Siyasiler genelde yalan söyler… Peki seçmenler neden içerliyor?

İnsanların yalancı siyasetçilerden nefret etmesinin birçok sebebi var ama bilimsel hiçbir delili yok

Eğitimi, işi, hayır işleri ve spor etkinliği hakkında yalan söylediği basın tarafından ortaya çıkarılan ABD Temsilciler Meclisi üyesi George Santos / Fotoğraf: Reuters
Eğitimi, işi, hayır işleri ve spor etkinliği hakkında yalan söylediği basın tarafından ortaya çıkarılan ABD Temsilciler Meclisi üyesi George Santos / Fotoğraf: Reuters
TT

Siyasiler genelde yalan söyler… Peki seçmenler neden içerliyor?

Eğitimi, işi, hayır işleri ve spor etkinliği hakkında yalan söylediği basın tarafından ortaya çıkarılan ABD Temsilciler Meclisi üyesi George Santos / Fotoğraf: Reuters
Eğitimi, işi, hayır işleri ve spor etkinliği hakkında yalan söylediği basın tarafından ortaya çıkarılan ABD Temsilciler Meclisi üyesi George Santos / Fotoğraf: Reuters

Tarık eş-Şami
Eğitimi, işi, hayır işleri, spor etkinliği ve hatta ikamet adresi hakkında yalan söylediği basın tarafından ortaya çıkarıldıktan sonra ABD Temsilciler Meclisi'nin yeni üyesi George Santos'un uydurduğu yalanın boyutu, Amerikan toplumunu son günlerde dehşete uğratan istisnai durumlardan biri olabilir.
Ancak Amerika ve birçok dünya ülkesindeki siyasetçilerin, seçilmek veya işlerini kendilerine uygun şekilde yürütmek için genelde yalan söyledikleri düşüncesi, seçmenlerin çoğunluğu nazarında neredeyse kabul edilir ve anlaşılır.
Peki niçin içerliyorlar ve tüm yalanlar zorunlu olarak ahlaken yanlış mı?

İki ayrı yüz
Bazıları, genelde insanların çoğunun yaptığı özel ve halka açık konuşmalar arasındaki uyuşmazlıkları ikiyüzlülük değil, zevk ve nezaketin dayattığı kabul edilebilir bir şey olarak görebilir.
Sözgelimi can sıkıcı akrabalara ziyaretlerinden memnun olduğumuzu söyleriz veya beceriksiz bir garsona kötü hizmetinden ötürü teşekkür ederiz ya da hatalı olduklarını bildiğimiz patronlarla hemfikir görünürüz.
Bununla beraber bu bazıları, siyasette ikiyüzlülük ve yalanı kabullenmezken diğer bazıları bunları, iki ayrı şekilde kullanılabilecek araçların bir örneği olarak görür.
Birinci şekilde yalan, Başkan Richard Nixon'ın Watergate skandalına karıştığını reddetmesinde olduğu gibi aşırı, yasadışı ve kişisel çıkarlar için kullanılır.
İkinci şekilde ise Başkan Abraham Lincoln'un Amerikan iç savaşını engelleme çabası gibi meşru kamusal çıkarlar için ya da Başkan Dwight D. Eisenhower'ın Soğuk Savaş esnasında Sovyetler Birliği'nin kendi toprakları üzerinde bir Amerikan casusluk uçağını düşürmesini inkârı gibi ABD'nin itibar ve güvenliğini korumak için kullanılabilir. 
Bununla beraber son yıllarda siyasetçilerin yalan söyleme oranları epeyce arttı ve olgu, en yüksek güç seviyelerinden en düşük seviyelere taşındı.
Amerikan medyası neredeyse her gün toplumun dikkatini, sağcı veya solcu siyasetçilerin diğer tarafa karşı dillendirdiği yalanlara çekiyor.
Bu yalanlar da çoğunlukla Amerikalıları bitkinliğe, hüsrana ve güvensizliğe uğratacak kadar açık ve kaba oluyor.
New York eyaletinden Temsilciler Meclisi üyesi George Santos'un tüm hayal sınırlarını aşan yalanları ise insanların, siyasetçilerin neden yalan söylediğine dair sorgulamalarını yeniden gündeme getirdi.
Ama en önemli soru hâlâ şu:
Halk ve seçmenler, siyasetçilerin yalan söylediklerini biliyorsa niçin patlayan bir yalan bombasıyla her yüzleşmelerinde dehşete uğruyorlar?

