Şarku’l Avsat’a röportaj veren Paul Bremer, Baas’ı dağıtma ve orduyu ayrıştırma kararlarında ‘hatalı olduklarını’ itiraf etti: 'ABD’nin, çıkarları tehdit altında olduğunda BM’nin onayını alması gerektiğini düşünmüyorum'

Kissinger yaklaşımını benimseyen diplomat, Şarku’l Avsat’a savaşın sırlarını anlattı ve Irak’ın Saddam’ın gidişiyle 20 yıl sonra daha iyi durumda olduğunu belirtti

Paul Bremer’in yanında Başkan Bush, Savunma Bakanı Rumsfeld ve Genelkurmay Başkanı Richard Myers, Saddam’ın iki oğlu Kusay ile Uday’ın Musul’da öldürüldüğüne dair Beyaz Saray’da açıklama yaparken (Getty Images)
Paul Bremer’in yanında Başkan Bush, Savunma Bakanı Rumsfeld ve Genelkurmay Başkanı Richard Myers, Saddam’ın iki oğlu Kusay ile Uday’ın Musul’da öldürüldüğüne dair Beyaz Saray’da açıklama yaparken (Getty Images)
TT

Şarku’l Avsat’a röportaj veren Paul Bremer, Baas’ı dağıtma ve orduyu ayrıştırma kararlarında ‘hatalı olduklarını’ itiraf etti: 'ABD’nin, çıkarları tehdit altında olduğunda BM’nin onayını alması gerektiğini düşünmüyorum'

Paul Bremer’in yanında Başkan Bush, Savunma Bakanı Rumsfeld ve Genelkurmay Başkanı Richard Myers, Saddam’ın iki oğlu Kusay ile Uday’ın Musul’da öldürüldüğüne dair Beyaz Saray’da açıklama yaparken (Getty Images)
Paul Bremer’in yanında Başkan Bush, Savunma Bakanı Rumsfeld ve Genelkurmay Başkanı Richard Myers, Saddam’ın iki oğlu Kusay ile Uday’ın Musul’da öldürüldüğüne dair Beyaz Saray’da açıklama yaparken (Getty Images)

Büyükelçi ve ABD'nin Irak'taki sivil yöneticisi Paul Bremer ile bu röportajı yapmak üzereyken ona, Irak-ABD çifte vatandaşı bir arkadaşım kulağıma fısıldayarak, “Bu sadece bir büyükelçi değil, bir başkan. Irak’ı bir yıldan fazla yönetti” dediğini belirttim.
Kissinger ekolündeki diplomat, ABD Başkanı George Bush’un Irak savaşının ardından Irak’taki Saddam Hüseyin rejimini devirmek amacıyla 19 Mart 2003 gecesi ilan ettiği Geçici Koalisyon Yönetimi’nin başkanı sıfatıyla Beyaz Saray’da Başkan Bush’la baş başa oturdu. Bush ona şu onurlu iki vazifeyi verdi: Ekonominin çarkını işletmek ve Irak’ta yeni bir yönetim yolu oluşturmak. Diplomat, eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’dan ve ABD’deki Yale ve Harvard üniversiteleri ile Fransa’daki Siyasal Araştırmalar Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra özel sektörden öğrendiklerini de yanına alarak bu vazifeyle donanımlı bir şekilde Irak’ta gitti.  
Paul Bremer, üstünü açmaktan kaçındığı birçok sır saklıyor. 9 Nisan 2003’te Saddam rejiminin tamamen yıkılmasından sonra Irak devleti ile Baas Partisi’nin oradaki belgelerine pek değinmedi. Bana mizahi bir üslupla, 9 Mayıs 2003’te başlayıp 28 Haziran 2004’te biten görevini “başarıyla tamamladıktan” sonra ABD’li avukatlara “Irak’taki işinden elde ettiğinden daha fazlasını” ödediğini söyledi. Yayınlamam için sırlarını ifşa etmesini şaka yollu teklif etmem, Şansölye Angela Merkel döneminde ulusal güvenlik danışmanı olup şu an Münih Güvenlik Konferansı Başkanı olarak görev yapan eski BM Almanya Temsilcisi Christoph Heusgen ile komik bir anısını paylaşmak için bir fırsat doğurdu. Ben de “Bununla şöhretimiz uçacak, ama iki farklı şekilde…” dedim. Şarku’l Avsat röportajına fiili olarak başlamadan önceki bu diyaloğumuz ABD’li diplomata kahkaha attırdı.

Kendisiyle yaptığımız uzun röportajda oldukça önemli detaylar açıklayan Bremer, ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’nden bu konuda yetki alamamış olmasına rağmen savaş kararının “isabetliliği” konusunda ısrarcı oldu. Saddam liderliğindeki Baas Partisi ile savaşı, Hitler liderliğindeki Alman Nazi Partisi’nin yenilgisine yol açan savaşla karşılaştıran diplomata göre ABD’nin çıkarları, uluslararası hukuktaki yükümlülüklerinden önceliklidir. Kendisini şu meşhur iki emrini vermeye sevk eden de bu olmuş: Baas Partisi’ni dağıtmak ve Irak ordusunu ayrıştırmak. Başkan Bush Jr.’ın ekibi ile “bin yıllık Sünni iktidarını bitiren” dönemin, özellikle Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve o dönemdeki yardımcısı Paul Wolfowitz gibi mimarlarının stratejisini yansıtan yüz emir verdiği görevi kapsamında “iki hata” yaptığını itiraf ediyor. Dışişleri Bakanı Colin Powell ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice’ın Celal Talabani, Mesud Barzani, Ahmed Çelebi, İyad Allavi, Abduluzeyr el-Hakim, Muhammed Bahr el-Ulum, Gazi el-Yaver, Adnan Paçacı ve “Amerikalı imajıyla” Irak’ta hala varlığını sürdüren etkili diğer Iraklı isimlerden oluşan Irak muhalefetine açılan “Washington penceresi” ile ilişkide iki farklı rol oynadığına da dikkat çekiyor.
O zamandan bugüne Irak’ta en önemli ve en etkili tek bir isim, Bremer’i ağırlamayı veya onunla görüşmeyi reddetti, o da Ayetullah Ali es-Sistani.
İşte Şarku'l Avsat'ın Bremer ile olan röportaj metni:

-Irak’taki savaşın 20’nci yıldönümü yaklaşıyorken, o döneme dair değerlendirmeleriniz nedir?
Siz de bilirsiniz, pek çok kişi 20 yıl geriye bakmaktan bahseder, ben de baktım. Vardığım ilk nokta, Başkan Bush’un Saddam Hüseyin’i devirmek üzere harekete geçmek için verdiği isabetli karar oldu. İkinci nokta da şu: Iraklıların bugün kendilerini içinde buldukları zor duruma rağmen ve meseleye göreceli bir bakış açısından bakınca bence 20 yıl sonra Irak şu an, Saddam gittiği için daha iyi bir durumda.

-Iraklılar çok ağır bedeller ödedi, keza Amerikalılar da!
Evet, bu doğru. Ancak Iraklılar için epey faydası da oldu. Artık hükümetlerini seçebiliyorlar. ABD’de biz de artık Saddam Hüseyin’in, planladığı gibi kitle imha silahları arayışına geri dönmesi durumuyla karşı karşıya kalmıyoruz. Devrilmesinin ardından ele geçirdiğimiz belgelerden biliyoruz ki o, kitle imha silahları edinme çabalarını yinelemeyi planlıyordu.
 
