Mesud Barzani'den Şarku'l Avsat'a özel açıklamalar: Gizli görüşmeye gittiğimizde Amerikalılar Saddam'ı devirme kararı aldıklarını söylediler

Şarku’l Avsat’a konuşan Mesud Barzani: Türkiye, askeri güçlerinin Musul ve Kerkük'e girmesini şart koştu, biz de Washington'a onlarla (Türk askerleriyle) savaşacağımızı bildirdik

Mesud Barzani, Şarku’l Avsat’ın Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e röportaj verdi
Mesud Barzani, Şarku’l Avsat’ın Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e röportaj verdi
TT

Mesud Barzani'den Şarku'l Avsat'a özel açıklamalar: Gizli görüşmeye gittiğimizde Amerikalılar Saddam'ı devirme kararı aldıklarını söylediler

Mesud Barzani, Şarku’l Avsat’ın Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e röportaj verdi
Mesud Barzani, Şarku’l Avsat’ın Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e röportaj verdi

Ne zaman Mesud Barzani'yi ziyaret etsem, görüşmemiz üçlü bir toplantıya dönüşüyor. Her zaman Saddam Hüseyin'in gölgesi aramızda geziyor ve kapıyı anılara aralıyor. Mesleğim, beni hep, Irak denen kaynayan kazanın üzerinde demir iradeli iki adamın heyecan verici ve acı dolu hikayesini takip etmeye itmiştir. Saddam Hüseyin, millet ruhunun kendisine Irak’ı yeniden o eski gösterişli ve ihtişamlı günlerine kavuşturma görevini verdiğine inanıyordu. Mesud Barzani ise kaderin, kendisi için Kürt rüyasının koruyucusu rolünü seçtiğine inanıyor. Saddam, Kürtlerin taleplerini karşılama konusunda en cüretkar davranan Irak lideriydi. Ardından Kürt beldelerine ve köylerine olağanüstü bir felaket yaşatan en katı lider haline geldi. Barzani, Kürtlerin efsanevi lideri olan babası Mele (Molla) Mustafa Barzani'nin çizdiği yolu korumakta ısrarcıydı.
Ne Barzani, Saddam’ı ne de Saddam Barzani’yi alt edebilmişti. Aralarındaki uzun ilişki, zorunlu el sıkışmalara ve acı verici darbelere tanık oldu. Bundan tam yirmi yıl önce kader, aralarındaki anlaşmazlığı sona erdirdi. Daha doğrusu ABD emperyalizmi Irak'a girdi ve ülkeyi işgal etti. Saddam darağacına gönderildi. Mesut Barzani ise biri federal Irak bayrağı biri de Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) bayrağı olmak üzere iki bayrağın altında oturmaya devam etti. Türkiye, İran ve Suriye Kürtlerinin başaramadığını Barzani başardı. Yaser Arafat'ın hayalleri suya düştü. Saddam Hüseyin ve Mesud Barzani arasında heyecan verici ayrıntılarla dolu bir ahbaplık vardı.
Irak'ta içinde bulunduğumuz yüzyıl, uzun bir devam olduğunu düşündüren bir tabloyla başladı. Kürtler, ülkenin kuzeyinde uçuş yasağı getirilen bölgeden yararlanmaya devam ediyorlar. Bağdat'ta ise Saddam Hüseyin rejimi bir tırnak makası gibi yaşıyor. Uluslararası kurumlardan müfettişleri manipüle ederken ‘gıda karşılığı petrol’ şartlarını ihlal ediyor. Ancak, Saddam rejiminin, Kuveyt'ten çekilmek zorunda kalmasının ardından Kürt ve Şii ayaklanmalarını bastırmasının dehşeti apaçık ortadaydı.

Barzani ve Talabani, ABD’nin Irak'a atadığı geçici işgal yönetiminin lideri emekli general Jay Garner ile Nisan 2003'te Süleymaniye'de çekilmiş bir fotoğrafları (Getty)
Muhalefet, rejimi devirme konusundaki eskiden beri kurduğu hayali kurmaya devam etse de Saddam'ın askeri gücünü kendi güçleriyle alt edemeyeceğinden bu oldukça güç görünüyordu. ABD Hava Kuvvetleri, Iraklı gruplara kendi iç ve bölgesel programlarına göre ilerlemeleri adına hava koruması sağlaması için kiralanamazdı. Hesapları ve denklemleri değiştirmek için bir deprem gerekliydi ve bu deprem daha uzun süre beklenmeyecekti.

Uçaklar ve kuleler
11 Eylül Kürtlerin hafızalarına kazınmış bir gündür. 11 Eylül 1961’de, Mele Mustafa Barzani, iki yıl önce yeniden iktidara gelen Baas Partisi ile yaptığı anlaşmayla, alevi 1970'te sönene kadar yanmaya devam edecek olan Kürt ayaklanmasını başlattı. Mele Mustafa, ayaklanmayı başlattığında, aralarında Mesud'un da bulunduğu oğulları onun yanındaydı.
11 Eylül 2001’e gelindiğinde ise Mesud, yanında oğlu Mesrur ​​ile birlikte Duhok şehrindeydi. Ekranda, bir uçağın yüksek bir kuleye çarpışını izliyordu. Başlarda ekranda bir film gösterildiğini düşünürken ikinci bir uçağın başka bir kuleye çarptığını gördü. Son dakika haberi geldiğinde çevresindekilere ABD’de büyük ve tehlikeli bir şeyler olduğunu söyledi. Bir ülkenin kendi evindeki tek süper güce saldırmaya cüret edip onun prestij ve başarı sembollerini hedef alması kesinlikle söz konusu bile olamazdı.
ABD büyük bir güçtür ve dünyanın en uzak noktasına ulaşabilecek devasa bir orduya sahiptir. Saldırının arkasında El Kaide'nin olduğu ortaya çıktığında dahi Saddam rejiminin ağır bir bedel ödeyeceğini düşünmek ve her ne kadar ABD’den nefret etseler de ve ona karşı olduklarına dair benzer açıklamalar yapsalar da Saddam rejimi ile El Kaide arasında bir bağlantı olduğunu varsaymak son derece güçtü. Çünkü her biri diğeriyle çelişen bir terminoloji kullanıyordu. Ayrıca El Kaide lideri Usame bin Ladin, Baas rejimini kafir bir rejim olarak görüyordu.
Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesud Barzani, tehlikelerin boyutları henüz netleşmemiş olsa da yeni bir dönemin başladığını hissetmişti. Celal Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile ilişkileri yeniden tesis etmeye karar verdi. Türkiye, Suriye ve İran'a temsilciler göndererek bu ülkelerin New York ve Washington'daki saldırıların olası yansımalarına ilişkin okumalarının nabzını tuttu. Üç ülke, ABD’nin vereceği olası tepkiyi merak ediyor ve anlamaya çalışıyorlardı, ancak hiçbirinin verebilecekleri cevapları yoktu.

Barzani’nin, 2003 yazında Selahaddin şehrinde ABD'nin Irak'taki sivil yöneticisi Paul Bremer ile bir araya geldiği bir kare (Getty)
İran, başka bir heyet daha gönderilmesini istedi. Bunun üzerine derhal bir heyet daha İran’a gönderildi. Tahran, İstiklal (Hilton) Oteli’nde Kürt heyetini ağırlarken kasıtlı olarak aynı yerde ve aynı saatte Saddam rejiminden İstihbarat Direktörü Tahir Celil Habuş başkanlığındaki bir heyeti de ağırladı. İki heyetin üyeleri otel lobisinde tokalaştılar. Bağdat, bu yeni süreci anlamaya ve tehlikelerinden kaçınmaya çalışırken endişeli ve kafası karışık haldeydi. Ancak Kürt lider artık çok geç olduğunu, ‘sadece Basra'nın değil, Irak'ın da yıkılmasından sonra’ rejimle yapılacak herhangi bir anlaşmanın uzun sürmeyeceğini ve Kürt halkı üzerinde büyük bir yük’ getireceğini anladı.
ABD yaralanmıştı ve öfkeyle köpürüyordu. Dünya, onun bu öfkesiyle bundan sonraki senaryolara dair spekülasyon yapıyordu. 2002 yılı, Mesud Barzani’nin gidişatı anlamasına yardımcı olduğunu düşündüğü art arda işaretler taşıyacaktı. Dönemin ABD Başkanı George Bush, 30 Ocak 2022’de Irak rejimine karşı sert saldırının emrini verdi. Bush’a göre Irak, aralarında İran ve Kuzey Kore'nin de olduğu bir ‘şer ekseninde’ yer alıyordu. Şubat ayına gelindiğinde, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Irak rejimini değiştirmenin gerektiğinden ve bunun için gerekirse ABD’nin bu görevi tek başına üstlenebileceğinden söz etti. İngiltere Başbakanı Tony Blair de sahneye dahil olmaktan çekinmedi.
Mesud Barzani, Şarku'l Avsat'ın ayrıntıları öğrenme talebine cömertçe karşılık vererek olaylar ve manşetlerle dolu hafızasını sorgulamaya devam ediyor.

Kritik gizli görüşme
Mesud Barzani, 17 Şubat 2002 tarihinde ABD’nin Merkezi İstihbarat Teşkilatı’ndan (CIA) bir heyeti kabul etti. Heyet, görüşme sırasında “ABD, Saddam rejimini devirme kararı aldı, saldırı birkaç yönden başlatılacak, hesaplamalarımızda bölgenin rolü büyük önem taşıyor ve Washington'u ziyaret etmeye davetlisiniz” şeklinde dikkat çekici ifadeler kullandı. Mesud Barzani, Kürtlerin ‘demokratik, federal, çoğulcu bir Irak kurmayı amaçlayan her türlü süreci’ destekleyeceğini ve ABD’den ‘Kürtlerin geleceğine’ dair bir garanti talep ettiklerini söyledi. Washington'ın komşu ülkelere ‘Kürtlerin herhangi bir kişiye ya da tarafa karşı hiçbir şekilde tehdit oluşturmadıklarını ve oluşturmayacaklarını’ bildirebileceğini düşünen Barzani, Washington'ın davetini kabul etti. Mesud Barzani, 1 Nisan’da ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan Bakan Yardımcısı Ryan Crocker başkanlığındaki bir heyeti kabul etti. Toplantıda KDP’nin önde gelen isimleri de hazır bulundu. Heyet, ABD’nin Saddam rejimiyle ilgili görüşünü yineledi ve 14 Nisan’da Mesud Barzani’nin Washington'ı ziyaret etmesini önerdi. Aynı tarihlerde Celal Talabani de Washington’ı ziyaret edecekti.