Bütün siyasetçiler yalancı mı?
Genelleme yapmak yanlış olsa da ABD'de ve dünyanın birçok ülkesinde farklı zamanlarda "tüm siyasetçilerin yalancı oldukları" şeklinde yaygınlaşmış bir klişe var.
Bu genelde, siyasetçilerin doğrudan ziyade yalan söyleyerek elde ettikleri kazançlar sebebiyle zihinlere yer etmiş bir imajdır.
Örneğin kendilerine, toplumlarına veya siyasi geleceklerine zararlı olduğunu düşündükleri bilgileri gizlerken ya da sahip olmadıkları güçlere ve hak etmedikleri üstünlüklere sahip olduklarını iddia ederken yalan söylerler.
Seçmenler, onları hesaba çekmek için doğru bilgilere ihtiyaç duyduğunda ve yalanları ortaya çıkarmak için bu bilgileri elde etmede zorlukla karşılaştıklarında siyasetçilerin performansını değerlendirmek zorlaşıyor. 
Siyasette yalan meselesi kadim, hatta kökü tarihin derinliklerinde olsa da olgunun sınırlarının genişlemesi, güven eksikliğini sonuç verdiği göz önünde bulundurulunca Amerika'da dikkate değer şekilde endişelendirici bir hal aldı.
Nitekim dürüstlük, siyasetçilerde olması en çok istenen özelliklerden biri kabul edilir, çünkü bu, başkaları tarafından görülmediğinde bile ahlaki tavra bağlılık için güçlü bir motivasyon sağlar.
Bununla beraber dürüst ve yalancı siyasetçileri ayırt etmeye çalışan seçmenler, rahatsızlık veren bir sorun ve büyük bir zorlukla yüzleşiyor, zira stratejik hile yöntemlerini ustalıkla uygulayan veya sorumluluğu başkasına yükleyen siyasetçiler, dürüst görünmeye çalışıyor. 

Nefret yok
Siyasette dürüstlük önemli olsa da davranışsal ekonomide ve sosyal psikolojide seçmenlerin ve halkın yalancı siyasetçilerden nefret ettiğine dair bir delil yok.
Stanford Üniversitesi'nin yayınladığı bir araştırma yalandan hazzetmeyen siyasetçilerin yeniden seçilme şanslarının diğerlerine göre daha az olduğunu ortaya koydu ki bu, dürüstlüğün siyasette işe yaramayabileceğini gösteriyor.
Aynı şekilde daha önce yapılan araştırmalar da toplum nazarında daha az kabul gören kişisel özelliklere sahip siyasetçilerin, tekrar seçilme gibi çeşitli siyasi başarı göstergelerinde başkalarına üstün geldiğini ortaya çıkardı. 
Sahtekarlık durumunda, dürüst olmayan siyasetçiler, bencil başka hedeflerini gerçekleştirme peşinde ahlaki normlara meydan okumaya daha hazır olurlar.
Eğer fark edilmezler veya cezalandırılmazlarsa ahlaki normlara meydan okuma yetenekleri, onlara yönetimde siyasi bir üstünlük verebilir ve iktidarda daha uzun bir süre kalmalarının yolunu açabilir.
Bazen tecrübeden yoksun dürüst siyasetçilerse bu ahlaki ikilemlerle yüzleştiklerinde içerler ve tekrar aday olmayı kabul etmezler. 
Bununla beraber seçmenlerin çoğunluğunun yalancı siyasetçilerden nefret etmemesi, onların birçok siyaset bilimci ve filozofun sebeplerine dair çeşitli yorumlar sunduğu davranışlarından memnun olmadıkları anlamına gelmez. 