“Nükleer” Irak ve İran

- Bölge şimdi daha mı iyi bir durumda? Böyle mi düşünüyorsunuz?
Aslında bölge daha iyi bir durumda. Zira Saddam iktidarda kalsaydı bölge bugün, nükleer olarak silahlanmış İran’ın karşısında duran nükleer bir Irak’la yüzleşecekti. Obama yönetimi esnasında gerçekleştiği gibi, nükleer programı durdurmak için İran’la bir anlaşmamız olmayacaktı. İranlılar, nükleer programlarına devam edecekti ve bu, bölgeyi çok daha istikrarsız bir hale getirecekti. Biz de en az iki nükleer güçle karşı karşıya kalacaktık: İran ve Irak.

4 İran 2003’te Irak’ın merkezindeki Divaniye çölünde ABD güçleri (AFP)

-Sizce bu, İran’ı nükleer silah üretmeye daha fazla teşvik etmiş olamaz mı?
Ben Irak’tayken ABD istihbarat teşkilatları İran’ın kaygılanarak programını yavaşlattığı (ama durdurmadığı) sonucuna ulaştı. Obama yönetimiyle varılan anlaşmanın, İranlılar tarafından her geçen gün baltalandığını biliyoruz. Şu an orada bir sorun çıkması yönünde gerçek bir tehdidimiz var.

BM’ye “gerek yok”

-ABD savaş için BM Güvenlik Konseyi’nin onayını alamadı. Bu yüzden savaş yasadışıydı; siz de öyle mi görüyorsunuz yoksa farklı bir görüşünüz mü var?
50 yıldır dış politikanın içindeyim. Yaygın bir kanıya göre geniş uluslararası bir desteğe sahip olmak her zaman tercih edilir. Ancak ABD’nin, çıkarları tehdit altında olduğunda BM’nin onayını alması gerektiğini düşünmüyorum.

-Ruslar şu an, Bakan Colin Powell’ın kitle imha silahları ve başka şeyler olduğunu söylemek üzere BM’ye gösterdiği şeyi kullanıyor. Orada hiçbir şey yoktu. Irak’taydınız ve hiçbir şey bulamadınız. Bunun farkında mıydınız?
Hayır, farkında değildim. Burada bazı şeyler hakkında kesin olmak önemlidir. İstihbarat, Saddam’ın ciddi bir şekilde kitle imha silahları edinmeye çalıştığını ifade etti, bunun doğru olmadığı açık. Ancak şunu da unutmayalım: Saddam’ın bu silahları geliştirmek için çalıştığından emin olan sadece Amerikan istihbarat teşkilatları değildi; Fransızlar, Almanlar, Britanyalılar ve Ruslar da buna inanıyordu. Bu ülkelerin istihbarat teşkilatlarının hepsi ABD ile anlaştı. Ben de şimdi desem: Peki, bu yanlış değil miydi? 2000 seçimlerini kazanmış olsaydı Al Gore da dahil olmak üzere herhangi bir ABD Başkanı, Amerikan halkı için 3000 Amerikalının hayatına mal olan çok büyük ve şok edici o olayın yaşandığı 11 Eylül’den sonra Amerikan istihbarat değerlendirmelerine bakar ve şöyle derdi: Saddam konusunda bir şeyler yapmamız gerek. Şimdi, hiçbir şey bulamadığımızı söylemek de doğru değil. Çok yetenekli bir araştırmacı olan Charles Duelfer, Saddam’ın planlarını, personelini ve kitle imha silahları projelerini saklı tutuğunu ve bunları yeniden başlatmaya kararlı olduğunu belirtti.

-Sayın Büyükelçi, az önce epey dikkat çekici bir şey söylediniz: Amerikan çıkarları, uluslararası hukuktan üstündür…
Hayır, söylediğim şey şu: Amerika’nın çıkarları savunmak için BM’den onay almamız gerektiğine dair bir uluslararası hukuk maddesi yok.

- Öyleyse, savaşın yasal dayanağı nedir?
ABD’deki yasal dayanak, bir başkanlık kararıydı.

-Yani savaşa karar veren akıl Başkan Bush muydu? Daha önceki görüşmelerinizde bunun sadece Saddam Hüseyin’i değil, aynı zamanda Irak’ta bin yıldır devam eden Sünni iktidarı devirmek için de yapıldığından bahsetmiştiniz. Bu sadece Irak’ta değil, tüm bölgede derin yankılar bırakacaktı.
Öncelikle; başkan, kararlar alan kişidir. Bundan sonrasına gelince, Irak’tan ayrıldıktan uzun bir süre sonra şu sonuca vardım: 90’lı yıllardaki terör saldırıları ve 11 Eylül saldırılarının ardından demokrat veya cumhuriyetçi olsun fark etmez, herhangi bir ABD Başkanı, istihbaratın Bush’a sunduğu şeyi kabul ederdi. ABD Kongresi’ni hatırlarsanız, gerek Temsilciler Meclisi’nde gerek Senato’da siyasilerin çoğunluğunun ilginç bir şekilde büyük bir farkla Irak’a karşı bir saldırı başlatmayı onayladıklarını görürsünüz.  

-O zaman bu, tek bir adamın kararı değildi.
Hayır, hayır.

12 Nisan 2003’te, ABD güçlerinin işgal ettiği Bağdat’taki bir hastanede iki çocuğunu bulamayan Iraklı bir kadının arkasında duran iki deniz piyadesi (AFP)

-ABD, bunun yapılması gereken bir iş olduğu sonucuna vardı.
Aynen. Bush bu kararı alırken ülke genelinde siyasi bir görüş birliği olduğunu söylemek adil olur kanısındayım.

-Yanlışsam düzeltin… Gerçekçi politikaya inanmanız bakımından, Kissinger yaklaşımını benimsemiş bir diplomat olarak ABD’deki yeni muhafazakârlara ait bir planı nasıl uygulayabilirsiniz… Böyle bir şey nasıl olur?
Ben yeni veya eski muhafazakârların ya da herhangi bir tarafın planını uygulamadım. Ben ABD Başkanı’nın talimatıyla bir plan uyguladım. Başkan bana dedi ki: İki vazifen var: biri, ekonomi çarkını Irak halkı yararına yeniden işletmeye çalışmak, ikincisi de temsili bir yönetim yolunu benimsemek üzere Iraklılara yardımcı olmak. Bu iki emir bana Başkan’dan geldi, ben de uyguladım.

Başkan ve ben

-Bu sadece bir duyuru muydu?
Hayır, sadece bir duyuru değildi. Başkan beni, Oval Ofis’teki küçük yemek odasında baş başa öğle yemeğine davet etti. Yalnızca o ve ben vardık; görüşmeleri not alan yok, bizden başka kimse yok…

-Ama biliyorsunuz ki Başkan, “Büyük Ortadoğu Projesi” ve Irak işgaliyle bağlantılı başka meseleler hakkında çok şey söylüyordu. Ayrıca, bunun sadece Irak’ta değil, bölgede on yıllar sürecek yankıları olacağını da açıkça söyledi. 20 yıl sonra, haklılığı ispatlandı.
Evet, doğru. Başkan’ın bu kararı hafife aldığını sanmıyorum. Bence bunun yankıları olacağının farkındaydı. Ama ben de hedefini anladım; hedefi Iraklıların ülkelerini ekonomik ve siyasi olarak geri almalarına yardım etmekti.

