ABD politikasına karşı daha çok tepki gösterdi. Ve Washington, kurulmasına yardım ettiği mini devlet için bir çözüm kurgulayamadı çünkü muhtemelen öyle bir planı yoktu.
Tüm bunlar Ekim 2019'da, SDG'nin varlığını kısıtlamaya yönelik ABD-Türkiye anlaşmasının bozulmasının ardından, Türkiye'nin bu kez Suriye'nin kuzeydoğusuna, ABD güçlerinin faaliyet gösterdiği bölgeye yakın üçüncü askeri saldırısıyla doruğa ulaştı. Trump yönetimi öfkeli bir tepki vererek üst düzey Türk yetkililere geniş kapsamlı yaptırımlar uyguladı ve Başkan Yardımcısı Mike Pence'i Erdoğan'la ateşkes görüşmeleri yapmak üzere görevlendirdi, o da bu görevi başarıyla tamamladı. Bu doğrultuda, Türkiye ve Suriyeli muhalif müttefikleri kuzeydoğu sınırının 130 kilometrelik bölümünü Suriye'nin yaklaşık 30 kilometre içine kadar işgal etti ve SDG de güçlerini bu bloktan geri çekti.
Bu anlaşma, genellikle hafif topçu ateşi ve hava harekatı dışında, üç yılı aşkın bir süredir yürürlükte. Ancak Erdoğan, SDG'nin Türkiye'ye, kuzeydoğudaki bu bloğun her iki tarafında ve kuzeybatıdaki iki bölgede, Halep yakınlarındaki Tel Rıfat ve Fırat Nehri'nin hemen batısındaki Menbiç'te, bu kadar yakın olmasından hâlâ endişe duyuyor. Erdoğan daha sonra Ekim 2019'da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le, ABD birlikleri geri çekildiğinde Menbiç ve kuzeydoğu bölgelerine hareket eden Rus güçlerinin, Pence-Erdoğan anlaşmasının kapsamadığı kuzeydoğu bölgelerinde SDG'yi Türkiye sınırından 30 kilometre geri çekilmeye zorlaması için bir anlaşma müzakere etti. Ancak Pence'in Erdoğan'la yaptığı anlaşmanın aksine SDG'ye hiç danışılmadı ve SDG geri çekilmedi.
Mevcut krizin en yakın nedeni, kasımda İstanbul ve Gaziantep'te Türk sivil hedeflere yönelik düzenlenen ve 9 kişinin ölümüne neden olan iki saldırı ve Ankara'nın bu saldırıları Suriye'de faaliyet gösteren PKK'ya atfetmesi (PKK olayla ilgisi olduğunu reddetti). Erdoğan daha önce de SDG'ye karşı kara harekatı başlatma tehdidinde bulunmuş ancak Washington ve Moskova tarafından caydırılmış olsa da bu kez daha ciddi görünüyor. Bazı gözlemciler bunu, Türkiye'de 2023 ortalarında yapılacak ve anketlerin Erdoğan'ın partisinin çoğunluğu elde edemeyeceğini gösterdiği genel seçimlere bağlıyor ve Erdoğan'ın PKK unsurlarına karşı "gündem değiştirme" eylemine girişerek desteğini artırmaya çalıştığını iddia ediyor.
Belki de böyle ama Erdoğan bunun yerine PKK'yı seçimlerden hemen önce "Bingazi" etkisi yaratarak kendi adaylığını baltalayabilecek saldırılar düzenlemekten vazgeçirmeye çalışıyor olabilir. Suriye konusunda Türkiye-ABD koordinasyonu da geçmişteki kadar üst düzey değil ve Washington'ın Ortadoğu'dan uzaklaşma vurgusu göz önüne alındığında, Türkler sınırlarındaki PKK devletçiğine ne olacağını bilmek istiyor.
Washington, Türkiye'nin Suriye'ye, özellikle de ABD güçleri ve SDG'nin DEAŞ'a karşı operasyon yürüttüğü kuzeydoğuya yönelik yeni bir harekatının, bu terör örgütüyle mücadeleyi ve özellikle de SDG'nin binlerce DEAŞ mahkumunu ve aile üyelerini korumada oynadığı kritik rolü baltalayacağından korkuyor ve bu nedenle Türkiye'ye operasyon düzenlememesi için her zamankinden daha güçlü şekilde baskı yapıyor. Türkler, Washington'ın bu çağrısına kulak asacak gibi görünmüyor çünkü 2018'de Suriye'nin Afrin kentinde SDG'ye karşı başlattıkları harekattan önce de aynı sözleri duymuş ve o zaman bunu görmezden gelmenin uzun vadeli sonuçlarına katlanmamıştı.
Daha genel olarak Ankara, 8 yılın ardından Washington'ın kuzeydoğudaki uzun vadeli niyetlerini hâlâ bilmediği için (kısmen Washington'un BM'nin 2254 sayılı kararını desteklemenin ötesinde kapsamlı bir strateji açıklamaması nedeniyle) hayal kırıklığına uğramış görünüyor.
Türklerin gözünü diktiği iki bölgede (Kobani ve Menbiç) güçleri bulunan ve SDG'nin 2019'da çekilmesini sağlayacağı varsayılan Rusya, SDG lideri Ferhat Abdi Şahin’le (daha çok bilinen adıyla Mazlum Abdi) çekilme konusunu yeniden müzakere ederken pek başarılı olamadı ve Abdi, Washington Post'un sayfaları da dahil olmak üzere birçok mecradan ABD'ye Türk saldırısını durdurması için çağrı yaptı.