Saygısızlık
Aydınlanma çağı filozofu Immanuel Kant'a göre yalandan duyulan hoşnutsuzluğun ilk sebebi, bunun bir tür saygısızlık olmasıdır.
Onun ifadesiyle, "bana yalan söylediğinde bana, seninle aynı ahlaki değere sahip biri olarak değil kendi hedeflerine ulaşmak için manipüle edilen bir nesne veya bir araç ya da alet gibi muamele etmiş oluyorsun."
Bundan dolayı Kant bu ilkeyi, ne kadar faydalı olursa olsun tüm yalanları kınamak için bir sebep olarak yeterli gördü.
Ancak diğer filozoflar, bazı yalanların vatandaşlara saygı ile bağdaştırılabilecek ölçüde önemli olduğunu düşünmüşlerdir.
Bu bağlamda Platon, Devlet adlı eserinde kamu yararı, yöneticinin yalan söylemesini gerektiriyorsa yöneticileri kendilerini aldattığı için vatandaşların müteşekkir olmaları gerektiğini savunuyor. 
Michael Walzer gibi çağdaş siyaset bilimci filozoflar, siyasetin ittifaklar kurmayı ve tavizler ve değiş tokuşlarla dolu bir dünyada bazen hileyi içeren anlaşmalar yapmayı gerektirdiği düşüncesinden hareketle bu görüşe katılıyor.
Walzer'a göre "Bu tür eylemlerle ellerini kirletmeye hazır olmayan kimse siyasette başarılı olamaz, aksine seçmenlerin, etkin siyasi yükümlülük buysa, bunu yapan siyasetçileri tercih etmeleri gerekir."
Siyasi yalanlar ve halkın cehaletinden faydalanmak, genel manada yanlış olsa da bazı durumlarda bu hataları yapmak, çok daha büyük kötülüklerden sakınmak için tek yoldur.
Georgetown Üniversitesi'nde siyaset felsefecisi olan Jason Brennan, aldatmaca, cahil veya kötü niyetli seçmenlerin zararlı politikalar ortaya koymasını engelliyorsa siyasetçilerin bazen halka yalan söylemelerini haklı buluyor.
Mesela bağnaz seçmenler köleliği ya da ırksal ayrımcılığı tercih ediyorsa bir adayın bu tutumları destekliyormuş gibi yapması, daha sonra göreve geldiğinde seçim vaatlerinden geri adım atması haklı görülebilir. 
Brookings Enstitüsü'nde kıdemli bir araştırma görevlisi olan Jonathan Rauch'a göre "birçok durumda yarar sağlayabilecek siyasi aldatmacanın yaygınlaşmasının nedeni, siyasi ikiyüzlülüğün bazen anlaşmaları, müzakereleri ve diplomatik manevraları kolaylaştırmak için gerekli bir araç haline gelmesidir."

Güveni kötüye kullanma
Seçmenlerin siyasetçilerin yalanlarından memnun olmamasının ikinci sebebi, öngörülebilirlik düşüncesinde yatmaktadır.
Adaylar, seçimler için yalan söylerse yapmayı planladıkları şey bilinemez. Dolayısıyla seçmenlerin ve genel olarak toplumun çıkarlarını en iyi şekilde temsil edeceklerine dair bir güven söz konusu olamaz. Çağdaş siyasi filozof Eric Beerbohm konuya dair görüşünü, "Siyasetçiler bize hitap ettiğinde bizi onlara güvenmeye çağırıyorlar. Bize yalan söyleyen siyasetçi, memnun olmayacağımız bir yolla bu güveni kötüye kullanmış olur" şeklinde dile getirmektedir. 
Ancak bu fikirlerin bir sınırı var gibi görünüyor. Seçmenler, adayların niyetlerini anlamak, dolayısıyla da ne yapmayı planladıklarına dair isabetli kanaatlere varmak için onların sözlerine inanmaya muhtaç olmayabilir.
Bunun en güncel örneklerinden biri de şu:
2016 yılında eski Başkan Donald Trump için oy kullanan çoğunluk, Trump Meksika'ya bir sınır duvarı parasını ödetme fikrini öne sürdüğünde, bedelini Meksika'nın ödeyeceği bir duvar inşa etmenin gerçekte mümkün olduğuna inanmadı ve onun bu sözünü gerçek olarak algılamadı.
Ancak bu yalanın, Trump'ın Meksika'dan göç konusundaki genel duruşunu güçlü bir şekilde ifade ettiğini anladılar ve bu duruşundan ötürü ona oy verdiler. 

