Şarku’l Avsat’a röportaj veren Paul Bremer, Baas’ı dağıtma ve orduyu ayrıştırma kararlarında ‘hatalı olduklarını’ itiraf etti: 'ABD’nin, çıkarları tehdit altında olduğunda BM’nin onayını alması gerektiğini düşünmüyorum'

Kissinger yaklaşımını benimseyen diplomat, Şarku’l Avsat’a savaşın sırlarını anlattı ve Irak’ın Saddam’ın gidişiyle 20 yıl sonra daha iyi durumda olduğunu belirtti

Paul Bremer’in yanında Başkan Bush, Savunma Bakanı Rumsfeld ve Genelkurmay Başkanı Richard Myers, Saddam’ın iki oğlu Kusay ile Uday’ın Musul’da öldürüldüğüne dair Beyaz Saray’da açıklama yaparken (Getty Images)
Paul Bremer’in yanında Başkan Bush, Savunma Bakanı Rumsfeld ve Genelkurmay Başkanı Richard Myers, Saddam’ın iki oğlu Kusay ile Uday’ın Musul’da öldürüldüğüne dair Beyaz Saray’da açıklama yaparken (Getty Images)
TT

Şarku’l Avsat’a röportaj veren Paul Bremer, Baas’ı dağıtma ve orduyu ayrıştırma kararlarında ‘hatalı olduklarını’ itiraf etti: 'ABD’nin, çıkarları tehdit altında olduğunda BM’nin onayını alması gerektiğini düşünmüyorum'

Paul Bremer’in yanında Başkan Bush, Savunma Bakanı Rumsfeld ve Genelkurmay Başkanı Richard Myers, Saddam’ın iki oğlu Kusay ile Uday’ın Musul’da öldürüldüğüne dair Beyaz Saray’da açıklama yaparken (Getty Images)
Paul Bremer’in yanında Başkan Bush, Savunma Bakanı Rumsfeld ve Genelkurmay Başkanı Richard Myers, Saddam’ın iki oğlu Kusay ile Uday’ın Musul’da öldürüldüğüne dair Beyaz Saray’da açıklama yaparken (Getty Images)

Büyükelçi ve ABD'nin Irak'taki sivil yöneticisi Paul Bremer ile bu röportajı yapmak üzereyken ona, Irak-ABD çifte vatandaşı bir arkadaşım kulağıma fısıldayarak, “Bu sadece bir büyükelçi değil, bir başkan. Irak’ı bir yıldan fazla yönetti” dediğini belirttim.
Kissinger ekolündeki diplomat, ABD Başkanı George Bush’un Irak savaşının ardından Irak’taki Saddam Hüseyin rejimini devirmek amacıyla 19 Mart 2003 gecesi ilan ettiği Geçici Koalisyon Yönetimi’nin başkanı sıfatıyla Beyaz Saray’da Başkan Bush’la baş başa oturdu. Bush ona şu onurlu iki vazifeyi verdi: Ekonominin çarkını işletmek ve Irak’ta yeni bir yönetim yolu oluşturmak. Diplomat, eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’dan ve ABD’deki Yale ve Harvard üniversiteleri ile Fransa’daki Siyasal Araştırmalar Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra özel sektörden öğrendiklerini de yanına alarak bu vazifeyle donanımlı bir şekilde Irak’ta gitti.  
Paul Bremer, üstünü açmaktan kaçındığı birçok sır saklıyor. 9 Nisan 2003’te Saddam rejiminin tamamen yıkılmasından sonra Irak devleti ile Baas Partisi’nin oradaki belgelerine pek değinmedi. Bana mizahi bir üslupla, 9 Mayıs 2003’te başlayıp 28 Haziran 2004’te biten görevini “başarıyla tamamladıktan” sonra ABD’li avukatlara “Irak’taki işinden elde ettiğinden daha fazlasını” ödediğini söyledi. Yayınlamam için sırlarını ifşa etmesini şaka yollu teklif etmem, Şansölye Angela Merkel döneminde ulusal güvenlik danışmanı olup şu an Münih Güvenlik Konferansı Başkanı olarak görev yapan eski BM Almanya Temsilcisi Christoph Heusgen ile komik bir anısını paylaşmak için bir fırsat doğurdu. Ben de “Bununla şöhretimiz uçacak, ama iki farklı şekilde…” dedim. Şarku’l Avsat röportajına fiili olarak başlamadan önceki bu diyaloğumuz ABD’li diplomata kahkaha attırdı.

Kendisiyle yaptığımız uzun röportajda oldukça önemli detaylar açıklayan Bremer, ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’nden bu konuda yetki alamamış olmasına rağmen savaş kararının “isabetliliği” konusunda ısrarcı oldu. Saddam liderliğindeki Baas Partisi ile savaşı, Hitler liderliğindeki Alman Nazi Partisi’nin yenilgisine yol açan savaşla karşılaştıran diplomata göre ABD’nin çıkarları, uluslararası hukuktaki yükümlülüklerinden önceliklidir. Kendisini şu meşhur iki emrini vermeye sevk eden de bu olmuş: Baas Partisi’ni dağıtmak ve Irak ordusunu ayrıştırmak. Başkan Bush Jr.’ın ekibi ile “bin yıllık Sünni iktidarını bitiren” dönemin, özellikle Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve o dönemdeki yardımcısı Paul Wolfowitz gibi mimarlarının stratejisini yansıtan yüz emir verdiği görevi kapsamında “iki hata” yaptığını itiraf ediyor. Dışişleri Bakanı Colin Powell ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice’ın Celal Talabani, Mesud Barzani, Ahmed Çelebi, İyad Allavi, Abduluzeyr el-Hakim, Muhammed Bahr el-Ulum, Gazi el-Yaver, Adnan Paçacı ve “Amerikalı imajıyla” Irak’ta hala varlığını sürdüren etkili diğer Iraklı isimlerden oluşan Irak muhalefetine açılan “Washington penceresi” ile ilişkide iki farklı rol oynadığına da dikkat çekiyor.
O zamandan bugüne Irak’ta en önemli ve en etkili tek bir isim, Bremer’i ağırlamayı veya onunla görüşmeyi reddetti, o da Ayetullah Ali es-Sistani.
İşte Şarku'l Avsat'ın Bremer ile olan röportaj metni:

-Irak’taki savaşın 20’nci yıldönümü yaklaşıyorken, o döneme dair değerlendirmeleriniz nedir?
Siz de bilirsiniz, pek çok kişi 20 yıl geriye bakmaktan bahseder, ben de baktım. Vardığım ilk nokta, Başkan Bush’un Saddam Hüseyin’i devirmek üzere harekete geçmek için verdiği isabetli karar oldu. İkinci nokta da şu: Iraklıların bugün kendilerini içinde buldukları zor duruma rağmen ve meseleye göreceli bir bakış açısından bakınca bence 20 yıl sonra Irak şu an, Saddam gittiği için daha iyi bir durumda.

-Iraklılar çok ağır bedeller ödedi, keza Amerikalılar da!
Evet, bu doğru. Ancak Iraklılar için epey faydası da oldu. Artık hükümetlerini seçebiliyorlar. ABD’de biz de artık Saddam Hüseyin’in, planladığı gibi kitle imha silahları arayışına geri dönmesi durumuyla karşı karşıya kalmıyoruz. Devrilmesinin ardından ele geçirdiğimiz belgelerden biliyoruz ki o, kitle imha silahları edinme çabalarını yinelemeyi planlıyordu.
 
“Nükleer” Irak ve İran

- Bölge şimdi daha mı iyi bir durumda? Böyle mi düşünüyorsunuz?
Aslında bölge daha iyi bir durumda. Zira Saddam iktidarda kalsaydı bölge bugün, nükleer olarak silahlanmış İran’ın karşısında duran nükleer bir Irak’la yüzleşecekti. Obama yönetimi esnasında gerçekleştiği gibi, nükleer programı durdurmak için İran’la bir anlaşmamız olmayacaktı. İranlılar, nükleer programlarına devam edecekti ve bu, bölgeyi çok daha istikrarsız bir hale getirecekti. Biz de en az iki nükleer güçle karşı karşıya kalacaktık: İran ve Irak.

4 İran 2003’te Irak’ın merkezindeki Divaniye çölünde ABD güçleri (AFP)

-Sizce bu, İran’ı nükleer silah üretmeye daha fazla teşvik etmiş olamaz mı?
Ben Irak’tayken ABD istihbarat teşkilatları İran’ın kaygılanarak programını yavaşlattığı (ama durdurmadığı) sonucuna ulaştı. Obama yönetimiyle varılan anlaşmanın, İranlılar tarafından her geçen gün baltalandığını biliyoruz. Şu an orada bir sorun çıkması yönünde gerçek bir tehdidimiz var.

BM’ye “gerek yok”

-ABD savaş için BM Güvenlik Konseyi’nin onayını alamadı. Bu yüzden savaş yasadışıydı; siz de öyle mi görüyorsunuz yoksa farklı bir görüşünüz mü var?
50 yıldır dış politikanın içindeyim. Yaygın bir kanıya göre geniş uluslararası bir desteğe sahip olmak her zaman tercih edilir. Ancak ABD’nin, çıkarları tehdit altında olduğunda BM’nin onayını alması gerektiğini düşünmüyorum.

-Ruslar şu an, Bakan Colin Powell’ın kitle imha silahları ve başka şeyler olduğunu söylemek üzere BM’ye gösterdiği şeyi kullanıyor. Orada hiçbir şey yoktu. Irak’taydınız ve hiçbir şey bulamadınız. Bunun farkında mıydınız?
Hayır, farkında değildim. Burada bazı şeyler hakkında kesin olmak önemlidir. İstihbarat, Saddam’ın ciddi bir şekilde kitle imha silahları edinmeye çalıştığını ifade etti, bunun doğru olmadığı açık. Ancak şunu da unutmayalım: Saddam’ın bu silahları geliştirmek için çalıştığından emin olan sadece Amerikan istihbarat teşkilatları değildi; Fransızlar, Almanlar, Britanyalılar ve Ruslar da buna inanıyordu. Bu ülkelerin istihbarat teşkilatlarının hepsi ABD ile anlaştı. Ben de şimdi desem: Peki, bu yanlış değil miydi? 2000 seçimlerini kazanmış olsaydı Al Gore da dahil olmak üzere herhangi bir ABD Başkanı, Amerikan halkı için 3000 Amerikalının hayatına mal olan çok büyük ve şok edici o olayın yaşandığı 11 Eylül’den sonra Amerikan istihbarat değerlendirmelerine bakar ve şöyle derdi: Saddam konusunda bir şeyler yapmamız gerek. Şimdi, hiçbir şey bulamadığımızı söylemek de doğru değil. Çok yetenekli bir araştırmacı olan Charles Duelfer, Saddam’ın planlarını, personelini ve kitle imha silahları projelerini saklı tutuğunu ve bunları yeniden başlatmaya kararlı olduğunu belirtti.

-Sayın Büyükelçi, az önce epey dikkat çekici bir şey söylediniz: Amerikan çıkarları, uluslararası hukuktan üstündür…
Hayır, söylediğim şey şu: Amerika’nın çıkarları savunmak için BM’den onay almamız gerektiğine dair bir uluslararası hukuk maddesi yok.

- Öyleyse, savaşın yasal dayanağı nedir?
ABD’deki yasal dayanak, bir başkanlık kararıydı.

-Yani savaşa karar veren akıl Başkan Bush muydu? Daha önceki görüşmelerinizde bunun sadece Saddam Hüseyin’i değil, aynı zamanda Irak’ta bin yıldır devam eden Sünni iktidarı devirmek için de yapıldığından bahsetmiştiniz. Bu sadece Irak’ta değil, tüm bölgede derin yankılar bırakacaktı.
Öncelikle; başkan, kararlar alan kişidir. Bundan sonrasına gelince, Irak’tan ayrıldıktan uzun bir süre sonra şu sonuca vardım: 90’lı yıllardaki terör saldırıları ve 11 Eylül saldırılarının ardından demokrat veya cumhuriyetçi olsun fark etmez, herhangi bir ABD Başkanı, istihbaratın Bush’a sunduğu şeyi kabul ederdi. ABD Kongresi’ni hatırlarsanız, gerek Temsilciler Meclisi’nde gerek Senato’da siyasilerin çoğunluğunun ilginç bir şekilde büyük bir farkla Irak’a karşı bir saldırı başlatmayı onayladıklarını görürsünüz.  

-O zaman bu, tek bir adamın kararı değildi.
Hayır, hayır.

12 Nisan 2003’te, ABD güçlerinin işgal ettiği Bağdat’taki bir hastanede iki çocuğunu bulamayan Iraklı bir kadının arkasında duran iki deniz piyadesi (AFP)

-ABD, bunun yapılması gereken bir iş olduğu sonucuna vardı.
Aynen. Bush bu kararı alırken ülke genelinde siyasi bir görüş birliği olduğunu söylemek adil olur kanısındayım.

