2023'te Suriye'nin geleceğini şekillendirecek olan 10 mesele

30 Aralık 2022'de Şam ile Ankara arasındaki normalleşmeye karşı İdlib'deki Suriyeli muhaliflerin düzenlediği protesto gösterisinden bir kare (EPA)
30 Aralık 2022'de Şam ile Ankara arasındaki normalleşmeye karşı İdlib'deki Suriyeli muhaliflerin düzenlediği protesto gösterisinden bir kare (EPA)
TT

2023'te Suriye'nin geleceğini şekillendirecek olan 10 mesele

30 Aralık 2022'de Şam ile Ankara arasındaki normalleşmeye karşı İdlib'deki Suriyeli muhaliflerin düzenlediği protesto gösterisinden bir kare (EPA)
30 Aralık 2022'de Şam ile Ankara arasındaki normalleşmeye karşı İdlib'deki Suriyeli muhaliflerin düzenlediği protesto gösterisinden bir kare (EPA)

2023 yılında Suriye'de ve yurtdışında takip edilmesi gereken, farklı düzeylerde büyük etkileri olacak, sonuçları ve yansımaları yıllar, hatta on yıllar sonra netleşecek 10 mesele, dış bölgesel ve uluslararası anlayışlar sayesinde üç yıldır devam eden istikrarlı sürecin ardından Suriye'deki üç mini devlet arasındaki temas hatlarının kaderini de belirleyecek.
1- Türkiye normalleşmesi: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Suriye Dışişleri Bakanı Faysal el-Mikdad’ın son haftalarda askeri ve güvenlik alanlarında gerçekleştirilen görüşmelerin sonuçlarını tamamlamak ve Suriye’nin kuzeyinde Fırat'ın doğusundaki ‘ABD bölgesinden’ başlayarak Rusya himayesinde ortak düzenlemelere varmak amacıyla bu ayın ortalarında bir araya gelmeleri bekleniyor.
Haziran ayında yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri öncesi, Moskova'nın Şam ve Ankara için hazırladığı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'i bir araya getirecek yol haritasındaki adımları takip etmek gerekiyor. Bu adımların uygulanacağı sınırlara, derinliğe ve hıza bağlı olarak Suriye ve çevresinde büyük siyasi ve ekonomik sonuçları olacağına şüphe yok. Peki siyasetteki ve ekonomideki kazanımlar karşılığında coğrafyada bir takım tavizler mi veriliyor?
2- Kürt kaygısı: Şam, Ankara, Moskova (ve Tahran) arasındaki ana kesişme noktalarından biri, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kürt varlığının ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin zayıflamasıdır. Kürt oluşumları Suriye’nin ve Türkiye’nin bekasına yönelik bir tehdit olarak görülüyor. Suriye ve Türkiye arasında olası ortak askeri operasyon planları var ve Rusya, tüm Kürt oluşumlarının Türkiye sınırından Suriye’nin 30 kilometre derinliğine çekilmesi yönünde baskı yapıyor.
Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) ve Suriye Demokratik Konseyi’nin (SDK) konumunu ve bu gelişmelere nasıl tepki verdikleri takip edilmeli. SDG, 2019 yılı sonlarında Rusya ve Türkiye arasında imzalanan Soçi Anlaşması’na göre ağır silahlarını ve Halk Koruma Birlikleri’ni (YPG) 30 kilometre derinliğe çektiğini söylese de iç güvenlik güçlerini (Asayiş) ve yerel meclisleri geri çekmeyi reddediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın seçimleri kaybetmesine, ABD’nin kendisini desteklemesine ve askeri varlığına güvenerek direniyor. Ankara ise SDG’ye bağlı tüm yapıların 30 kilometre derinliğe çekilmesinde ısrar ederken Suriye rejimine bağlı kurumların, Suriye bayrağının ve sınır muhafızlarının söz konusu bölgelerdeki varlığına itiraz etmiyor.
ABD eski Başkanı Donald Trump yönetiminin 2019 yılında aniden ABD askerlerini Suriye’den geri çekme kararı alması ve Türkiye’nin askeri harekatına kapıyı aralaması, mevcut ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin ABD kuvvetlerinin Suriye’de kalmaya devam etmesi kararı almasını sağladı. Ancak Ukrayna meselesine müdahil olan ABD’nin Türkiye’nin ve NATO’nun Ukrayna savaşında oynadıkları role ihtiyacı olduğuna ve Kürtler yüzünden Ankara ile bir çekişmeye girmeyeceğine dair bir takım göstergeler var.
Suriye-Türkiye normalleşmesinin başlamasından sonra, ABD’nin tutumundaki gelişmeleri ve Suriye'nin kuzeydoğusunda Ankara ile Washington arasındaki askeri anlaşmaların sınırlarını takip etmek gerekiyor.