Seçim yetkisi
Seçmenlerin seçim kampanyasında söylenen yalanlardan rahatsız olmalarının üçüncü sebebi seçim yetkisi fikrinden kaynaklanıyor.
Yazıları, ABD'deki Bağımsızlık Bildirgesini etkileyen Filozof John Locke'a göre siyasi güç, yönetilenlerin onayına dayanır, dolayısıyla yetkili veya yönetici bu onayı hile yoluyla elde ederse seçimi meşru olmaz. 
Bu fikir güçlü olsa da Washington Üniversitesi'nde felsefe ve yönetim profesörü olan Michael Blake bu fikrin, modern seçimlerle çağdaş seçmenlerin karmaşıklığı ile uyuşmadığını düşünüyor.
Nitekim seçim kampanyaları, siyasi ideallerin dürüst bir tasvirini sunma iddiasında değil, aksine büyük ölçüde kasıtlı bir muğlaklık içeren retorik savaş biçimlerine, kişisel çıkar etrafında dönen hitabete daha yakın.
Seçmenler, bu bağlamın farkındadır ve herhangi bir adayın sunduğu hitabın, yalnızca çarpıtılmamış hakikat kaygısından doğduğunu nadiren düşünür.

Gereksiz bir yalan
Ancak Milletvekili George Santos'un yalanları görünüşe bakılırsa farklı bir memnuniyetsizlik ve kızgınlığa sebep oldu.
Bu onun durumunun, siyasi kampanyalar sırasında gerçekleşen aldatıcı faaliyetlerin alışıldık biçimlerinden farklı olduğuna işaret ediyor.
Nitekim seçmenler, kendilerine gereksiz yere yalan söylenmesini kabul etmedi.
Etkili siyasi yetkinin, aldatıcı yolların kullanımını içerebileceği gerçeği dikkate alındığında, seçmenler bazı durumlarda aldatıcı siyasi adayları kabul etmeye hazır olsa da Santos'un, ünlü bir voleybol takımında yıldız olduğuna dair sahte geçmişi gibi siyasetle doğrudan ilgisi olmayan konularda yalan söylemesi, sahtekâr kişiliğini tamamen ve haklı görülemeyecek şekilde ispatladı.
Ayrıca yalanı rutin olarak kullanma ve halkın cehaletinden faydalanmanın, kamuoyunu daha cahil hale getirmeye yardımcı olan bir şüphe atmosferi yaratmaya katkı sağladığı için, onun yararından çok zararına sebep olabileceğine dair bir örnek sundu. 
İronik bir şekilde, dürüst olmayan siyasetçilerden hazzetmeyen aynı seçmenler, özellikle yalanlar önyargılarını pekiştirdiğinde, yalanları gerçeklerden ayırmayı umursamayarak yalanı ve hileyi düzenli olarak ödüllendiriyor.
Pek çok kimse de ABD büyüklüğünde, gücünde ve itibarındaki bir ülkede önemli pek çok siyasi karar, yalanın tek makbul ve normal siyaset olduğu bir sistemde mi alınmalı yoksa devam eden parti çekişmeleri ve ayrışmalarla dolup taşan Amerikan siyaset dünyasında cehaletin ve yalanların etkisini dizginleyebilecek alternatifler mi düşünülmeli, bunu sorguluyor. 
 