-Saddam’ın devrilmesinden kısa bir süre sonra, işgalin ardından Irak valisi olarak atanan ABD’li General Jay Garner’ın yerini aldınız. Bu nasıl oldu? Niçin ayrılmaya karar verdi?
General Garner’a epey saygım var ve bence, çok zorlu şartlar altında oldukça iyi bir iş çıkardı. Bildiğim kadarıyla adım, bir şekilde Savunma Bakanı Rumsfeld’in önüne sürülmüş.

-Siz nasıl olduğunu bilmiyor musunuz?
Masasında benim de adım olduğunu bilmiyordum. Elinde başka kişilere ait 12 veya 14 isimden oluşan bir liste vardı. Nasıl bir seçim sürecinden geçtiğini bilmiyorum. Öyle ya da böyle, nihayetinde beni Başkan’a tavsiye etmiş.

-Irak’ta Bir Yılım adlı kitabınızda bundan bahsetmişsinizdir belki; Garner, işgalden sonraki 90 gün içinde bir seçim düzenlemek istedi. Kulağa pek gerçekçi gelmiyordu. Size gerçekçi geldi mi?
Hayır, hayır. Ülkeden ayrılmadan önce Başkan, Ulusal Güvenlik Konseyi, Başkan Yardımcısı, Savunma ve Dışişleri bakanları ile görüşmeler yaptım. Başkan’ın yanı sıra Savunma Bakanı Rumsfeld ve Dışişleri Bakanı Colin Powell dahil diğerlerinden gelen tek açık mesaj, yeterli zamanımızın olacağıydı. Bana sorulduğunda şöyle dedim: Bence de bu en az bir yıl, belki iki yıl alacak. Uzun bir zaman gerektirecek, sabırlı olmalıyız. Radyoda Garner’ı herkese, 10 gün içerisinde bir hükümet atayacağını söylerken duydum. Kitabımda şunu yazdım: “O an neredeyse otoyoldan sapıyordum.” Çok şaşırmıştım…

-Irak’a gönderilme süreciniz hızlandırıldı. Ayrılmadan önce aldığınız en iyi tavsiye neydi?
İnsanların bana verdiği en iyi tavsiye, Irak halkı için mümkün olduğunca hızlı bazı ekonomik faydalar sağlamaya çalışmam oldu. Saddam, Irak ekonomisini gerçekten yıkıp geçmişti. Tek bir örnek vereyim: Bağdat’a geldiğimde ülke genelinde sadece 300 MV elektrik üretiyorduk; sizin de bildiğiniz üzere bu miktar, küçük bir köye bile yetmez.

İspanya’dan Angola’ya

- Evet, ülke kuşatma altındaydı. En azından bunun bir gecede gerçekleşmediği söylenebilir mi?
Hayır. “Gıda karşılığında petrol” programındaki yolsuzluğu çok geçmeden öğrenmemize rağmen, ülke BM’nin uyguladığı yaptırımlardan dolayı daha önce bir şekilde zarar gördü. Saddam iktidara geldiğinde Irak’ta kişi başına düşen milli gelir İspanya’dakinden daha yüksekti. Dünya Bankası bize, 2002’de Irak’ın GSYİH’sinin Angola’nınkinden daha düşük bir seviyeye gerilediğini bildirdi. Sorunuza cevap olarak, aldığım ikinci tavsiye de mümkün olan yönetim şekli veya nasıl bir hükümet istediklerine dair geniş bir yelpazede Iraklılarla görüşme sağlamaya çalışmaktı.

-Tabii o dönemde Amerika tarafından kimlerle buluştuğunuzu belirtmiştiniz. Burada, ABD’de bulunan Iraklı muhaliflerden biriyle görüştünüz mü?
Hayır, herhangi biriyle görüştüğümü hatırlamıyorum. Belki bir ya da iki kişiyle görüşmüşümdür…

-Kenan Mekkiye’yi tanıyor musunuz? ABD’nin seçim düzenleyip demokratik bir yapı seçmek yerine Geçici Koalisyon Yönetimi oluşturmasını eleştiriyordu…
Evet, Mekkiye’ye büyük saygım var. Bir alternatif olduğuna inanan insanlar bana bundan bahsedemedi. 1975 yılından beri Irak’ta bir nüfus sayımı yapılmadı, seçim bölgeleri için bir sınır da yoktu, yasama ve yürütme erkleri arasında fiili bir ayrım da. Tam bir diktatörlük söz konusuydu. Irak’ta hızlı bir şekilde seçim yapmanın bir yolu yoktu.

-O zaman, General Garner’ın bu konuda yanıldığı söylenebilir…
Sanırım Garner, yanlış anladı. Washington’ın düşünme biçiminden haberdar edilmedi.

Baas ve Naziler

-Irak’a gidip uzun bir emir ve kararname listesi çıkardınız. Bunlardan ikisi geniş kapsamlı sonuçlar doğurdu. Biri Baas Parti’sini dağıtmak, diğeri Irak ordusunu ayrıştırmak olan bu iki karar, belirli bir plana göre mi alındı? Bunu niçin yaptınız? Bu iki karar, ülkeyi oldukça kötü bir duruma soktu.
Doğrusu, bu iki karardan herhangi birinin Irak’ı mutlak anlamda kötü bir duruma soktuğunu düşünmüyorum. Bana göre ikisi de isabetli kararlardı. Nereden geldiklerine gelince. 2002 yılı başında, yani işgalden bir buçuk yıl önce Dışişleri Bakanlığı, Arapça konuşan ve 1980 yılında ABD’nin Bağdat’taki büyükelçiliğinde çalışmış olan Amerikalı diplomat Ryan Crocker öncülüğünde Washington’da hazırlanan bir araştırmayı yayınladı. Büyükelçi Crocker, “Irak’ın Geleceği” başlıklı bir çalışmaya öncülük etti. Bir yıl süren bu çalışma boyunca kendisi ve Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve istihbarat teşkilatındaki çalışma arkadaşları, çoğu sürgünde olan yüzlerce, belki de binlerce Iraklıyla bir araya gelerek Irak’ın geleceğinin nasıl olması gerektiği hakkında konuştu. Çalışma şu iki neticeyi sonuç verdi: Saddam’dan sonra Irak’ta Baas Partisi’ne yer olamaz. Niçin? Çünkü Baas Partisi, halkı kontrol etmek ve korkutmak için Saddam’ın elinde siyasi bir araç olarak rol oynadı.  Arap dünyasındaki Baas partileri, sizin de iyi bildiğiniz gibi Nazi Partisi’ne benzer şekilde kuruldu. Bununla birlikte Saddam, Hitler iktidarının 3 katı kadar bir süre hüküm sürdü. Bu nedenle netice, Saddam sonrası Irak’ta Baas Partisi’ne yer olmadığı yönündeydi. Irak için yola çıkmamdan tam olarak bir gün önce Rumsfeld yönetimindeki Pentagon’da üçüncü adam olan (Politikadan Sorumlu Savunma Bakanlığı Müsteşarı) Dow Faith’ten bir emir taslağı teslim aldım. Bu, Baas Partisi’nin tasfiyesine yönelik bir belge taslağıydı ve Dışişleri Bakanlığı’nın onayladığı çalışmanın sonucuyla tamamen uyumluydu. Faith bana belgeyi vererek, “Bu emri yarın çıkarmayı düşünüyoruz” dedi. Pazar günüydü; şu cevabı verdim: “Peki, biraz bekleyin. Garner’ın Irak’taki (İmar ve İnsani Yardım Ofisi’nden) bazı çalışanlarıyla konuşmak istiyorum.” Daha sonra ABD’nin, 1945 yılında II. Dünya Savaşı sonunda Almanya’da işgal gücü olarak aldığı kararlardan hareketle oluşturulan Baas Partisi’ne ilişkin emri verdim. Nazi Partisi’ni tasfiye etmek için çok geniş bir programları vardı ve Nazi Partisi ile herhangi bir bağlantısı olan hiç kimsenin tepeden tırnağa hiçbir rol oynamasına izin verilmemişti. Buna karşılık ABD hükümetinin formüle ettiği Baas’ı tasfiye planı, parti liderlerinin yalnızca yüzde 1’ini hedef aldı.
Ancak bu noktada, kapsamı oldukça dar bir emri uygulama sorumluluğunu Iraklı siyasetçilere yüklemekle hata ettim. Çünkü sonrasında uygulama alanını genişletmeye ve öğretmenlere varana kadar mümkün olduğu kadar çok Baasçıyı işlerinden uzaklaştırmaya çalışan Iraklılar arasında farklı taraflar arasındaki bir çekişmenin aracına dönüştü. Yapmam gereken şey (…) 5 Iraklı hâkimden oluşan bir heyet seçip onlara şunu söylemekti: Baas Partisi’nin tasfiyesine siz nezaret edeceksiniz. Ama ben bu işi siyasetçilere devretmekle hata yaptım. Onların yüzlerce, hatta binlerce öğretmeni işten çıkardıklarını duyduğumda Milli Eğitim Bakanı yanıma geldi. Bu sebeple kararnameyi yenilemek zorunda kaldım. İşte bu yüzden hataydı.