Bunu yapmak kesinlikle Washington'ın çıkarına olur. Ruslar SDG'yi geri çekilmeye ikna ederek Türkleri caydırmaya çalıştığını iddia etse de müttefikleri Esad'ın, Türkiye'nin daha fazla Suriye toprağını ele geçirmesini istemediğini bildiğinden, Moskova'nın çatışan çıkarları var. ABD-Türkiye ilişkilerinde bir saldırıdan kaynaklanacak tam bir bozulma ve hatta ABD birliklerinin kaotik kuzeydoğu Suriye'den olası çekilmesi (ABD Dışişleri Bakanlığı çalışanları çoktan geri çekildi), Rusya'nın çıkarına olur. Bunun nedeni, Türkiye'nin Moskova'yı sadece Suriye'de değil Libya'da, Kafkasya'da ve en önemlisi Ukrayna'da çevrelemede oynağı kritil rol: Türkiye, Kiev'e kilit silah sistemleri sağlayıp 1936 Montrö Sözleşmesi'ni kullanarak Karadeniz'e Rus deniz takviyelerini engellemiş ve Rusya’yla Suriye arasındaki Rus askeri uçuşlarını Türkiye üzerinden durdurmuştu. Dolayısıyla Moskova'nın Kobani'ye yönelik bir saldırıya yeşil ışık yakabileceğine dair bazı şüpheler var ki bu da ABD'nin hem Türkiye hem de Kürtlerle ilişkilerini doğrudan etkileyecektir.
Ancak Washington'ın protestoları tek başına Ankara'yı geri adım atmaya zorlamayacak. Aksine, ABD'li yetkililer geçmişteki üçlü Türkiye-ABD-SDG anlaşmalarına dayanarak masaya gerçek bir teklif koyabilir.
Türkiye'nin acil talepleri, SDG güçlerinin Türk topraklarından ve Türkiye'nin kontrol ettiği Suriye bölgelerinden çekilmesi. Ayrıca PKK'nın Suriye'den Türk topraklarına yönelik saldırılarına karşı taahhüt istiyor. Bunun emsalleri de var. 2016'da ABD, dönemin Başkan Yardımcısı Joe Biden da dahil, SDG'nin Menbiç'i ele geçirmesinin ardından Fırat Nehri boyunca çekilmesini sağlamak için Türkiye'ye taahhütte bulunmuştu; ardından Obama yönetiminin bunu gerçekleştirememesi üzerine Trump yönetimi 2018'de SDG'nin Menbiç'ten çekilmesi için yeni bir müzakere yürütmüştü ama SDG'nin uzlaşmazlığı ve ABD içindeki tartışmalar nedeniyle bu ancak kısmen başarılı olmuştu. 2019'da Ankara, Washington ve SDG, kuzeydoğudaki SDG güçlerinin Türkiye sınırından 4 ila 14 kilometre uzağa çekilmesi ve bunun ABD-Türkiye ortak askeri devriyeleri tarafından doğrulanması konusunda resmen anlaştı (Bu anlaşma, Ekim 2019'daki Türk saldırısı ve Pence-Erdoğan anlaşmasıyla fiilen ortadan kalktı). Dahası Washington, SDG'den Suriye'nin kuzeydoğusundan Türkiye'ye saldırmayacağına dair defalarca taahhüt aldı (Türkiye'deki son saldırılar Suriye'nin kuzeydoğusundaki değil, kuzeybatısındaki SDG'den kaynaklanıyor).
İstikrarı bozacak bir Türk saldırısını önlemenin hem ABD hem de SDG için önemi göz önüne alındığında, Washington bu taahhütleri bir şekilde yeniden canlandırmalı. SDG daha önce çeşitli şekillerde yapmayı kabul ettiği gibi Menbiç ve Kobani'den çekilebilir ve Türkiye'nin Menbiç'e ya da kuzeydoğuya karşı harekete geçmeme sözü karşılığında Suriye'nin kuzeydoğusundan Türkiye'ye saldırmama taahhüdünü, Suriye'nin herhangi bir yerinden saldırmama şeklinde genişletebilir. Türkiye yine de Tel Rıfat'a saldırabilir fakat oradaki PKK unsurlarının ABD’yle hiçbir ilgisi olmadığından oraya yapılacak bir saldırı ABD-Türkiye ilişkileri açısından başka yerlere kıyasla çok daha az istikrarsızlaştırıcı olacaktır.
Bu meselelerde Türkiye’yle yapılan benzer girişimler elbette karışık sonuçlar verdi ama riskler hem Türklerle hem de SDG’yle çok üst düzeyde konuşmayı haklı çıkaracak kadar yüksek. Ancak Washington bir Türk saldırısını ertelemeyi başarsa bile Ankara'ya ve askerleri Suriye'de sık sık ateş altında kalan kendi vatandaşlarına bir bütün olarak Suriye için "Tüm bunlar nasıl sona erecek?" sorusuna bir cevap borçlu.
* Halen Wilson Center'ın Ortadoğu masasının başında olan emekli diplomat James Jeffrey, ABD'nin Irak, Türkiye ve Arnavutluk büyükelçisi olarak görev yapmasının yanı sıra bir dönem Suriye özel temsilciliği ile ulusal güvenlik danışmanı yardımcılığı görevlerini üstlendi
 