Suriye’nin Arap ülkeleri arasına dönüşü
4- Arap ülkeleriyle normalleşme: Arap ülkelerinin başkentleri ve Arap Birliği (AL) ile Şam arasındaki normalleşmeye yönelik ortak adımlar 2022 yılında sessizce atılmaya başlandı. Suriye, Cezayir’in ev sahipliği yaptığı AL Zirvesi’ne önde gelen Arap ülkelerinin itirazları nedeniyle katılamadı. Ayrıca Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi Şam ile normalleşmeye başlayan ülkeler de geçtiğimiz yıl Şam'ın sınırları kontrol etme ve uyuşturucu kaçakçılığını durdurma konusunda yetersiz kalmasından ötürü yaşadıkları acı deneyimin yanı sıra ABD Kongresi’nin Şam'a karşı ekonomik desteği ve harap olmuş haldeki ülkenin yeniden inşasını sınırlayan yeni kararlar çıkarması, ABD ve Batı ülkelerinin normalleşmeyi durdurmaya yönelik baskısı gibi çeşitli nedenlerle diğer ülkeler gibi normalleşme konusundan uzaklaştılar.
Suriye’nin 2023 yılında Arap ülkeleri arasına dönmesinin sonucunu ve önümüzdeki baharda yapılması planlanan AL Zirvesi’nde sergilenecek tutumu, bir yanda Arap ülkeleri, ABD, Çin ve Rusya ilişkilerinde yaşanan değişimler, diğer yanda Ankara ve Şam arasındaki normalleşme adımları, Şam'ın bölgesel dosyalardaki tutumu ve öte yanda İran ile ilişkileri çerçevesinde takip etmek oldukça önemli.
5- Ukrayna’daki savaş: Rusya’nın Ukranya’ya savaş açmasının Suriye üzerindeki etkisi hem çeşitli yönlerde hem de büyük oldu. Savaş, Ankara ile Moskova ve Putin ile Erdoğan arasındaki iş birliğini güçlendirdi. Putin’in Erdoğan’a ihtiyacı var. Çünkü Türkiye, Rusya için ekonomik ve siyasi bir kapı haline geldi. Putin'in Erdoğan’a ve Esed'e görüşmeleri için baskı yapması, geçmişi unutmaları ve Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmasını sağlamak için çabalaması Putin’in Erdoğan’a ihtiyacı olduğunu gösteriyor.
Ayrıca bu savaşın ekonomik ve siyasi yansımaları da oldu. Suriye uluslararası koridorlarda unutulan bir konu haline geldi ve bağış parası Suriye yerine Ukrayna'ya gidiyor. Bu, Suriye'deki ekonomik krizin derinleşmesinde açıkça ortaya çıktı.
6- İsrail’in düzenlediği hava saldırıları: İsrail’de göreve gelen Binyamin Netanyahu'nun aşırı sağcı hükümeti, yeni yıla Şam Uluslararası Havalimanı'ndaki ‘İran’a ait hedefleri’ bombalayarak ve havalimanının saatlerce hizmet dışı kalmasına yol açarak başladı.  İsrail, geçtiğimiz yıllarda İran’ın Suriye'deki mevzilerine yüzlerce bombardıman düzenledi. Son bir yılda gerçekleştirdiği hava saldırılarının kapsamı, Suriye'nin doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine doğru genişledi. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne (SOHR) göre İsrail’in 2022 yılında düzenlediği 32 bombardıman sonucunda binalar, silah depoları, karargahlar, merkezler ve araçlar dahil olmak üzere yaklaşık 91 hedef imha edildi, 88 unsur öldü, 121 unsur yaralandı.
2023'te Netanyahu'nun sağcı bir hükümetle iktidara geri dönüşünün Suriye'deki yansımalarını takip edilmeliyiz. Netanyahu hükümeti, İran'ın nükleer dosyasını nasıl ele alacak? Putin ile daha önce varılan anlaşmaların ve Rusya’nın Suriye’deki birliklerinin kullandığı Hmeymim Hava Üssü ile Tel Aviv arasındaki askeri koordinasyonu nasıl bir gelecek bekliyor? Yeni hükümetin politikaları, Suriye'ye, Tel Aviv'in Ukrayna savaşına ilişkin tutumuna ve Moskova ile Tahran’ın Suriye’deki askeri iş birliğine nasıl yansıyacak?