Irak’ın Nasıriye şehrinde Saddam'ın posterini kaldıran iki ABD askeri, 3 Nisan 2003 (EPA)
Her ne kadar verilen sinyaller açık olsa da Barzani, en tepedeki karar alma merkezlerinden daha net sözler duymayı bekliyordu.
Mesud Barzani, 15 Nisan'da beraberinde oğlu Mesrur Barzani ve daha sonra dışişleri bakanı olacak KDP’nin önde gelen isimlerinden Hoşyar Zebari ile Frankfurt Havalimanı'nda bekleyen özel bir uçağa bindi. ABD’ye giden Kürt heyeti, Celal Talabani, oğlu Bafıl ve dönemin KYB lideri ve daha sonra Irak’ın cumhurbaşkanı olacak olan Berham Salih'in katılımıyla yeniden bir araya gelecekti. Bu kritik görüşme, ABD’li istihbarat servislerinin Virginia'da seçtikleri bir misafirhanede gerçekleşecekti. ABD’yi temsilen görüşmeye katılanlar arasında dönemin CIA Başkan Yardımcısı John E. McLaughlin, Ulusal Güvenlik'ten General Wayne A. Downing ve Dışişleri Bakanlığı'ndan Ryan Crocker vardı. Bu isimlerin katılımı, görüşmenin Beyaz Saray, CIA ve Dışişleri Bakanlığı’nın katılımı ve koordinasyonu ile olduğu anlamına geliyordu.
ABD tarafı, Saddam'ı devirme kararının alındığını ve bundan geri dönüşün olmadığını belirtti. “ABD, Saddam'ın iktidardan indirilmesi gerektiğine karar verdi, Kürtler tüm haklarını almalı ve ABD, Irak'ta federal sistemin benimsenmesini kabul ediyor” gibi açık ifadeler kullandı. ABD’nin dışarıdan herhangi bir müdahaleye izin vermeyeceği ve Kürtlerin Irak muhalefetini toplama ve hazırlamadaki rolü konusunda büyük umutları olduğu vurgulandı.
ABD tarafının söylemi açık ve netti. Kürtler de buna “ABD, Saddam rejimini devirme kararlılığını sonuna kadar sürdürdüğü, Irak rejimine demokratik bir alternatif olduğu ve Kürt bölgesi için federalizm benimsendiği sürece bunu başarmak için elimizden gelen her şeyi yaparız. Elimizden ne geliyorsa yapacağız. Muhalefeti birleştirmek için harekete geçeceğimize söz veriyoruz” diyerek karşılık verdiler.
Mesud Barzani, o gece, Kürtlerin bölgedeki büyük güçler ve bazı ülkelerle ilişkilerinde yaşadıkları sancılı dönemleri hatırladı. Bunlardan biri eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın Şah Muhammed Rıza Pehlevi'yi 1975 yılında ‘Bay Temsilci’ Saddam Hüseyin ile Cezayir Anlaşması'nı imzalamaya ikna etmede rol oynaması ve anlaşma sonucunda İran’ın, korkunç bir çöküş yaşayan Kürt devrimine verdiği tüm desteği durdurmasıydı. Burada Bağdat'ın 1972 yılında Moskova ile Dostluk ve İşbirliği Antlaşması’nı imzalamasından sonra Iraklı Kürtlere mütevazi yardımlarda bulunan Sovyetler Birliği'nin onlardan yüz çevirdiği de unutulmamalı. Komşu ülkeler ise bazen başka bölgelerdeki Kürtlere anlayış gösteriyor, ancak aynı anlayışı kendi topraklarındaki Kürtlere asla göstermiyorlardı. Kürtleri bir kart olarak ele alıyor ve Kürtlerin diğer bölgelerde de haklarını arayacaklarından korkuyorlardı.

Barzani, 2002 yılının Nisan ayında Londra'da düzenlenen Irak muhalefeti konferansına katıldı (Getty)
Kürt heyetini ABD’ye taşıyan özel uçak, heyeti 18 Nisan’da Frankfurt'a geri getirdi. Barzani, Franfurt’ta Mam Celal (Talabani) ile olası gelişmelere ve değişikliklere ayak uydurmak için çabaları birleştirme ve gerekli tüm hazırlıkları yapma konusunda anlaştı.
Mesud Barzani ve beraberindeki heyet, Frankfurt'tan Fransa’nın başkenti Paris'e gittiler. Başkentteki Fransız yetkililer, ABD’nin Saddam Hüseyin'i devirme konusunda kararlı olduğuna ikna olmuşlardı. Bu yüzden soruları, genellikle Saddam rejiminin alternatifine yönelikti. Barzani, alternatif yönetimle ilgili mutabakata Iraklı muhalif gruplarla istişare edilerek ulaşılacağını ve bir sonraki yönetimin çeşitli tarafların haklarını garanti eden demokratik ve federal olması gerektiğini vurguladı.
Heyet, Paris’in ardından Şam'a hareket etti. Barzani, Suriye ile eski Devlet Başkanı Hafız Esed'in iktidar günlerinden beri süregelen ilişkilerin Kürtleri, bazı konularda Devlet Başkanı Beşşar Esed'e ve onun yönetiminin önde gelen diğer isimlerine danışmaya mecbur bıraktığını düşünüyordu. Buradaki görüşmelerde bölgedeki genel durumdan bahsettikten sonra Irak rejiminin devrilmesi ihtimalini sorduklarını söyleyen Barzani, onlara nihai kararın çoktan verildiğini bildirdiğinde bunun onları çok memnun ettiğini ve kendisinin de bundan mutlu olduğunu belirtti. Irak'ın geleceği ile ilgili olarak, Irak'ı bölme planı olmadığına ve hiçbir dış müdahaleye izin verilmeyeceğine dair güvence verdiğini ekleyen Barzani, “Saddam rejimini devirme kararının uygulanma tarihini ise yalnızca ABD’lilerin bildiğini söyledim. Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı, ABD’nin Irak'a askeri olarak müdahale etmeyeceğine inanıyordu. Öyle ki bu konuda bahse girmeye dahi hazırdı” ifadelerini kullandı.

Washington’dan Türkiye’nin ‘şantajına’ eleştiri
2002 yılı yazı başlarında ABD’nin Saddam rejimini devirme kararından vazgeçmiş ya da bu konudaki hazırlıklarını yavaşlatmış olabileceğine dair birtakım işaretler vardı. Aynı sıralarda Hoşyar Zebari ve Neçirvan Barzani, ABD’de kapsamlı görüşmeler yürütüyorlardı. Takvimler 21 Temmuz 2002’yi gösterdiğinde, ‘Sam’ olarak bilinen Charles Fettis başkanlığında, ABD’li uzmanlardan oluşan bir heyet Erbil'e geldi.
Heyetle yapılan görüşmeler, Türkiye'nin Irak'taki değişimin bir Kürt devletinin kurulmasına yol açmasından korktuğunu ortaya koyuyordu. Durum değerlendirmesi yapmaya geldiklerini belirten ABD’li yetkili, Türkiye'nin bölgenin iç işlerine hiçbir şekilde müdahale etmesine izin verilmeyeceklerinin altını çizdi. Ancak ABD’nin askeri müdahalesinin tarihi yaklaştıkça Türkiye’nin kaprisleri de daha görünür hale gelmeye başlayacaktı.
ABD dışişleri ve savunma bakanlıkları, Temmuz ayında Irak muhalefetinin önde gelen bazı isimlerini toplantıya çağırdı. Celal Talabani, ABD tarafıyla görüşmelerin düzeyini yükseltmek için manevra yapmayı önerdi. Öte yandan Mesud Barzani, Suriye’nin, ABD tarafından kendisini Kamışlı’dan almak üzere gönderilen özel uçağın inişine izin vermediği için görüşmeye katılamamıştı. Celal Talabani, İyad Allavi, Ahmed Çelebi, Abdulaziz el-Hekim ve Şerif Ali bin el-Hüseyin'in katıldığı toplantıda Mesud Barzani’yi Hoşyar Zebari temsil etti. Heyet, dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Richard Myers ile bir araya geldi. Rumsfeld, Irak'ı ablukaya alma politikasının başarılı bir politika olmadığını, Irak'a yönelik saldırının aynı anda hem güneyden hem de kuzeyden başlatılması gerektiğini söyledi.

Barzani, 2003 yılı Temmuz ayında Bağdat'ta yapılan bir toplantının ardından Yönetim Konseyi üyeleriyle kameralar karşısına geçti (Getty)
Saddam rejimini yıkacak Amerikan fırtınasının yaklaşan ayak seslerini dinleyen İran, Irak lideri ile arasında yıllarca süren savaşın ve soğukluğun ardından, etkilerini ve sınırlarını tahmin etmekte zorlandığı Amerikan işgalini desteklediğini kamuoyu önünde açıklamakta da zorlanıyordu. Bunun yanında, Saddam rejiminin devrilmesinin, Irak ve bölgedeki hareketini engelleyen önündeki duvarı da yıkacağını hissediyordu. İran’a yakınlığıyla bilinen Iraklı grupların savaştan önce Irak muhalefeti ile yapılan müzakerelere katılması ve Irak'ta rejimin ABD tarafından devrilmesine uygun zemin hazırlamaya çalışması İran'ın ABD’nin görevini kolaylaştırdığını en açık ifadesiydi. Sonraki gelişmeler, Saddam rejiminin devrilmesini kolaylaştırma kararı alan İran'ın aynı zamanda, temelleri ABD'nin Irak'taki askeri varlığını istikrarsızlaştırmaya ve Bağdat'ta istikrarlı, Batı yanlısı bir Irak rejiminin kurulmasını engellemeye dayanan bir karar aldığını gösterdi. Bunun yanında Şam'ın da İran'la anlaşarak benzer bir karar aldığı ortaya çıktı. İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani, İran’ın Afganistan ve Irak’ı birbirine bağlayan ABD ordusunu yıpratma sürecini yönetmekle görevlendirildi.
ABD savaşa girme kararı aldı. ABD basını, Amerikan ve uluslararası kamuoyunu Baas rejimini Usame bin Ladin liderliğindeki El Kaide ile ilişkilendirmeye ikna edecek bahaneler üretmekle meşguldü. Saddam rejimi, kitle imha silahları bulundurmakla suçlandı. Gezici nükleer laboratuvarların varlığından söz ediliyordu. Mesud Barzani, partisinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) yanı sıra basında geçen bu tür bahanelere yakından uzaktan hiçbir katkısının olmadığını savunuyor.