Mısır’ın Taba Sınır Kapısı, savaşın şiddetlenmesiyle birlikte İsraillilerin kaçış noktası haline geldi

Taba Sınır Kapısı, Mısır-İsrail sınırındaki en önemli kara sınır kapılarından biri (Güney Sina Valiliği)
Taba Sınır Kapısı, Mısır-İsrail sınırındaki en önemli kara sınır kapılarından biri (Güney Sina Valiliği)
TT

Mısır’ın Taba Sınır Kapısı, savaşın şiddetlenmesiyle birlikte İsraillilerin kaçış noktası haline geldi

Taba Sınır Kapısı, Mısır-İsrail sınırındaki en önemli kara sınır kapılarından biri (Güney Sina Valiliği)
Taba Sınır Kapısı, Mısır-İsrail sınırındaki en önemli kara sınır kapılarından biri (Güney Sina Valiliği)

Her gün yüzlerce İsrailli, İsrail ile ABD’nin İran’a karşı başlattığı savaş ve İran’ın bir aydan uzun süredir devam eden saldırılarının ardından, Mısır’daki Taba Sınır Kapısı’ndan geçiş yapıyor. Ancak ulaşım ve konaklama ücretlerinin yüksekliğine yönelik şikâyetler bitmiyor.

Konuyla ilgili bilgi sahibi kaynaklar ve Mısırlı turizm uzmanları, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamalarda, sınır kapısının İsrailliler için ‘kaçış noktası’ haline geldiğini belirtti. Uzmanlar, İsrailli vatandaşların ücretlerin yüksekliğine dair şikâyetlerini eleştirerek, bunun Mısır’ın egemenlik hakkı olduğunu, ücretlerin hâlâ dünyanın diğer ülkelerinden daha düşük seviyede bulunduğunu ve İsraillilerin, kendi ülkelerinin başlattığı savaşın maliyetini ödemek durumunda olduklarını vurguladı.

Kaçışın ana durağı

İsrail’in TheMarker gazetesinin çarşamba günkü haberinde şu ifadeler yer aldı: “Mısır’daki Taba Havalimanı, güvenlik gerilimleri ve İran’ın son roket saldırıları nedeniyle Ben Gurion Havalimanı’ndaki kısıtlamalar ışığında, acil olarak İsrail’den ayrılmak isteyenler için başlıca yurt dışı seyahat noktası haline geldi. Havalimanı, kısmen kapanan İsrail havalimanlarının yerine büyük bir kaçış noktası ve alternatif yaşam hattı işlevi görüyor.”