-Yanlışsam düzeltin… Gerçekçi politikaya inanmanız bakımından, Kissinger yaklaşımını benimsemiş bir diplomat olarak ABD’deki yeni muhafazakârlara ait bir planı nasıl uygulayabilirsiniz… Böyle bir şey nasıl olur?
Ben yeni veya eski muhafazakârların ya da herhangi bir tarafın planını uygulamadım. Ben ABD Başkanı’nın talimatıyla bir plan uyguladım. Başkan bana dedi ki: İki vazifen var: biri, ekonomi çarkını Irak halkı yararına yeniden işletmeye çalışmak, ikincisi de temsili bir yönetim yolunu benimsemek üzere Iraklılara yardımcı olmak. Bu iki emir bana Başkan’dan geldi, ben de uyguladım.

Başkan ve ben

-Bu sadece bir duyuru muydu?
Hayır, sadece bir duyuru değildi. Başkan beni, Oval Ofis’teki küçük yemek odasında baş başa öğle yemeğine davet etti. Yalnızca o ve ben vardık; görüşmeleri not alan yok, bizden başka kimse yok…

-Ama biliyorsunuz ki Başkan, “Büyük Ortadoğu Projesi” ve Irak işgaliyle bağlantılı başka meseleler hakkında çok şey söylüyordu. Ayrıca, bunun sadece Irak’ta değil, bölgede on yıllar sürecek yankıları olacağını da açıkça söyledi. 20 yıl sonra, haklılığı ispatlandı.
Evet, doğru. Başkan’ın bu kararı hafife aldığını sanmıyorum. Bence bunun yankıları olacağının farkındaydı. Ama ben de hedefini anladım; hedefi Iraklıların ülkelerini ekonomik ve siyasi olarak geri almalarına yardım etmekti.

-Saddam’ın devrilmesinden kısa bir süre sonra, işgalin ardından Irak valisi olarak atanan ABD’li General Jay Garner’ın yerini aldınız. Bu nasıl oldu? Niçin ayrılmaya karar verdi?
General Garner’a epey saygım var ve bence, çok zorlu şartlar altında oldukça iyi bir iş çıkardı. Bildiğim kadarıyla adım, bir şekilde Savunma Bakanı Rumsfeld’in önüne sürülmüş.

-Siz nasıl olduğunu bilmiyor musunuz?
Masasında benim de adım olduğunu bilmiyordum. Elinde başka kişilere ait 12 veya 14 isimden oluşan bir liste vardı. Nasıl bir seçim sürecinden geçtiğini bilmiyorum. Öyle ya da böyle, nihayetinde beni Başkan’a tavsiye etmiş.

-Irak’ta Bir Yılım adlı kitabınızda bundan bahsetmişsinizdir belki; Garner, işgalden sonraki 90 gün içinde bir seçim düzenlemek istedi. Kulağa pek gerçekçi gelmiyordu. Size gerçekçi geldi mi?
Hayır, hayır. Ülkeden ayrılmadan önce Başkan, Ulusal Güvenlik Konseyi, Başkan Yardımcısı, Savunma ve Dışişleri bakanları ile görüşmeler yaptım. Başkan’ın yanı sıra Savunma Bakanı Rumsfeld ve Dışişleri Bakanı Colin Powell dahil diğerlerinden gelen tek açık mesaj, yeterli zamanımızın olacağıydı. Bana sorulduğunda şöyle dedim: Bence de bu en az bir yıl, belki iki yıl alacak. Uzun bir zaman gerektirecek, sabırlı olmalıyız. Radyoda Garner’ı herkese, 10 gün içerisinde bir hükümet atayacağını söylerken duydum. Kitabımda şunu yazdım: “O an neredeyse otoyoldan sapıyordum.” Çok şaşırmıştım…

-Irak’a gönderilme süreciniz hızlandırıldı. Ayrılmadan önce aldığınız en iyi tavsiye neydi?
İnsanların bana verdiği en iyi tavsiye, Irak halkı için mümkün olduğunca hızlı bazı ekonomik faydalar sağlamaya çalışmam oldu. Saddam, Irak ekonomisini gerçekten yıkıp geçmişti. Tek bir örnek vereyim: Bağdat’a geldiğimde ülke genelinde sadece 300 MV elektrik üretiyorduk; sizin de bildiğiniz üzere bu miktar, küçük bir köye bile yetmez.

İspanya’dan Angola’ya

- Evet, ülke kuşatma altındaydı. En azından bunun bir gecede gerçekleşmediği söylenebilir mi?
Hayır. “Gıda karşılığında petrol” programındaki yolsuzluğu çok geçmeden öğrenmemize rağmen, ülke BM’nin uyguladığı yaptırımlardan dolayı daha önce bir şekilde zarar gördü. Saddam iktidara geldiğinde Irak’ta kişi başına düşen milli gelir İspanya’dakinden daha yüksekti. Dünya Bankası bize, 2002’de Irak’ın GSYİH’sinin Angola’nınkinden daha düşük bir seviyeye gerilediğini bildirdi. Sorunuza cevap olarak, aldığım ikinci tavsiye de mümkün olan yönetim şekli veya nasıl bir hükümet istediklerine dair geniş bir yelpazede Iraklılarla görüşme sağlamaya çalışmaktı.

-Tabii o dönemde Amerika tarafından kimlerle buluştuğunuzu belirtmiştiniz. Burada, ABD’de bulunan Iraklı muhaliflerden biriyle görüştünüz mü?
Hayır, herhangi biriyle görüştüğümü hatırlamıyorum. Belki bir ya da iki kişiyle görüşmüşümdür…

-Kenan Mekkiye’yi tanıyor musunuz? ABD’nin seçim düzenleyip demokratik bir yapı seçmek yerine Geçici Koalisyon Yönetimi oluşturmasını eleştiriyordu…
Evet, Mekkiye’ye büyük saygım var. Bir alternatif olduğuna inanan insanlar bana bundan bahsedemedi. 1975 yılından beri Irak’ta bir nüfus sayımı yapılmadı, seçim bölgeleri için bir sınır da yoktu, yasama ve yürütme erkleri arasında fiili bir ayrım da. Tam bir diktatörlük söz konusuydu. Irak’ta hızlı bir şekilde seçim yapmanın bir yolu yoktu.

-O zaman, General Garner’ın bu konuda yanıldığı söylenebilir…
Sanırım Garner, yanlış anladı. Washington’ın düşünme biçiminden haberdar edilmedi.

Baas ve Naziler

-Irak’a gidip uzun bir emir ve kararname listesi çıkardınız. Bunlardan ikisi geniş kapsamlı sonuçlar doğurdu. Biri Baas Parti’sini dağıtmak, diğeri Irak ordusunu ayrıştırmak olan bu iki karar, belirli bir plana göre mi alındı? Bunu niçin yaptınız? Bu iki karar, ülkeyi oldukça kötü bir duruma soktu.
Doğrusu, bu iki karardan herhangi birinin Irak’ı mutlak anlamda kötü bir duruma soktuğunu düşünmüyorum. Bana göre ikisi de isabetli kararlardı. Nereden geldiklerine gelince. 2002 yılı başında, yani işgalden bir buçuk yıl önce Dışişleri Bakanlığı, Arapça konuşan ve 1980 yılında ABD’nin Bağdat’taki büyükelçiliğinde çalışmış olan Amerikalı diplomat Ryan Crocker öncülüğünde Washington’da hazırlanan bir araştırmayı yayınladı. Büyükelçi Crocker, “Irak’ın Geleceği” başlıklı bir çalışmaya öncülük etti. Bir yıl süren bu çalışma boyunca kendisi ve Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve istihbarat teşkilatındaki çalışma arkadaşları, çoğu sürgünde olan yüzlerce, belki de binlerce Iraklıyla bir araya gelerek Irak’ın geleceğinin nasıl olması gerektiği hakkında konuştu. Çalışma şu iki neticeyi sonuç verdi: Saddam’dan sonra Irak’ta Baas Partisi’ne yer olamaz. Niçin? Çünkü Baas Partisi, halkı kontrol etmek ve korkutmak için Saddam’ın elinde siyasi bir araç olarak rol oynadı.  Arap dünyasındaki Baas partileri, sizin de iyi bildiğiniz gibi Nazi Partisi’ne benzer şekilde kuruldu. Bununla birlikte Saddam, Hitler iktidarının 3 katı kadar bir süre hüküm sürdü. Bu nedenle netice, Saddam sonrası Irak’ta Baas Partisi’ne yer olmadığı yönündeydi. Irak için yola çıkmamdan tam olarak bir gün önce Rumsfeld yönetimindeki Pentagon’da üçüncü adam olan (Politikadan Sorumlu Savunma Bakanlığı Müsteşarı) Dow Faith’ten bir emir taslağı teslim aldım. Bu, Baas Partisi’nin tasfiyesine yönelik bir belge taslağıydı ve Dışişleri Bakanlığı’nın onayladığı çalışmanın sonucuyla tamamen uyumluydu. Faith bana belgeyi vererek, “Bu emri yarın çıkarmayı düşünüyoruz” dedi. Pazar günüydü; şu cevabı verdim: “Peki, biraz bekleyin. Garner’ın Irak’taki (İmar ve İnsani Yardım Ofisi’nden) bazı çalışanlarıyla konuşmak istiyorum.” Daha sonra ABD’nin, 1945 yılında II. Dünya Savaşı sonunda Almanya’da işgal gücü olarak aldığı kararlardan hareketle oluşturulan Baas Partisi’ne ilişkin emri verdim. Nazi Partisi’ni tasfiye etmek için çok geniş bir programları vardı ve Nazi Partisi ile herhangi bir bağlantısı olan hiç kimsenin tepeden tırnağa hiçbir rol oynamasına izin verilmemişti. Buna karşılık ABD hükümetinin formüle ettiği Baas’ı tasfiye planı, parti liderlerinin yalnızca yüzde 1’ini hedef aldı.
Ancak bu noktada, kapsamı oldukça dar bir emri uygulama sorumluluğunu Iraklı siyasetçilere yüklemekle hata ettim. Çünkü sonrasında uygulama alanını genişletmeye ve öğretmenlere varana kadar mümkün olduğu kadar çok Baasçıyı işlerinden uzaklaştırmaya çalışan Iraklılar arasında farklı taraflar arasındaki bir çekişmenin aracına dönüştü. Yapmam gereken şey (…) 5 Iraklı hâkimden oluşan bir heyet seçip onlara şunu söylemekti: Baas Partisi’nin tasfiyesine siz nezaret edeceksiniz. Ama ben bu işi siyasetçilere devretmekle hata yaptım. Onların yüzlerce, hatta binlerce öğretmeni işten çıkardıklarını duyduğumda Milli Eğitim Bakanı yanıma geldi. Bu sebeple kararnameyi yenilemek zorunda kaldım. İşte bu yüzden hataydı.

-Irak ordusunu dağıtmak. Bu konuda da bir hata yaptınız…
Evet ve hayır. Size daha önce bahsettiğim “Irak’ın Geleceği” adlı çalışma, Irak’ın askerî gücünü inceledi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan modern Irak ordusu, Baasçılar ve Saddam Hüseyin iktidara gelene değil takdire şayan ve sorumlu bir rol oynadı. Ama bundan sonra Irak ordusu, Irak halkı üzerinde zorlayıcı kontrol için temel bir araç haline geldi. Özünde Iraklılar arasındaki tartışmaları içeren “Irak’ın Geleceği” çalışması, yine aynı şeyi söylüyordu: Saddam sonrası Irak’ta bu orduya yer yok. 9 Nisan 2003’te Bağdat düştüğünde Pentagon, Amerikalı generaller ve General John Abizaid, Irak’ta Irak ordusunun, silahlarıyla konuşlandırılmış tek bir taburu olmadığını söyledi. Ordu personelleri evlerine gitti. Irak ordusu, Amerikan ordusu kadar büyüktü ve yaklaşık 700 bin personelden oluşuyordu. Ordunun subay birliklerinin çekirdeği büyük oranda Sünnilerden oluşurken acemilerse çoğunlukla Şii idi. Bu ordu, 1988’de Halepçe kasabasına yönelik kitle imha silahları kullanımı da dahil olmak üzere, BM’nin 80’li yıllarda Kürtlere karşı bir imha savaşı olarak değerlendirdiği operasyona karıştı. Saddam Hüseyin, I. Körfez Savaşı’ndan sonra güneydeki Şii ayaklanmasını bastırmak için de aynı orduyu, özellikle de Cumhuriyet Muhafızları tugaylarını kullandı. Hata neredeydi, diye sorarsanız, “ayrıştırmayı” tercih etmekti, derim. Soru şuydu: Orduyu çağırmalı mıyız? Bazı Amerikalı subaylar, orduyu çağırma ihtimalinden bahsetti. Kürtler bunu duyunca, iki Kürt lider Barzani ile Talabani bana, “Irak ordusunu çağırırsanız Irak’tan ayrılırız” dedi. Bu bir iç savaşı ateşleyecekti. Ayetullah es-Sistani’nin talimatıyla kurulan koalisyonla işbirliği içinde olan Şiiler de bu söylentiyi duydu. Şeyh Abdülaziz el-Hakim bana, “O orduyu geri getirirseniz sizinle işbirliği yapmayacağız” dedi.  

Demokrasi mi yoksa bir iç savaş mı?

-Sayın Büyükelçi, siz demokratik bir Irak inşa etmek istediniz…
Doğru.