Türkiye düğümü
ABD’nin Irak’a giriş tarihi yaklaştıkça Türkiye'nin endişeleri de artıyordu. Bir kaynak, Barzani'ye dönemin ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Orgeneral Tommy Franks ile Türk yetkililer arasında yapılan bir görüşmenin içeriğinden söz etti. Buna göre Türk yetkililer, CENTCOM Komutanı ile yapılan görüşmede dört talepte bulundular. Bu talepler şunlardı:
1- Kesinlikle herhangi bir Kürt devleti kurulmamalı
2- Kürtlerin Musul ve Kerkük'ü kontrol etmesine izin verilmemeli
3- Türkiye Irak’ta kurulacak yeni yönetimde söz sahibi olmalı
4- Kürtler, mevcut Irak rejiminin düşürülmesinde yer almamalı
ABD'nin eski Irak Büyükelçisi Zalmay Halilzad, Türkiye'nin Saddam rejimini devirecek koalisyona katılmasının önemli ve gerekli olduğunu Kürtlere aktardı. ABD’nin planına göre Saddam rejimine güneyden ve kuzeyden aynı anda saldırılacaktı. Bu da Türkiye topraklarından girileceği ve Zaho üzerinden ilerleneceği anlamına geliyordu. Kürtlerin tutumu ise açıktı. Gerek İran olsun gerekse Türkiye olsun, bölge ülkelerinden askeri bir katılıma karşıydılar. Görüşmeler, özellikle Türkiye'nin Saddam rejiminin düşürülmesi ve ABD ordusunun topraklarını kullanmasına izin vermesi için Musul ve Kerkük'e Türk askeri göndermesi gerektiğini bildirmesinin ardından çetrefilli bir hal aldı. Görüşmelerden birinde Barzani’ye dönemin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı'ndan Türk ordusunun Kuzey Irak'a girip peşmerge güçlerini silahsızlandıracağı mesajının yer aldığı bir kağıt verildi.
Mesud Barzani, buna yanıtı sert oldu. Barzani ABD tarafına hitaben şunları söyledi:
“İster sizinle ister kendi başlarına gelsinler onlarla (Türk askerleriyle) savaşacağız. Başta terörizmle suçlanacağız, ardından çatışan taraflardan biri olacağız.”
Türkiye'nin bir devlet ve güçlü bir orduya sahip olduğunu bildiğini ancak peşmerge güçlerinin silahlarını teslim etmektense cesetlerini teslim etmeyi tercih ettiğini söyleyen Barzani, tek başına kalsa bile Türk askeriyle savaşacağını ve onları Zaho'da bekleyeceğini söyleyecek kadar ileri gitti.
Türkiye ile karşı karşıya gelinmedi. Çünkü ABD, Türkiye’nin şartlarını kabul etmedi. Buna karşılık TBMM, ABD güçlerinin Türkiye topraklarını kullanmasına izin vermedi. Türkiye kıyılarında gemilerde konuşlandırılan ABD güçleri varış noktalarını değiştirmek zorunda kaldı.
Savaş yaklaşıyordu, ama ABD yönetimi, müttefiklerine saldırı günü bildirmemişti. Ancak 2003 yılında 19 Mart’ı 20 Mart’a bağlayan gece hem Irak'ın çehresini hem de bölgedeki tüm dengeleri değiştirecek savaş patlak verdi.

Yaralı bir ABD ve uluslararası bir boşluk
11 Eylül saldırıları, dünyadaki ‘tek süper gücün’ ruhunda derin bir yara izi bıraktı. Başkan George W. Bush yönetimindeki şahin olarak adlandırılan bazı isimler, saldırıların ABD'nin Berlin Duvarı'nın yıkıldığı ve Sovyetler Birliği'nin çöktüğü gün kazandığı unvanı hak ettiğini göstermek için bir fırsat olduğuna inanıyorlardı. Bu isimler arasında ‘radikalizmi ve terörizmi besleyen dünyanın’ bedenine demokrasi tohumları ekilmesini sağlayan askeri ameliyatlarla tedavi edilebildiğine inananlar da vardı.
O sıralar ABD’yi bu maceraya atılmaktan vazgeçirebilecek yeterli ağırlığa sahip uluslararası bir cephe yoktu. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, selefi Boris Yeltsin döneminde Sovyetler Birliği'ni sarsan dağılma rüzgarlarının esmesinin ardından Rusya Federasyonu'nu yeniden ayağa kaldırmakla meşguldü. Bununla birlikte Rusya ordusunun, eski gücünü ve ruhunu geri kazanması ve ülkenin yağmalanmasını durdurması gerekiyordu. Sovyetler Birliği döneminde uzun yıllar KGB dış istihbarat subayı olarak görev yapan Putin’in Batı'ya ve onun ortaya koyduğu modele karşı büyük bir intikam projesi başlattığını açıklaması için henüz çok erkendi. Öte yandan Çin de mevcut yüzyılın başlarında kendisini ABD’nin dünyadaki nüfuzuna meydan okuyacak büyük bir boksör olarak sunmakla henüz ilgilenmiyordu. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olmak, yoksullukla mücadelede daha fazla başarı elde etmek ve teknolojik yarışta yer almak için daha fazla zamana ihtiyacı vardı.
Mesut Barzani, uluslararası sahnede olan biteni takip ediyordu. ABD’nin Irak’a müdahalesine en büyük itiraz dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’dan geldi. Chirac, Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag'da düzenlenen bir NATO zirvesi sırasında ABD Başkanı Bush'a ‘savaşın bölgeyi istikrarsızlaştıracağını, bunun sonuçlarından birinin İran yanlılarının Irak’ta iktidara gelmesi olacağını, Tahran'ın Hizbullah üzerinden Lübnan'da olduğu kadar Suriye’de de nüfuzunun güçleneceğini ve bu savaşın meşru bir savaş olmayacağını’ söyledi. Bush yönetimi, özellikle İngiltere Başbakanı Tony Blair'in ABD’ye katılmayı seçmesinden ötürü yaşlı kıtadaki bazı tarafların bu konudaki tutumları üzerinde fazla durmadı.
Savaş geliyordu ve başta İran olmak üzere Irak'a sınırı olan ülkelere dikkat etmek gerekiyordu. Birçok kişinin zihnini “Humeynici İran, ‘Büyük Şeytan’ ABD’nin bir numaralı düşmanı Saddam Hüseyin'i devirme görevini kolaylaştırabilir mi?” şeklindeki karmaşık soru meşgul ediyordu.

İran'ın ‘büyük zafer’ beklentisi
Kürt heyetinin 2002 yılının Nisan ayında ABD’ye yaptığı gizli ziyarette duydukları çerçevesinde Irak muhalefeti aynı yıl Aralık ayında Londra'da bir konferans düzenledi. Konferansa İslami Dava Partisi ve Komünist Parti ve Suriye yanlısı Baas Partisi katılmadı. Mesud Barzani, İran'ın gerçek tutumunun, özellikle Tahran'ın Iraklı bazı güçleri etkileme konusunda belirleyici bir yeteneğe sahip olduğunu ortaya çıkarmaya çalışıyordu.
Mesud Barzani, şunları söyledi:
“Irak muhalefetinin Londra'daki konferansında ortaya çıkan çelişkiler, beni Tahran'ı ziyaret etmeye itti. Orada (dönemin İran) Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani ile görüştüm. Sadece ABD savaşı konusundaki tutumlarını değil, aynı zamanda Kürt bölgesi için anayasal bir çözüm anlamına gelen federal sistemin kurulması konusunda üzerinde anlaşmaya varılan formülle de ilgileniyordum. Rafsancani her zamanki gibi esnekti. Güç dengesini ve ülkesinin çıkarlarını dikkate alarak gerçekçi konuştu. Saddam rejiminin düşmesini büyük bir zafer olarak göreceklerini, ancak bu sürece açıkça destek veremeyeceklerini söyledi. Rafsancani, Irak’ta federal bir sistem kurulmasını da destekledi. Görüşmemizin bu kısmı bizim için çok önemliydi. Ziyaretim sırasında General Kasım Süleyman ile de görüştüm. O dönemde sonraki yıllarda olduğu kadar tanınmıyordu, ama Irak dosyasından sorumluydu.”
Şii lider Muhammed Bâkır El-Hakim ile de görüşen Barzani, ondan Irak’taki en etkili Şii gruplardan biri olan Irak İslâm Devrimi Yüksek Meclisi’ne (SCIRI) Saddam rejiminin devrilmesinden sonraki dönemle ilgili görüşmelerde daha gerçekçi olmasını tavsiye etmesini istedi. Daha sonra Irak’ın Kürt bölgesi Selahaddin'de Irak muhalefetinin düzenlediği bir başka konferansta Tahran'ın müttefiklerine Saddam rejimini devirme sürecine katılmaları için yeşil ışık yaktığı ortaya çıktı.
İran, Saddam rejiminin düşürülmesini kolaylaştırmayı seçerken bir yandan da General Süleymani'ye ABD’nin Irak'taki askeri varlığını istikrarsızlaştırma ve Batı yanlısı istikrarlı bir yönetimin kurulmasını engelleme görevi verdi.
Barzani’ye İran'ın ABD’nin Irak'taki askeri varlığını istikrarsızlaştıran ilk taraf olup olmadığını sorduğum da bunun olduğunu doğruladı.
Barzani, kendisine sorduğum ABD’nin İran'ı Irak'tan sonra olası bir ikinci hedef olarak görüp görmediği sorusuna ise şu yanıtı verdi:
“O sıralarda, ABD’nin Irak'a girişinin daha sonra İran’a ve Suriye'ye karşı düzenlenecek askeri operasyonların da yer aldığı bölgeye yönelik bir planının ilk aşaması olduğuna dair söylentiler dolaşıyordu. Gerçek şu ki, ister sivil ister askeri ABD’li yetkililerle yaptığım görüşmelerde böyle bir yaklaşım olduğunu hiç duymadım. ABD’liler buna dair hiçbir sinyal vermediler. Belki de bu tür söylemler yalnızca bir analizden ibaretti. Yahut başka taraflarca bölgede daha fazla gerilim yaratmak için ortaya atılmış spekülasyonlardı. ABD’li yetkililer, görüşmelerimizde İran'ın rolüne dair bazı şikayetlerini dile getirdiler. Daha sonra General Süleymani'nin kendilerini hedef alan silahlı gruplarla ilgili rolünden şikayet ettilerse de ABD’nin Irak'taki güçleriyle savaşmaları için sınırlarını milislere ve aşırılık yanlılarına açmakla suçladıkları İran'ı ya da Suriye'yi hedef alma planlarından hiç bahsetmediler.”

Ahmedinejad işgal altındaki Irak'ı ziyaret etti
Tahran, ilerleyen süreçte daha fazla mesaj gönderecekti. ABD, Irak’ta geçici bir devlet konseyi oluşturulduğunda, İran yanlısı muhalefetin tarafları, tıpkı diğerleri gibi koltuklarına dağıtılmıştı. Ardından 2007'de bir mesaj daha geldi. Tahran’dan havalanan bir uçak Bağdat havaalanına inmişti ve alışılmadık bir ziyaretçiyi taşıyordu. Dönemin İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ülkesinin Irak'ın coğrafi kaderinin bir parçası olduğunu ve ABD yorulup çekilme kararı aldıktan sonra da İran'ın komşusu olarak kalacağını hatırlatmak istercesine işgal altındaki Irak'a gelmişti.
Ahmedinejad, ABD’nin Irak’ta 170 bin civarında askerin yer aldığı devasa konuşlandırmasına kendi gözleriyle tanık oldu. Ahmedinejad'a eşlik eden heyetin başında, Barzani’nin akrabası ve lideri olduğu KDP’nin önde gelen isimlerinden dönemin Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari vardı. Zebari, ABD tarafından kurulan kontrol noktalarında Ahmedinejad’ın konvoyunun durdurulmaması için çeşitli temaslar gerçekleştirdi. Ancak kontrol noktalarından biri buna uymadı. Daha sonra kontrol noktasındakilerin Ahmedinejad ile fotoğraf çektirmeyi istedikleri ortaya çıktı. Ahmedinejad, bunu sorun etmedi, ancak ona eşlik eden heyettekiler arabasından inmemesini tavsiye ettiler. Arapların Bağdat’ta var olmayışı, İran’ın varlığının izlerini taşıyan bazı izler bıraktı.