Independent Türkçe



ABD Dışişleri: İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkes 45 gün uzatıldı

Güney Lübnan’daki Sur kentinden bombardıman sonrası yükselen dumanlar (AFP)
Güney Lübnan’daki Sur kentinden bombardıman sonrası yükselen dumanlar (AFP)
TT

ABD Dışişleri: İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkes 45 gün uzatıldı

Güney Lübnan’daki Sur kentinden bombardıman sonrası yükselen dumanlar (AFP)
Güney Lübnan’daki Sur kentinden bombardıman sonrası yükselen dumanlar (AFP)

ABD Dışişleri Bakanlığı, bugün (Cuma) yaptığı açıklamada, Washington’da görüşmeler gerçekleştiren Lübnan ve İsrail heyetlerinin, “daha fazla ilerleme sağlanabilmesi amacıyla İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkesin 45 gün süreyle uzatılması” konusunda anlaşmaya vardığını duyurdu. Tarafların siyasi müzakere sürecine 2-3 Haziran’da yeniden başlaması bekleniyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tommy Pigott, “16 Nisan’da ilan edilen ateşkes, daha fazla ilerleme kaydedilmesi amacıyla 45 gün daha uzatılacak” dedi.

Bakanlık, perşembe ve cuma günleri Washington’da gerçekleştirilen görüşmeleri “son derece verimli” olarak nitelendirirken, iki ülkenin 2 ve 3 Haziran’da yeni müzakereler yapacağını bildirdi.

Washington’daki Lübnan heyeti ise ateşkesin uzatılmasının “kalıcı istikrara yönelik siyasi bir sürecin önünü açtığını” ifade etti.

Bu haftaki görüşmeler, İsrail ile Lübnan tarafları arasında gerçekleştirilen üçüncü temas oldu. İsrail, Hizbullah’ın 2 Mart’ta İsrail’e roket fırlatmasının ardından Lübnan’a yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırmıştı. Söz konusu saldırılar, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın başlamasından üç gün sonra gerçekleşmişti. İsrail ayrıca geçen ay Güney Lübnan’daki kara operasyonlarının kapsamını genişletmişti.

ABD Başkanı Donald Trump’ın 16 Nisan’da ateşkes ilan ettiğini duyurmasına rağmen İsrail’in Lübnan’daki operasyonları devam etti. Ancak o tarihten bu yana çatışmalar büyük ölçüde Güney Lübnan ile sınırlı kaldı.


Trump, Irak’taki İran etkisini sınırlamak için Zeydi’yi sınıyor

ABD Başkanı Donald Trump, Maryland eyaletindeki Andrews Ortak Üssü’ne vardıktan sonra Air Force One uçağının merdivenlerinden el sallıyor. (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, Maryland eyaletindeki Andrews Ortak Üssü’ne vardıktan sonra Air Force One uçağının merdivenlerinden el sallıyor. (AP)
TT

Trump, Irak’taki İran etkisini sınırlamak için Zeydi’yi sınıyor

ABD Başkanı Donald Trump, Maryland eyaletindeki Andrews Ortak Üssü’ne vardıktan sonra Air Force One uçağının merdivenlerinden el sallıyor. (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, Maryland eyaletindeki Andrews Ortak Üssü’ne vardıktan sonra Air Force One uçağının merdivenlerinden el sallıyor. (AP)

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Irak’ta hükümeti kurmakla görevlendirilen Ali ez-Zeydi’nin, artan bölgesel gerilimler ortamında iç ve dış baskılar arasında denge kurabilecek bir kabine oluşturmak gibi zorlu bir görevle karşı karşıya olduğunun farkında. Washington yönetimi, Irak’ı enerji arz güvenliğinin korunmasında önemli bir ortak olarak görürken, İran’a yakın silahlı grupların ülkedeki etkisinden duyduğu endişeyi de sürdürüyor.

ABD’de, Zeydi’nin görevlendirilmesi bir ‘test süreci’ olarak değerlendiriliyor. Washington’ın öncelikleri arasında Irak topraklarının saldırılar için kullanılmasının engellenmesi, bankacılık sistemi üzerinden kara para aklama ve terör finansmanıyla mücadele, güvenlik reformu, yabancı askerlerin kademeli çekilmesi ve buna karşın istihbarat ile hava desteğinin sürdürülmesi yer alıyor.