Gazete ayrıca, sınır kapısının Hamursuz Bayramı öncesinde yüzlerce İsrailliye ev sahipliği yaptığını, bunların arasında İngilizce ve Fransızca konuşan çok sayıda Haredi ailenin bulunduğunu belirtti. Bu kişiler, bayramı kutlamak üzere kendi ülkelerine ulaşmaya çalışırken, bazıları sınırı ihlal eden insansız hava araçları (İHA) nedeniyle sirenlerin çalması sonucu Eilat’ta tam bir gece geçirmek zorunda kaldı.

vfd
Mısır’ın Taba kenti, onu önemli bir turizm merkezi haline getiren büyüleyici doğasıyla öne çıkıyor. (Güney Sina Valiliği)

Mısır eski Turizm Bakanı danışmanı Samih Saad, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Taba Sınır Kapısı’nın İsrailliler için yurt dışına kaçış kapısı haline geldiğini ve diğer havalimanlarının saldırıya uğrama olasılığı nedeniyle güvenli bir liman sağladığını belirtti. Saad, söz konusu sayıların Mısır turizmi açısından kayda değer bir katkı sağlamadığını, turizm gelirlerinin yüzde 72’sinin Avrupa’dan, yüzde 10’unun ise Arap ülkeleri ve diğer bölgelerden geldiğini vurguladı.

Eski Ticaret Odası Turizm ve Havacılık Bölümü Başkanı ve turizm uzmanı Amari Abdulazim de, “Savaşın temelinde İsrail ve ABD bulunuyor. Söz konusu savaşın sonuçlarından biri ise dünya genelinde benzeri görülmemiş fiyat artışları… Mısır, taraf olmamasına rağmen bu durumdan ciddi şekilde etkileniyor” ifadelerini kullandı.

Yüksek ücretler

İsraillilerin zihnini meşgul eden tek konu kaçış değil; geçiş ücretlerindeki artış da öne çıkıyor. İbranice yayın yapan gazeteler bu duruma dikkat çekti. Taba Sınır Kapısı’nda ücretler kısa bir süre içinde üç kez arttı: Aralık 2025’te 15 dolardan 25 dolara yükseldi, Mart 2026 ortasında 60 dolara çıktı ve 28 Mart 2026’da 120 dolara ulaştı.

TheMarker, ‘Sina’daki geçiş, ulaşım ve geçici konaklama maliyetlerindeki artışa’ dikkat çekerken, Israel Hayom gazetesi 28 Mart’ta yayımladığı haberde, Mısır’ın Taba Sınır Kapısı geçiş ücretini İsrailliler için 120 dolara çıkarmasının, özellikle dört kişilik bir ailenin geçiş maliyetini 480 doları aşacak şekilde artırması nedeniyle geniş çapta öfkeye yol açtığını aktardı.

Samih Saad, ücretlerin 120 dolara yükselmesinin aşırı olmadığını, birçok ülkede daha yüksek rakamların uygulandığını ve Mısır’ın bu egemenlik kararını uygun gördüğü zaman almasının hakkı olduğunu belirtti.

Amari Abdulazim ise Mısır’ın Taba Sınır Kapısı geçiş ücretlerini artırmasının kendi egemenlik hakkı olduğunu ve savaşın yol açtığı zararlardan dolayı bunu yapmasının doğal olduğunu vurguladı.


Husi milisleri, İsrail'e yönelik dördüncü saldırılarının ardından “kademeli bir tırmanış” ile tehdit etti

Husi militanları, liderlerinin çağrısıyla Sana'da düzenlenen bir gösteride (AFP)
Husi militanları, liderlerinin çağrısıyla Sana'da düzenlenen bir gösteride (AFP)
TT

Husi milisleri, İsrail'e yönelik dördüncü saldırılarının ardından “kademeli bir tırmanış” ile tehdit etti

Husi militanları, liderlerinin çağrısıyla Sana'da düzenlenen bir gösteride (AFP)
Husi militanları, liderlerinin çağrısıyla Sana'da düzenlenen bir gösteride (AFP)

Husiler, “kademeli tırmanış” olarak nitelendirdikleri bir süreç başlatma tehdidinde bulundu. Bu açıklama, grubun İsrail’e yönelik dördüncü saldırıyı üstlenmesinin ve yaklaşık bir hafta önce İran’la aynı safta savaşa dahil olmasının ardından geldi.