Barzani, Saddam’ın düşmesi karşısında şamata yapmadı
Mesud Barzani, bir ateşkes ve anlaşma imzalanmasına rağmen onlarca yıl Saddam'ı devirme hayali kurdu. Barzani’ye göre Saddam’a karşı girişilecek bir planda onun yerine gelecek alternatif demokratik ve federal olmalıydı.
Saddam'ı hapishanede ziyaret etmeye kalkışmayan ve duruşmalarına katılmayan Barzani, bu tutumunu “Şamata yapmak erkek işi değil” diyerek özetledi.
Saddam'ın Kürtlere yaptıklarına rağmen Kürtlerin kendi kendini yönetme hakkıyla ilgili başlarda en cüretkar kişinin Saddam olduğunu itiraf eden Barzani, “Dünya, Saddam'ın heykelinin düşmesini bir dönemin sonu olarak görüyordu ve öyleydi” ifadelerini kullandı. Düşmanının düşmesinden memnun olsa da Irak'ın pek çok kanlı hesaplaşma içinde boğulmasından çekinen Mesut Barzani, onlarca yıldır rejimin bel kemiği olan Saddam'ı denklemden çıkarmanın yaratacağı boşluktan, Şiiler ile Sünniler, Araplar ile Kürtler arasında bir çatışma çıkmasından ve bölgesel güçlerin Irak'ı eski ve yeni hayalleri için bir hesaplaşma arenası haline getirmelerinden korkuyordu. Irak, daha nefes alamadan Bağdat'ın içinde ve dışında çok fazla kanın akmasıyla zaman, Barzani’nin korkularının haklı olduğunu gösterdi.
ABD ordusu Irak'a girmişti ve sonuç önceden biliniyordu. İran'la girdiği şiddetli savaşın ve Kuveyt'in işgalinin ardından bitkin düşen Irak ordusu, ablukanın neden olduğu kısıtlamalardan zarar görmüştü. İki ordu arasında hazırlık durumu, teknoloji ve imkanlar açısından büyük bir boşluk vardı. Üstelik Saddam'ın düşünce tarzı, İkinci Dünya Savaşı döneminden kalma bir savaşçı gibiydi. Öyle ki İran-Irak savaşı sırasında, üst düzey komutanlarla yapılan bir toplantıya Sovyet lideri Joseph Stalin'in bir defterini getirmişti.
Mesud Barzani, Irak ordusunun Kürt bölgelerinde gerçekleştirdiği el-Enfal Operasyonu ve binlerce köyün yıkılmasına misillemede bulunmasından çekiniyordu. Bu yüzden kesin emirlerini verdi ve amaçlarına ulaştı.  Yaklaşık 15 bin subay ve asker teslim oldu. Teslim olan askerler kamplarda toplandılar. Memleketlerine dönmeden önce yanlarına azık verildi ve bakımları sağlandı. Kürt bölgeleri, savaşa tanık olmadı ve ordu, ABD’nin hava saldırılarına karşı koyamadı.
Barzani, Saddam rejimi devrildiğinde “De ki: Ey mülkün sahibi Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin” (Âl-i İmrân Suresi - 26) ayetini hatırladığını söyledi.
Henüz küçük bir çocukken, 1958 yılında kraliyet ailesinin katledildiği Rehab Sarayı'na gittiğinde orada ‘Adaletsizlik devam etmez’ yazısını okuduğu günü de hatırlıyordu.

Bağdat'a hakim olan şaşkınlık ve kaybolmuşluk hali
Bağdat'a bir şaşkınlık ve kaybolmuşluk hali hakimdi. 1958 yılındaki darbeden sonra art arda iktidara gelen rejimler, Iraklı güçleri aynı masa etrafında toplanmaları ve ortak paydalara ulaşmaları yönünde eğitmediler. Peki bunun ülkenin yönetilme biçimiyle ne gibi bir alakası vardı?
Saddam'a karşı olan tarafların Bağdat'ta merkezleri yoktu. Mesud Barzani ve ekibi, alelacele Bağdat’a giderek müzakerelere ve toplantılara ev sahipliği yapan Burj el-Hayat Oteli’nde kalmaya başladı. Bağdat'a gelen güçler, henüz anlaşmaya hazır değildiler ve bu yüzden fırsatı kaçırdılar. Mesud Barzani, ABD’nin Irak'a geçici işgal yönetiminin lideri olarak atadığını emekli General Jay Garner’ın Iraklı güçlerinden yönetim yetkilerinin devredileceği geçici bir hükümet üzerinde uzlaşmalarını istediğini söyledi. Barzani’ye göre Iraklı güçler, uzlaşı ve taviz verme fikrine alışık değildi ve çoğu, daha fazla kazanım için tarihi bir fırsata sahipmiş gibi davrandılar. Iraklılar, haftalarca, ülkelerini daha fazla acı çekmekten kurtarabilecek bir hükümet formülü üzerinde anlaşmaya varamadılar.
Barzani, sözlerine şöyle devam etti:
“Ahmed Çelebi, bir hükümet kurulması gerektiğini farkındaydı. Kartları karan ve meseleyi karmaşıklaştıran bir kararla şaşkınlığa uğramadan önce hükümetin kurulması gerektiğini söyleyerek bir anlaşmaya varılmasında ısrar ediyordu. Sorunun çözülmesi gerektiğini defalarca vurguladı, ama başarılı olamadı. Bu makam falanca parti için, şu makam ise başka bir parti için diyerek her görüşmeden sonra en başa dönüyorduk. Görüşmeler sırasında birçok anlaşmazlık ortaya çıkardı. Çelebi'nin tahmini doğruydu. General Garner, Irak’ta fazla kalmayacak ve ardından Paul Bremer gelecekti. ABD’nin kendi arzusuyla işgalci bir güce dönüşeceği büyük bir gelişme yaşanacaktı.”

“Ölü adam idama mahkum edildi”
Bremer’in Irak ordusunu dağıtma kararını ‘ölü bir adama idam cezası vermeye’ benzeten Mesud Barzani, “ABD’nin Irak’a saldırısı, Irak ordusunun dağılmasına ve çözülmesine yol açtı. Artık ne kışlalar ne birlikler ne komuta kademesi ne de rütbeler vardı. Fesih, yerinde bir karar değildi. Orduyu sağlam ulusal ve demokratik temeller üzerinde yeniden yapılandırma kararı alınması daha yerinde olurdu” dedi.
O dönemde ABD ordusu ile halk arasındaki sürtüşmeyi önlemek için Iraklı subayların ve askerlerin şehirlerde güvenliğin sağlanmasında rol oynayacağı bir plan olduğunu reddeden Barzani, ayrıca daha önce öne sürülen partisinin eski Genelkurmay Başkanı Korgeneral Nizar el-Hazreci'nin Bağdat'tan çıkarılmasında rol oynadığına dair iddiaları da yalanladı. Barzani, Hazreci'nin Bağdat’tan çıkarılmasının arkasında CIA’nin olduğunu ve Kürt bölgelerinden geçmesine izin verdiklerini vurguladı.
Barzani, rejimin çeşitli unsurlarıyla Irak halkına uyguladığı adaletsizliğin, ülkenin kuzeyinden ve güneyinden birçok kişinin ABD ordusunu Irak’a girdiği günlerde çiçeklerle karşılamasına neden olduğu da sözlerine ekledi.

Tarihin onur sayfalarına geçmek gerine boynuna ip geçirilmesi
Saddam, ABD Irak’a girene kadar saraydan ayrılmayı aklının ucuna dahi getirmemiş olabilir. Hayali, Irak tarihinde Bağdat'ı inşa eden Selahaddin ve Ebu Cafer el-Mansur'un yanında yer almaktı. Ancak Irak, her zaman yöneticileri için zehirli bir şölen olmuştur. Saddam, Usame bin Ladin'in planladığı New York ve Washington'daki saldırıların bedelini ödemeyi beklemiyordu. Zira iki adam arasında birbirlerine karşı duydukları nefret dışında hiçbir bağ yoktu. Ayrıca ABD ordusuna ait bir zırhlı aracın gelip Firdevs Meydanı'ndaki heykelini sökeceğini, heykelinin düşüş anlarının televizyon ekranlarından naklen yayınlanacağını, parmaklıkların arkasına gönderileceğini, birçok kişiye yaptığı gibi yağlı urganın boynuna geçirileceğini ve cesedinin idam kararına imza atan kişinin Yeşil Bölge’deki evinin yakınlarına atılmasını da beklemiyordu.
Arap liderden birinin bana şöyle dediğini hatırlıyorum: “Saddam’ın ABD askerlerinin arasında dar ağacının önüne getirilmesi zorlu bir sahneydi. Hataları bir kenara bırakılırsa son derece sert bir mesajdı. Ancak yine de şanslı sayılıyor. Çünkü eğer sınırdan gelen milislerin eline düşseydi, Nuri es-Said gibi Bağdat sokaklarında sürüklerlerdi. En nihayetinde, gardiyanlarına kendisini ve sözlerini küçük düşürme fırsatı vermedi.”
Öte yandan Saddam'ın ABD askerleri arasındaki görüntüsü ve sevinç çığlıkları arasında dar ağacına götürülmesi iki Arap lideri endişelendirmişti. Bunlardan biri Muammer Kaddafi, diğeri Ali Abdullah Salih idi. Her ikisi de bu endişelerini ifade etmekten çekinmediler. Kaddafi, ABD jetlerinin 1986 yılında Bab el-Aziziye kışlasındaki karargahını basmasından sonra ABD’lilerden korkma hastalığına yakalanmıştı. Barzani, o gece Albay Kaddafi’nin ısrarı üzerine Trablus'ta kalmıştı ve saldırıdan şans eseri kurtulmuştu.
Saddam, boyun eğmeden ölümü kabul etmeyi seçti. Bir gün eski Başbakan Yardımcısı Abdulgani er-Ravi, bana Saddam’ın eski Başbakan Abdulkerim Kasım’ın Bağdat’taki radyo binasında infaz edilmesi emrini nasıl verdiğini ve Kasım’ın baş düşmanı General Abdusselam Arif'e boyun eğmeyi ve gözlerini bağlamayı nasıl reddettiğini anlatmıştı. Irak liderlerinin ölümü sessizce yataklarında karşıladıkları alışılagelmiş bir durum değildir.



Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
TT

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Hiçbir şey, bir gazeteciyi ziyaret ettiği bir ülkede yaşanan beklenmedik bir gelişmenin heyecanı kadar sevindiremez. Hele söz konusu ülke Irak ise... Uzun süren bir siyasi mücadelenin ardından, eski başbakanlar Nuri el-Maliki ile Muhammed Şiya es-Sudani arasındaki çekişmeden sıyrılarak başbakanlık görevine getirilen Ali ez-Zeydi ile tanışmak için randevu talep etmiştim. Görüşme 28 Haziran için planlanmıştı; dolayısıyla bir gün önceden Bağdat’a ulaşmam doğaldı. Bazen bir tesadüf, bin planlı buluşmadan daha hayırlı olabiliyor.

Ali ez-Zeydi göreve geldiğinde, kendi kendime “Umarım hayatının en büyük hatasını yapmamıştır” diye düşündüm. Mali işler ve iş dünyasında başarılı olduğu, önemli bir servete sahip bulunduğu söyleniyordu. Böylesine başarılı kurumları geride bırakıp, başarı ihtimalinin oldukça düşük, hatta neredeyse yok denecek kadar az olduğu Irak siyasetinin sert atmosferine neden girsin? Daha ilk günden elinde iki büyük ‘bomba’ taşıdığını düşünüyordum: Iraklıların servetini yiyip bitiren yolsuzluk ve ülkeye hem ekonomik hem de uluslararası itibarı ile bölgesel ilişkileri açısından ağır bedeller ödeten silahlı yapıların varlığı.