-Irak ordusunu dağıtmak. Bu konuda da bir hata yaptınız…
Evet ve hayır. Size daha önce bahsettiğim “Irak’ın Geleceği” adlı çalışma, Irak’ın askerî gücünü inceledi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan modern Irak ordusu, Baasçılar ve Saddam Hüseyin iktidara gelene değil takdire şayan ve sorumlu bir rol oynadı. Ama bundan sonra Irak ordusu, Irak halkı üzerinde zorlayıcı kontrol için temel bir araç haline geldi. Özünde Iraklılar arasındaki tartışmaları içeren “Irak’ın Geleceği” çalışması, yine aynı şeyi söylüyordu: Saddam sonrası Irak’ta bu orduya yer yok. 9 Nisan 2003’te Bağdat düştüğünde Pentagon, Amerikalı generaller ve General John Abizaid, Irak’ta Irak ordusunun, silahlarıyla konuşlandırılmış tek bir taburu olmadığını söyledi. Ordu personelleri evlerine gitti. Irak ordusu, Amerikan ordusu kadar büyüktü ve yaklaşık 700 bin personelden oluşuyordu. Ordunun subay birliklerinin çekirdeği büyük oranda Sünnilerden oluşurken acemilerse çoğunlukla Şii idi. Bu ordu, 1988’de Halepçe kasabasına yönelik kitle imha silahları kullanımı da dahil olmak üzere, BM’nin 80’li yıllarda Kürtlere karşı bir imha savaşı olarak değerlendirdiği operasyona karıştı. Saddam Hüseyin, I. Körfez Savaşı’ndan sonra güneydeki Şii ayaklanmasını bastırmak için de aynı orduyu, özellikle de Cumhuriyet Muhafızları tugaylarını kullandı. Hata neredeydi, diye sorarsanız, “ayrıştırmayı” tercih etmekti, derim. Soru şuydu: Orduyu çağırmalı mıyız? Bazı Amerikalı subaylar, orduyu çağırma ihtimalinden bahsetti. Kürtler bunu duyunca, iki Kürt lider Barzani ile Talabani bana, “Irak ordusunu çağırırsanız Irak’tan ayrılırız” dedi. Bu bir iç savaşı ateşleyecekti. Ayetullah es-Sistani’nin talimatıyla kurulan koalisyonla işbirliği içinde olan Şiiler de bu söylentiyi duydu. Şeyh Abdülaziz el-Hakim bana, “O orduyu geri getirirseniz sizinle işbirliği yapmayacağız” dedi.  

Demokrasi mi yoksa bir iç savaş mı?

-Sayın Büyükelçi, siz demokratik bir Irak inşa etmek istediniz…
Doğru.

-Bunun yerine, sizin yönetiminizde ülkeyi bir iç savaşa sürüklediniz. Anlattığınız hataların ne boyutta olduğunu bilemem, ama olan bu.  
Hayır, bir iç savaş değil; olan şey El-Kaide’nin ortaya çıkışıydı. Hakikatin bu olduğunu biliyoruz, zira Zerkavi, Bin Ladin’e gönderdiği bir mektupta bunu yazmıştı. El-Kaide’nin hedefi, Şiiler ile Sünniler arasında bir savaşın fitilini ateşlemekti. Bu, çok açık. Zerkavi’nin mesajından haberdar olmanız gerekir. Ben ve Koalisyon henüz oradayken gerçekleştirdikleri korkunç saldırıların sebebini bu yolla anlattı. Önce BM konutuna karşı yapılan ve Sergio de Mello’nun ölümüne sebep olan saldırıdan sonra, 30 Ağustos 2003’te Necef’te bir camiye büyük bir saldırı düzenlendi ve bu saldırıda yüzlerce Şii öldü. Yani, El-Kaide’nin amacı bir savaş çıkarmaktı. Siz de demokrasileri yok diyorsunuz; bu doğru değil. Seçimler yaptılar ve bu, Bağdat’ın kurtarılmasından bir veya bir buçuk yıl sonra türünün ilk örneğiydi. Ocak 2005’in başlarında Iraklılar, 5 ulusal seçim ve bir anayasa referandumu olmak üzere 6 seçim düzenledi. Ayrıca, bizim ayrılışımızdan bu yana 6 kez barışçıl iktidar devrine tanık oldular. Hiçbir Arap ülkesi, böyle bir şeyi başardığını söyleyemez.

ABD’nin Irak modeli

-Rusya, BM’de bunu kullanıyor. Oraya gittiğimde şu soruyu sorduklarını görüyorum: Colin Powell’ın buraya getirdiği şeyi hatırlıyor musunuz? ABD’nin Baas Partisi’ni dağıtma planı hatırınızda mı? Biz de Nazileri dağıtıyoruz. Bunun ABD’nin dünyanın farklı noktalarındaki stratejileri veya politikaları üzerindeki etkisini nasıl görüyorsunuz?
Bu durumdaki herhangi bir başkan, ki Başkan Bush’un böyle bir durumda olduğundan emin olduğumu söyleyebilirim, karşı karşıya kaldığı herhangi bir kararı düşünmek zorundaydı. Soru, bunun ABD’nin diğer çıkarları üzerindeki etkisi çerçevesinde Saddam’la ne yapılması gerektiğiydi. Eminim Bush da bunu yaptı. Karar verdi ve bence kararı isabetliydi; Saddam’ın kendi yolunda gitmesine izin veremezdik. Bu yüzden Saddam’dan kurtulmak için Irak’ı işgal etmek gibi zor bir karar aldı ve bence başarılı da oldu. ABD politikasının Bangladeş ve Ukrayna’da olup bitenler üzerindeki etkisine gelince… bu ayrı bir konu olabilir.