Yemen'deki meşru güçlerin, ülkeyi grubun elinden kurtarmak için belirleyici savaşın yakın olduğunu iddia eden söylemlerinin giderek sertleştiği bir ortamda, İsrail, İran ve Hizbullah'ın yoğun ateş gücüne kıyasla sınırlı etkisine rağmen, Husi saldırılarına nasıl karşılık verileceği konusunda Washington ile müzakerede bulunduğunu açıkladı.

Husilerin askeri sözcüsü Yahya Seri, dün akşam televizyonda yayınlanan açıklamasında, grubun “işgal altındaki Yafa bölgesinde hayati hedeflere balistik füzelerle askeri operasyon düzenlediğini” duyurdu. Seri, saldırının “İran ve Lübnan Hizbullah’ındaki mücahit kardeşlerle ortaklaşa gerçekleştirildiğini” ve “başarıyla hedeflerine ulaştığını” belirtti.

Sana'da güvenlik aracındaki Husi savaşçıları (AFP)Sana'da güvenlik aracındaki Husi savaşçıları (AFP)

Grup açıklamasında, "Bu önemli ve istisnai savaşta askeri müdahalesinin kademeli olduğunu" belirterek, "bu düzeyde kalmayacağını ve gelişmelere göre, düşmanın gerilimi artırma veya azaltma konusunda belirleyeceği tutuma göre ele alacağını" kaydetti.

Son saldırı, Husilerin bölgesel çatışmaya doğrudan dahil olduklarını ilan etmelerinden beri gerçekleştirdikleri dördüncü eylem oldu. Bu gelişme, İran destekli eksende yer alan Husiler, Lübnan Hizbullahı ve Iraklı silahlı gruplar arasındaki koordinasyonun arttığını gösteriyor.

Savunmanın dikkatini dağıtmak

Husi grubu, geçtiğimiz çarşamba günü İsrail'e yönelik üçüncü saldırının sorumluluğunu üstlenirken, İsrail ordusu hava savunma sistemlerinin Yemen'den fırlatılan bir füzeyi "herhangi bir yaralanma veya hasar olmaksızın" engellediğini ve erken tespit sayesinde tehdidin etkisiz hale getirildiği bildirildi.

Gözlemcilere göre bu tür saldırılar, İsrail hava savunma sistemlerini meşgul etmekten öteye geçmiyor. Zira söz konusu sistemler, İran ve Hizbullah kaynaklı tehditlerin yoğunluğu nedeniyle zaten ciddi baskı altında bulunuyor.

Husilerin lideri Abdülmelik el-Husi, çatışmaya katılım sonrasında yaptığı ilk konuşmada, İran’a verilen siyasi, medya ve propaganda desteğinden “doğrudan operasyonel aşamaya” geçtiklerini açıkladı. Husi, saldırıların “direniş ekseninin ortak operasyonları” kapsamında olduğunu savundu ve mevcut çatışmanın “coğrafi sınırları aşan bir görev” olduğunu iddia etti.

Husi lideri, takipçilerine İran'ın yanında savaşa katılmanın yanı sıra seferber olup mitingler düzenlemeleri çağrısında bulundu (AP)Husi lideri, takipçilerine İran'ın yanında savaşa katılmanın yanı sıra seferber olup mitingler düzenlemeleri çağrısında bulundu (AP)

Karara yönelik eleştirileri de yanıtlayan Husi, tarafsızlığın “bir seçenek olmadığını” ifade etti. Bu açıklamalar, Yemen içinde zaten kırılgan olan ekonomik ve güvenlik koşullarının daha da kötüleşebileceğine dair endişeleri artırdı.

El-Husi, takipçilerini haftalık İran yanlısı gösterilerine devam etmeye ve İran'ın yanında savaşa katılmaya çağırdı. Ayrıca, seferberlik çabalarını yoğunlaştırmalarını ve grubun her yıl daha fazla üye kazanmak ve ideolojik yönlendirme amacıyla kullandığı yaz kamplarına okul öğrencilerini göndermelerini teşvik etti.

Karar anı yaklaşıyor

Öte yandan, Yemen Başkanlık Konseyi üyesi Tarık Salih, “Husi darbesinden kurtuluş mücadelesinin yaklaştığını” ve tüm ulusal güçlerin “tek bir ekip ve tek bir irade ile” bu mücadeleyi vereceğini söyledi.

Resmi medyada yer alan açıklamalarını, Yemen’in batı kıyısındaki askeri birliklere yaptığı ziyaret sırasında dile getiren Salih, savaşçıların rolünü överek, bu güçlerin “Yemen Cumhuriyeti’nin güvenlik supabı” olduğunu ifade etti. Bu açıklamalar, hükümet güçlerinin inisiyatifi yeniden ele geçirme konusunda artan bir özgüvene işaret ediyor.