-Bunun yerine, sizin yönetiminizde ülkeyi bir iç savaşa sürüklediniz. Anlattığınız hataların ne boyutta olduğunu bilemem, ama olan bu.  
Hayır, bir iç savaş değil; olan şey El-Kaide’nin ortaya çıkışıydı. Hakikatin bu olduğunu biliyoruz, zira Zerkavi, Bin Ladin’e gönderdiği bir mektupta bunu yazmıştı. El-Kaide’nin hedefi, Şiiler ile Sünniler arasında bir savaşın fitilini ateşlemekti. Bu, çok açık. Zerkavi’nin mesajından haberdar olmanız gerekir. Ben ve Koalisyon henüz oradayken gerçekleştirdikleri korkunç saldırıların sebebini bu yolla anlattı. Önce BM konutuna karşı yapılan ve Sergio de Mello’nun ölümüne sebep olan saldırıdan sonra, 30 Ağustos 2003’te Necef’te bir camiye büyük bir saldırı düzenlendi ve bu saldırıda yüzlerce Şii öldü. Yani, El-Kaide’nin amacı bir savaş çıkarmaktı. Siz de demokrasileri yok diyorsunuz; bu doğru değil. Seçimler yaptılar ve bu, Bağdat’ın kurtarılmasından bir veya bir buçuk yıl sonra türünün ilk örneğiydi. Ocak 2005’in başlarında Iraklılar, 5 ulusal seçim ve bir anayasa referandumu olmak üzere 6 seçim düzenledi. Ayrıca, bizim ayrılışımızdan bu yana 6 kez barışçıl iktidar devrine tanık oldular. Hiçbir Arap ülkesi, böyle bir şeyi başardığını söyleyemez.

ABD’nin Irak modeli

-Rusya, BM’de bunu kullanıyor. Oraya gittiğimde şu soruyu sorduklarını görüyorum: Colin Powell’ın buraya getirdiği şeyi hatırlıyor musunuz? ABD’nin Baas Partisi’ni dağıtma planı hatırınızda mı? Biz de Nazileri dağıtıyoruz. Bunun ABD’nin dünyanın farklı noktalarındaki stratejileri veya politikaları üzerindeki etkisini nasıl görüyorsunuz?
Bu durumdaki herhangi bir başkan, ki Başkan Bush’un böyle bir durumda olduğundan emin olduğumu söyleyebilirim, karşı karşıya kaldığı herhangi bir kararı düşünmek zorundaydı. Soru, bunun ABD’nin diğer çıkarları üzerindeki etkisi çerçevesinde Saddam’la ne yapılması gerektiğiydi. Eminim Bush da bunu yaptı. Karar verdi ve bence kararı isabetliydi; Saddam’ın kendi yolunda gitmesine izin veremezdik. Bu yüzden Saddam’dan kurtulmak için Irak’ı işgal etmek gibi zor bir karar aldı ve bence başarılı da oldu. ABD politikasının Bangladeş ve Ukrayna’da olup bitenler üzerindeki etkisine gelince… bu ayrı bir konu olabilir.

-Hayır, başkanlar da dahil olmak üzere bazı Amerikalıların daha sonra Irak savaşının bir felaket olduğunu söylemesinin nedeni bu.
Pardon, bunu kim söyledi?

-Hepsi. Bu savaşın bir felaket olduğunu söyleyenleri işitmediniz mi?
Evet, ben de diyorum ki onlar yanılıyor. Size daha önce siyasi ve ekonomik olarak gerçekleştirdiğimiz başarı hakkında söylediklerimin arkasındayım.

-O zaman size göre Irak bugün daha iyi bir durumda, öyle mi?
Kesinlikle. Irak nereden bakarsanız bakın bugün daha iyi bir durumda… Arap Baharı, Tunus’ta başladı; Tunus nereye gitti? Bugünkü Tunus’a bakın…

-Hiçbir şey yok.
Ama Iraklılar, DEAŞ’ın varlığına ve yüzleştikleri onca soruna rağmen üst üste 6 kez hükümetlerini seçtiler.

-Arap Baharına karşı iyi duygular beslemiyorsunuz sanki?
Üzgünüm, ama başarılı olamadı. Irak ise bugün yolsuzluk yüzünden çok sıkıntı çekiyor. Hiç şüphe yok.

-Yeni Irak modelini Lübnan modeline örnek alarak mı ortaya koydunuz?
Hayır.

-Irak, Saddam’ın liderliğinde laik bir ülkeydi. Sizse Sünnilerin bin yıl ülkeye hükmettiğini söylüyorsunuz. Sonra Irak’ı Arap komşularından çekip alarak İran’ın kucağına attınız…
Sadece orada bulunduğum dönem hakkında emin olarak konuşabilirim. İranlılar hiçbir şekilde orada varlık göstermiyordu.

-En azından el-Hekîm ve Iraklı diğer muhalif isimler orada ikamet ediyordu.
Bazıları Suriye’de yaşıyordu, bazıları Londra’da, kimi Almanya’da kimi de Fransa’da idi. Abdülmehdi Fransa’daydı. (…) çalıştığımız bir model yok. Biz önemli olduğunu düşündüğümüz şeyi yaptık: Irak’ta kurulmakta olan yapı, temsili bir hükümetin varlığını teşvik etmeliydi. Ve anayasa oluşturma meselesinde iş yeniden Iraklılara düşüyordu, bunu fiilen başardılar da; bizim herhangi bir yönlendirmemiz olmadan federal bir sistem kurdular.

-Neden birçok yerde Irak’ı bin yıldır Sünniler yönetirken şimdi buna bir son verdiniz diye övünüyordunuz?
Doğru, bu sadece gerçeğe dair bir açıklamaydı, fazlası değil.

Suriye Baası

- Suriye Baas hükümetinin, Irak’taki koalisyon güçlerine karşı mücadelede sözde Irak direnişini desteklediği çok açıktı. Irak’taki yönetiminiz sırasında da böyleydi. Bu duruma karşı nasıl bir tutum benimsediniz? Suriye hükümetiyle konuşmaya çalıştınız mı yoksa bunu engellemek için bir şeyler mi yaptınız?
Amerikalı yetkililerle Suriyeliler arasında yapılan belirgin bir tartışmadan haberdar değil. Ama Irak’taki koalisyon güçlerinin Suriye desteğinden yana endişeli olduklarını çok iyi biliyorum. Özellikle de Suriye tarafından desteklenen ve bazen başta Libya olmak üzere Kuzey Afrika’da konuşlandırılan ve Suriye’de eğitilip sonra el-Kaim’deki sınır kapısından sızan kişilerden yana…

-Bu durum karşısında bir şeyler yapmanız gerekmez miydi?
Elimden gelen her şeyi yaptım.

-Bunda İran’ın da rolü var mıydı?
Ben orada bulunduğum süre boyunca İranlıların bu konu herhangi bir parmağı olduğuna dair bir delil yoktu.

İranlılar korktu

-Daha sonra keşfettiğimiz bile denemez, El Kaide örgütünün bazı üyelerini İran’da barındırdıkları bugünlerde haber platformlarında yayınlanır oldu.
Bu, o zamanlar sahip olduğumuz bilgiler dahilinde değildi. En önemlisi, Zerkavi’nin Ocak 2004’te araya girebildiğimiz konuşmasıydı; bu belliydi, ama o, İranlı değil Ürdünlüydü.

-Daha önce terörle mücadelede görev aldınız, bu yüzden tüm tehlikelerin tamamen farkındaydınız.
Evet, ben Reagan yönetiminde terörle mücadeleden sorumluyken İran, 1983’te Beyrut’ta Hizbullah’ın gerçekleştirdiği bombalı saldırı sebebiyle terör devleti ilan edilmişti. Yani, terör devleti olduğu konusunda en ufak bir şüphe yoktu. Yine de İran, dikkat çekmemeye çalışıyordu. Halbuki önceleri ben onlara Persler demeyi tercih ediyordum, çünkü kendilerini öyle görüyorlardı ve daima İndus Nehri’nden Akdeniz’e uzanan kadim Pers İmparatorluğu açısından düşünüyorlardı. Burası Pers İmparatorluğu ve Irak’taki boş alanın iki katını işgal edebilir… Onlara henüz Irak’ı vermiyorum, Irak hala ayakta. Ama şurası kesin ki Lübnan’a gidip bunu yaptılar, Suriye onlar için hala biraz daha zor. Bununla birlikte İran’da muhakkak sorunlar var, ancak 2003 sonbaharında Tahran’daki insanların bakış açısıyla düşünürseniz doğu sınırlarında bir Amerikan ordusu, batı sınırlarında da bir ordu vardı. 2003’te görünüşe bakılırsa istihbarat teşkilatları, basında okuduklarına göre, İran’ın aktif nükleer programını durdurduğu sonucuna vardı.  

-Afganistan’da olduğu gibi Irak’ta da durum kötüleşirken İranlıları, sınırlarındaki iki azılı düşmandan uzaklaştırdınız. Amerikalılar harika bir şey yaptı, ama yine de onlarla konuşmanız gerekiyordu… İranlılarla görüştünüz mü?
Hayır, kendisiyle konuşacağım bir İranlı yoktu.

Sistani ile ihtilaf

-Onlarla konuşmaya ihtiyaç da duymadınız?
Kendisiyle konuşmak istediğim tek İranlı Sistani idi. Ancak o bunu kabul etmedi. Sorun yok; durumu anlayışla karşıladım ve ısrar etmedim. Bunu fiili olarak talep etmedim bile. Oradayken Sistani ile çok iyi bir bağlantım vardı.

-Kim üzerinden?
Birkaç aracı. Meselenin üzerine eğildim ve 13 ay boyunca Sistani ile dolaylı yoldan 48 görüşme fırsatı buldum.

-Bu görüşmeler sözlü müydü yoksa yazılı mı?
Genellikle sözlüydü, bazen de yazılı.

-Öyleyse ondan mektuplarınız var?
Onun benden gönderilen mektupları var (Gülüyor).

-Ama sizde de ondan gönderilmiş mektuplarınız var?
Mektuplar var, ama o yazıp göndermiyordu. Bu, onun mevki ve seviyesindeki bir insan yapamayacağı bir şey. Yine de konuya bütüncül olarak bakarsam onun bu meselede faydalı ve etkin bir rol oynadığını söyleyebilirim bence. O, seçimlerin düzenlenmesinden ve hükümetlerini seçmeleri için Iraklılara fırsat verilmesinden yanaydı. Bu, onun yerleşik inancıydı ve doğal olarak benim de görevim buydu.

-Onunla aranızda gerginliğin hüküm sürdüğü dönemler de oldu, değil mi?
Doğru, Irak’ta ve genel olarak bölgedeki önemini göz önüne alarak, yapmaya çalıştığımız şeyin, kendi hükümetlerini seçebilmeleri için Iraklılarla siyasi bir süreç inşa etmek olduğunu anladığından emin olmak istedim. Sorun da burada yatıyor: Şöyle ki BM Özel Elçisi Sergio de Mello Irak’a gelişinden kısa bir süre sonra, Haziran 2003 başlarında Sistani ile görüşmeye istedi ve benden bir görüşme talep etti. İki görüşme yaptık; biri benim ofisimde, diğeri de onun ofisinde. Sonra da Sistani ile görüşmek için Necef’e gitti. Daha sonra Sistani’den aktaran birinden duyduğuma göre De Mello, Sistani’ye ABD’liler 1945’te müttefik güçlerin komutanı Douglas MacArthur aracılığıyla Japonya’da benimsediklerine benzer bir şekilde siyasi bir yapı kurmak için anayasa hazırlayacaklar demiş, bu asla doğru değil.
Bu yüzden Sistani ile görüşmelerin çoğu, benim açımdan onu görüşmelerimiz hakkında bilgilendirmeye yönelikti. Eminim ki Irak hükümetinde yapmak istediklerimize ilişkin görüşmelerimiz hakkında onu bilgilendiren başkaları da vardı. Ben de bir anayasa hazırlığına dair bir niyetimiz olmadığını ona açıklamaya çalışıyordum. Bir diğer mesele de onun hemen seçim yapılması konusundaki isteğiydi ki yukarıda belirttiğim nedenlerden dolayı bu mümkün değildi. BM de bunun mümkün olmadığını düşünüyordu. De Mello da bunu anladı. Bu yüzden Sistani ile görüşmelerin muhtevası aşağı yukarı, siyasi olarak başarmaya çalıştığımız şeyin, yani bizim değil Iraklıların hazırladığı bir anayasanın ve seçimlerin yapılmasına dair büyük resmi anlamasını sağlamak ve bunu başarmanın zorluğunu anlatmakla ilgiliydi. Sonunda olayı iyice anladı, Ayetullah Sistani’nin seçimleri hemen yapamayacağımızı anladığı Ocak 2004’te netleşene kadar 6-7 ay geçti. Bir anayasa gerekliydi, takip ettiğimiz sıra da buydu. Anayasa Ocak ve Şubat 2004’te hazırlandı ve ilk seçimler 2005’te yapıldı.

-Sonunda tebrikini aldınız mı?
Onun tebrikinin peşinde değildim. Her şeyden önce onu durumdan sürekli olarak haberdar etmeye çalışıyordum ve bence hedefimizin ne olduğunu anladı. Hakkında temasa geçtiğimiz başka meseleler de vardı, ama temasların temel hedefi buydu. Onun rolünün faydalı ve yardımcı olduğunu düşünüyorum.