Suriye ile İran ‘evliliğinin sona ermesi’
7- İran ittifakı: İran’ın 2012 yılı sonunda Suriye’ye müdahalesinden bu yana ‘rejimin kurtarılmasına’ katkıda bulunduğuna ve çok sayıda askeri, ekonomik, güvenlik ve mali destek sağladığına inanan Tahran, tüm bunların karşılığını istiyor. Rejimi ekonomik krizlerden bedavaya kurtarma niyetinde olmadığından bunu erteliyor. Kalıcı askeri üslerin kurulması, petrol, doğalgaz ve fosfatla ilgili ekonomik anlaşmalar ve suç işlemeleri halinde Suriye’deki mahkemelere çıkarılmaları dışında İranlılara Suriyeli gibi muamele edilmesi gibi anlaşmaları içeren bir takım tavizlerle yaptıklarının bedelinin ödenmesini istiyor.
Tahran, Suriye'de büyük tavizler elde etmek için ülkede kötüleşen ekonomik krizden, Moskova'nın Ukrayna'yla meşgul olmasından, Türkiye ile Arap ülkeleri arasındaki normalleşme rüzgârlarından ve İsrail’in düzenlediği hava saldırılarından faydalanıyor.
Bu sürecin detaylarını, Şam’ın konumunu ve İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'nin geçtiğimiz hafta gerçekleşmesi planlanan ziyaretin ertelendiği tarihin takip edilmesi ve Suriye-İran ‘evliliğinin sona ermesi’ ya da aralarındaki ilişkinin yeniden tanımlanması gerekiyor.
8- Ekonomik kriz: Yaklaşık 12 yıl süren savaş sırasında Suriye adeta yok edildi. Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre Suriyelilerin yarısı (12 milyon) evlerini terk ettiler. Üçte biri (7 milyon) yurtdışında mülteci oldu. Yaklaşık yüzde 90'ı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Yüzde 80'i gıda güvensizliği ile karşı karşıya. Yaklaşık 14,6 milyon kişi yardıma muhtaç halde. Gıda ürünlerinin maliyeti geçtiğimiz yıl yüzde 85 artarken Suriye lirası değerinin yüzde 80'inden fazlasını kaybetti.
Suriye büyük bir trajediye dönüştü. Suriye'ye sınır ötesi insani yardımlar için BM Güvenlik Konseyi'nin(BMKG)  ilgili kararının süresi 10 Ocak'ta bitiyor. Özellikle karar, ülkenin kuzeyindeki yaklaşık 4 milyon Suriyelinin can damarı olduğu ve Şam’ın harcamalarının yükünü hafiflettiği için kararın süresinin uzatılması meselesi ve Rusya'nın bu konudaki tutumu takip edilmeli.
9- Suriye'nin çöküşü: Rejimin kontrolündeki bölgelerde yaşayan Suriyeliler, 2022'nin (savaşın başladığı) 2011'den bu yana geçen en kötü bir yıl olduğunu söylüyorlar. Şam yönetiminin, ekonomik maliyeti azaltmak için tatilleri uzattığı, devlet kurumlarındaki ve hastanelerdeki çalışmaları durdurduğu kaydedildi.
Ekonominin felce uğradığından söz ediliyor ve ülkenin tamamen iflas etmesinden korkuluyor. Mevcut ekonomik krizin sonuçlarını ve hükümetin, ordunun ve güvenlik kurumlarının çalışmalarını ve egemenliğini nasıl etkileyeceğini izlemek gerekiyor. Ayrıca, Suriye-Türkiye normalleşmesinin ekonomik kriz üzerindeki yansımaları da takip edilmeli. Kriz, Şam'ı siyasi alanda tavizler vermeye ve BMGK’nın 2254 sayılı kararını uygulamaya mı itecek yoksa İran'la ilişkilerini gevşeterek jeopolitik alanda tavizler vermeye mi itecek?
10- Adıma adım yaklaşımı: BM'nin Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen, geçtiğimiz yıllarda 2254 sayılı BMGK kararının uygulanması için bir giriş noktası olarak Suriye Anayasa Komitesi toplantıları yapmaya önem veriyordu. Suriye Anasa Komitesi, Astana Süreci çerçevesinde Rusya, Türkiye ve İran uzlaşı sonucunda kurulmuştu. Rusya, Ukrayna savaşının ardından geçtiğimiz aylarda çalışmalarını donduran Suriye Anayasa Komitesi'nin Cenevre’deki toplantılarının başka bir yerde yapılmasını talep etti.
Pedersen, Batılı ülkelerin teşvikler ve istisnalar sunması karşılığında Şam'ı önlem almaya çağıran ‘adıma adım yaklaşımı’ adlı eski bir öneriyi yeniden hayata geçirdi. Öneri eski olsa da Şam'ın adıma adım yaklaşımıyla ilgilenmeye başlaması yeniydi. Yapılan teklifleri ve bu teklifleri sunan ülkeleri öğrenmek isteyen Suriye Dışişleri Bakanı Mikdad ve Pedersen'in Şam'daki son görüşmeleri Suriye rejiminin bu yaklaşımla ilgilendiğinin göstergesiydi.
Küçük ve basit şeylere gelince Batılı ülkeler elektrik sorununu çözmek için adım atarken bir yandan Şam'ın tutuklular, af ve mülkiyet prosedürlerine ilişkin adımları karşılığında Suriyeli diplomatlara vize sağlıyor.
Mikdad ve Pedersen arasında kısa bir süre sonra yapılması planlanan görüşmenin Ankara-Şam arasındaki normalleşmeden ne ölçüde etkilendiğini ve Şam'ın BM Suriye Özel Temsilcisinin girişimleri çerçevesinde adımlarını atmakta ne kadar kararlı olduğunu bu bağlamda takip etmek gerekiyor.
 



Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
TT

Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)

İsmail Derviş

Suriye toprakları, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden önceki yıllarda bölgedeki muhtelif orduların cirit attığı bir alana dönüşmüştü. Bu süreçte sahada dört ana güç konuşlanmıştı. Bunlar, Uluslararası Koalisyon Güçleri çatısı altında ABD, düşen rejime destek vermek için gelen Rusya, yine rejimi desteklemek amacıyla on binlerce unsurunu gönderen İran ve muhalefeti desteklemek, rejimin sınır bölgelerini istila etmesini engellemek ile milli güvenliğini korumak üzere Suriye'nin kuzeyine yerleşen Türkiye’ydi.

Ancak 8 Aralık 2024 tarihi Suriye tarihinin seyrini değiştirdi. Esed rejiminin düşmesinin hemen ardından İranlı milisler Suriye topraklarından kayboldu. Binlercesi kaçarken geride kalanlar ise ülkeden ayrılmak için fırsat kollayarak gözlerden uzaklaştı. Bundan aylar sonra, Şam ile Washington arasındaki ilişkilerin güçlenmesine paralel olarak Amerikan askerlerinin kademeli çekilme süreci başladı. Nitekim Suriye, ABD'ye düşman ülkeler arasında sınıflandırılırken, Ortadoğu'daki müttefiklerinden biri haline geldi.

Rusya'ya gelince; Şam ile siyasi ilişkilerini güçlendirmesiyle eş zamanlı olarak Suriye sahilindeki iki askeri üssünü muhafaza etti. Türkiye'nin nüfuzu ise çok daha büyük bir oranda arttı. Öyle ki ABD Başkanı Donald Trump, bunu birçok kez farklı mecralarda “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye'de kazandı” diyerek ilan etti.

Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleri ve akıbetlerinin netleşmesi

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmişken, Suriye'de İran'ın veya ABD'nin herhangi bir askeri varlığı kalmamış bulunuyor.Şarku’l Avsat’ın  Şam, Suriye'nin resmi haber ajansı SANA'dan aktardığı habere göre Moskova ile Rusya’nın ülkenin kıyı kesimlerindeki varlığının yeniden düzenlenmesi sürecini başlatacak bir mutabakat zaptına ulaştı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan aktarılan bilgilere göre başta Hmeymim Hava Üssü ve Tartus Limanı'ndaki dördüncü ticari rıhtım olmak üzere sivil nitelikteki tesislerin yönetimi Suriye devleti tarafından üstlenilecek ve böylece bu tesisler kademeli olarak sivil yönetim sistemine dahil edilecek.

Dışişleri Bakanlığı, “Askeri nitelikteki üsler ve tesislere gelince, Suriye ve Rus tarafları mutabakat uyarınca bunların işlevinin yeniden tanımlanması hususunda anlaştı. Buna göre söz konusu noktalar, karşılıklı çıkarları koruyan yeni düzenlemeler çerçevesinde askeri üs olmaktan çıkarak ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülüyor” ifadelerini kullandı. Mutabakat zaptı, dönüşüm sürecinin tamamlanması için üç ayı geçmeyen bir zaman sınırı belirliyor. Ardından bu yeni düzenlemeler yürürlüğe giriyor. Yaklaşık 18 ay önce başlayan müzakerelerden bu yana en göze çarpan adım sayılan bu hamle, Suriye-Rusya ilişkilerinde farklı bir dönemin kapısını aralıyor. Bu mutabakat, söz konusu ilişkileri dönemin şartlarına uygun şekilde Rusya’nın Suriye’deki varlığının niteliğini yeniden düzenleyen ve iki ülke arasındaki münasebetleri karşılıklı çıkarlar temelinde sürdüren yeni bir aşamaya taşıyor. Bu anlaşmayla birlikte Rusya’nın Suriye'deki varlığı resmi olarak düzen altına alınırken Şam’ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara’nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiren Türk askeri varlığı ise varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin Suriye'deki askeri varlığının sebebi

Askeri analist Nevvar Şaban, yaptığı değerlendirmede “Suriye'deki Türk üslerinin geleceğiyle ilgili olarak öncelikle bu üslerin kurulduğu bağlama bakmak gerekir. Söz konusu üsler, o dönemde Fırat Kalkanı Harekat Operasyon Odası ile iş birliği ve koordinasyon halinde, Türk milli güvenliğine yönelik tehditlerle mücadele etmeyi hedefleyen bir güvenlik harekatı kapsamında kuruldu. Daha sonra bu üslerin konuşlanması genişleyerek bölgenin istikrarı, ister hücre yapılanmaları ister başka şekillerde olsun bölgeden kaynaklanabilecek her türlü güvenlik tehdidinin önlenmesi ve kurtarma süreciyle eş zamanlı olarak Suriye tarafından Türkiye tarafına doğru sınırın denetim altına alınmasıyla bağdaşır hale geldi” ifadelerini kullandı.

Şaban sözlerine şöyle devam etti:

“Şu an sorulması gereken soru şu: Bu bölgeler üzerindeki tehdit ortadan kalktı mı? Bölge halen kırılganlığını koruyor. Suriye'deki güvenlik tehditleri ise çok boyutlu ve karmaşık. Nitekim sınır ötesi terör hücreleri var. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içerisinde anlaşmayı halen reddeden ve tehlike oluşturabilecek bir kesim bulunuyor, ayrıca uyuşturucu ticareti de mevcut. Dolayısıyla bölge halen güvenlik odaklı bir nitelik taşıyor. Bu bakımdan, Ankara'nın perspektifinden bakıldığında bölgede askeri üsler şeklinde varlık göstermek halen bir dereceye kadar gereklilik arz ediyor ve Suriye'nin bu bölgelerindeki istikrarın korunmasında fayda sağlıyor."

Güvenlik ortamı Türk çekilmesine izin veriyor mu?