Salih, bölgesel boyuta dikkat çekerek, “İran’ın Körfez ülkeleri ve Ürdün’e yönelik açık saldırılarının, Tahran’ın projesinin Arap ulusunu hedef alan bir yıkım aracı olduğunu ortaya koyduğunu” savundu. Bu projenin “hiçbir zaman İsrail’e karşı olmadığını, aksine bunun yalnızca bir gerekçe olarak kullanıldığını” vurguladı.

Yemen Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi üyesi Tarık Salih (Saba)Yemen Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi üyesi Tarık Salih (Saba)

Husilerin iddialarına da doğrudan yanıt veren Salih, grubun “İsrail’e karşı savaştığını iddia ederken ulusal güçlere karşı asılsız suçlamalar yönelttiğini ve Yemenlileri öldürmek için gerekçe ürettiğini” söyledi. Ayrıca Husilere karşı savaşın 2004 yılında, "bölgesel gerilimlerden çok önce" başladığını hatırlattı.

Yemen Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi üyesi, Husi kontrolündeki bölgelerde yaşayan yurttaşlarına selamlarını ileterek, askeri ve ulusal boyutlarıyla ve iç safları birleştirme arzusunu yansıtan konuşmasında, onların "yaklaşan ulusal kurtuluş mücadelesinin ayrılmaz ve bütünleyici bir parçası" olduklarını vurguladı.

Salih son olarak, Yemen çatışmasının seyrinde, özellikle Husilerin savaşa geri dönmeyi ve kapsamlı bir siyasi çözüm için barışçıl yolları reddetmeyi seçmeleri durumunda, “devleti ve cumhuriyeti yeniden kurmak için yaklaşan ulusal görevler” için muharebe hazırlığını artırma ve eğitimi yoğunlaştırma ihtiyacının altını çizdi.


Lübnan, Gazze'dekine benzer bir "sarı hat" senaryosuyla karşı karşıya

İsrail'in Lübnan'ın güneyinde düzenlediği hava saldırısının ardından yıkılan bir binanın kalıntıları (Reuters)
İsrail'in Lübnan'ın güneyinde düzenlediği hava saldırısının ardından yıkılan bir binanın kalıntıları (Reuters)
TT

Lübnan, Gazze'dekine benzer bir "sarı hat" senaryosuyla karşı karşıya

İsrail'in Lübnan'ın güneyinde düzenlediği hava saldırısının ardından yıkılan bir binanın kalıntıları (Reuters)
İsrail'in Lübnan'ın güneyinde düzenlediği hava saldırısının ardından yıkılan bir binanın kalıntıları (Reuters)

İsrail, Güney Lübnan'da Gazze Şeridi'ndeki sınır hattına benzer bir “sarı hat” uygulamayı planlıyor. İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyini tamamen işgal etme ve Litani Nehri'ni İsrail'in yeni sınırı haline getirme yönündeki İsrail hükümetinin talebini reddetti. Ordu, Litani Nehri'ni, hükümetin geri çekilme kararını verene kadar geçici olarak “sarı hat” olarak adlandırdığı ve gözetlediği bir “ateş hattı” haline getirmekle yetineceğini belirtti.

İsrail ordusu, Lübnan topraklarına kıyıdan 14 kilometre uzanan Ras el-Beyada'yı işgal ettiğini doğruladı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre amaç, bir yandan kuzeye yönelik kara saldırıları için harekat noktası oluşturmak, diğer yandan da yüz binlerce yerinden edilmiş insanın güneydeki evlerine dönüşünü engellemek.

Savaşın başlamasından bir ay sonra, Lübnan'a gelen döviz akışı azaldı; rakamlar, havale miktarının yüzde 5'in üzerinde bir düşüş gösterdiğini ortaya koyarken, bu oranın yüzde 15'e kadar gerileyeceği tahmin ediliyor. Ekonomi Bakanı Amir el-Bassat, “yoğun göçün etkisiyle ekonomik daralma ve gelirlerde düşüş yaşandığını, işsizlik oranlarında ise belirgin bir artış olduğunu” belirtti. Bakan, “göstergelerin kötüleştiğini” açıklayarak, para akışındaki yavaşlamayla paralel olarak daralmanın yüzde 7 ile 10 arasında olduğu tahmininde bulundu.