-Hayır, başkanlar da dahil olmak üzere bazı Amerikalıların daha sonra Irak savaşının bir felaket olduğunu söylemesinin nedeni bu.
Pardon, bunu kim söyledi?

-Hepsi. Bu savaşın bir felaket olduğunu söyleyenleri işitmediniz mi?
Evet, ben de diyorum ki onlar yanılıyor. Size daha önce siyasi ve ekonomik olarak gerçekleştirdiğimiz başarı hakkında söylediklerimin arkasındayım.

-O zaman size göre Irak bugün daha iyi bir durumda, öyle mi?
Kesinlikle. Irak nereden bakarsanız bakın bugün daha iyi bir durumda… Arap Baharı, Tunus’ta başladı; Tunus nereye gitti? Bugünkü Tunus’a bakın…

-Hiçbir şey yok.
Ama Iraklılar, DEAŞ’ın varlığına ve yüzleştikleri onca soruna rağmen üst üste 6 kez hükümetlerini seçtiler.

-Arap Baharına karşı iyi duygular beslemiyorsunuz sanki?
Üzgünüm, ama başarılı olamadı. Irak ise bugün yolsuzluk yüzünden çok sıkıntı çekiyor. Hiç şüphe yok.

-Yeni Irak modelini Lübnan modeline örnek alarak mı ortaya koydunuz?
Hayır.

-Irak, Saddam’ın liderliğinde laik bir ülkeydi. Sizse Sünnilerin bin yıl ülkeye hükmettiğini söylüyorsunuz. Sonra Irak’ı Arap komşularından çekip alarak İran’ın kucağına attınız…
Sadece orada bulunduğum dönem hakkında emin olarak konuşabilirim. İranlılar hiçbir şekilde orada varlık göstermiyordu.

-En azından el-Hekîm ve Iraklı diğer muhalif isimler orada ikamet ediyordu.
Bazıları Suriye’de yaşıyordu, bazıları Londra’da, kimi Almanya’da kimi de Fransa’da idi. Abdülmehdi Fransa’daydı. (…) çalıştığımız bir model yok. Biz önemli olduğunu düşündüğümüz şeyi yaptık: Irak’ta kurulmakta olan yapı, temsili bir hükümetin varlığını teşvik etmeliydi. Ve anayasa oluşturma meselesinde iş yeniden Iraklılara düşüyordu, bunu fiilen başardılar da; bizim herhangi bir yönlendirmemiz olmadan federal bir sistem kurdular.

-Neden birçok yerde Irak’ı bin yıldır Sünniler yönetirken şimdi buna bir son verdiniz diye övünüyordunuz?
Doğru, bu sadece gerçeğe dair bir açıklamaydı, fazlası değil.

Suriye Baası

- Suriye Baas hükümetinin, Irak’taki koalisyon güçlerine karşı mücadelede sözde Irak direnişini desteklediği çok açıktı. Irak’taki yönetiminiz sırasında da böyleydi. Bu duruma karşı nasıl bir tutum benimsediniz? Suriye hükümetiyle konuşmaya çalıştınız mı yoksa bunu engellemek için bir şeyler mi yaptınız?
Amerikalı yetkililerle Suriyeliler arasında yapılan belirgin bir tartışmadan haberdar değil. Ama Irak’taki koalisyon güçlerinin Suriye desteğinden yana endişeli olduklarını çok iyi biliyorum. Özellikle de Suriye tarafından desteklenen ve bazen başta Libya olmak üzere Kuzey Afrika’da konuşlandırılan ve Suriye’de eğitilip sonra el-Kaim’deki sınır kapısından sızan kişilerden yana…

-Bu durum karşısında bir şeyler yapmanız gerekmez miydi?
Elimden gelen her şeyi yaptım.

-Bunda İran’ın da rolü var mıydı?
Ben orada bulunduğum süre boyunca İranlıların bu konu herhangi bir parmağı olduğuna dair bir delil yoktu.

İranlılar korktu

-Daha sonra keşfettiğimiz bile denemez, El Kaide örgütünün bazı üyelerini İran’da barındırdıkları bugünlerde haber platformlarında yayınlanır oldu.
Bu, o zamanlar sahip olduğumuz bilgiler dahilinde değildi. En önemlisi, Zerkavi’nin Ocak 2004’te araya girebildiğimiz konuşmasıydı; bu belliydi, ama o, İranlı değil Ürdünlüydü.

-Daha önce terörle mücadelede görev aldınız, bu yüzden tüm tehlikelerin tamamen farkındaydınız.
Evet, ben Reagan yönetiminde terörle mücadeleden sorumluyken İran, 1983’te Beyrut’ta Hizbullah’ın gerçekleştirdiği bombalı saldırı sebebiyle terör devleti ilan edilmişti. Yani, terör devleti olduğu konusunda en ufak bir şüphe yoktu. Yine de İran, dikkat çekmemeye çalışıyordu. Halbuki önceleri ben onlara Persler demeyi tercih ediyordum, çünkü kendilerini öyle görüyorlardı ve daima İndus Nehri’nden Akdeniz’e uzanan kadim Pers İmparatorluğu açısından düşünüyorlardı. Burası Pers İmparatorluğu ve Irak’taki boş alanın iki katını işgal edebilir… Onlara henüz Irak’ı vermiyorum, Irak hala ayakta. Ama şurası kesin ki Lübnan’a gidip bunu yaptılar, Suriye onlar için hala biraz daha zor. Bununla birlikte İran’da muhakkak sorunlar var, ancak 2003 sonbaharında Tahran’daki insanların bakış açısıyla düşünürseniz doğu sınırlarında bir Amerikan ordusu, batı sınırlarında da bir ordu vardı. 2003’te görünüşe bakılırsa istihbarat teşkilatları, basında okuduklarına göre, İran’ın aktif nükleer programını durdurduğu sonucuna vardı.  

-Afganistan’da olduğu gibi Irak’ta da durum kötüleşirken İranlıları, sınırlarındaki iki azılı düşmandan uzaklaştırdınız. Amerikalılar harika bir şey yaptı, ama yine de onlarla konuşmanız gerekiyordu… İranlılarla görüştünüz mü?
Hayır, kendisiyle konuşacağım bir İranlı yoktu.

Sistani ile ihtilaf

-Onlarla konuşmaya ihtiyaç da duymadınız?
Kendisiyle konuşmak istediğim tek İranlı Sistani idi. Ancak o bunu kabul etmedi. Sorun yok; durumu anlayışla karşıladım ve ısrar etmedim. Bunu fiili olarak talep etmedim bile. Oradayken Sistani ile çok iyi bir bağlantım vardı.

-Kim üzerinden?
Birkaç aracı. Meselenin üzerine eğildim ve 13 ay boyunca Sistani ile dolaylı yoldan 48 görüşme fırsatı buldum.