Körfez Araştırmaları Merkezi tarafından Washington’da düzenlenen ve Şarku’l Avsat’ın da katıldığı panelde uzmanlar, hükümeti kurmakla görevlendirilen ismin karşı karşıya olduğu güvenlik, ekonomi ve demokrasi alanındaki sorunları ele aldı. Panelde ayrıca ABD’nin, istikrarı destekleme ile güvenlik sektörü ve devlet yönetiminde köklü reform talepleri arasında denge kurmaya çalışan yaklaşımı da değerlendirildi.

Körfez Ülkeleri Enstitüsü Irak Programı Direktörü Abbas Kazım yaptığı değerlendirmede, Irak’ın mevcut süreçte son derece karmaşık bir bölgesel ortamda daha geniş çaplı bir geçiş döneminden geçtiğini söyledi. Kazım, ülkenin güvenlik, ekonomi ve siyaset alanlarında birbirine bağlı sorunlarla karşı karşıya olduğunu, bunun yanı sıra devam eden terör tehditleri ve devlet kontrolü dışındaki silahlı grupların varlığıyla mücadele ettiğini ifade etti.

Kazım, Zeydi’nin şimdiye kadar sessiz kalmasını ve kamuoyuna açıklama yapmamasını ise hiçbir tarafı karşısına almama isteğine bağladı. Hükümetinin parlamentodan güvenoyu almasına kadar tartışma yaratabilecek açıklamalardan kaçınmayı tercih ettiğini belirten Kazım, bunun demokratik ilkelerle çeliştiğini savundu. Kazım’a göre hükümet kurmakla görevlendirilen isimlerin, seçim sürecinde politikalarını kamuoyu tartışmasına açmaları gerekiyor.

Ortak çıkarlar

Irak Ulusal Güvenlik Danışmanlığı Uluslararası İlişkiler Danışmanı Seyfeddin ed-Derraci ise Irak’ın karmaşık bir bölgesel ortamda stratejik bir geçiş sürecinden geçtiğini belirterek, Bağdat yönetiminin Arap ülkeleri, Körfez bölgesi ve ABD’yi hedef alan saldırıları kesin şekilde reddettiğini söyledi.

Derraci, güvenlik sektörü reformunun geleneksel ‘DDR’ modeliyle (silahsızlandırma, terhis ve yeniden entegrasyon) yürütülmediğini, bunun yerine ‘DDIR’ adı verilen bir çerçevenin benimsendiğini ifade etti. Söz konusu modelin; silahsızlandırma, terhis, belirli unsurların tek komuta altında devlet kurumlarına entegre edilmesi ve sivil yaşama yeniden kazandırılmasını içerdiğini belirten Derraci, sürecin özellikle ABD’den gelecek sürekli uluslararası desteğe ihtiyaç duyduğunu kaydetti.

dffdvfd
Irak’ta hükümeti kurmakla görevlendirilen Ali ez-Zeydi, 27 Nisan 2026’da Bağdat’ta düzenlenen Koordinasyon Çerçevesi toplantısına katıldı. (AP)

Derraci, Irak’a Suriye’deki hapishanelerden nakledilen 5 bin 407 DEAŞ mensubunun oluşturduğu güvenlik tehdidine ilişkin değerlendirmesinde ise bu kişilerin aynı zamanda önemli bir istihbarat kaynağı olduğunu söyledi. Tutuklular sayesinde DEAŞ’ın yapısı, lider kadrosu, finans kaynakları ve lojistik ağları hakkında bilgi toplanabildiğini belirten Derraci, bu durumun söz konusu mahkûmları ‘aynı anda hem tehdit hem fırsat’ haline getirdiğini ifade etti.