Şaban açıklamalarını şöyle sürdürdü:

“Güvenlik ortamının henüz bir çekilme için elverişli hale gelmediğini düşünüyorum. Ancak güvenlik ortamı istikrara kavuşur, Türkiye'nin perspektifindeki koşullar ve kaygılar ortadan kalkar ve Suriye'nin güvenlik kapasitesi güçlenirse; işte o zaman bu askeri varlığa gerek kalmayacaktır. Zira bu varlık maliyetlidir ve dolayısıyla bir çekilme gerçekleşebilir. Şu an için, güvenlik durumunun çoğu unsurunda belirgin bir iyileşme olmasına rağmen, Türk tarafını bu askeri varlığı çekmeye sevk edecek ideal bir güvenlik ortamının oluştuğunu görmüyorum. Türk tarafının önümüzdeki aşamalarda bu varlığı azaltılabilir, ancak bu durum, Türk tarafının Suriye hükümetiyle koordinasyon sağladıktan sonra tamamen çekilmesine imkan tanıyacak eksiksiz bir güvenlik durumuna ve istikrarlı bir güvenlik ortamına ulaşılmasına bağlı kalmayı sürdürmektedir."

Adana Anlaşması ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının hukuki zemini

Siyaset araştırmacısı Yaser el-İyade ise konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Suriye hükümeti mevcut durumda; Suriye'de henüz tam bir istikrarın sağlanamamış olması nedeniyle ülkede yaşanan istikrarsızlıktan ötürü bu tür üslerin kaldırılmasını Türk tarafıyla konuşmak veya müzakere etmek için henüz erken olduğu görüşünü taşıyor. Zira her iki ülke de kendilerini halen gizlice faaliyet gösteren ve Suriye ya da Türk topraklarında her an terör eylemleriyle ortaya çıkabilecek terör örgütlerinin hedefinde görüyor. Aynı şekilde, projeleri Suriye, Türkiye ve diğer bazı ülkelerin topraklarını kapsayan ayrılıkçı örgütler şeklindeki ortak bir düşmanla karşı karşıya bulunuyorlar. Dolayısıyla iki tarafın da bu tür üslerin -en azından orta vadede- varlığını sürdürmesi gerektiği hususunda hemfikir olduğu söylenebilir. Bu noktada, Türk güvenlik varlığının Suriye topraklarındaki hukuki zeminini, iki taraf arasında 1998 yılında -yani 2011 Suriye Devrimi'nden ve ardından gelen güvenlik boşluğu ile Türkiye'ye komşu Suriye topraklarında muhtelif akımlardan askeri güçlerin belirmesinden önce- imzalanan Adana Anlaşması’nın oluşturduğunu belirtmek gerekir. Yaşanan bu süreç, Esad rejiminin çöküşünün ardından Türkiye'yi kendi milli güvenliğini ve gelecekteki çıkarlarını korumak adına üsler kurmaya mecbur bırakmıştır. Ankara da Suriye topraklarını kendi topraklarındaki güvenliğin anahtarı olan bir arka bahçe olarak değerlendiriyor.”

İyade, değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

“Ayrıca bu tür üslerin varlığının, bölgesel güvenlik ve istikrar durumuna bağlı olduğu gerçeğini de belirtmek gerekir. İsrail kaynaklı tehlikeler her iki ülkenin de ana gündem maddesini oluşturuyor. Özellikle Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut İsrail hükümetinin uygulamaları, Suriye'nin güneyine yönelik günlük ve tekrarlanan saldırıları ve askeri birliklerinin 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması uyarınca belirlenen ayrışma hatlarını ihlal etmesi, iki tarafın da bölgesel dengenin sütunu olarak görülen bu üslerin muhafaza edilmesi gerekliliği hususunda mutabık kalmasını sağlıyor. Netanyahu kampına yakın çevrelerden gelen ve 'İran'dan sonraki hedefin Türkiye olduğunu' iddia eden bazı açıklamalar ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Bu durum, Türk tarafının olası bir çatışma anında İsrail ile mücadelesinin ön cephesi olarak değerlendirdiği bu üslere daha da sıkı sarılmasına yol açıyor.”


Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
TT

Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın AFP muhabiri ve görgü tanıklarından aktardığına göre, Sudan’ın başkenti Hartum ve ülkenin kuzeyindeki iki kente bugün sabaha karşı insansız hava araçlarıyla (İHA) koordineli olduğu değerlendirilen bir saldırı düzenlendi. Saldırının, başkentte aylardır süren sakinliğin ardından gerçekleştiği bildirildi.