Saddam’ın yakalanması

-Saddam yakalandığında nasıl görünüyordu ve nasıl yerin altındaydı?
Sorun şuydu ki iki oğlu Temmuz 2003’te Musul’da güçlerimize saldırdığında ve öldürüldüklerinde bunu duyurmamız gerekiyordu, ama Iraklıların bize inanıp inanmayacaklarından emin değildik. Bu yüzden ordu, Rumsfeld ve ekibi, iki cesedi görmek ve onların gerçekten Saddam’ın oğulları olup olmadığından emin olmak için bir grup patolog ve doktoru bir araya getirdi. Çünkü Cenevre Sözleşmesi’ne göre ölü askerlerin fotoğraflarının gösterilmemesi gerekiyor ki bu, Rusya’nın Ukrayna’da sürekli yaptığı bir şey. Bu doğal olarak ilginç bir şeydi, zira Irak’ta 15 saattir ortalıkta iki oğlu bizim öldürdüğümüze dair söylentiler dolaşıyordu ve kimse gerçeği bilmiyordu, ta ki otopsi yapan Iraklı adli tıp doktorları bunu doğruladı. O zaman Bağdat, Basra, Musul ve Kerkük’te kutlama ateşleri açıldı; bu temmuzda yaşandı. Aynı ikilemle Saddam meselesinde de yüzleştik. Vardığımız karar, bir grup Iraklının onu Bağdat Havalimanı’nda karşılamasına izin vermek gerektiği yönündeydi. Bu nedenle Yönetim Konseyi üyelerine, onunla görüşmek ve gelmek isteyen herhangi birine eşlik etmek için davet gönderildi. Sonunda 4 kişi vardı: Adnan Paçacı, Ahmed Çelebi, Muvaffak er-Rebii, Adil Abdülmehdi. Saddam oradaydı ve onu sesinden ve diğer tüm özelliklerinden hemen tanıdılar. Hiç şüphe yoktu. O dönemde Yönetim Konseyi Başkanı olan Paçacı’nın duyuru sırasında hazır bulunmasının önemli olduğunu hissettim. Ve böylece duyuruldu.

-Saddam’ı daha önce gördünüz mü? Onunla konuştunuz mu?
Hayır, hiçbir şey söylemedim. En ufak bir fikri yoktu, ben kapıda duruyordum.

-Öncesinde?
Hayır, onunla hiç konuşmadım.

-Ona soru sormak için merak duymadınız mı? Size yardımcı olacak birçok sırra sahipti.
(Gülüyor) Sanmıyorum. Belki ona (şaka yollu) nükleer silahların yerini sorardım (gülüyor).

-Ahmed Çelebi ve İyad Allavi ile iyi ilişkileriniz oldu mu?
Evet, o ikisiyle çok konuşuyordum. Keza Talabani, Barzani, elbette Muvaffak er-Rebii, Abdülaziz el-Hakim ve “Basra Aslanı” romanının yazarı Ziya Cubeyli ile de. Bu isimlerle çok zaman geçirdim.

“Adn Cenneti”!

-Irak’ta karşılaştığınız en garip şey nedir?
Yok, hayır. Bu soruyu cevaplamak çok zor. Garip diyemem ama en ilgi çekici şeylerden biri Irak’ın Bataklıklarını (Ahvar) gezmek ve sazdan yaptıkları evleri görmekti. Bence şu an yok. Beni üzen, Saddam’ın Ahvar Araplarına karşı yürüttüğü kampanya kapsamında suların akışını başka yöne çevirerek onların hayatını tehlikeye attığını bilmektir. Bence bölge kayboldu ve çok değişti; bu çok garipti. Bir keresinde Dicle ile Fırat nehirlerinin birleştiği yerde bir helikopterle uçarken pilot bana, “Aşağıda, iki nehrin birleştiği noktadaki palmiye ağacını görüyor musunuz? İşte burası Adn Cenneti!” dedi.

-O halde, başarılarınızla gurur duyuyorsunuz…
İyi hissediyorum.



Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
TT

Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan ile ilişkilerin stratejik bir ilişki olduğunu belirterek, önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atılacağını açıkladı. Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğunu vurgulayan Erdoğan, “Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta Mekke’de Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’le birlikte imzaladığı Mekke Savunma Anlaşması ardından Şarku’l Avsat’a konuştu.

Cumhurbaşkanı, Mekke Savunma Anlaşması’nı ABD ile İran arasındaki gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak görmenin yanlış olduğunu belirterek, anlaşmanın salt askeri boyutuyla değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi. Erdoğan, “Bu anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, taraflar arasındaki dayanışma ruhunu pekiştirerek güvenlik bilincini güçlendirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır” dedi.

Anlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapıldığını belirten Erdoğan, anlaşmanın hiçbir ülkeyi hedef almadığını, aksine katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açık olduğunu vurguladı.

Erdoğan ayrıca İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının derhal sona ermesi gerektiğini söyledi. Suriye’nin yeni bir aşamaya girdiğini belirten Erdoğan, en önemli beklentimizin bu aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye’nin yeniden imarı için zemin hazırlaması olduğunu ifade etti. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek örgüt ya da yapıların varlığına izin vermeyeceğini söyledi.

Mekke Üçlü Anlaşması

*Sayın Cumhurbaşkanı, “Mekke Üçlü Anlaşması” fikri nasıl ortaya çıktı ve buna giden başlıca gelişmeler nelerdi?

Mekke Savunma Anlaşması fikri, bölgemizde yaşanan gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni koşullar ve üç ülkenin ortak sorumluluklarının bilinci sonucunda doğdu. Bölgesel meselelerin bölge ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiğine her zaman inandık ve bu yöndeki çözüm arayışlarını daima destekledik. Yaklaşımımızın temelini her zaman bu anlayış oluşturdu.

Bölgesel meselelerin, o bölgede rol oynayan aktörler tarafından çözüme kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz. Bu adımla birlikte bunun gerçekleşmesi yönünde ilk adımı attığımızı düşünüyoruz.

Son dönemde yaşanan gelişmeler, kardeş ve dost ülkeler arasındaki eşgüdüm ve dayanışma çabalarının taşıdığı hayati önemi açıkça ortaya koydu. Türkiye olarak geçmişte olduğu gibi bugün de anlaşmazlıkları derinleştirmek yerine diyaloğu ve istişare kanallarını güçlendirmeye çağırıyoruz. Çünkü kalıcı barışın yalnızca çatışmaların sona erdirilmesiyle sağlanamayacağını; karşılıklı güven köprülerinin kurulması, güçlü siyasi irade ve ortak bir gelecek vizyonu oluşturulması gerektiğini biliyoruz.

gthyu
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cuma günü Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalarken (SPA)

Dolayısıyla Mekke Savunma Anlaşması bu anlayışın bir ürünüdür. Bu anlaşma üç ülke arasındaki bir mutabakat olmanın ötesinde, bölgede istikrarı sağlamak ve kardeş ve dost halkların güvenlik ve huzur içinde yaşamasını mümkün kılmak konusunda üstlendiğimiz tarihi sorumluluğun bir göstergesidir.

Burada son derece önemli bir hususu vurgulamak istiyorum: Bu anlaşma, barış ve istikrar isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.

Türkiye olarak bugün olduğu gibi geçmişte de barışı, istikrarı ve kardeşlerimizle dayanışmayı güçlendirmeyi destekledik ve desteklemeye devam edeceğiz. «Mekke Savunma Anlaşması»nı bu güçlü iradenin somut bir yansıması olarak görüyoruz. Başka ülkelerin bu anlaşmaya katılmasına yönelik hiçbir itirazımız yok.

İnşallah Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan olarak bölgemizde yeni bir işbirliği ve ortak çalışma döneminin kapısını açmış olacağız. Türkiye, bu kapıyı her zaman sonuna kadar açık tutma ve bölgede barış ve istikrarı güçlendirme çabalarına mümkün olan en güçlü katkıyı sunma iradesine sahiptir.

Anlaşmanın ABD-İran gerilimiyle bağlantısı

*Anlaşmanın ABD ile İran arasında tırmanan gerilimle bir bağlantısı var mı, yoksa üçlü koordinasyon fikri daha önce de gündemde miydi?

ABD ile İran arasındaki gerilimin yükselmesinin bölgede yaşanan gelişmeler açısından tehlikeli olduğu şüphesizdir. Ancak Mekke Savunma Anlaşması’nı yalnızca bu gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak değerlendirmek yanlıştır. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin izlediği politikaların ve niyetlerinin yanlış anlaşılmasına yol açar.

Bu anlaşma, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapılmıştır ve hiçbir ülkeyi hedef almamaktadır. Amaç, bölgede güvenliği, refahı ve istikrarı güçlendirmektir. Anlaşma, katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.

Bizim vizyonumuz yalnızca üç ülkeyle sınırlı değil. Anlaşmanın büyümesini, hatta bir gün uygun koşulların oluşması halinde bölgedeki tüm ülkelerin aynı çatı altında bir araya gelmesini arzu ediyoruz. Bu, bölgenin tamamında kalıcı istikrarın sağlanması yönünde atılabilecek en ideal adım olacaktır.

Bugün attığımız bu adım bir anda ortaya çıkmış değildir. Anlaşma uzun zamandır, anlaşmayı imzaladığımız ortaklarımızla ve bölgedeki diğer ülkelerle gerçekleştirdiğimiz görüşmeler ve toplantılar sırasında gündemdeydi.

Yıllardır bölgemizde barış ve güvenliğin güçlendirilmesinin, ilgili ülkeler arasında düzenli istişareleri gerektirdiğini vurguluyoruz. Çabalarımız da buna hizmet etmeye yönelikti. Çünkü bölgesel sorunların çözümü dışarıdan dayatılan reçetelerden uzak şekilde gerçekleştirilmelidir. Dışarıdan ithal edilen çözümlerin felaket getirdiğini çok iyi biliyoruz.

Bu nedenle Türkiye olarak sürekli şekilde bölge ülkelerinin kendi iradesine ve ortak aklına dayanan politikalar doğrultusunda hareket ettik.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması’ndan doğan üçlü mekanizmayı belirli bir uluslararası duruma karşı verilmiş anlık bir tepki olarak görmüyoruz. Aksine bunu, bölgedeki gelişmeler karşısında stratejik bir iradeden hareketle attığımız güçlü bir adım olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye olarak her zaman tırmanmadan ziyade diplomatik çözümlerden, çatışmadan ziyade diyalogdan, bölünmeden ziyade bölgesel işbirliği ve ortak çalışma bağlarının güçlendirilmesinden yanayız.

Türkiye tüm taraflarla konuşabilen ve zor meselelerde sorumluluk üstlenebilen bir ülkedir. Bölgenin tamamında barış ve kalıcı istikrarın sağlanması için üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğiz.

Kolektif caydırıcılık

*Anlaşma savunma niteliği taşısa da metinde, taraflardan herhangi birine yönelik saldırının üç tarafa yönelik saldırı sayılacağı belirtiliyor. Bu doğru mu?

Evet. Adından da anlaşılacağı üzere Mekke Savunma Anlaşması kolektif savunma temelinde şekilleniyor. Ayrıca anlaşmanın kardeş ülkeler arasında Mekke’de imzalanması ona özel bir sembolik anlam kazandırıyor. Bu bizim için büyük bir memnuniyet kaynağıdır.

Mekke Savunma Anlaşması her şeyden önce kolektif caydırıcılık temelinde yükseliyor. Anlaşma, güvenlik ve savunma alanlarındaki işbirliğini güçlendirmeyi, savunma sanayisinde ortak projelerin geliştirilmesinin önünü açmayı ve terörle mücadele çabalarını desteklemeyi amaçlıyor.

Bu anlaşma herhangi bir tarafı hedef almıyor. Amacı halklarımız için barış, istikrar ve refahı sağlamaktır. Metindeki maddeler son derece açık ve herhangi bir belirsizlik içermiyor.

gthyuj
Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Erdoğan ve Şahbaz Şerif, ülkelerinin savunma ve dışişleri bakanları ile istihbarat teşkilatı başkanlarıyla birlikte Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından toplu fotoğraf çektirdi (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Anlaşmanın temel yaklaşımı, taraflardan birinin güvenliğine yönelik herhangi bir tehdidin diğer imzacı taraflar açısından da güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmesidir.

Ancak konuyu yalnızca askeri boyutuyla değerlendirmemek gerekir. Anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, tarafların güvenlik bilincini aralarındaki dayanışma ruhunu güçlendirerek pekiştirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır.

Türkiye savunma ve güvenlik alanında büyük başarılar elde etmiş ve bu alanda herkesin takdirini kazanmıştır. Kardeş ve dost ülkelerle yapılan bu tür anlaşmalar sayesinde bu başarılarımızı barışı destekleyen bölgesel bir boyuta taşıyoruz.

Aynı zamanda anlaşmaya taraf ülkeler birbirleri açısından tehdit unsuru olmayacaklarını, aksine aralarındaki dayanışmayı güçlendirecek her türlü çabayı göstereceklerini taahhüt ediyor.