Toplumsal düzeyde ise Irak’ın mevcut durumuna ilişkin karamsar değerlendirmeler öne çıkıyor. Bağdat merkezli Beyan Merkezi Direktörü ve siyasal sosyoloji araştırmacısı Ali Tahir el-Hammud, mevcut ekonomik ve sosyal koşulların, Ekim 2019 protestolarına yol açan ortamla benzerlik taşıdığı uyarısında bulundu. Her yıl 750 binden fazla Iraklı gencin iş gücü piyasasına katıldığını hatırlatan Hammud, hükümeti reform sürecine zorlamak için iç ve dış baskının sürmesi gerektiğini söyledi. Hammud ayrıca ABD tarafına, Irak’ın sosyal ve kültürel yapılarının daha iyi anlaşılması gerektiği tavsiyesinde bulundu.

Irak’taki kontrol dışı silahlı gruplar konusunda da değerlendirmelerde bulunan Hammud, ‘Başkomutanın emirlerine bağlı olmayan silahlı yapılar bulunduğunu, bunun da kaotik bir ortam yaratarak ülkeyi ciddi bölgesel sonuçlarla karşı karşıya bıraktığını’ kabul etti. Ancak Hammud, ‘Irak Şiileri ile devlet dışındaki silahlı grupların birbirinden ayrılması gerektiğini’ vurguladı.

Hammud ayrıca, siyasi çevrelerde silahlı grupların oluşturduğu risklerin farkına varıldığına dair işaretler bulunduğunu, bu sorunların siyasi diyalog ve dini otoritelerin baskısıyla çözülmesine yönelik adımların atılmaya başlandığını söyledi.

Tehdit altındaki demokrasi

Irak’taki demokratik kurumların genel yapısına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Marsin Alshamary, hükümet kurma sürecini eleştirerek bunun siyasi elitlerin anayasaya yönelik ‘saygısızlığını’ ortaya koyduğunu söyledi. Boston Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü öğretim üyesi olan Alshamary, anayasal sürelerin aşılması ve daha önce ABD yaptırımlarına konu olan bankacılık sektörüyle bağlantıları bulunan, siyasi deneyimi sınırlı bir isim olarak gördüğü Zeydi’nin tercih edilmesinin bu yaklaşımın göstergesi olduğunu ifade etti.

Alshamary, 2019 protestolarının halkın yürütme organı liderlerini doğrudan seçme isteğini açık şekilde ortaya koyduğunu, ancak siyasi elitlerin kapalı kapılar ardında seçilmemiş isimleri görevlendirmeyi sürdürdüğünü belirtti.

fvfr
Bağdat'ta, Halk Seferberlik Güçleri karargahını hedef alan hava saldırısında hayatını kaybeden Ketaib Hizbullah mensupları için cenaze töreni düzenlendi. (Reuters)

Öte yandan CNAS (Yeni Amerikan Güvenlik Merkezi) Ortadoğu Güvenliği Programı’nda araştırmacı olarak görev yapan Hamza Haddad yaptığı değerlendirmede, Zeydi’nin programının güvenlik ve dış politikayı yeniden öncelik haline getirdiğini söyledi. Haddad, bunun, 2019 protestolarının ardından hizmet odaklı politikalar izleyen Muhammed Şiya es-Sudani hükümetinden farklı bir yaklaşım olduğunu ifade etti.

Haddad genel olarak ise hükümet programında ‘uygulamaya dönük net planların bulunmamasını’ eleştirdi. Irak hükümetlerinin geçmişte benimsediği ‘tarafsızlık iddiası’ politikasının saldırıların yeniden başlamasına katkıda bulunduğunu savunan Haddad, “Siyasi taraflar çatışmaya sürüklenmemek için durağanlık taktiğine bel bağladı. Bu yaklaşım Ekim 2023 ile Şubat 2026 arasında kısmen başarılı oldu ancak savaş ihtimalinin yaklaşmasıyla Irak yeniden şiddet sarmalının içine çekildi” dedi.

Haddad ayrıca, “Resmî tarafsızlık pasif kalmak anlamına gelmez. 28 Şubat’tan bu yana yaşananlar, bu pasif yaklaşımın başarısız olduğunu ortaya koydu. Iraklıların hayatını kaybetmesi, insansız hava araçları ve roket saldırılarının tekrarlanması bunun sonucu oldu” ifadelerini kullandı.