-Bu görüşmeler sözlü müydü yoksa yazılı mı?
Genellikle sözlüydü, bazen de yazılı.

-Öyleyse ondan mektuplarınız var?
Onun benden gönderilen mektupları var (Gülüyor).

-Ama sizde de ondan gönderilmiş mektuplarınız var?
Mektuplar var, ama o yazıp göndermiyordu. Bu, onun mevki ve seviyesindeki bir insan yapamayacağı bir şey. Yine de konuya bütüncül olarak bakarsam onun bu meselede faydalı ve etkin bir rol oynadığını söyleyebilirim bence. O, seçimlerin düzenlenmesinden ve hükümetlerini seçmeleri için Iraklılara fırsat verilmesinden yanaydı. Bu, onun yerleşik inancıydı ve doğal olarak benim de görevim buydu.

-Onunla aranızda gerginliğin hüküm sürdüğü dönemler de oldu, değil mi?
Doğru, Irak’ta ve genel olarak bölgedeki önemini göz önüne alarak, yapmaya çalıştığımız şeyin, kendi hükümetlerini seçebilmeleri için Iraklılarla siyasi bir süreç inşa etmek olduğunu anladığından emin olmak istedim. Sorun da burada yatıyor: Şöyle ki BM Özel Elçisi Sergio de Mello Irak’a gelişinden kısa bir süre sonra, Haziran 2003 başlarında Sistani ile görüşmeye istedi ve benden bir görüşme talep etti. İki görüşme yaptık; biri benim ofisimde, diğeri de onun ofisinde. Sonra da Sistani ile görüşmek için Necef’e gitti. Daha sonra Sistani’den aktaran birinden duyduğuma göre De Mello, Sistani’ye ABD’liler 1945’te müttefik güçlerin komutanı Douglas MacArthur aracılığıyla Japonya’da benimsediklerine benzer bir şekilde siyasi bir yapı kurmak için anayasa hazırlayacaklar demiş, bu asla doğru değil.
Bu yüzden Sistani ile görüşmelerin çoğu, benim açımdan onu görüşmelerimiz hakkında bilgilendirmeye yönelikti. Eminim ki Irak hükümetinde yapmak istediklerimize ilişkin görüşmelerimiz hakkında onu bilgilendiren başkaları da vardı. Ben de bir anayasa hazırlığına dair bir niyetimiz olmadığını ona açıklamaya çalışıyordum. Bir diğer mesele de onun hemen seçim yapılması konusundaki isteğiydi ki yukarıda belirttiğim nedenlerden dolayı bu mümkün değildi. BM de bunun mümkün olmadığını düşünüyordu. De Mello da bunu anladı. Bu yüzden Sistani ile görüşmelerin muhtevası aşağı yukarı, siyasi olarak başarmaya çalıştığımız şeyin, yani bizim değil Iraklıların hazırladığı bir anayasanın ve seçimlerin yapılmasına dair büyük resmi anlamasını sağlamak ve bunu başarmanın zorluğunu anlatmakla ilgiliydi. Sonunda olayı iyice anladı, Ayetullah Sistani’nin seçimleri hemen yapamayacağımızı anladığı Ocak 2004’te netleşene kadar 6-7 ay geçti. Bir anayasa gerekliydi, takip ettiğimiz sıra da buydu. Anayasa Ocak ve Şubat 2004’te hazırlandı ve ilk seçimler 2005’te yapıldı.

-Sonunda tebrikini aldınız mı?
Onun tebrikinin peşinde değildim. Her şeyden önce onu durumdan sürekli olarak haberdar etmeye çalışıyordum ve bence hedefimizin ne olduğunu anladı. Hakkında temasa geçtiğimiz başka meseleler de vardı, ama temasların temel hedefi buydu. Onun rolünün faydalı ve yardımcı olduğunu düşünüyorum.

Saddam’ın yakalanması

-Saddam yakalandığında nasıl görünüyordu ve nasıl yerin altındaydı?
Sorun şuydu ki iki oğlu Temmuz 2003’te Musul’da güçlerimize saldırdığında ve öldürüldüklerinde bunu duyurmamız gerekiyordu, ama Iraklıların bize inanıp inanmayacaklarından emin değildik. Bu yüzden ordu, Rumsfeld ve ekibi, iki cesedi görmek ve onların gerçekten Saddam’ın oğulları olup olmadığından emin olmak için bir grup patolog ve doktoru bir araya getirdi. Çünkü Cenevre Sözleşmesi’ne göre ölü askerlerin fotoğraflarının gösterilmemesi gerekiyor ki bu, Rusya’nın Ukrayna’da sürekli yaptığı bir şey. Bu doğal olarak ilginç bir şeydi, zira Irak’ta 15 saattir ortalıkta iki oğlu bizim öldürdüğümüze dair söylentiler dolaşıyordu ve kimse gerçeği bilmiyordu, ta ki otopsi yapan Iraklı adli tıp doktorları bunu doğruladı. O zaman Bağdat, Basra, Musul ve Kerkük’te kutlama ateşleri açıldı; bu temmuzda yaşandı. Aynı ikilemle Saddam meselesinde de yüzleştik. Vardığımız karar, bir grup Iraklının onu Bağdat Havalimanı’nda karşılamasına izin vermek gerektiği yönündeydi. Bu nedenle Yönetim Konseyi üyelerine, onunla görüşmek ve gelmek isteyen herhangi birine eşlik etmek için davet gönderildi. Sonunda 4 kişi vardı: Adnan Paçacı, Ahmed Çelebi, Muvaffak er-Rebii, Adil Abdülmehdi. Saddam oradaydı ve onu sesinden ve diğer tüm özelliklerinden hemen tanıdılar. Hiç şüphe yoktu. O dönemde Yönetim Konseyi Başkanı olan Paçacı’nın duyuru sırasında hazır bulunmasının önemli olduğunu hissettim. Ve böylece duyuruldu.

-Saddam’ı daha önce gördünüz mü? Onunla konuştunuz mu?
Hayır, hiçbir şey söylemedim. En ufak bir fikri yoktu, ben kapıda duruyordum.

-Öncesinde?
Hayır, onunla hiç konuşmadım.

-Ona soru sormak için merak duymadınız mı? Size yardımcı olacak birçok sırra sahipti.
(Gülüyor) Sanmıyorum. Belki ona (şaka yollu) nükleer silahların yerini sorardım (gülüyor).

-Ahmed Çelebi ve İyad Allavi ile iyi ilişkileriniz oldu mu?
Evet, o ikisiyle çok konuşuyordum. Keza Talabani, Barzani, elbette Muvaffak er-Rebii, Abdülaziz el-Hakim ve “Basra Aslanı” romanının yazarı Ziya Cubeyli ile de. Bu isimlerle çok zaman geçirdim.

“Adn Cenneti”!