Yeşil Bölge’de sabah erkenden uyandığımda telefonuma, gece saatlerinde zırhlı birliklerin bölgeyi kapattığını ve giriş çıkışların durdurulduğunu bildiren mesajlar geldi.

İlk anda bunun basit bir yanlış anlaşılmadan ibaret olabileceğini düşündüm. Ancak kısa süre içinde olayın çok daha büyük ve tehlikeli olduğu ortaya çıktı. Yargı kararlarına dayanılarak güvenlik güçleri, bugüne kadar kimsenin evlerine baskın yapmaya cesaret edemeyeceği düşünülen çok sayıda kişinin evine operasyon düzenledi. Saatler içinde etkili isimler, nüfuz sahibi kişiler, milletvekilleri ve valiler birer birer gözaltına alınarak, kamu kaynaklarının nasıl yağmalandığına ilişkin soruşturma kapsamında ifadeye götürüldü. Operasyon yalnızca Bağdat’la sınırlı kalmadı; diğer vilayetlere de yayıldı ve halen devam ediyor.

Ez-Zeydi, görevine maaşı ile tüm ödeneklerinden feragat ederek başladı ve “Bir kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğim” mesajını verdi. Bağdat kulislerinde, kendisini yolsuzluk ağına çekmek için 200 milyon dolar teklif ettiği öne sürülen kişinin bugün soruşturma altında olduğu konuşuluyor.

Yolsuzluk yapan hiç kimsenin korunmayacağını vurgulayan Başbakan, “Yolsuzlukla mücadele kararından da silahların yalnızca devletin elinde toplanması kararından da geri dönüş olmayacak. Bunların tamamı hukukun gücüyle uygulanacak” diyor. Her türlü dayatma ve vesayeti reddeden ez-Zeydi, Irak’ın kaynağı ne olursa olsun hiçbir baskıya boyun eğmeyeceğini belirtiyor. Kendisine, “Parası olan iktidarı ister, iktidarı olan da parayı ister” diye takıldığımda ise mali durumunun son derece iyi olduğunu, gelecek parlamento seçimlerinde aday olmayacağını ve başbakanlık için ikinci bir dönem talep etmeyeceğini söyledi.

frgthyj7
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Odaya girdiğimde gözlerinden, uzun süredir uykusuz olduğu anlaşılıyordu. Nitekim bunu doğrulayarak, Bağdatlıların ‘büyük balıkların yakalandığı gece’ diye nitelendirdiği operasyona bizzat nezaret ettiği için 24 saattir uyumadığını söyledi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Bağdat ziyareti, Arap basınına ilk kez konuşan Başbakan’a ayrılan görüşme süresinin kısalmasına neden oldu. Bu nedenle bazı soruları yöneltme fırsatı bulamadım. Röportajın tam metni şöyle:

- Yolsuzlukla mücadele geri dönülmez bir karar mı?

Evet. Bu, geri dönüşü olmayan bir karar; bir tercih değil, zorunluluk. Bugün yolsuzluk, Irak devletinin varlığını tehdit eder hâle gelmiştir. Devlet mekanizmasına hizmet etmek için değil, yağmalamak amacıyla sızmış unsurlar var. Bu anlayışın artık Irak’ta yeri olmayacak. 1980-2003 yılları arasında Irak’ın kaynakları savaşların sürdürülmesi için harcandı. Ardından ambargo dönemi geldi. Dolayısıyla Irak halkı 23 yıl boyunca ülkesinin zenginliklerinden faydalanamadı. 2003’ten bugüne, yani 2026’ya kadar geçen süre de yine 23 yıl. Son dönemde Irak’ın neler yaşadığı herkesin malumu. Bu süreçte, özü yağma ve hırsızlık üzerine kurulu çarpık bir anlayış gelişti. Biz şimdi bu düzeni sona erdirmeye, Irak için yeni bir sayfa açmaya ve o dönemi geride bırakmaya çalışıyoruz.

- Yani yolsuzluk dönemini kapatma kararı aldınız?

Evet. Irak’ta artık yolsuzluğa yer olmayacak. Devlet dışında silah taşıyan hiçbir yapıya da izin verilmeyecek. Bu yılın sonunda, silahlı gücün yalnızca devlet ve güvenlik kurumlarının elinde olacağını tescilleyecek Ulusal Egemenlik Konferansı’nı ilan edeceğiz. Devlet çatısı dışında hiçbir silahlı oluşum kalmayacak ve Irak halkı ülkesinin zenginliklerinden hak ettiği şekilde yararlanacak.

Önümüzde iki yol var. Ya belirli kişilerin çıkarlarını gözetip hem Allah’ın hem de halkın rızasını kaybedeceğiz ya da onları sistemden uzaklaştıracağız. Bugün Maliye Bakanı’na, yolsuzluğa bulaşanlardan Irak’ın parasını geri almak üzere özel bir hesap açması talimatını vereceğiz. Bu kişiler, kamu kaynaklarını iade etmek zorunda. İade etmeyenler hakkında ise farklı bir yol izleyeceğiz. Yolsuzluk gelirlerini geri ödeyenlerle hukuki uzlaşma yoluna gideceğiz; Irak halkının haklarını da yasa çerçevesinde koruyacağız. Tüm işlemler gizlilik içinde yürütülecek. Bu göreve yalnızca Allah rızası için niyet ettim. Irak’a karşı omuzlarımızda bir borç taşıyoruz.

- Sözünü ettiğiniz borç nedir?

Irak bize sahip olduğumuz tüm imkânları sundu. Irak olmasaydı bugün bulunduğumuz konumda olabilir miydik? Artık bu borcu ödeme zamanı geldi. Bu nedenle maaş almayacağımı, kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğimi ve kamu malına el sürmeyeceğimi açıkladım. Eğer bunun aksini yaparsam hak ettiğim karşılığı görmeyi dilerim. Bu sözü kendime, ileride değişme ihtimalini ortadan kaldırmak için verdim. Bizim en büyük hedefimiz Allah’ın rızasını kazanmak ve Irak halkının mutluluğunu sağlamaktır.

- Bedeli ne olursa olsun yolsuzlukla mücadeleyi sürdürecek misiniz?

Ben ölümü Allah’a kavuşmak olarak görüyorum. Irak için verebileceğimiz en küçük bedel de budur. Ayrıca ikinci dönem için aday olmayacağımızı ve siyasi parti kurmayacağımızı da ilan ettik. Ancak en büyük arzum, tüm dünyanın Irak’ı gerçek liderler yetiştiren bir ülke olarak görmesidir. Iraklıların bu köklü ülkeyi yönetebilecek kapasiteye sahip olduğunu göstermek istiyoruz. Ülke dışından, ne doğudan ne de batıdan gelecek hiçbir dayatmaya izin vermeyeceğim. Irak’ın kararı, Irak halkının ve parlamentonun kararıdır; hükümetin görevi de bu kararı uygulamaktır.

- O halde sizin sloganınız ‘Önce Irak’, büyük ya da bölgesel güçler değil?

Kesinlikle. Bizim için her şeyden önce Irak gelir. Irak’ın çıkarlarının önüne hiçbir şey geçemez. Benim önceliğim Irak halkının menfaatidir. Halkımızın çıkarı ise uluslararası toplumla, komşu ülkelerle ve Körfez ülkeleriyle güçlü ilişkiler kurmaktan geçiyor. Çünkü Irak bir köy değil, bir devlettir.

sdgrft
Başbakan Ali ez-Zeydi, Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet medyası)

- Sayın Başbakan, İran ile yaşanan son savaş sırasında Irak’ın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleriyle ilişkileri sarsıldı. Çünkü Irak topraklarından Körfez’deki hedeflere yönelik bazı saldırılar düzenlendi...

Bu iddiaları araştırmak üzere uzman komisyonlar oluşturuldu. Aynı zamanda Körfez ülkelerindeki ilgili taraflardan da ellerindeki delilleri bekliyoruz. Bunların ardından gerekli adımları atacağız. Soruşturma başlatılması talimatını verdik ve tüm güvenlik kuvvetleri komutanlarına, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik saldırılar için kullanılmasına yönelik her türlü girişimin engellenmesi yönünde talimat ilettik. Ancak bugünü geçmişin ışığında yargılamamak gerektiğini düşünüyorum. Biz görevi devraldığımızda bu tablo zaten mevcuttu.

- Önümüzdeki ayın ortasında Washington’ı ziyaret etmeniz bekleniyor. Bunun dışında da çeşitli ziyaretleriniz olacak sanırım...

Kardeş ve dost ülkelerden çok sayıda davet aldık. Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya’dan da davetler geldi. Ancak ortak çalışmalar açısından öncelik taşıyan ziyaretlerimiz; Washington’ın ardından sırasıyla Türkiye’ye, İran’a ve Suudi Arabistan’a olacak.

- Washington ziyaretinden beklentiniz nedir? Ayrıca Irak’ın ağır bir mali krizden geçtiğini söylersek abartmış olur muyuz?

Bu değerlendirme doğru değil. Devlet memurlarının maaşları güvence altında ve düzenli olarak ödeniyor. Bu konuya büyük önem veriyoruz. Hükümetimiz göreve başladığında kamu borcu yaklaşık 208 trilyon Irak dinarı düzeyindeydi. Bütçe gelirlerinin yüzde 93’ü petrole, yüzde 7’si ise petrol dışı gelirlere dayanıyor.

Irak ekonomisine ilişkin vizyonum, bugün iki farklı ekonomik anlayışın çatıştığı yönünde. Bir yanda ölmek istemeyen eski ekonomi, diğer yanda ise doğumu sancılı geçen yeni ekonomi var. Bizim ekonomik yaklaşımımız, piyasa ekonomisine güçlü bir geçiş yapmak ve eski ekonomik modeli geride bırakmaktır. Ancak uygulamada çok sayıda çelişkili yasa ile karşı karşıyayız. Hâlâ, feshedilen Devrim Komuta Konseyi döneminden kalma ve sosyalist anlayışla hazırlanmış eski kararlar yürürlükte bulunuyor. Oysa Irak Anayasası ekonomik özgürlüğü esas alıyor. Bu nedenle miras kalan mevzuatı değiştirmek için kapsamlı bir reform süreci başlattık. Önümüzdeki günlerde Bakanlar Kurulu bu düzenlemeleri tamamlayarak parlamentoya sevk edecek. Ayrıca, Irak Merkez Bankası’nın katkı sağlayacağı ve halka arz edilecek Enerji ve Kalkınma Fonu’nu kurma çalışmalarımız sürüyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’ı bu fona katkı vermeye davet edeceğiz. Aynı şekilde Amerikan ve Avrupalı fonlar ile bankalara da çağrıda bulunacağız. Bu fon; kalkınma, sanayi, tarım ve halkımızın ihtiyaç duyduğu tüm üretim sektörlerini destekleyecek.

- Hürmüz Boğazı’nın kapanması krizinde hükümetiniz kamu maliyesini nasıl yönetti? Merkez Bankası’ndan borçlanma ve rezervlerin kullanılması yoluna mı gidildi?