Mekke Savunma Anlaşması’nı imzalayan tarafların vermek istediği mesaj açık ve nettir: Güvenliğimiz hepimizin güvenliğini sağlayacak adımlarla mümkündür. Bu kapsayıcı yaklaşımı hayata geçirdiğimiz takdirde hepimiz için barış, istikrar ve refahı sağlamış olacağımıza inanıyoruz.

Bölgesel güvenlik sorumluluğu

*Ortadoğu’daki bölgesel güçlerin, geçmişte büyük güçlerin sorumluluğunda görülen güvenlik ve istikrarın sorumluluğunu artık üstlenmeye karar verdiği söylenebilir mi?

Bugün bölge ülkeleri kendi güvenliklerinin, istikrarlarının ve geleceklerinin sorumluluğunu her zamankinden daha fazla kendileri üstlenmek zorunda. Bu, her zaman savunduğumuz bir ilkedir: Bölgenin meselelerini hiç kimse bölge ülkeleri ve halkları kadar iyi bilemez.

Bölgesel gelişmelerin uluslararası yansımaları olabilir. Ancak bölgesel egemenliğin, ortak dayanışmanın ve kolektif iradenin güçlendirilmesi küresel istikrarın da güçlenmesine katkı sağlayacaktır.

Türkiye olarak bölge ülkeleri arasında güvenlik ve istikrarı sağlamak amacıyla daha sağlam mekanizmaların ortaklaşa oluşturulmasının büyük önem taşıdığına inanıyoruz.

Bölge ülkelerinin çoğuyla iyi ilişkilerimiz bulunuyor ve bu ilişkilerin kalıcı, kurumsal işbirliklerine dönüştürülmesinin son derece faydalı olduğunun farkındayız.

Bu nedenle bölge ülkelerinin güvenliklerini ve ekonomik istikrarlarını kendi aralarındaki kurumsal ilişkiler üzerinden güvence altına almaları gerektiğine inanıyoruz.

Mevcut tablo, bölgenin geleceğinin bölge ülkelerinin iradesinden bağımsız şekilde şekillendirilemeyeceğini gösteriyor.

Amacımız dışlayıcı bloklar oluşturmak değil; egemenliğe ve toprak bütünlüğüne, karşılıklı güvene ve ortak çıkarlara dayalı bir bölgesel işbirliği sistemi kurmak olmalıdır.

Türkiye bu yaklaşım doğrultusunda çalışmayı sürdürecek, gerektiğinde sorumluluklarını üstlenecek ve bölgede barış, güvenlik ve istikrarı güçlendirmek için diplomatik çabalarını sürdürecektir.

Enerji arz güvenliği

*Mekke Anlaşması küresel ekonomi açısından büyük önem taşıyan Körfez bölgesindeki güvenliğin güçlendirilmesine katkı sağlayacak mı?

Elbette. Ben de bunu böyle görüyorum. Başından beri vurguladığım gibi bölgemizin refahına, güvenliğine ve istikrarına hizmet edecek bir anlaşma imzaladık.

Körfez bölgesinin güvenliği yalnızca bölge ülkeleri açısından değil, küresel ekonomi ve uluslararası ticaret açısından da büyük önem taşıyor.

Enerji arz güvenliğinden deniz yollarının güvenliğine, ticaretin sürekliliğinden küresel ekonomik istikrara kadar çok sayıda konu doğrudan bu bölgenin güvenliği ve barışıyla bağlantılı.

Bu yalnızca teorik bir değerlendirme değil. Son aylarda yaşanan gelişmeler bunu açıkça ortaya koydu.

Bu nedenle Körfez bölgesinde güvenlik ve istikrarı güçlendirmeye yönelik her adımın yalnızca bölgesel açıdan değil, küresel barış ve refah açısından da büyük değer taşıdığına inanıyoruz.

Mekke Savunma Anlaşması’nın bölgede ortak güvenlik ve dayanışma anlayışının yerleşmesine önemli katkı sağlayacağını ve bölgede hâkim olan yaklaşımda değişim yaratacağını düşünüyoruz.

Güvenlik ile ekonomik kalkınma birbirinden ayrı değerlendirilemez. Siyasi istikrar ile ekonomik kalkınmanın el ele ilerlediğini defalarca vurguladım.

Avrupa, büyük savaşların ardından önce ortak hareket ederek istikrar ve güvenliği sağladı, ardından ekonomik bütünleşme ve refaha yöneldi. Biz de bütün bu acıları ve sıkıntıları yaşamadan birlikte bu aşamaya ulaşabiliriz.

Barış ve istikrar olmadan ticaretin, yatırımların ve refahın sürdürülebilir olması mümkün değildir.

Körfez bölgesinin istikrarı aynı zamanda Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki ekonomik bağlantıların güvenliği açısından stratejik bir meseledir.

Körfez'de barış ve istikrarı, kendi güvenliğimiz ve bölgesel barış vizyonumuzdan ayrı görmüyoruz. Bu nedenle üzerimize düşen tüm sorumlulukları yerine getirmeye ve yapıcı diplomatik çabalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz.

Hürmüz Boğazı

*Hürmüz Boğazı’ndaki durumun mevcut çatışma öncesindeki seyrine dönmesini bekliyor musunuz?

Hürmüz Boğazı yalnızca bölgesel değil, küresel öneme sahip bir bölgedir. Küresel enerji arzı ve uluslararası ticaret açısından son derece önemli bir stratejik geçiş noktasıdır.

Dolayısıyla burada yaşanabilecek herhangi bir gerilimin sonuçları yalnızca bölge ülkeleriyle sınırlı kalmaz. Dünya bunun etkilerini petrol fiyatları üzerinden açık şekilde gördü ve hissetti.

Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğu kanıtlandı.

Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir.

Bunun gerçekleşmesi ise tüm tarafların itidalli davranmasına ve diplomasi kanallarını açık tutmasına bağlıdır.

gthyju
İran'ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemiler (AFP)

Gerilimin tırmandırılmasını hiçbir zaman desteklemedik. Aksine sorunların müzakere yoluyla çözülmesini, tüm taraflarla diyalog kurulmasını savunduk. Tarafları aynı masa etrafında buluşturmaya çalıştık.

Çünkü Hürmüz Boğazı, Ukrayna veya Filistin konusunda kalıcı bir çözüme çatışma yoluyla değil, diplomasi yoluyla ulaşılabileceğini biliyoruz.

Böylesine önemli ve hassas bir su yolunun güvenliği konusunda bölge ülkelerine büyük sorumluluk düşüyor.

Bölgesel sahiplenmenin ve ortak güvenlik anlayışının güçlendirilmesinin Hürmüz Boğazı'nın istikrarına büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Hedef, Hürmüz Boğazı'nın güvenli ve istikrarlı normal düzenine dönmesi ve bu durumun sürdürülebilir ve kalıcı hale gelmesi olmalıdır.

Stratejik ilişki

*Suudi Arabistan ile mevcut ilişkilerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi ortak tarihimiz, kardeşlik bağlarımız ve karşılıklı çıkarlarımız tarafından şekillendirilmiş stratejik bir ilişki olarak görüyoruz.

Türkiye ve Suudi Arabistan yalnızca dost ve kardeş iki ülke değil, aynı zamanda bölgede barış, istikrar ve refah konusunda önemli sorumluluklar üstlenen iki ülkedir. Son dönemde ilişkilerimizin kazandığı ivmeden memnuniyet duyuyoruz.

Siyasi diyaloğumuzu güçlendirirken ekonomi, ticaret, yatırım, savunma sanayisi, enerji ve turizm başta olmak üzere çok sayıda alandaki işbirliğimizi de geliştiriyoruz.

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi güncel gelişmelerin ve konjonktürel koşulların ötesinde, uzun vadeli ortak çıkarlar ve karşılıklı saygı temelinde ele alıyoruz.

Bölgemizin son derece ciddi sınamalardan geçtiği bir dönemde Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki sürekli istişare ve işbirliği her zamankinden daha büyük önem taşıyor.

Mekke Anlaşması’nın başta savunma işbirliği olmak üzere birçok alanda ilişkilerimizi güçlendireceğini düşünüyoruz.

Bölgemizin barışı ve istikrarına ilişkin ortak sorumluluklarımızın farkındayız ve buna göre hareket ediyoruz.

Türkiye olarak Suudi Arabistan'ın ve bölgedeki diğer ülkelerin istikrarına ve güvenliğine büyük önem veriyoruz.

Bölgemizde yaşanan herhangi bir kriz, ne kadar sınırlı olursa olsun, özellikle göç ve terör açısından bölgedeki tüm ülkeleri etkiliyor.

Önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atacağımıza inanıyorum.

Lübnan'ın istikrarı

*Türkiye Lübnan'daki gelişmeleri de yakından takip ediyor. Lübnan'da yaşanan son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Lübnan bizim için yalnızca coğrafi açıdan yakın bir ülke değil, aynı zamanda tarihi bağlarımız bulunan dost ve kardeş bir ülkedir.

Lübnan'ın güvenliği, barışı ve istikrarı tüm bölgemizin istikrarı açısından büyük önem taşıyor. Bölgedeki diğer ülkelerde olduğu gibi Lübnan'ın egemenliği, siyasi birliği ve toprak bütünlüğü korunmalıdır.

Lübnan'daki iç meselelerin dış müdahaleler veya askeri yöntemlerle daha da karmaşık hale getirilmesine ve ülkenin dış güçler arasındaki rekabetin sahasına dönüştürülmesine karşıyız.

Lübnan halkının kendi geleceğine ilişkin kararları özgür iradesiyle alma hakkına sahip olduğuna inanıyoruz.

thyjuı
İsrail tankları, Güney Lübnan’daki Batı Zutar’dan görülen Doğu Zutar’da, 5 Ağustos 2026 (EPA)

İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarının, İsrail'in bölgedeki temel sorun teşkil eden saldırgan ve yayılmacı politikaları çerçevesinde derhal sona ermesi gerekiyor.

Bu kapsamda Lübnan'da ateşkese ulaşmak amacıyla yürütülen görüşmeleri olumlu bir adım olarak görüyoruz.

Lübnan'ın güvenliği ve istikrarı bölgesel barıştan ayrı değerlendirilemez.

Ortadoğu'nun tarihi sürekli çatışmalar, yıkım ve acılar üzerinden yazılmamalı. Bu bölge de barış, huzur ve refahı hak ediyor.

Türkiye'nin tüm diplomatik çabaları bu yaklaşım temelinde yürütülüyor.

Bölgemiz uzun yıllardır savaş ve gözyaşıyla anılıyor. Bu gerçekliği değiştirmek için elimizden geleni yapmalıyız.

Elbette Lübnan'ın istikrarını yeniden kazanmasını, kurumlarının güçlenmesini ve halkının geleceğine güven ve huzur içinde bakabilmesini istiyoruz.

Bu çerçevede her türlü teknik desteği ve işbirliğini sağlamaya hazırız.

Bu konudaki irademizi ve taahhüdümüzü, kısa süre önce ülkemizde ağırladığımız Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevvaf Selam'a da ilettik.

Suriye... Yeni bir aşama

*Suriye'deki değişim sürecini bugüne kadar nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye'de yaşanan değişim sürecini, Suriye halkının kendi geleceğini belirleme iradesi açısından tarihi bir dönüm noktası olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye, ilk günden itibaren Suriye'nin toprak bütünlüğünü, siyasi birliğini ve egemenliğini savundu.

Suriye'nin yaşadığı savaş, terör ve istikrarsızlık bölgenin tamamına ağır bedeller ödetti.

Şimdi yeni bir aşamanın önündeyiz.

En önemli beklentimiz, bu yeni aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye'nin yeniden imarı için zemin hazırlamasıdır.

Suriye'nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye'nin güvenliğini tehdit edecek herhangi bir örgüt ya da yapının varlığına izin vermeyeceğiz.

Suriye'nin toprak bütünlüğü bizim için ne kadar önemliyse Türkiye'nin ulusal güvenliği de aynı ölçüde önemlidir.

Bu aşamanın başından itibaren temel beklentimiz, Suriyeli kardeşlerimizin kendi ülkelerinde güven ve barış içinde yaşayabilmeleriydi.

Suriye, Aralık 2024'ten bu yana ülkedeki güvenlik koşullarının iyileştirilmesi, ekonomik kalkınmanın zemininin hazırlanması ve toplumsal uzlaşının tesis edilmesi yolunda önemli mesafe katetti.

Elbette bölgesel sahiplenmenin ve Suriye hükümetine verilen bölgesel desteğin bu sonuçların elde edilmesinde önemli rolü oldu.

Bölge ülkeleri ve uluslararası toplumla iyi ilişkiler geliştirmeyi başaran Suriye hükümeti, sürdürülebilir istikrar ve güvenlik gündemine odaklanarak yeni çatışmalara dahil olmaktan kaçınma konusunda bir kapasite ortaya koydu.

Bugün Suriye'deki durumun normalleşmesi, aslında tüm bölge açısından stratejik önem taşıyan bir mesele haline geldi.

Suriye'nin adının bir istikrarsızlık kaynağıyla anılması yerine artık bağlantı ve kalkınma projeleriyle anılmaya başlandığını görüyoruz.

Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Suriye'nin istikrarı, yeniden ayağa kalkması ve bölgesel barışın güçlendirilmesi için üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye ve gerekli çabayı göstermeye devam edecek.