Hartum’u yerel saatle 05.00 sularında hedef alan İHA saldırısının ardından, Omdurman’ın kuzeyindeki bir askeri üsten uçaksavar atışlarının yapıldığı duyuldu. Görgü tanıkları, ordunun kontrolünde bulunan Atbara ve ed-Damir kentlerinde de İHA’ların görüldüğünü ve patlama seslerinin işitildiğini aktardı.


Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
TT

Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Bingazi'yi de kapsayan iki günlük ziyareti çerçevesinde, Libya'nın batısındaki geçici Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe'nin dün Libya'nın başkenti Tarablus'ta Fidan ile gerçekleştirdiği görüşmede, ülkenin resmi kurumlarının birleştirilmesi dosyası öne çıktı. Bu görüşmeler, ülkenin yıllardır süregelen siyasi ve askeri bölünme durumunu sona erdirmeye yönelik hızlanan siyasi ve diplomatik hareketliliğe tanık olduğu bir dönemde gerçekleşti.

UBH, ziyareti ‘iki ülke arasında ortak ilgi alanına giren bir dizi dosya üzerinde sürekli istişare ve koordinasyon’ çerçevesinde değerlendirdi. Görüşmeler, Libya krizine ilişkin, başında krizi çözmek için ortaya atılan Amerikan girişiminin geldiği hızlanan uluslararası ve bölgesel hareketlilik gölgesinde gerçekleşti.

Dibeybe-Fidan görüşmesi, bölgedeki durumdaki gelişmeleri ve bunların bölgesel güvenlik ile istikrar üzerindeki yansımaları üzerinde yoğunlaştı. Bunun yanı sıra Libya siyasi sürecindeki son gelişmeler ile ulusal kurumları birleştirme ve istikrarı güçlendirme çabalarını destekleme yolları da ele alındı.

UBH’nin açıklamasına göre görüşmede ayrıca, Libya ile Türkiye arasındaki iş birliği dosyaları ve bunları her iki ülkenin çıkarlarına hizmet edecek şekilde birçok alanda geliştirme yolları da ele alındı; ancak bu dosyaların niteliği veya görüşmelerin sonuçlarına ilişkin ek ayrıntı paylaşılmadı.

Fidan'ın ziyareti hem Tarablus'u hem de Bingazi'yi kapsaması nedeniyle özel bir önem taşıyor. Bu durum, Ankara'nın Libya’daki taraflarla temaslarının kapsamının genişlediğini yansıtıyor. Bu ziyaret, Ankara'nın ülkedeki siyasi ve kurumsal tabloyu yeniden düzenlemeye yönelik ortaya atılan girişimleri yakından takip ettiği bir dönemde gerçekleşti.

DERBTBH
Dibeybe ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ankara'da daha önce gerçekleştirdiği bir görüşmeden (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Fidan’ın Bingazi'de, Türkiye’nin Libya'nın doğusundaki farklı güç merkezleriyle iletişimi güçlendirmeye yönelik çabaları çerçevesinde, bazı yetkililer ve askeri liderle görüşmeler gerçekleştirmesi bekleniyor.

Türk Anadolu Ajansı'nın bir Türk diplomatik kaynağa dayandırdığı haberde, Fidan’ın gündeminin, Libya siyasi sürecindeki mevcut gelişmelere ve ülkedeki istikrarın önemine ilişkin görüş alışverişinde bulunmaya, bunun yanı sıra ABD’nin girişimlerini ve Birleşmiş Milletlerin (BM) siyasi sürecini takip etmeye odaklandığı belirtildi.

G
Massad Boulos (AFP)

Türkiye’nin hamleleri, Libya sahnesi açısından hassas bir dönemde gerçekleşiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Afrika'dan Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos'un öncülük ettiği ve sızdırılan bilgilere göre ülkedeki yürütme organının yeniden düzenlenmesini, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Saddam Hafter'in Başkanlık Konseyi başkanlığını üstlenmesini, Dibeybe’nin ise başbakan olarak kalmaya devam etmesini öngören ABD girişimine ilişkin temaslar sürüyor.

