ABD’de kitap sansürüne karşı “Bırak Amerika Okusun” kampanyası

“Bırak Amerika Okusun” kampanyası okullarda kitap yasaklamaya karşı mücadele ediyor

Kampanya destekçileri Julia Roberts, Juliana Margulies ve Selma Blair (Getty Images)
Kampanya destekçileri Julia Roberts, Juliana Margulies ve Selma Blair (Getty Images)
TT

ABD’de kitap sansürüne karşı “Bırak Amerika Okusun” kampanyası

Kampanya destekçileri Julia Roberts, Juliana Margulies ve Selma Blair (Getty Images)
Kampanya destekçileri Julia Roberts, Juliana Margulies ve Selma Blair (Getty Images)

Nisan ayı “Ulusal Okul Kütüphanesi Ayı” olmasına rağmen ABD'nin hiçbir yerinde okul kütüphanelerindeki bazı kitaplar bugün olduğu kadar tehdit altında olmadı.
Şarku’l Avsat’ın Fast Company dergisinden aktardığı habere göre, Florida, Arizona, Iowa, Texas, Missouri, Pennsylvania ve Oklahoma gibi eyaletlerdeki Cumhuriyetçi yasa koyucular okullarda bazı kitapların yasaklanmasını öngören yasaları kabul etti ya da kabul etme aşamasında bulunuyor. Buradan hareketle, “The Community College of Aurora Vakfı (CCA)” ve “Ortak Geleceğimiz” kampanyası, “Bırak Amerika Okusun” kampanyasını başlatmak üzere bir dizi ünlü ile iş birliği yapıyor.
Julia Roberts, Juliana Margulies ve Selma Blair gibi isimlerin de destek verdiği kampanyanın amacı, ifade özgürlüğünün yüce bir değer olarak kabul edildiği bir ülkede tabu sayılan konuların da kitaplarda yer almasını sağlamak ve kitapseverleri giderek büyüyen bu tehditle mücadele etmeye teşvik etmek.
Amerikan Kütüphane Derneği'ne göre, okullarda ve halk kütüphanelerinde yasaklanan kitaplar, derneğin yirmi yıl önce veri toplamaya başlamasından bu yana geçen yıl tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı. “2021'de bin 858 kitap yasaklanırken, geçen yıl 2 bin 571 kitap sansüre tabi tutuldu.” Şu anda yasaklanan kitaplar arasında, romancı Margaret Atwood'un “Damızlık Kızın Öyküsü”, Toni Morrison'un “Sevilen” ve Anne Frank'ın “Hatıra Defteri” bulunuyor.
“Bırak Amerika Okusun” kampanyasıyla Emmy Ödülü kazanan Margolis: “Tarih gösteriyor ki iyi fikirler rekabetle güçlenir, tıpkı hükümetlerin konumunun tartışmayla güçlenmesi gibi. Kitap yasaklamak, otoritesinin sarsılacağından korkan liderlerin çok eskiden kullandıkları bir yöntemdi. Kitap yasaklamak zayıflıktan kaynaklanan bir şiddet gösterisinden başka bir şey değil ve biz zayıf bir halk değiliz. Kitap yasaklarıyla mücadele etmek gücümüzü gösterecek ulusal bir görevdir” dedi.
Şarku’l Avsat’ın Tribune Medya Ajansı'ndan aktardığı habere göre, kampanya, bir web sitesi (LetAmericaRead.org) oluşturarak, insanlardan Amerika'nın Yasaklı Kitaplar Listesinden bir kitap seçmelerini ve sosyal medyada @LetAmericaRead ve #LetAmericaRead linkleriyle birlikte kitabın kendileri için önemini anlatan bir video yayınlamalarını istedi.