Türkiye bu doğrultuda bölgesel ve uluslararası ortaklarıyla işbirliği yapma konusunda kararlıdır.

Suriye'de yeni bir sayfanın açıldığı bu dönemde, bu sayfanın yeni acılarla değil; barış, kardeşlik, egemenlik ve ortak gelecek vizyonuyla yazılması gerekiyor.


Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
TT

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Hiçbir şey, bir gazeteciyi ziyaret ettiği bir ülkede yaşanan beklenmedik bir gelişmenin heyecanı kadar sevindiremez. Hele söz konusu ülke Irak ise... Uzun süren bir siyasi mücadelenin ardından, eski başbakanlar Nuri el-Maliki ile Muhammed Şiya es-Sudani arasındaki çekişmeden sıyrılarak başbakanlık görevine getirilen Ali ez-Zeydi ile tanışmak için randevu talep etmiştim. Görüşme 28 Haziran için planlanmıştı; dolayısıyla bir gün önceden Bağdat’a ulaşmam doğaldı. Bazen bir tesadüf, bin planlı buluşmadan daha hayırlı olabiliyor.

Ali ez-Zeydi göreve geldiğinde, kendi kendime “Umarım hayatının en büyük hatasını yapmamıştır” diye düşündüm. Mali işler ve iş dünyasında başarılı olduğu, önemli bir servete sahip bulunduğu söyleniyordu. Böylesine başarılı kurumları geride bırakıp, başarı ihtimalinin oldukça düşük, hatta neredeyse yok denecek kadar az olduğu Irak siyasetinin sert atmosferine neden girsin? Daha ilk günden elinde iki büyük ‘bomba’ taşıdığını düşünüyordum: Iraklıların servetini yiyip bitiren yolsuzluk ve ülkeye hem ekonomik hem de uluslararası itibarı ile bölgesel ilişkileri açısından ağır bedeller ödeten silahlı yapıların varlığı.

Yeşil Bölge’de sabah erkenden uyandığımda telefonuma, gece saatlerinde zırhlı birliklerin bölgeyi kapattığını ve giriş çıkışların durdurulduğunu bildiren mesajlar geldi.

İlk anda bunun basit bir yanlış anlaşılmadan ibaret olabileceğini düşündüm. Ancak kısa süre içinde olayın çok daha büyük ve tehlikeli olduğu ortaya çıktı. Yargı kararlarına dayanılarak güvenlik güçleri, bugüne kadar kimsenin evlerine baskın yapmaya cesaret edemeyeceği düşünülen çok sayıda kişinin evine operasyon düzenledi. Saatler içinde etkili isimler, nüfuz sahibi kişiler, milletvekilleri ve valiler birer birer gözaltına alınarak, kamu kaynaklarının nasıl yağmalandığına ilişkin soruşturma kapsamında ifadeye götürüldü. Operasyon yalnızca Bağdat’la sınırlı kalmadı; diğer vilayetlere de yayıldı ve halen devam ediyor.

Ez-Zeydi, görevine maaşı ile tüm ödeneklerinden feragat ederek başladı ve “Bir kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğim” mesajını verdi. Bağdat kulislerinde, kendisini yolsuzluk ağına çekmek için 200 milyon dolar teklif ettiği öne sürülen kişinin bugün soruşturma altında olduğu konuşuluyor.

Yolsuzluk yapan hiç kimsenin korunmayacağını vurgulayan Başbakan, “Yolsuzlukla mücadele kararından da silahların yalnızca devletin elinde toplanması kararından da geri dönüş olmayacak. Bunların tamamı hukukun gücüyle uygulanacak” diyor. Her türlü dayatma ve vesayeti reddeden ez-Zeydi, Irak’ın kaynağı ne olursa olsun hiçbir baskıya boyun eğmeyeceğini belirtiyor. Kendisine, “Parası olan iktidarı ister, iktidarı olan da parayı ister” diye takıldığımda ise mali durumunun son derece iyi olduğunu, gelecek parlamento seçimlerinde aday olmayacağını ve başbakanlık için ikinci bir dönem talep etmeyeceğini söyledi.

frgthyj7
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Odaya girdiğimde gözlerinden, uzun süredir uykusuz olduğu anlaşılıyordu. Nitekim bunu doğrulayarak, Bağdatlıların ‘büyük balıkların yakalandığı gece’ diye nitelendirdiği operasyona bizzat nezaret ettiği için 24 saattir uyumadığını söyledi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Bağdat ziyareti, Arap basınına ilk kez konuşan Başbakan’a ayrılan görüşme süresinin kısalmasına neden oldu. Bu nedenle bazı soruları yöneltme fırsatı bulamadım. Röportajın tam metni şöyle:

- Yolsuzlukla mücadele geri dönülmez bir karar mı?

Evet. Bu, geri dönüşü olmayan bir karar; bir tercih değil, zorunluluk. Bugün yolsuzluk, Irak devletinin varlığını tehdit eder hâle gelmiştir. Devlet mekanizmasına hizmet etmek için değil, yağmalamak amacıyla sızmış unsurlar var. Bu anlayışın artık Irak’ta yeri olmayacak. 1980-2003 yılları arasında Irak’ın kaynakları savaşların sürdürülmesi için harcandı. Ardından ambargo dönemi geldi. Dolayısıyla Irak halkı 23 yıl boyunca ülkesinin zenginliklerinden faydalanamadı. 2003’ten bugüne, yani 2026’ya kadar geçen süre de yine 23 yıl. Son dönemde Irak’ın neler yaşadığı herkesin malumu. Bu süreçte, özü yağma ve hırsızlık üzerine kurulu çarpık bir anlayış gelişti. Biz şimdi bu düzeni sona erdirmeye, Irak için yeni bir sayfa açmaya ve o dönemi geride bırakmaya çalışıyoruz.

- Yani yolsuzluk dönemini kapatma kararı aldınız?

Evet. Irak’ta artık yolsuzluğa yer olmayacak. Devlet dışında silah taşıyan hiçbir yapıya da izin verilmeyecek. Bu yılın sonunda, silahlı gücün yalnızca devlet ve güvenlik kurumlarının elinde olacağını tescilleyecek Ulusal Egemenlik Konferansı’nı ilan edeceğiz. Devlet çatısı dışında hiçbir silahlı oluşum kalmayacak ve Irak halkı ülkesinin zenginliklerinden hak ettiği şekilde yararlanacak.

Önümüzde iki yol var. Ya belirli kişilerin çıkarlarını gözetip hem Allah’ın hem de halkın rızasını kaybedeceğiz ya da onları sistemden uzaklaştıracağız. Bugün Maliye Bakanı’na, yolsuzluğa bulaşanlardan Irak’ın parasını geri almak üzere özel bir hesap açması talimatını vereceğiz. Bu kişiler, kamu kaynaklarını iade etmek zorunda. İade etmeyenler hakkında ise farklı bir yol izleyeceğiz. Yolsuzluk gelirlerini geri ödeyenlerle hukuki uzlaşma yoluna gideceğiz; Irak halkının haklarını da yasa çerçevesinde koruyacağız. Tüm işlemler gizlilik içinde yürütülecek. Bu göreve yalnızca Allah rızası için niyet ettim. Irak’a karşı omuzlarımızda bir borç taşıyoruz.

- Sözünü ettiğiniz borç nedir?

Irak bize sahip olduğumuz tüm imkânları sundu. Irak olmasaydı bugün bulunduğumuz konumda olabilir miydik? Artık bu borcu ödeme zamanı geldi. Bu nedenle maaş almayacağımı, kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğimi ve kamu malına el sürmeyeceğimi açıkladım. Eğer bunun aksini yaparsam hak ettiğim karşılığı görmeyi dilerim. Bu sözü kendime, ileride değişme ihtimalini ortadan kaldırmak için verdim. Bizim en büyük hedefimiz Allah’ın rızasını kazanmak ve Irak halkının mutluluğunu sağlamaktır.

- Bedeli ne olursa olsun yolsuzlukla mücadeleyi sürdürecek misiniz?

Ben ölümü Allah’a kavuşmak olarak görüyorum. Irak için verebileceğimiz en küçük bedel de budur. Ayrıca ikinci dönem için aday olmayacağımızı ve siyasi parti kurmayacağımızı da ilan ettik. Ancak en büyük arzum, tüm dünyanın Irak’ı gerçek liderler yetiştiren bir ülke olarak görmesidir. Iraklıların bu köklü ülkeyi yönetebilecek kapasiteye sahip olduğunu göstermek istiyoruz. Ülke dışından, ne doğudan ne de batıdan gelecek hiçbir dayatmaya izin vermeyeceğim. Irak’ın kararı, Irak halkının ve parlamentonun kararıdır; hükümetin görevi de bu kararı uygulamaktır.

- O halde sizin sloganınız ‘Önce Irak’, büyük ya da bölgesel güçler değil?

Kesinlikle. Bizim için her şeyden önce Irak gelir. Irak’ın çıkarlarının önüne hiçbir şey geçemez. Benim önceliğim Irak halkının menfaatidir. Halkımızın çıkarı ise uluslararası toplumla, komşu ülkelerle ve Körfez ülkeleriyle güçlü ilişkiler kurmaktan geçiyor. Çünkü Irak bir köy değil, bir devlettir.

sdgrft
Başbakan Ali ez-Zeydi, Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet medyası)

- Sayın Başbakan, İran ile yaşanan son savaş sırasında Irak’ın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleriyle ilişkileri sarsıldı. Çünkü Irak topraklarından Körfez’deki hedeflere yönelik bazı saldırılar düzenlendi...

Bu iddiaları araştırmak üzere uzman komisyonlar oluşturuldu. Aynı zamanda Körfez ülkelerindeki ilgili taraflardan da ellerindeki delilleri bekliyoruz. Bunların ardından gerekli adımları atacağız. Soruşturma başlatılması talimatını verdik ve tüm güvenlik kuvvetleri komutanlarına, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik saldırılar için kullanılmasına yönelik her türlü girişimin engellenmesi yönünde talimat ilettik. Ancak bugünü geçmişin ışığında yargılamamak gerektiğini düşünüyorum. Biz görevi devraldığımızda bu tablo zaten mevcuttu.

- Önümüzdeki ayın ortasında Washington’ı ziyaret etmeniz bekleniyor. Bunun dışında da çeşitli ziyaretleriniz olacak sanırım...

Kardeş ve dost ülkelerden çok sayıda davet aldık. Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya’dan da davetler geldi. Ancak ortak çalışmalar açısından öncelik taşıyan ziyaretlerimiz; Washington’ın ardından sırasıyla Türkiye’ye, İran’a ve Suudi Arabistan’a olacak.

- Washington ziyaretinden beklentiniz nedir? Ayrıca Irak’ın ağır bir mali krizden geçtiğini söylersek abartmış olur muyuz?

Bu değerlendirme doğru değil. Devlet memurlarının maaşları güvence altında ve düzenli olarak ödeniyor. Bu konuya büyük önem veriyoruz. Hükümetimiz göreve başladığında kamu borcu yaklaşık 208 trilyon Irak dinarı düzeyindeydi. Bütçe gelirlerinin yüzde 93’ü petrole, yüzde 7’si ise petrol dışı gelirlere dayanıyor.

Irak ekonomisine ilişkin vizyonum, bugün iki farklı ekonomik anlayışın çatıştığı yönünde. Bir yanda ölmek istemeyen eski ekonomi, diğer yanda ise doğumu sancılı geçen yeni ekonomi var. Bizim ekonomik yaklaşımımız, piyasa ekonomisine güçlü bir geçiş yapmak ve eski ekonomik modeli geride bırakmaktır. Ancak uygulamada çok sayıda çelişkili yasa ile karşı karşıyayız. Hâlâ, feshedilen Devrim Komuta Konseyi döneminden kalma ve sosyalist anlayışla hazırlanmış eski kararlar yürürlükte bulunuyor. Oysa Irak Anayasası ekonomik özgürlüğü esas alıyor. Bu nedenle miras kalan mevzuatı değiştirmek için kapsamlı bir reform süreci başlattık. Önümüzdeki günlerde Bakanlar Kurulu bu düzenlemeleri tamamlayarak parlamentoya sevk edecek. Ayrıca, Irak Merkez Bankası’nın katkı sağlayacağı ve halka arz edilecek Enerji ve Kalkınma Fonu’nu kurma çalışmalarımız sürüyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’ı bu fona katkı vermeye davet edeceğiz. Aynı şekilde Amerikan ve Avrupalı fonlar ile bankalara da çağrıda bulunacağız. Bu fon; kalkınma, sanayi, tarım ve halkımızın ihtiyaç duyduğu tüm üretim sektörlerini destekleyecek.

- Hürmüz Boğazı’nın kapanması krizinde hükümetiniz kamu maliyesini nasıl yönetti? Merkez Bankası’ndan borçlanma ve rezervlerin kullanılması yoluna mı gidildi?

Poliçeleri iskonto ettirdik ve hem bankalardan hem de Irak Merkez Bankası’ndan borçlandık.

- Irak’ın OPEC’e yönelik tutumu geniş tartışmalara yol açtı. Irak’ın üretim kotasının artırılmasını istediği açık. Peki üretimi artırma hedefiyle petrol fiyatlarının korunması arasında nasıl bir denge kurmayı planlıyorsunuz?