Poliçeleri iskonto ettirdik ve hem bankalardan hem de Irak Merkez Bankası’ndan borçlandık.

- Irak’ın OPEC’e yönelik tutumu geniş tartışmalara yol açtı. Irak’ın üretim kotasının artırılmasını istediği açık. Peki üretimi artırma hedefiyle petrol fiyatlarının korunması arasında nasıl bir denge kurmayı planlıyorsunuz?

Buradan OPEC’teki ilgili taraflara seslenmek istiyorum. Irak, 1980 yılında savaşa girdi ve sekiz yılın sonunda 100 milyar doların üzerinde borçla çıktı. Ardından Kuveyt’i işgal etti ve bu kez 200 milyar doları aşan yeni bir borç yükü oluştu. 2003’ten sonra ise terör ülkemize yerleşti ve uzun yıllar istikrarsızlık yaşadık. Daha sonra Iraklılar DEAŞ terör örgütüyle yalnızca kendi ülkelerini değil, tüm bölgeyi savunmak için mücadele etti. Eğer DEAŞ Irak’ı ele geçirseydi, komşu ülkelerin ve bölgenin ulusal güvenliği ciddi şekilde tehdit altına girecekti. Bu savaşın altyapımıza maliyeti yaklaşık 400 milyar dolar oldu. Bugün hâlâ binlerce Iraklı, yıkılan evlerine ve yaşadıkları bölgelere geri dönebilmiş değil. Bu gerçeklerin dikkate alınması gerekiyor. Buna ek olarak Irak’ın nüfusu 47 milyona ulaştı. Buna karşın günlük üretim kotamız 3,4 milyon varil seviyesinde bulunuyor. OPEC içinde kota belirlenirken ve paylaşım yapılırken bu gerçeklerin de dikkate alınması gerekir. Biz Irak’ın ve Irak halkının haklarını gözeten adil bir kota mekanizması oluşturulmasını istiyoruz.

- Irak’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ya da Dünya Bankası’ndan kredi programına girebileceği yönünde beklentiler vardı. Bu ihtimal hâlâ gündemde mi?

Körfez bölgesinde deniz ulaşımının ve ihracatın yeniden başlaması, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte bu finansman seçeneklerinden vazgeçildi. Artık böyle bir ihtiyacımız bulunmuyor.

- Washington, çeşitli gerekçelerle Irak’a gönderilen nakit dolar sevkiyatlarını bir süre durdurmuştu. ABD Başkanı ile görüşmenizde bu sorunun tamamen çözüleceğini düşünüyor musunuz?

Bu uygulama belirli talepler karşılığında yürütülen bir pazarlık değildi; tamamen ihtiyati bir tedbirdi. Nakit dolaşımına ilişkin bazı kaygılar vardı. Biz de bu paraların kullanım mekanizmasını ve izlediği finansal yolları Amerikan tarafına ayrıntılı şekilde anlattık. Sorun çözüldü ve nakit sevkiyatları fiilen Irak’a ulaştı.

defvrf
4 Haziran 2026’da Bağdat’ın kuzeyindeki Samarra’da, Seraya es-Selam üyeleri, Irak devletine entegrasyonlarının başlangıç töreni sırasında sloganlar atıyor. (AP)

- Hükümet, silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına karşı çıkan silahlı gruplarla müzakere yürüttü mü? ABD’nin çekilmesinin ardından bu gruplar kesin olarak karşı çıkarsa, hükümet onlarla karşı karşıya gelmek zorunda kalır mı?

Bunu açıkça söylüyoruz: Devletin gücünden başka hiçbir güç kabul edilemez. Bu ilkeyi hukukun gücüyle hayata geçireceğiz. Devletin silahı dışında hiçbir silah olmayacak.

- Silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına yönelik planın, siyasi güçleri gözetmek amacıyla alınmış sembolik bir adımdan ibaret olduğunu düşünenler de var...

Eğer sürekli şüphe duyanların söylediklerine kulak verirsek hiçbir sonuca ulaşamayız. Silahlı gruplara gelince; bunlar ideolojik yapılar. Bu grupların silah bırakmayı kamuoyu önünde kabul etmiş olmaları başlı başına önemli ve büyük bir adımdır. Ancak fiiliyatta da ilerleme kaydettik. Seraya es-Selam, Asaib Ehli’l Hak ve İmam Ali Tugayları başta olmak üzere çeşitli gruplardan farklı türlerde silahlar teslim aldık. Fakat silahların teslim edilmesinden daha önemli olan, bu gruplarla emirleri altındaki savaşçılar arasındaki örgütsel bağın koparılmasıdır.

Bugün itibarıyla bu gruplara ait silahların büyük bölümü devletin denetimine geçti. Geriye yalnızca sınırlı bir miktar kaldı. Kalan silahların da silahlı kuvvetlere teslim edilmesine yönelik mekanizma kısa süre içinde işletilecek. Bu dosya tamamen çözüme kavuşturulacak. Devletten daha güçlü hiçbir yapı olamaz. Biz, direnişin kalıcı bir meslek değil, ihtiyaç halinde başvurulan bir yöntem olduğuna inanıyoruz. Artık bu ihtiyacı doğuran şartlar ortadan kalkmıştır. Devlet içinde devlet olmasına ise asla izin vermeyeceğiz.

sdvdsfv
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026 tarihinde Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet medyası)

- ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack sizden ne talep etti?

Herhangi bir talepte bulunmadı. Ancak bürokratik engeller nedeniyle bazı Amerikan şirketlerinin faaliyetlerinin durması konusunu görüştük. Biz de bu şirketlerin önündeki bürokratik engelleri kaldırarak işlemlerini kolaylaştırdık.

- ABD’nin hükümetinizin planlarını destekleme konusunda gerçek bir irade ortaya koyduğunu düşünüyor musunuz?

Başkan Donald Trump ile yalnızca bir kez telefonda görüştüm. Evet, bu desteğe yönelik bir yaklaşım gördük. Ancak biz her adımda Irak’ın çıkarlarını her şeyin önünde tutuyoruz. Maddi hedefleri olduğu için taviz verenler olabilir; bizim için böyle bir durum söz konusu değildir.

- Sayın Başbakan, siyasi güçler görevinizi kolaylaştırma konusunda size taahhütte bulundu mu?

Evet, kesinlikle. Zaten daha önce başbakanlık görevi bize iki kez teklif edilmiş, ancak her iki teklifi de reddetmiştik.

- Kişisel olarak etkilendiğiniz bir isim var mı?

Evet. Rahmetli babamdan çok etkilendim. Beni her zaman yanında götürürdü. Zulümden nefret eder, Allah’ın kullarına zulmedilmesini asla kabul etmeyeceğini söyler ve beni de Rabbin gazabını üzerime çekmemem konusunda uyarırdı.

- Suriye ve Cumhurbaşkanı Şera ile ilişkileriniz nasıl?

İlişkilerimiz olumlu yönde ilerliyor ve iyi bir seviyeye ulaşma yolunda. Dışişleri Bakanımız yakın zamanda Suriye’yi ziyaret edecek. Cumhurbaşkanı Şera da beni telefonla arayarak tebrik etti. İki kardeş halkın yararına ekonomik açılım ve iş birliği sürecini hayata geçirmeye hazırlanıyoruz.


Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
TT

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki stratejik demiryolu koridoru projesine ilişkin maliyet, yatırım ihtiyaçları ve finansman modelini belirlemeye yönelik detaylı çalışmaların, teknik heyetler tarafından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanmasının planlandığını açıkladı.

Şarku’l Avsat’a özel bir mülakat veren Uraloğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü siyasi iradenin, bu tarihi projenin önündeki tüm mali ve operasyonel engellerin aşılmasında temel itici gücü oluşturduğunu vurguladı. Uraloğlu, hattın hasar gören 400 kilometrelik kısmının rehabilitasyonu için Ürdün ve Suriye ile net mutabakatların sağlandığına dikkat çekerek, bu projenin Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilimler karşısında Körfez ve dünya tedarik zincirini güvence altına alacak güvenli, jeopolitik bir alternatif olacağını ifade etti.

Söz konusu projenin Körfez ile Avrupa arasında, diğer ulaşım koridorlarını destekleyen ve bölgesel entegrasyonu güçlendiren yeni ve benzersiz bir ticari omurga oluşturma potansiyeline sahip olduğunu belirten Uraloğlu, stratejik hedefin sadece belirli ülkelere erişim sağlamak olmadığını, tüm Avrupa kıtasını kapsayacak entegre ve sürdürülebilir bir ulaşım ağı kurmayı amaçladıklarını kaydetti.

Uraloğlu, 9 Haziran’da Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir ile demiryolları ve lojistik hizmetlerini kapsayan bir mutabakat zaptı imzalamıştı.

Sınır geçişlerinin ve pasaport işlemlerinin kolaylaştırılması

Pasaport işlemleri ve sınır geçişlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu aşamada önceliklerinin fiziksel altyapıyı oluşturmak ve eksik bağlantıları tamamlamak olduğunu ifade etti. Bu hatta yönelik uzun vadeli vizyonlarının sadece yük taşımacılığı ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda yolcu taşımacılığını da kapsadığını belirten Uraloğlu, bu doğrultuda sınır geçiş işlemlerinin kendileri için büyük önem taşıdığını vurguladı.

vfebthy
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Güvenli, hızlı ve etkin bir sistem kurmayı hedeflediklerini dile getiren Uraloğlu, bu amaçla bazı yeni ve somut düzenlemeleri hayata geçirdiklerini aktardı. Uraloğlu, sürücü vize sürelerinin 15 günden bir yıla çıkarılması ve işlemlerin daha hızlı tamamlanması için gerekli belgelerin yeniden düzenlenmesi gibi adımlar attıklarını kaydetti. Pasaport işlemlerini ve sınır kapılarındaki süreçleri hızla iyileştirmek için çalıştıklarını ifade eden Uraloğlu, bu hattın yük taşımacılığının ötesine geçerek insanları birbirine yakınlaştırma, kültürel ve sosyal etkileşimi artırma misyonu taşıdığını sözlerine ekledi.

Uraloğlu, projenin nihai uygulama modelinin ve katılımcı şirketlerin, yürütülen teknik çalışmaların tamamlanmasının ardından tamamen netleşeceğini belirtti. Türkiye’nin ulaştırma alanında dünyanın en güçlü mühendislik ve müteahhitlik kapasitesine sahip ülkelerinden biri olduğuna dikkat çeken Uraloğlu, her şeyin planlandığı gibi gitmesi halinde Türk şirketlerinin bu kıtalararası projede önemli ve öncü bir rol oynayacağını vurguladı.

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hattı

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hatlarının detaylarına ilişkin konuşan Uraloğlu, teknik çalışmaların yoğun bir şekilde sürdürüldüğü bir aşamada olunduğunu belirtti. Teknik ekiplerin saha incelemelerine devam ettiğini aktaran Uraloğlu, yenileme yapılacak bölümlerin, tamamen yeniden inşa edilecek kısımların ve her bir sektör için gerekli yatırım miktarının belirlenmekte olduğunu ifade etti. Şu anki temel hedeflerinin hat güzergahı boyunca tam ihtiyaçları ve gerekli teknik çalışmaları netleştirmek olduğunu dile getiren Uraloğlu, işlerin planlandığı gibi gitmesi halinde yıl sonuna kadar maliyetler, yatırım ihtiyaçları ve finansmana yönelik daha net bir çerçevenin ortaya çıkacağını, ardından ilgili ülkelerle doğrudan ortak yatırım programı ve detaylı uygulama planı üzerinde çalışmaya başlayacaklarını kaydetti.