-Irak’ta karşılaştığınız en garip şey nedir?
Yok, hayır. Bu soruyu cevaplamak çok zor. Garip diyemem ama en ilgi çekici şeylerden biri Irak’ın Bataklıklarını (Ahvar) gezmek ve sazdan yaptıkları evleri görmekti. Bence şu an yok. Beni üzen, Saddam’ın Ahvar Araplarına karşı yürüttüğü kampanya kapsamında suların akışını başka yöne çevirerek onların hayatını tehlikeye attığını bilmektir. Bence bölge kayboldu ve çok değişti; bu çok garipti. Bir keresinde Dicle ile Fırat nehirlerinin birleştiği yerde bir helikopterle uçarken pilot bana, “Aşağıda, iki nehrin birleştiği noktadaki palmiye ağacını görüyor musunuz? İşte burası Adn Cenneti!” dedi.

-O halde, başarılarınızla gurur duyuyorsunuz…
İyi hissediyorum.



Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
TT

Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos, Sudan’daki sahadaki karmaşık tabloya rağmen Washington’ın gerilimi düşürme sürecinin başarı şansına hâlâ inandığını belirterek, yıllardır süren çatışmada “askeri bir çözüm olmadığını” söyledi. Boulos, çatışan taraflara yönelik dış mali ve askeri desteğin durdurulmasının önemini vurguladı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a verdiği özel demeçte Sudan’daki gelişmelerin yanı sıra bölgesel dosyalar ve Etiyopya’nın Hedasi (Rönesans) Barajı anlaşmazlığına da değinerek, “Gerilimin azaltılması ve kalıcı bir çözüme ulaşılması için uygulanabilir bir yol var. Bu süreç, tarafların kendilerine sunulan insani ateşkesi ön koşulsuz kabul etmesiyle başlıyor” dedi.

Sudan’daki tüm tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini ifade eden Boulos, “Düşmanlıkların sona erdirilmesi, insani yardımların tam, güvenli ve engelsiz şekilde ulaştırılması gerekiyor. İnsani yardımlar konusunda hiçbir ön koşul veya siyasallaştırma olmamalı” diye konuştu.

Gerçek bir ateşkes ilerlemesinin neden geciktiğine ilişkin soruya ise Boulos, “Sorumluluk Hem Hızlı Destek Kuvvetleri’nin hem de Sudan ordusunun omuzlarında. Tarafların insani ateşkese ulaşması ve buna bağlı kalması, vahşetin sona ermesi ve Sudan halkının yaşadığı büyük acıların hafifletilmesi için gerekli” yanıtını verdi.

Boulos, Suudi Arabistan, Mısır, ABD ve BAE’den oluşan dörtlü grubun müzakere edilmiş bir çözüm ve uygulanabilir bir siyasi yol konusunda hemfikir olduğunu belirterek, “Herkes Sudan’daki bu vahşetin sona ermesini ve istikrarın sağlanmasını istiyor. Çünkü sürdürülebilir bir askeri çözüm yok” ifadelerini kullandı.

dscfdebfd
Boulos’un, geçtiğimiz Nisan ayının ortasında Berlin’de Sudan’daki insani krizi ele almak üzere düzenlenen konferansa katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD’li yetkili ayrıca, çatışan taraflara sağlanan dış mali ve askeri desteğin kesilmesinin önemini yineleyerek, “Hem Hızlı Destek Kuvvetleri hem de Sudan ordusu çatışmaları durdurmalı, insani yardımların ülkenin tüm bölgelerine engelsiz ulaşmasına izin vermeli, sivilleri korumalı ve kapsayıcı bir diyaloga dayalı kalıcı müzakere edilmiş barış için adım atmalı” dedi.

Hedasi Barajı

Boulos, 20 Nisan’da Kahire’ye giderek Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü. Görüşmede Etiyopya’nın Hedasi Barajı krizi de ele alındı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başkan Trump’ın Ocak 2026’da ABD’nin Mısır ile Etiyopya arasında Hedasi Barajı konusunda “sorumlu ve nihai bir çözüme ulaşılması” için yeniden arabuluculuğa hazır olduğunu dile getirdiğini söyledi.

ervfrbvf
Mısır Cumhurbaşkanı’nın, geçtiğimiz 20 Nisan’da Trump’ın kıdemli danışmanı ile gerçekleştirdiği görüşme sırasında (Boulos’un X hesabı üzerinden)

ABD’nin Nil Nehri konusunda tüm tarafların ihtiyaçlarını dikkate alan diplomatik bir çözümü desteklediğini belirten Boulos, “Kapsamlı bir anlaşmaya ulaşmanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Bunun müzakere edilmesi ve sonuçlandırılması için destek vermeye hazırız” dedi.

Mısır, 2024 yılında Etiyopya ile yıllardır süren Hedasi Barajı müzakerelerini, Kahire’nin açıklamasına göre “Etiyopya tarafında siyasi irade eksikliği” nedeniyle durdurmuştu. Addis Ababa ise barajın “kalkınma amacı taşıdığını ve aşağı kıyıdaş ülkelere zarar vermeyi hedeflemediğini” savunuyor.

Doğu Kongo krizi

Sudan ve Etiyopya dosyalarının yanı sıra üçüncü yılına giren Doğu Kongo’daki gerilim de gündemde yer aldı. Washington bölgede tansiyonu düşürmek için önemli bir rol oynuyor.

Boulos, “Şiddetli çatışmayı sona erdirme imkânı var” diyerek, Trump’ın Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Ruanda arasında “tarihi bir barış anlaşması” imzalandığını açıkladığını hatırlattı.

“Bu anlaşma, 30 yıldır süren inanılmaz derecede şiddetli çatışmayı sona erdirecek bir barış yolu sunuyor. Hiçbir şey kolay değil” diyen Boulos, Katar’ın ABD ve diğer taraflarla birlikte çatışmanın sona erdirilmesinde oynadığı role teşekkür ettiklerini ifade etti.

Afrika Birliği, Togo ve İsviçre’nin de müzakereleri destekleme konusunda önemli roller üstlendiğini belirten Boulos, ABD’nin Doğu Kongo’daki devam eden şiddetten büyük endişe duyduğunu ve bölgesel ortaklarla ateşkesi güçlendirmek için yakın çalıştığını söyledi.

Boulos, “Ruanda’nın M23 hareketine verdiği desteği sona erdirmesi ve Washington anlaşmaları uyarınca Doğu Kongo’dan çekilmesi gerekiyor” dedi.

Diplomatik çabaların sürdüğünü belirten ABD’li yetkili, “Tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlamak için elimizdeki tüm araçları kullanmayı sürdüreceğiz. Devam eden diplomatik görüşmelere ilişkin başka yorumumuz yok” ifadelerini kullandı.

İran savaşı

Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Boulos, İran’a yönelik sert eleştirilerde bulunarak Washington’ın tutumunda geri adım olmadığını, özellikle de İran’ın nükleer silah edinmesine karşı olduklarını vurguladı.

Boulos, “İran, dünyada devlet düzeyinde terörizmin bir numaralı destekçisidir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Taliban, El Kaide ve diğer terör ağlarını destekliyor” dedi.

İran Devrim Muhafızları’nın ABD ve Avrupa Birliği dâhil birçok ülke tarafından yabancı terör örgütü olarak sınıflandırıldığını belirten Boulos, İran rejimindeki bazı isimlerin de terörist olarak tanımlandığını söyledi.

ABD’nin Tahran konusundaki pozisyonunun değişmediğini ifade eden Boulos, “Amerikan tutumu açık ve nettir: İran’ın nükleer silah sahibi olmasına izin verilemez” diye konuştu.