Buradan OPEC’teki ilgili taraflara seslenmek istiyorum. Irak, 1980 yılında savaşa girdi ve sekiz yılın sonunda 100 milyar doların üzerinde borçla çıktı. Ardından Kuveyt’i işgal etti ve bu kez 200 milyar doları aşan yeni bir borç yükü oluştu. 2003’ten sonra ise terör ülkemize yerleşti ve uzun yıllar istikrarsızlık yaşadık. Daha sonra Iraklılar DEAŞ terör örgütüyle yalnızca kendi ülkelerini değil, tüm bölgeyi savunmak için mücadele etti. Eğer DEAŞ Irak’ı ele geçirseydi, komşu ülkelerin ve bölgenin ulusal güvenliği ciddi şekilde tehdit altına girecekti. Bu savaşın altyapımıza maliyeti yaklaşık 400 milyar dolar oldu. Bugün hâlâ binlerce Iraklı, yıkılan evlerine ve yaşadıkları bölgelere geri dönebilmiş değil. Bu gerçeklerin dikkate alınması gerekiyor. Buna ek olarak Irak’ın nüfusu 47 milyona ulaştı. Buna karşın günlük üretim kotamız 3,4 milyon varil seviyesinde bulunuyor. OPEC içinde kota belirlenirken ve paylaşım yapılırken bu gerçeklerin de dikkate alınması gerekir. Biz Irak’ın ve Irak halkının haklarını gözeten adil bir kota mekanizması oluşturulmasını istiyoruz.

- Irak’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ya da Dünya Bankası’ndan kredi programına girebileceği yönünde beklentiler vardı. Bu ihtimal hâlâ gündemde mi?

Körfez bölgesinde deniz ulaşımının ve ihracatın yeniden başlaması, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte bu finansman seçeneklerinden vazgeçildi. Artık böyle bir ihtiyacımız bulunmuyor.

- Washington, çeşitli gerekçelerle Irak’a gönderilen nakit dolar sevkiyatlarını bir süre durdurmuştu. ABD Başkanı ile görüşmenizde bu sorunun tamamen çözüleceğini düşünüyor musunuz?

Bu uygulama belirli talepler karşılığında yürütülen bir pazarlık değildi; tamamen ihtiyati bir tedbirdi. Nakit dolaşımına ilişkin bazı kaygılar vardı. Biz de bu paraların kullanım mekanizmasını ve izlediği finansal yolları Amerikan tarafına ayrıntılı şekilde anlattık. Sorun çözüldü ve nakit sevkiyatları fiilen Irak’a ulaştı.

defvrf
4 Haziran 2026’da Bağdat’ın kuzeyindeki Samarra’da, Seraya es-Selam üyeleri, Irak devletine entegrasyonlarının başlangıç töreni sırasında sloganlar atıyor. (AP)

- Hükümet, silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına karşı çıkan silahlı gruplarla müzakere yürüttü mü? ABD’nin çekilmesinin ardından bu gruplar kesin olarak karşı çıkarsa, hükümet onlarla karşı karşıya gelmek zorunda kalır mı?

Bunu açıkça söylüyoruz: Devletin gücünden başka hiçbir güç kabul edilemez. Bu ilkeyi hukukun gücüyle hayata geçireceğiz. Devletin silahı dışında hiçbir silah olmayacak.

- Silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına yönelik planın, siyasi güçleri gözetmek amacıyla alınmış sembolik bir adımdan ibaret olduğunu düşünenler de var...

Eğer sürekli şüphe duyanların söylediklerine kulak verirsek hiçbir sonuca ulaşamayız. Silahlı gruplara gelince; bunlar ideolojik yapılar. Bu grupların silah bırakmayı kamuoyu önünde kabul etmiş olmaları başlı başına önemli ve büyük bir adımdır. Ancak fiiliyatta da ilerleme kaydettik. Seraya es-Selam, Asaib Ehli’l Hak ve İmam Ali Tugayları başta olmak üzere çeşitli gruplardan farklı türlerde silahlar teslim aldık. Fakat silahların teslim edilmesinden daha önemli olan, bu gruplarla emirleri altındaki savaşçılar arasındaki örgütsel bağın koparılmasıdır.

Bugün itibarıyla bu gruplara ait silahların büyük bölümü devletin denetimine geçti. Geriye yalnızca sınırlı bir miktar kaldı. Kalan silahların da silahlı kuvvetlere teslim edilmesine yönelik mekanizma kısa süre içinde işletilecek. Bu dosya tamamen çözüme kavuşturulacak. Devletten daha güçlü hiçbir yapı olamaz. Biz, direnişin kalıcı bir meslek değil, ihtiyaç halinde başvurulan bir yöntem olduğuna inanıyoruz. Artık bu ihtiyacı doğuran şartlar ortadan kalkmıştır. Devlet içinde devlet olmasına ise asla izin vermeyeceğiz.

sdvdsfv
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026 tarihinde Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet medyası)

- ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack sizden ne talep etti?

Herhangi bir talepte bulunmadı. Ancak bürokratik engeller nedeniyle bazı Amerikan şirketlerinin faaliyetlerinin durması konusunu görüştük. Biz de bu şirketlerin önündeki bürokratik engelleri kaldırarak işlemlerini kolaylaştırdık.

- ABD’nin hükümetinizin planlarını destekleme konusunda gerçek bir irade ortaya koyduğunu düşünüyor musunuz?

Başkan Donald Trump ile yalnızca bir kez telefonda görüştüm. Evet, bu desteğe yönelik bir yaklaşım gördük. Ancak biz her adımda Irak’ın çıkarlarını her şeyin önünde tutuyoruz. Maddi hedefleri olduğu için taviz verenler olabilir; bizim için böyle bir durum söz konusu değildir.

- Sayın Başbakan, siyasi güçler görevinizi kolaylaştırma konusunda size taahhütte bulundu mu?

Evet, kesinlikle. Zaten daha önce başbakanlık görevi bize iki kez teklif edilmiş, ancak her iki teklifi de reddetmiştik.

- Kişisel olarak etkilendiğiniz bir isim var mı?

Evet. Rahmetli babamdan çok etkilendim. Beni her zaman yanında götürürdü. Zulümden nefret eder, Allah’ın kullarına zulmedilmesini asla kabul etmeyeceğini söyler ve beni de Rabbin gazabını üzerime çekmemem konusunda uyarırdı.

- Suriye ve Cumhurbaşkanı Şera ile ilişkileriniz nasıl?

İlişkilerimiz olumlu yönde ilerliyor ve iyi bir seviyeye ulaşma yolunda. Dışişleri Bakanımız yakın zamanda Suriye’yi ziyaret edecek. Cumhurbaşkanı Şera da beni telefonla arayarak tebrik etti. İki kardeş halkın yararına ekonomik açılım ve iş birliği sürecini hayata geçirmeye hazırlanıyoruz.


Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
TT

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki stratejik demiryolu koridoru projesine ilişkin maliyet, yatırım ihtiyaçları ve finansman modelini belirlemeye yönelik detaylı çalışmaların, teknik heyetler tarafından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanmasının planlandığını açıkladı.

Şarku’l Avsat’a özel bir mülakat veren Uraloğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü siyasi iradenin, bu tarihi projenin önündeki tüm mali ve operasyonel engellerin aşılmasında temel itici gücü oluşturduğunu vurguladı. Uraloğlu, hattın hasar gören 400 kilometrelik kısmının rehabilitasyonu için Ürdün ve Suriye ile net mutabakatların sağlandığına dikkat çekerek, bu projenin Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilimler karşısında Körfez ve dünya tedarik zincirini güvence altına alacak güvenli, jeopolitik bir alternatif olacağını ifade etti.

Söz konusu projenin Körfez ile Avrupa arasında, diğer ulaşım koridorlarını destekleyen ve bölgesel entegrasyonu güçlendiren yeni ve benzersiz bir ticari omurga oluşturma potansiyeline sahip olduğunu belirten Uraloğlu, stratejik hedefin sadece belirli ülkelere erişim sağlamak olmadığını, tüm Avrupa kıtasını kapsayacak entegre ve sürdürülebilir bir ulaşım ağı kurmayı amaçladıklarını kaydetti.

Uraloğlu, 9 Haziran’da Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir ile demiryolları ve lojistik hizmetlerini kapsayan bir mutabakat zaptı imzalamıştı.

Sınır geçişlerinin ve pasaport işlemlerinin kolaylaştırılması

Pasaport işlemleri ve sınır geçişlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu aşamada önceliklerinin fiziksel altyapıyı oluşturmak ve eksik bağlantıları tamamlamak olduğunu ifade etti. Bu hatta yönelik uzun vadeli vizyonlarının sadece yük taşımacılığı ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda yolcu taşımacılığını da kapsadığını belirten Uraloğlu, bu doğrultuda sınır geçiş işlemlerinin kendileri için büyük önem taşıdığını vurguladı.

vfebthy
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Güvenli, hızlı ve etkin bir sistem kurmayı hedeflediklerini dile getiren Uraloğlu, bu amaçla bazı yeni ve somut düzenlemeleri hayata geçirdiklerini aktardı. Uraloğlu, sürücü vize sürelerinin 15 günden bir yıla çıkarılması ve işlemlerin daha hızlı tamamlanması için gerekli belgelerin yeniden düzenlenmesi gibi adımlar attıklarını kaydetti. Pasaport işlemlerini ve sınır kapılarındaki süreçleri hızla iyileştirmek için çalıştıklarını ifade eden Uraloğlu, bu hattın yük taşımacılığının ötesine geçerek insanları birbirine yakınlaştırma, kültürel ve sosyal etkileşimi artırma misyonu taşıdığını sözlerine ekledi.

Uraloğlu, projenin nihai uygulama modelinin ve katılımcı şirketlerin, yürütülen teknik çalışmaların tamamlanmasının ardından tamamen netleşeceğini belirtti. Türkiye’nin ulaştırma alanında dünyanın en güçlü mühendislik ve müteahhitlik kapasitesine sahip ülkelerinden biri olduğuna dikkat çeken Uraloğlu, her şeyin planlandığı gibi gitmesi halinde Türk şirketlerinin bu kıtalararası projede önemli ve öncü bir rol oynayacağını vurguladı.

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hattı

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hatlarının detaylarına ilişkin konuşan Uraloğlu, teknik çalışmaların yoğun bir şekilde sürdürüldüğü bir aşamada olunduğunu belirtti. Teknik ekiplerin saha incelemelerine devam ettiğini aktaran Uraloğlu, yenileme yapılacak bölümlerin, tamamen yeniden inşa edilecek kısımların ve her bir sektör için gerekli yatırım miktarının belirlenmekte olduğunu ifade etti. Şu anki temel hedeflerinin hat güzergahı boyunca tam ihtiyaçları ve gerekli teknik çalışmaları netleştirmek olduğunu dile getiren Uraloğlu, işlerin planlandığı gibi gitmesi halinde yıl sonuna kadar maliyetler, yatırım ihtiyaçları ve finansmana yönelik daha net bir çerçevenin ortaya çıkacağını, ardından ilgili ülkelerle doğrudan ortak yatırım programı ve detaylı uygulama planı üzerinde çalışmaya başlayacaklarını kaydetti.

Projenin öngörülen finansman hacmi ve mali karşılanma mekanizması hakkında Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulunan Uraloğlu, bu aşamada toplam maliyete ilişkin kesin bir rakam telaffuz etmek için henüz erken olduğunu söyledi. Öncelikle yapılması gerekenin, sahadaki gerçeklere dayalı olarak gerekli yatırımları tam olarak belirlemek olduğunu ifade eden Uraloğlu, teknik çalışmaların tamamlanmasıyla birlikte mali tablonun daha net ve kesin bir şekilde ortaya çıkacağını sözlerine ekledi.

Liderlik iradesi ve esnek finansman alternatifleri

Uraloğlu sözlerine şu ifadelerle devam etti: “Bununla birlikte, burada finansmandan bile önce en önemli unsur, siyasi iradenin mevcudiyetidir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman, bu tarihi projeyi hayata geçirmek için güçlü ve kararlı bir irade ortaya koymuşlardır. Bu durum bizim için en önemli unsuru ve temel itici gücü temsil etmektedir.”

Aynı bağlamda açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, “Siyasi irade ve ortak vizyon sağlandıktan sonra finansman modelleri büyük bir esneklikle geliştirilebilir. Devletlerin kamu kaynakları, uluslararası finans kuruluşlarından destek alınması veya farklı yatırım modellerinin benimsenmesinin yanı sıra kamu-özel sektör ortaklığı finansman seçenekleri de değerlendirilebilir. Bu nedenle şu anki en yüksek önceliğimiz, teknik çalışmaları tamamlamak ve net, onaylanmış bir mühendislik projesi sunmaktır. Nihai finansman modeli, bu aşamadan sonra ilgili ülkeler arasında yapılacak ortak değerlendirmeler ve anlaşmalar doğrultusunda belirlenecektir” ifadelerini kullandı.