Tarafsızlık iddiası

Dış politika bağlamında değerlendirmelerde bulunan Haddad, ‘tarafsızlık’ ilkesinin farklı taraflarla iyi ilişkiler kurulmasına imkân verebileceğini ancak bunun her zaman Irak’ın çıkarlarını maksimize eden en doğru seçenek olmayabileceğini söyledi. Haddad, demokrasi ve federal yapının geçmişte ABD tarafından dayatılan projeler olarak sunulduğunu, ancak gerçekte Şii ve Kürt siyasi liderlerin bunları muhalefet dönemlerinde kendi siyasi çıkarları doğrultusunda benimsediklerini ifade etti. Son dönemde ABD dış politikasındaki değişimlere, özellikle Suriye örneğine atıf yapan Haddad, bu gelişmeler ışığında söz konusu siyasi aktörlerin sorumluluk üstlenmesi ve inisiyatifi yeniden ele alması gerektiğini belirtti. Haddad ayrıca, demokrasinin azınlık hakları güvence altına alınmadan başarılı olamayacağını ve bu konuda tüm kesimlerin sorumluluk taşıdığını vurguladı.

vbfrbv
 Washington’daki Körfez Araştırma Merkezi tarafından Irak’taki durum hakkında düzenlenen panelden (Şarku’l Avsat)

Panel sırasında, Trump yönetiminin Zeydi’ye verdiği ‘olağanüstü’ destek de tartışma konusu oldu. Zeydi’nin siyasi olarak görece yeni bir figür olmasına rağmen bu desteğin, siyasi bir mutabakatın mı yoksa Irak ordusuna yönelik askeri destek yöneliminin mi göstergesi olduğu soruları gündeme geldi. Derraci ise ABD desteğinin Washington’ın önceliklerinde yaşanan değişimi yansıttığını belirterek, “Irak, ulusal çıkarları ile ABD’nin politika gerekliliklerini birbirine karıştırmamalıdır” dedi.


Umman Denizi'nde düzenlenen silahlı saldırıda 3 Pakistan Sahil Güvenlik görevlisi öldürüldü

Umman Denizi'nde seyreden bir petrol tankeri (Arşiv - Reuters)
Umman Denizi'nde seyreden bir petrol tankeri (Arşiv - Reuters)
TT

Umman Denizi'nde düzenlenen silahlı saldırıda 3 Pakistan Sahil Güvenlik görevlisi öldürüldü

Umman Denizi'nde seyreden bir petrol tankeri (Arşiv - Reuters)
Umman Denizi'nde seyreden bir petrol tankeri (Arşiv - Reuters)

Reuters’ın dün aktardığı bir haberde güvenlik yetkililerinin ayrılıkçı isyancılar tarafından Umman (Arap) Denizi'nde devriye görevini yerine getiren bir sahil güvenlik botuna düzenlenen ve bu türdeki bir ilk olan saldırıda üç Pakistanlı sahil güvenlik görevlisinin öldüğünü açıkladıkları bildirildi.

İstihbarat ve emniyet yetkilileri, teknenin Pakistan'ın İran sınırına yakın bir kıyı bölgesinde rutin devriye görevini yerine getirirken silahlı kişilerin ateş açarak teknedeki üç kişiyi öldürdüğünü belirtti. Bu olay, silahlı isyanın yaşandığı bir isyan merkezi olan Belucistan bölgesindeki güvenlik sorunlarını daha da artırdı. Bölgedeki silahlı gruplar, güvenlik güçlerini ve altyapıyı hedef almaya devam ediyor.

Saldırının sorumluluğunu yasaklı ayrılıkçı grup ‘Belucistan Kurtuluş Ordusu’ üstlendi. Grup tarafından yapılan açıklamada, “Kara operasyonlarının ardından, deniz sınırlarında gerçekleştirilen bu eylem, Belucistan Kurtuluş Ordusu'nun askeri stratejisinde yeni bir gelişme teşkil ediyor” denildi.

İstihbarat ve emniyet yetkilileri, olayla ilgili soruşturma başlatıldığını ve bölgede güvenlik önlemlerinin artırıldığını açıkladı.