Şubat ayının sonunda İsrail ve ABD, İran’a karşı savaş başlatmış, ardından Washington 8 Nisan’da yürürlüğe giren bir ateşkes ilan etmişti. Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülen süreç, dünya ekonomilerini etkileyen çatışmanın tamamen sona erdirilmesini hedefliyor.


İtalya Savunma Bakanı’ndan Şarku’l Avsat’a konuştu: Aspides misyonunu Hürmüz Boğazı’nı kapsayacak şekilde genişletme tartışmaları var

Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
TT

İtalya Savunma Bakanı’ndan Şarku’l Avsat’a konuştu: Aspides misyonunu Hürmüz Boğazı’nı kapsayacak şekilde genişletme tartışmaları var

Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)

Roma’da gökyüzü, Ortadoğu’daki gerilimin ritmini andırır şekilde sürekli değişiyordu; güneş bir anda bulutların ardına çekiliyor, ardından sert bir yağmurla şehri kaplıyordu. Aynı gün içinde bile yön değiştiren ABD ve İran açıklamalarıyla bu hava arasında dikkat çekici bir paralellik oluşuyordu.

Bu dalgalı süreç eşliğinde İtalya Savunma Bakanı Guido Crosetto, Şarku’l Avsat’a verdiği kapsamlı röportajda, Avrupa Birliği’nin deniz operasyonlarını ve seyrüsefer güvenliğini genişletmesini sağlayacak şekilde Aspides Avrupa misyonunun kapsamının Hürmüz Boğazı’nı da içerecek biçimde genişletilmesine yönelik görüşmelerin sürdüğünü açıkladı. Crosetto ayrıca, Asya’nın boğazın hayati önemi nedeniyle daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini vurguladı.

Bakan Crosetto, Suudi Arabistan’ın “kışkırtıcı” olarak nitelendirdiği İran saldırılarına karşı tutumunu “son derece ciddi ve önemli” olarak değerlendirdi. Riyad’ın savaşın tırmanmasını engellemeye çalıştığını, kendini savunurken provokasyonlara yanıt vermekten kaçındığını ve bugün savaşın sona ermiş olabileceği yönündeki koşulların oluşmasına katkı sağladığını söyledi.

Crosetto ayrıca Roma ile Riyad arasındaki savunma sanayii ilişkilerinin hızla derinleştiğini belirterek, İtalya’nın yalnızca satış yapan bir ülke olmadığını, ortak üretim ve geliştirmeye dayalı stratejik ortaklıklar kurmayı hedeflediğini ifade etti. Bu yaklaşımın Suudi Arabistan’ın “Vizyon 2030” hedefleriyle uyumlu olduğunu ifade etti.

dfvfdv
Guido Crosetto, ülkesinin son savaş sırasında füze ve insansız hava araçlarına karşı kullanılan sistemler de dâhil olmak üzere savunma kabiliyetleri gönderdiğini açıkladı. (Şarku’l Avsat)

İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçişe ücret uygulaması fikrini kesin bir dille reddeden Crosetto, “İran’ın Hürmüz Boğazı’na herhangi bir ücret ya da kısıtlama getirmesi kesinlikle kabul edilemez. Bu boğaz serbest bir geçiş yolu olarak kalmalıdır” dedi.

Suudi Arabistan ve Körfez’in İran saldırılarına yaklaşımı

Crosetto, Suudi Arabistan’ın İran saldırılarına karşı tutumunu övgüyle değerlendirerek, Riyad’ın çatışmanın tırmanmasını önlemeye çalıştığını, kendini savunmakla yetindiğini ve Körfez’de normalleşme koşullarının oluşmasına katkı sunduğunu söyledi.

“Barış, savunma ve caydırıcılık üzerine inşa edilir”

Crosetto’ya göre Körfez ülkeleri bu savaştan önemli bir ders çıkardı: Barışın yalnızca savunma ve caydırıcılık temelinde mümkün olduğu. İran’ın saldırıları, bu ülkelerin herhangi bir saldırganlık göstermemiş olmasına rağmen gerçekleşti.

Bakan, enerji tesisleri ve su arıtma tesislerinin hedef alınmasının beklenmedik olduğunu, bu durumun Körfez ülkelerine hem sivil hem askeri altyapıyı koruma ihtiyacını gösterdiğini belirtti.

İtalya’nın rolü

Crosetto, İtalya’nın Körfez ülkelerine savunma desteği sağladığını, hava savunma sistemleri ve insansız hava araçlarına karşı teknolojiler gönderdiğini, bunun satış değil “yardım” niteliğinde olduğunu ifade etti.

Savunma ilişkilerinde hızlı büyüme

İtalya ile Suudi Arabistan arasındaki savunma ilişkilerinin hızla geliştiğini belirten Crosetto, yakın zamanda uydu alanında anlaşma imzalandığını, hava savunma, deniz ve havacılık alanlarında müzakerelerin sürdüğünü söyledi.

“Farklı türde bir ortaklık”

Crosetto, İtalya’nın Suudi Arabistan ile yalnızca ticari değil, ortak geliştirme ve teknoloji transferine dayalı stratejik bir ortaklık kurmak istediğini vurguladı. Bu yaklaşımın “Vizyon 2030” ile uyumlu olduğunu belirtti.

Avrupa’da caydırıcılığın yeniden şekillenmesi

Bakan, son savaşın Avrupa’daki caydırıcılık anlayışını değiştirdiğini, savunmanın ülkeler arasında ne kadar entegre olursa o kadar güçlü hale geldiğini söyledi. NATO’ya güvenin sürdüğünü ancak Avrupa’nın daha etkin bir rol üstlenmesi gerektiğini ifade etti.

İran’da fiili yönetim Devrim Muhafızları’nda

Crosetto, İran ile ilişkilerin sınırlı olduğunu belirterek, ülkede fiili gücün Devrim Muhafızları’nda olduğunu ve bunun diplomatik diyaloğu zorlaştırdığını söyledi.

Hürmüz Boğazı’nda serbest geçiş vurgusu

İran’ın boğazı kontrol ederek savaş aracı haline getirmesinin kabul edilemez olduğunu belirten Crosetto, benzer uygulamaların başka boğazlara da yayılabileceği uyarısında bulundu.

NATO’nun geleceği

Crosetto, NATO’nun uzun vadede varlığını sürdüreceğini ve hem Avrupa hem ABD için değerli bir yapı olduğunu ifade etti.

Hürmüz Boğazı için yeni güvenlik modeli

Bakan, “Aspides” misyonunun Hürmüz Boğazı’nı da kapsayacak şekilde genişletilmesinin tartışıldığını, ancak bunun yalnızca Avrupa değil, Asya ülkelerinin de sorumluluk üstleneceği daha geniş bir uluslararası yapıyı gerektirdiğini söyledi.

İran’ın füze kapasitesi ve küresel tehdit

Crosetto, İran’ın nükleer ve uzun menzilli füze kapasitesinin yalnızca İsrail için değil, Avrupa şehirleri için de tehdit oluşturduğunu belirtti.

İnsansız hava araçları savaşın doğasını değiştiriyor

Bakan, Ukrayna ve Körfez savaşlarının modern savaşların doğasını değiştirdiğini, özellikle insansız hava araçlarının ve yapay zekâ destekli sistemlerin savaş alanında belirleyici hale geldiğini ifade etti.


Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.