Ulaşım, stratejik bir güvenlik unsurudur

Jeopolitik boyutlara ilişkin değerlendirmesinde bulunurken son yıllarda yaşanan pandemi, bölgesel çatışmalar ve küresel krizlerin net bir gerçeği ortaya koyduğunu belirten Uraloğlu, ulaştırma koridorlarının sadece ekonomik ve ticari araçlar olmadığını, aynı zamanda son derece hassas stratejik güvenlik unsurları olduğunu ifade etti. Uraloğlu, bu nedenle ülkeler arasındaki iş birliğinde bağlanabilirliğin temel ve kalıcı bir odak noktası haline geldiğini vurgulayarak, küresel ticaretin sürdürülebilirliğinin, enerji arz güvenliğinin ve tedarik zincirlerinin istikrarının tamamen güçlü ve korunaklı ulaşım ağlarına bağlı olduğunu kaydetti.

Açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, Türkiye’nin Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasındaki benzersiz stratejik konumu sayesinde bölgesel ve küresel ticaret ağlarında merkezi ve hayati bir konumda yer aldığını belirtti. Suudi Arabistan’ın ise Körfez bölgesinde ve dünyada en önemli, en güçlü ekonomik güçlerden biri olduğunu ifade eden Uraloğlu, iki ülke arasında ulaştırma sektöründe yapılacak iş birliğinin sadece Ankara ile Riyad arasındaki ikili ilişkileri güçlendirmekle kalmayacağını, aynı zamanda Körfez’den Avrupa’ya, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyanın ticari ve lojistik yapısının gelişmesine de etkin bir katkı sağlayacağını vurguladı.

sdcdsc
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Uraloğlu, son dönemde Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin büyük bir ivme kazandığını ve gözle görülür bir gelişme kaydettiğini belirtti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İki Kutsal Caminin Hizmetkarı Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü iradenin iki ülke arasındaki iş birliğini daha geniş ve kapsamlı stratejik temellere oturttuğunu ifade eden Uraloğlu, bu durumun sadece geleneksel ticaret ve yatırım alanlarında değil; ulaştırma, lojistik, enerji ve kıtalararası bağlantı gibi geleceği şekillendirecek hayati alanlarda da somutlaşan ortak bir vizyon yarattığına dikkat çekti.

Teknolojik ve dijital ortaklık

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu bağlamda, özellikle demiryolu sektöründe son derece vaat edici fırsatlar görüyoruz. Yakın zamanda Riyad’da imzaladığımız mutabakat zabıtları ile demiryolu sektöründe teknik iş birliği, lojistik hizmetlerin geliştirilmesi, modern ulaşım teknolojileri, dijitalleşme, bakım ve işletme faaliyetleri, emniyet ve güvenlik uygulamalarının yanı sıra karşılıklı eğitim faaliyetleri de dahil olmak üzere birçok alanda ortak ve kapsamlı bir iş birliği zemini oluşturduk. İş birliğimiz sadece yük taşımacılığı ile sınırlı kalmayıp yolcu taşımacılığını, turizm hareketliliğini, dini ziyaretleri ve halklarımız arasındaki insani etkileşimin artırılmasını da kapsıyor.”

Açıklamalarına devam eden Uraloğlu, “Biz sadece bugünün mevcut ihtiyaçlarını karşılamayı değil, geleceğin kapsamlı ulaşım sistemlerini inşa etmeyi planlıyoruz. Tam da bu nedenle, Körfez bölgesini Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak yeni demiryolu hatları kurmak için çalışıyoruz. Şu anda Suudi Arabistan’dan başlayan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşan ve ardından tamamen Avrupa demiryolu ağına entegre olacak bir güzergâh üzerinde teknik çalışmalar yürütüyoruz. Bu hat tamamlanıp faaliyete geçtiğinde, Körfez bölgesinden Avrupa’ya daha hızlı, daha güvenli ve daha sürdürülebilir bir şekilde yük taşımak mümkün olacak” dedi.

Riyad’da imzalanan iki mutabakat zaptının geleneksel teknik iş birliğinin ötesine geçerek lojistik ve dijital derinliğe ulaştığını vurgulayan Uraloğlu, günümüz ulaştırma sektöründeki rekabetin sadece fiziksel altyapıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda dijital altyapıyı, akıllı lojistik sistemlerini, veri yönetimini ve sınır geçiş işlemlerinin hızlandırılmasını da kapsadığını belirtti. Uraloğlu, “İki ülke arasındaki stratejik iş birliğini sadece demiryolu rayları döşemek veya tren işletmekten ibaret görmüyoruz” şeklinde konuştu.

Suriye ve Ürdün ile bölgesel uzlaşma

Demiryolu bağlantısı konusunda Suriye ve Ürdün taraflarıyla varılan mutabakatın niteliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu projenin sadece Türkiye ve Suudi Arabistan ile sınırlı kalmayıp coğrafi güzergâh üzerinde yer alan diğer ülkeleri de merkezine alan geniş kapsamlı bir bölgesel entegrasyon projesi olduğunu ifade etti. Uraloğlu, temel hedeflerinin Körfez bölgesinden başlayarak Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan ve oradan Avrupa’ya bağlanan kesintisiz bir demiryolu koridoru oluşturmak olduğunu belirterek, bu stratejik çerçevede koridorun geliştirilmesi ve canlandırılması konusunda hem Suriye hem de Ürdün ile net mutabakatlara varıldığını açıkladı.

Suudi Arabistan tarafında şu anda Ürdün sınırına kadar uzanan gelişmiş ve güçlü bir demiryolu altyapısının mevcut olduğunu aktaran Uraloğlu, Türkiye tarafında ise demiryolu ağının sınır hattındaki Gaziantep, Kilis ve İslahiye bölgelerine yüksek etkinlikle ulaştığını kaydetti. Bu doğrultuda, Suriye ve Ürdün kısımlarındaki bağlantının kurulması ve rehabilite edilmesinin projenin en acil ve ana eksenlerinden birini oluşturduğunu belirten Uraloğlu, yapılan ilk değerlendirmelere göre Suriye ve Ürdün’den geçen yaklaşık 400 kilometrelik bir bölümde yenileme, rehabilitasyon ve yeni yatırımlara ciddi ihtiyaç duyulduğunu, bazı kesimlerde mevcut hatların iyileştirilmesinin yeterli olacağını, bazı kesimlerde ise tamamen yeni inşaatların gerekeceğini ifade etti.

Şu anki önceliklerinin hattın mevcut fiili durumunu belirlemek, teknik ihtiyaçlarını ve mali yatırım gereksinimlerini tam bir hassasiyetle tespit ederek yıl sonuna kadar net bir çerçeve ortaya koymak olduğunu dile getiren Uraloğlu, bu hayati projeyi sadece ulaştırma sektörüne yapılan soyut bir yatırım olarak görmediklerini, bölge ülkelerini birbirine daha güçlü ve sağlam bağlarla bağlayan, ticaret, lojistik ve kapsamlı bölgesel ekonomik hareketlilik alanlarında olağanüstü kazanımlar ve geri dönüşler sağlayacak stratejik ve egemen bir girişim olarak değerlendirdiklerini sözlerine ekledi.

Jeopolitik alternatifler

Uraloğlu’na göre bölgesel çatışmalar, Körfez bölgesindeki hızlı gelişmeler ve Hürmüz Boğazı çevresinde süregelen gerilimler, mevcut geleneksel ulaşım koridorlarının ne kadar kırılgan olduğunu dünyaya net bir şekilde gösterdi ve sürdürülebilir alternatiflerin güçlendirilmesi gerekliliğini ortaya koydu. Bu kapsamlı anlayıştan yola çıkarak Türkiye’nin uluslararası bağlantıları güçlendirmek adına büyük stratejik projeler geliştirdiğini belirten Uraloğlu, Orta Koridor’un Çin’den Avrupa’ya uzanan ticaret akışları için güvenilir ve etkin bir alternatif sunduğunu, Kalkınma Yolu Projesi’nin ise Arap Körfezi’ni Irak üzerinden doğrudan Avrupa’ya bağlayan yeni bir lojistik altyapı oluşturmayı hedeflediğini kaydetti.

Suudi Arabistan-Türkiye demiryolu projesini bu kapsamlı lojistik vizyonun temel tamamlayıcı unsurlarından biri olarak gördüklerini ifade eden Uraloğlu, bu hattın Körfez bölgesinden Avrupa’ya giden sevkiyatlar için çoklu ve esnek seçenekler sunacağını, böylece tedarik zincirlerinin esnekliğini artırarak küresel ticaret hareketini olası kriz ve aksamalara karşı koruyacağını, özellikle demiryolu taşımacılığının daha hızlı, daha ekonomik ve daha sürdürülebilir bir lojistik yapı garanti ettiğini vurguladı.

Projenin kıtasal ve uluslararası boyutlarına dikkat çeken Uraloğlu, bu eksenin Orta Koridor ve Kalkınma Yolu ile birlikte ele alındığında, Avrupa’dan Körfez’e, Ortadoğu’dan Asya’nın derinliklerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada uluslararası ticaretin yapısını kökten etkileme potansiyeline sahip olduğunu belirtti. Uraloğlu, birbirini dışlayan değil, aksine tamamlayan entegre ve bağlantılı koridorlar aracılığıyla küresel ticaret hareketini daha güvenli ve kesintisiz hale getirmeyi amaçladıklarını ifade etti.

Türkiye’nin altyapı hazırlığına değinen Uraloğlu, Marmaray ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı gibi stratejik projeler sayesinde Asya ile Avrupa’yı doğrudan birbirine bağlayan kesintisiz bir demiryolu hattı kurmayı başardıklarını aktardı. Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden geçmesi planlanan yeni demiryolu hattı ve şu anda yapımı devam eden Halkalı-Kapıkule Yüksek Hızlı Tren projesi gibi yeni yatırımların, Türkiye’nin Avrupa kıtasıyla tam entegrasyonunu benzeri görülmemiş bir seviyeye taşıyacağını vurguladı.

Ülke genelinde 4 bin kilometreden fazla yeni demiryolu hattı inşa edildiğini ve kıtalararası koridorların kapasitesinin artırıldığını açıklayan Uraloğlu, bu adımların Türkiye’nin merkezi bir çekim merkezi ve stratejik bir kesişim noktası olma konumunu pekiştirdiğini belirtti. Uraloğlu, bölgesel bağlantının tamamlanması ve eksik hatların rehabilitasyonunun ardından, Suudi Arabistan’dan hareket eden bir yük treninin Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’daki birçok varış noktasına ve başkente doğrudan ve sorunsuz bir şekilde ulaşabileceğini ifade etti.

Entegrasyonun boyutları ve Avrupa’nın kazanımları

Ağın kapsamının genişletilmesiyle ilgili olarak Uraloğlu, projenin ilk aşamada Suudi Arabistan, Türkiye, Ürdün ve Suriye arasında şekillendiğini, ancak ikili görüşmeler ve tartışmaların gelecek dönemlerde hattın Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Umman gibi diğer Körfez ülkelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi olasılığını içerdiğini açıkladı.

Avrupa tarafı açısından jeoekonomik getirilere değinen Uraloğlu, Avrupa için en belirgin kazancın Arap Körfezi bölgesiyle daha doğrudan ve güvenli bir lojistik bağ kurulması olduğunu belirtti. Özellikle Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin; enerji, petrokimya ve çeşitli endüstriyel ürünler sektörlerinde Eski Kıta’nın en önemli stratejik ortakları arasında yer alması ve iki taraf arasındaki devasa karşılıklı yatırım hacmi nedeniyle bu hattın, karşılıklı ticari akışları daha düzenli ve daha yüksek bir kesinlikle öngörülebilir kılacağını ifade etti.

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Avrupa, son dönemde yaşanan art arda krizler nedeniyle tedarik zincirlerini kısaltmaya, daha güvenli, çeşitlendirilmiş ve bağımsız hale getirmeye ciddi şekilde odaklanmış durumda. Tam da bu noktada bu stratejik koridor, Avrupalıların lojistik seçeneklerini zenginleştiren yenilikçi bir rota olarak öne çıkıyor. Buradaki rekabet meselesi sadece mali maliyetle sınırlı olmayıp, esas olarak zaman hızı, sürekli erişim kolaylığı ve varış zamanının tam olarak öngörülebilirliği unsurlarını kapsıyor.”

Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği mülakatın sonunda Uraloğlu, lojistik maliyetler üzerindeki kesin etkilerin ve detaylı rakamların ancak hattın nihai teknik ve mühendislik yapısının belirlenmesi ve hat üzerinden geçmesi beklenen fiili taşımacılık hacimlerinin tespit edilmesinden sonra netleşeceğini açıkladı. Demiryolu taşımacılığının diğer yöntemlere kıyasla sağladığı büyük ve belirgin ölçek ekonomisi ile sınır kapılarında sunulacak prosedür ve gümrük kolaylıkları göz önüne alındığında, projenin hem bölge ülkeleri hem de Avrupa için muazzam ekonomik ve kalkınma faydaları ile geri dönüşler sağlayacağına tam anlamıyla güvendiklerini belirten Uraloğlu, hattın uzun vadede uluslararası ticaret hareketini güçlendirmeye, yatırımları teşvik etmeye ve kapsamlı bölgesel ekonomik entegrasyonu derinleştirmeye güçlü bir şekilde katkıda bulunan bir dönüm noktası olacağını ifade etti.