Projenin öngörülen finansman hacmi ve mali karşılanma mekanizması hakkında Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulunan Uraloğlu, bu aşamada toplam maliyete ilişkin kesin bir rakam telaffuz etmek için henüz erken olduğunu söyledi. Öncelikle yapılması gerekenin, sahadaki gerçeklere dayalı olarak gerekli yatırımları tam olarak belirlemek olduğunu ifade eden Uraloğlu, teknik çalışmaların tamamlanmasıyla birlikte mali tablonun daha net ve kesin bir şekilde ortaya çıkacağını sözlerine ekledi.

Liderlik iradesi ve esnek finansman alternatifleri

Uraloğlu sözlerine şu ifadelerle devam etti: “Bununla birlikte, burada finansmandan bile önce en önemli unsur, siyasi iradenin mevcudiyetidir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman, bu tarihi projeyi hayata geçirmek için güçlü ve kararlı bir irade ortaya koymuşlardır. Bu durum bizim için en önemli unsuru ve temel itici gücü temsil etmektedir.”

Aynı bağlamda açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, “Siyasi irade ve ortak vizyon sağlandıktan sonra finansman modelleri büyük bir esneklikle geliştirilebilir. Devletlerin kamu kaynakları, uluslararası finans kuruluşlarından destek alınması veya farklı yatırım modellerinin benimsenmesinin yanı sıra kamu-özel sektör ortaklığı finansman seçenekleri de değerlendirilebilir. Bu nedenle şu anki en yüksek önceliğimiz, teknik çalışmaları tamamlamak ve net, onaylanmış bir mühendislik projesi sunmaktır. Nihai finansman modeli, bu aşamadan sonra ilgili ülkeler arasında yapılacak ortak değerlendirmeler ve anlaşmalar doğrultusunda belirlenecektir” ifadelerini kullandı.

Ulaşım, stratejik bir güvenlik unsurudur

Jeopolitik boyutlara ilişkin değerlendirmesinde bulunurken son yıllarda yaşanan pandemi, bölgesel çatışmalar ve küresel krizlerin net bir gerçeği ortaya koyduğunu belirten Uraloğlu, ulaştırma koridorlarının sadece ekonomik ve ticari araçlar olmadığını, aynı zamanda son derece hassas stratejik güvenlik unsurları olduğunu ifade etti. Uraloğlu, bu nedenle ülkeler arasındaki iş birliğinde bağlanabilirliğin temel ve kalıcı bir odak noktası haline geldiğini vurgulayarak, küresel ticaretin sürdürülebilirliğinin, enerji arz güvenliğinin ve tedarik zincirlerinin istikrarının tamamen güçlü ve korunaklı ulaşım ağlarına bağlı olduğunu kaydetti.

Açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, Türkiye’nin Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasındaki benzersiz stratejik konumu sayesinde bölgesel ve küresel ticaret ağlarında merkezi ve hayati bir konumda yer aldığını belirtti. Suudi Arabistan’ın ise Körfez bölgesinde ve dünyada en önemli, en güçlü ekonomik güçlerden biri olduğunu ifade eden Uraloğlu, iki ülke arasında ulaştırma sektöründe yapılacak iş birliğinin sadece Ankara ile Riyad arasındaki ikili ilişkileri güçlendirmekle kalmayacağını, aynı zamanda Körfez’den Avrupa’ya, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyanın ticari ve lojistik yapısının gelişmesine de etkin bir katkı sağlayacağını vurguladı.

sdcdsc
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Uraloğlu, son dönemde Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin büyük bir ivme kazandığını ve gözle görülür bir gelişme kaydettiğini belirtti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İki Kutsal Caminin Hizmetkarı Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü iradenin iki ülke arasındaki iş birliğini daha geniş ve kapsamlı stratejik temellere oturttuğunu ifade eden Uraloğlu, bu durumun sadece geleneksel ticaret ve yatırım alanlarında değil; ulaştırma, lojistik, enerji ve kıtalararası bağlantı gibi geleceği şekillendirecek hayati alanlarda da somutlaşan ortak bir vizyon yarattığına dikkat çekti.

Teknolojik ve dijital ortaklık

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu bağlamda, özellikle demiryolu sektöründe son derece vaat edici fırsatlar görüyoruz. Yakın zamanda Riyad’da imzaladığımız mutabakat zabıtları ile demiryolu sektöründe teknik iş birliği, lojistik hizmetlerin geliştirilmesi, modern ulaşım teknolojileri, dijitalleşme, bakım ve işletme faaliyetleri, emniyet ve güvenlik uygulamalarının yanı sıra karşılıklı eğitim faaliyetleri de dahil olmak üzere birçok alanda ortak ve kapsamlı bir iş birliği zemini oluşturduk. İş birliğimiz sadece yük taşımacılığı ile sınırlı kalmayıp yolcu taşımacılığını, turizm hareketliliğini, dini ziyaretleri ve halklarımız arasındaki insani etkileşimin artırılmasını da kapsıyor.”

Açıklamalarına devam eden Uraloğlu, “Biz sadece bugünün mevcut ihtiyaçlarını karşılamayı değil, geleceğin kapsamlı ulaşım sistemlerini inşa etmeyi planlıyoruz. Tam da bu nedenle, Körfez bölgesini Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak yeni demiryolu hatları kurmak için çalışıyoruz. Şu anda Suudi Arabistan’dan başlayan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşan ve ardından tamamen Avrupa demiryolu ağına entegre olacak bir güzergâh üzerinde teknik çalışmalar yürütüyoruz. Bu hat tamamlanıp faaliyete geçtiğinde, Körfez bölgesinden Avrupa’ya daha hızlı, daha güvenli ve daha sürdürülebilir bir şekilde yük taşımak mümkün olacak” dedi.

Riyad’da imzalanan iki mutabakat zaptının geleneksel teknik iş birliğinin ötesine geçerek lojistik ve dijital derinliğe ulaştığını vurgulayan Uraloğlu, günümüz ulaştırma sektöründeki rekabetin sadece fiziksel altyapıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda dijital altyapıyı, akıllı lojistik sistemlerini, veri yönetimini ve sınır geçiş işlemlerinin hızlandırılmasını da kapsadığını belirtti. Uraloğlu, “İki ülke arasındaki stratejik iş birliğini sadece demiryolu rayları döşemek veya tren işletmekten ibaret görmüyoruz” şeklinde konuştu.

Suriye ve Ürdün ile bölgesel uzlaşma

Demiryolu bağlantısı konusunda Suriye ve Ürdün taraflarıyla varılan mutabakatın niteliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu projenin sadece Türkiye ve Suudi Arabistan ile sınırlı kalmayıp coğrafi güzergâh üzerinde yer alan diğer ülkeleri de merkezine alan geniş kapsamlı bir bölgesel entegrasyon projesi olduğunu ifade etti. Uraloğlu, temel hedeflerinin Körfez bölgesinden başlayarak Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan ve oradan Avrupa’ya bağlanan kesintisiz bir demiryolu koridoru oluşturmak olduğunu belirterek, bu stratejik çerçevede koridorun geliştirilmesi ve canlandırılması konusunda hem Suriye hem de Ürdün ile net mutabakatlara varıldığını açıkladı.

Suudi Arabistan tarafında şu anda Ürdün sınırına kadar uzanan gelişmiş ve güçlü bir demiryolu altyapısının mevcut olduğunu aktaran Uraloğlu, Türkiye tarafında ise demiryolu ağının sınır hattındaki Gaziantep, Kilis ve İslahiye bölgelerine yüksek etkinlikle ulaştığını kaydetti. Bu doğrultuda, Suriye ve Ürdün kısımlarındaki bağlantının kurulması ve rehabilite edilmesinin projenin en acil ve ana eksenlerinden birini oluşturduğunu belirten Uraloğlu, yapılan ilk değerlendirmelere göre Suriye ve Ürdün’den geçen yaklaşık 400 kilometrelik bir bölümde yenileme, rehabilitasyon ve yeni yatırımlara ciddi ihtiyaç duyulduğunu, bazı kesimlerde mevcut hatların iyileştirilmesinin yeterli olacağını, bazı kesimlerde ise tamamen yeni inşaatların gerekeceğini ifade etti.

Şu anki önceliklerinin hattın mevcut fiili durumunu belirlemek, teknik ihtiyaçlarını ve mali yatırım gereksinimlerini tam bir hassasiyetle tespit ederek yıl sonuna kadar net bir çerçeve ortaya koymak olduğunu dile getiren Uraloğlu, bu hayati projeyi sadece ulaştırma sektörüne yapılan soyut bir yatırım olarak görmediklerini, bölge ülkelerini birbirine daha güçlü ve sağlam bağlarla bağlayan, ticaret, lojistik ve kapsamlı bölgesel ekonomik hareketlilik alanlarında olağanüstü kazanımlar ve geri dönüşler sağlayacak stratejik ve egemen bir girişim olarak değerlendirdiklerini sözlerine ekledi.

Jeopolitik alternatifler

Uraloğlu’na göre bölgesel çatışmalar, Körfez bölgesindeki hızlı gelişmeler ve Hürmüz Boğazı çevresinde süregelen gerilimler, mevcut geleneksel ulaşım koridorlarının ne kadar kırılgan olduğunu dünyaya net bir şekilde gösterdi ve sürdürülebilir alternatiflerin güçlendirilmesi gerekliliğini ortaya koydu. Bu kapsamlı anlayıştan yola çıkarak Türkiye’nin uluslararası bağlantıları güçlendirmek adına büyük stratejik projeler geliştirdiğini belirten Uraloğlu, Orta Koridor’un Çin’den Avrupa’ya uzanan ticaret akışları için güvenilir ve etkin bir alternatif sunduğunu, Kalkınma Yolu Projesi’nin ise Arap Körfezi’ni Irak üzerinden doğrudan Avrupa’ya bağlayan yeni bir lojistik altyapı oluşturmayı hedeflediğini kaydetti.

Suudi Arabistan-Türkiye demiryolu projesini bu kapsamlı lojistik vizyonun temel tamamlayıcı unsurlarından biri olarak gördüklerini ifade eden Uraloğlu, bu hattın Körfez bölgesinden Avrupa’ya giden sevkiyatlar için çoklu ve esnek seçenekler sunacağını, böylece tedarik zincirlerinin esnekliğini artırarak küresel ticaret hareketini olası kriz ve aksamalara karşı koruyacağını, özellikle demiryolu taşımacılığının daha hızlı, daha ekonomik ve daha sürdürülebilir bir lojistik yapı garanti ettiğini vurguladı.

Projenin kıtasal ve uluslararası boyutlarına dikkat çeken Uraloğlu, bu eksenin Orta Koridor ve Kalkınma Yolu ile birlikte ele alındığında, Avrupa’dan Körfez’e, Ortadoğu’dan Asya’nın derinliklerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada uluslararası ticaretin yapısını kökten etkileme potansiyeline sahip olduğunu belirtti. Uraloğlu, birbirini dışlayan değil, aksine tamamlayan entegre ve bağlantılı koridorlar aracılığıyla küresel ticaret hareketini daha güvenli ve kesintisiz hale getirmeyi amaçladıklarını ifade etti.