Ankara, yıllardır Libya'daki farklı güç merkezleriyle, özellikle ülkenin doğusuyla ilişkiler kurma konusunda giderek artan bir açılıma imza atıyor. Bu durum, Trablus Savaşı (2019-2020) sırasındaki desteğinin Libya'nın batısındaki eski Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yakın ilişkiler kurmasının ardından yaşanıyor.

Türkiye’nin temaslarının Trablus'tan Bingazi'ye kayması, Libya dosyasında hareket alanını genişletme ve ilişkileri tek bir tarafla sınırlamama yönünde bir eğilimi yansıtıyor. Özellikle siyasi ve askeri tablonun karmaşıklaşması ve ülkenin doğusu ile batısındaki etkin güçleri sürece dahil etmeden bir çözüme ulaşmanın zorlaşması bu eğilimi güçlendiriyor.

FD B
Saddam Hafter (AFP)

Anadolu Ajansı'nın (AA) haberine göre bir diplomatik kaynak, Ankara’nın Libyalı yetkililerle diyaloğu ‘ülkenin batısı, doğusu ve güneyi arasında ayrım gözetmeden’ güçlendirmeye çalıştığını söyledi. Kaynağa göre iki ülkenin Doğu Akdeniz'deki hak ve ortak çıkarlarının ‘kazan-kazan’ ilkesi temelinde korunmasının önemi vurgulanıyor.

Türkiye'nin tutumu ayrıca, BM’nin Libya'da ‘adil, güvenilir ve şeffaf’ seçimler yapılmasını amaçlayan çabalarına verilen desteği de kapsıyor. Libyalı çeşitli taraflarla ve uluslararası toplumla iş birliği yaparak siyasi süreci ileriye taşıma vurgusu yapılıyor.

Öte yandan ekonomi dosyası, Türkiye’nin hamlelerinin başlıca boyutlarından birini oluşturuyor. Ankara, Libya ile enerji sektöründe karşılıklı fayda temelinde sürdürdüğü iş birliğini geliştirmek, yeni projeler uygulamak, bunun yanı sıra Türk şirketlerinin Libya'daki faaliyetlerinin güvenli ve sürdürülebilir bir şekilde sürmesini garanti altına almak istiyor.

Müteahhitlik sektörü, özellikle Libya'da Türk şirketlerinin dikkat çekici bir varlığına sahne oluyor. Ankara, Doğu Akdeniz bölgesinde stratejik bir konuma sahip olan Libya’da siyasi ve güvenlik varlığını pekiştirmesiyle eş zamanlı olarak ekonomik çıkarlarını korumaya ve genişletmeye çalışıyor.

Son haftalarda Türkiye'nin, her iki kampa mensup Libyalı siyasi, güvenlik ve askeri liderlerle temaslarının temposu arttı. Bu durum, Ankara'nın Libya dosyasına yaklaşımında dikkat çekici bir dönüşümü yansıtıyor ve önümüzdeki dönemde bu açılımın sınırlarına ve hedeflerine ilişkin sorular gündeme getiriyor.

Diğer taraftan UBH Savunma Bakanlığı Müsteşarı Abdusselam ez-Zubi ve Ulusal Güvenlik Danışmanı İbrahim ed-Dibeybe, İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın temsil ettiği Türk tarafıyla görüşmeler gerçekleştirdi.

Bu temaslar, Saddam Hafter'in Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretin üzerinden iki haftadan kısa bir süre sonra gerçekleşti. Hafter bu ziyarette Fidan ile bir araya gelerek, Libya'daki son gelişmeler ile bölgesel ve uluslararası meseleleri görüştü, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirecek koordinasyonun sürdürülmesinin önemini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Nisan'da Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Dibeybe'yi kabul etmişti. Bu görüşme, iki taraf arasında gerçekleştirilen en son üst düzey görüşme niteliği taşıyordu.

Türkiye’nin Trablus ile Bingazi arasında eş zamanlı hareketliliği, ikili temasların ötesinde anlamlar taşıyor. Bu hareketlilik, uluslararası ve bölgesel güçlerin Libya'daki siyasi ve askeri düzenlemelerin geleceğine ilişkin hesaplarını yeniden yaptığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu sırada Ankara, nüfuzunu ve çıkarlarını korumaya, olası gelecekteki herhangi bir çözümde etkin farklı taraflarla iletişim kanalları açmaya çalışıyor.