Türkiye’nin altyapı hazırlığına değinen Uraloğlu, Marmaray ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı gibi stratejik projeler sayesinde Asya ile Avrupa’yı doğrudan birbirine bağlayan kesintisiz bir demiryolu hattı kurmayı başardıklarını aktardı. Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden geçmesi planlanan yeni demiryolu hattı ve şu anda yapımı devam eden Halkalı-Kapıkule Yüksek Hızlı Tren projesi gibi yeni yatırımların, Türkiye’nin Avrupa kıtasıyla tam entegrasyonunu benzeri görülmemiş bir seviyeye taşıyacağını vurguladı.

Ülke genelinde 4 bin kilometreden fazla yeni demiryolu hattı inşa edildiğini ve kıtalararası koridorların kapasitesinin artırıldığını açıklayan Uraloğlu, bu adımların Türkiye’nin merkezi bir çekim merkezi ve stratejik bir kesişim noktası olma konumunu pekiştirdiğini belirtti. Uraloğlu, bölgesel bağlantının tamamlanması ve eksik hatların rehabilitasyonunun ardından, Suudi Arabistan’dan hareket eden bir yük treninin Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’daki birçok varış noktasına ve başkente doğrudan ve sorunsuz bir şekilde ulaşabileceğini ifade etti.

Entegrasyonun boyutları ve Avrupa’nın kazanımları

Ağın kapsamının genişletilmesiyle ilgili olarak Uraloğlu, projenin ilk aşamada Suudi Arabistan, Türkiye, Ürdün ve Suriye arasında şekillendiğini, ancak ikili görüşmeler ve tartışmaların gelecek dönemlerde hattın Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Umman gibi diğer Körfez ülkelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi olasılığını içerdiğini açıkladı.

Avrupa tarafı açısından jeoekonomik getirilere değinen Uraloğlu, Avrupa için en belirgin kazancın Arap Körfezi bölgesiyle daha doğrudan ve güvenli bir lojistik bağ kurulması olduğunu belirtti. Özellikle Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin; enerji, petrokimya ve çeşitli endüstriyel ürünler sektörlerinde Eski Kıta’nın en önemli stratejik ortakları arasında yer alması ve iki taraf arasındaki devasa karşılıklı yatırım hacmi nedeniyle bu hattın, karşılıklı ticari akışları daha düzenli ve daha yüksek bir kesinlikle öngörülebilir kılacağını ifade etti.

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Avrupa, son dönemde yaşanan art arda krizler nedeniyle tedarik zincirlerini kısaltmaya, daha güvenli, çeşitlendirilmiş ve bağımsız hale getirmeye ciddi şekilde odaklanmış durumda. Tam da bu noktada bu stratejik koridor, Avrupalıların lojistik seçeneklerini zenginleştiren yenilikçi bir rota olarak öne çıkıyor. Buradaki rekabet meselesi sadece mali maliyetle sınırlı olmayıp, esas olarak zaman hızı, sürekli erişim kolaylığı ve varış zamanının tam olarak öngörülebilirliği unsurlarını kapsıyor.”

Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği mülakatın sonunda Uraloğlu, lojistik maliyetler üzerindeki kesin etkilerin ve detaylı rakamların ancak hattın nihai teknik ve mühendislik yapısının belirlenmesi ve hat üzerinden geçmesi beklenen fiili taşımacılık hacimlerinin tespit edilmesinden sonra netleşeceğini açıkladı. Demiryolu taşımacılığının diğer yöntemlere kıyasla sağladığı büyük ve belirgin ölçek ekonomisi ile sınır kapılarında sunulacak prosedür ve gümrük kolaylıkları göz önüne alındığında, projenin hem bölge ülkeleri hem de Avrupa için muazzam ekonomik ve kalkınma faydaları ile geri dönüşler sağlayacağına tam anlamıyla güvendiklerini belirten Uraloğlu, hattın uzun vadede uluslararası ticaret hareketini güçlendirmeye, yatırımları teşvik etmeye ve kapsamlı bölgesel ekonomik entegrasyonu derinleştirmeye güçlü bir şekilde katkıda bulunan bir dönüm noktası olacağını ifade etti.


Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
TT

Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos, Sudan’daki sahadaki karmaşık tabloya rağmen Washington’ın gerilimi düşürme sürecinin başarı şansına hâlâ inandığını belirterek, yıllardır süren çatışmada “askeri bir çözüm olmadığını” söyledi. Boulos, çatışan taraflara yönelik dış mali ve askeri desteğin durdurulmasının önemini vurguladı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a verdiği özel demeçte Sudan’daki gelişmelerin yanı sıra bölgesel dosyalar ve Etiyopya’nın Hedasi (Rönesans) Barajı anlaşmazlığına da değinerek, “Gerilimin azaltılması ve kalıcı bir çözüme ulaşılması için uygulanabilir bir yol var. Bu süreç, tarafların kendilerine sunulan insani ateşkesi ön koşulsuz kabul etmesiyle başlıyor” dedi.

Sudan’daki tüm tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini ifade eden Boulos, “Düşmanlıkların sona erdirilmesi, insani yardımların tam, güvenli ve engelsiz şekilde ulaştırılması gerekiyor. İnsani yardımlar konusunda hiçbir ön koşul veya siyasallaştırma olmamalı” diye konuştu.

Gerçek bir ateşkes ilerlemesinin neden geciktiğine ilişkin soruya ise Boulos, “Sorumluluk Hem Hızlı Destek Kuvvetleri’nin hem de Sudan ordusunun omuzlarında. Tarafların insani ateşkese ulaşması ve buna bağlı kalması, vahşetin sona ermesi ve Sudan halkının yaşadığı büyük acıların hafifletilmesi için gerekli” yanıtını verdi.

Boulos, Suudi Arabistan, Mısır, ABD ve BAE’den oluşan dörtlü grubun müzakere edilmiş bir çözüm ve uygulanabilir bir siyasi yol konusunda hemfikir olduğunu belirterek, “Herkes Sudan’daki bu vahşetin sona ermesini ve istikrarın sağlanmasını istiyor. Çünkü sürdürülebilir bir askeri çözüm yok” ifadelerini kullandı.

dscfdebfd
Boulos’un, geçtiğimiz Nisan ayının ortasında Berlin’de Sudan’daki insani krizi ele almak üzere düzenlenen konferansa katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD’li yetkili ayrıca, çatışan taraflara sağlanan dış mali ve askeri desteğin kesilmesinin önemini yineleyerek, “Hem Hızlı Destek Kuvvetleri hem de Sudan ordusu çatışmaları durdurmalı, insani yardımların ülkenin tüm bölgelerine engelsiz ulaşmasına izin vermeli, sivilleri korumalı ve kapsayıcı bir diyaloga dayalı kalıcı müzakere edilmiş barış için adım atmalı” dedi.

Hedasi Barajı

Boulos, 20 Nisan’da Kahire’ye giderek Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü. Görüşmede Etiyopya’nın Hedasi Barajı krizi de ele alındı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başkan Trump’ın Ocak 2026’da ABD’nin Mısır ile Etiyopya arasında Hedasi Barajı konusunda “sorumlu ve nihai bir çözüme ulaşılması” için yeniden arabuluculuğa hazır olduğunu dile getirdiğini söyledi.

ervfrbvf
Mısır Cumhurbaşkanı’nın, geçtiğimiz 20 Nisan’da Trump’ın kıdemli danışmanı ile gerçekleştirdiği görüşme sırasında (Boulos’un X hesabı üzerinden)

ABD’nin Nil Nehri konusunda tüm tarafların ihtiyaçlarını dikkate alan diplomatik bir çözümü desteklediğini belirten Boulos, “Kapsamlı bir anlaşmaya ulaşmanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Bunun müzakere edilmesi ve sonuçlandırılması için destek vermeye hazırız” dedi.

Mısır, 2024 yılında Etiyopya ile yıllardır süren Hedasi Barajı müzakerelerini, Kahire’nin açıklamasına göre “Etiyopya tarafında siyasi irade eksikliği” nedeniyle durdurmuştu. Addis Ababa ise barajın “kalkınma amacı taşıdığını ve aşağı kıyıdaş ülkelere zarar vermeyi hedeflemediğini” savunuyor.

Doğu Kongo krizi

Sudan ve Etiyopya dosyalarının yanı sıra üçüncü yılına giren Doğu Kongo’daki gerilim de gündemde yer aldı. Washington bölgede tansiyonu düşürmek için önemli bir rol oynuyor.

Boulos, “Şiddetli çatışmayı sona erdirme imkânı var” diyerek, Trump’ın Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Ruanda arasında “tarihi bir barış anlaşması” imzalandığını açıkladığını hatırlattı.

“Bu anlaşma, 30 yıldır süren inanılmaz derecede şiddetli çatışmayı sona erdirecek bir barış yolu sunuyor. Hiçbir şey kolay değil” diyen Boulos, Katar’ın ABD ve diğer taraflarla birlikte çatışmanın sona erdirilmesinde oynadığı role teşekkür ettiklerini ifade etti.

Afrika Birliği, Togo ve İsviçre’nin de müzakereleri destekleme konusunda önemli roller üstlendiğini belirten Boulos, ABD’nin Doğu Kongo’daki devam eden şiddetten büyük endişe duyduğunu ve bölgesel ortaklarla ateşkesi güçlendirmek için yakın çalıştığını söyledi.

Boulos, “Ruanda’nın M23 hareketine verdiği desteği sona erdirmesi ve Washington anlaşmaları uyarınca Doğu Kongo’dan çekilmesi gerekiyor” dedi.

Diplomatik çabaların sürdüğünü belirten ABD’li yetkili, “Tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlamak için elimizdeki tüm araçları kullanmayı sürdüreceğiz. Devam eden diplomatik görüşmelere ilişkin başka yorumumuz yok” ifadelerini kullandı.

İran savaşı

Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Boulos, İran’a yönelik sert eleştirilerde bulunarak Washington’ın tutumunda geri adım olmadığını, özellikle de İran’ın nükleer silah edinmesine karşı olduklarını vurguladı.

Boulos, “İran, dünyada devlet düzeyinde terörizmin bir numaralı destekçisidir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Taliban, El Kaide ve diğer terör ağlarını destekliyor” dedi.

İran Devrim Muhafızları’nın ABD ve Avrupa Birliği dâhil birçok ülke tarafından yabancı terör örgütü olarak sınıflandırıldığını belirten Boulos, İran rejimindeki bazı isimlerin de terörist olarak tanımlandığını söyledi.

ABD’nin Tahran konusundaki pozisyonunun değişmediğini ifade eden Boulos, “Amerikan tutumu açık ve nettir: İran’ın nükleer silah sahibi olmasına izin verilemez” diye konuştu.

Şubat ayının sonunda İsrail ve ABD, İran’a karşı savaş başlatmış, ardından Washington 8 Nisan’da yürürlüğe giren bir ateşkes ilan etmişti. Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülen süreç, dünya ekonomilerini etkileyen çatışmanın tamamen sona erdirilmesini hedefliyor.