Diana’nın kardeşi 30 yıl sonra konuştu: Elizabeth’e eleştiri, Charles’a suçlamalar

Prenses Diana’nın kardeşi Charles Spencer’ın kitabının nüshaları Londra’daki bir kitapçıda görülüyor (Reuters)
Prenses Diana’nın kardeşi Charles Spencer’ın kitabının nüshaları Londra’daki bir kitapçıda görülüyor (Reuters)
TT

Diana’nın kardeşi 30 yıl sonra konuştu: Elizabeth’e eleştiri, Charles’a suçlamalar

Prenses Diana’nın kardeşi Charles Spencer’ın kitabının nüshaları Londra’daki bir kitapçıda görülüyor (Reuters)
Prenses Diana’nın kardeşi Charles Spencer’ın kitabının nüshaları Londra’daki bir kitapçıda görülüyor (Reuters)

Prenses Diana’nın kardeşi Charles Spencer, bugün (salı) yayımlanan ve günlerdir İngiliz basınında geniş yankı uyandıran kitabında, Galler Prensesi’nin ölümünden yaklaşık 30 yıl sonra İngiliz kraliyet ailesiyle, özellikle de Kral 3. Charles’la hesaplaşıyor. Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı habere göre kitapta kraliyet ailesine yönelik dikkat çekici suçlamalar yer alıyor.

Ulusal gazeteler 16 Eylül’den bu yana “Swan Song: Diana, My Sister” (Kuğu Şarkısı: Diana, Kız Kardeşim) adlı kitaptan bölümler yayımlıyor. Bu bölümlerden biri Buckingham Sarayı’nın yanıt vermesine yol açtı.

3. Charles’a suçlama

Spencer, Diana’nın eski eşi ve prensesin hayatını kaybettiği sırada İngiliz tahtının veliahtı olan Charles’ın, 31 Ağustos 1997’de Paris’te Diana’nın ölümüne yol açan kazanın ardından kendisiyle yaptığı telefon görüşmesinde dikkat çekici ölçüde neşeli göründüğünü ve adeta piyangoyu kazanmış gibi davrandığını belirtiyor.

Diana, Ağustos 1997’de Fransa’nın başkenti Paris’teki Alma Tüneli’nde geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmiş, kendisine eşlik eden Mısırlı milyarder Muhammed el-Fayed’in oğlu İmad Dodi el-Fayed de kazada yaşamını yitirmişti.

Dünya genelinde büyük üzüntüye yol açan ve geniş bir hayran kitlesine sahip olan Diana, hayatını kaybettiğinde 36 yaşındaydı.

Spencer’a göre Charles, Diana’nın ölümünü “sevdiği kadınla”, yani mevcut Kraliçe Camilla ile evlenebilmek için bir fırsat olarak gördü.

Diana’nın kardeşi kitabın başka bir bölümünde, Prensler William ve Harry’nin annelerinin cenaze töreninde tabutun arkasından yürümesi konusunda Charles’la yaşadığı anlaşmazlığı anlatıyor. Spencer, Charles’ı “Diana’yı küçümsemekle” ve prensesin “yakında unutulacağını” söylemekle suçluyor.

Buckingham Sarayı, nadir görülen bir adımla bu suçlamalara yanıt vererek iddiaları kesin bir dille reddetti.

cdfgthy
İngiltere Prensesi Diana’nın kardeşi Charles Spencer (Reuters)

Kralın sözcüsü yaptığı açıklamada, “Bir erkek veya kız kardeşini kaybetmenin acısı zihni bulanıklaştırabilir, olaylara ilişkin muhakemeyi etkileyebilir ve hatıraları değiştirebilir” dedi.

Spencer (62), basına verdiği röportajda ise sözlerinin arkasında durdu ve kralın anlattıklarını sorgulamasını eleştirdi.

Spencer, Diana’nın Charles’ın Camilla için satın aldığı bir bilekliği bulmasının ardından prensle olan evliliğini sona erdirmeyi düşündüğünü de belirtti.

Ayrıca intiharı düşündüğü dönemlerde Diana’nın İngiltere’nin güneyinde bulunan ve denize doğru uzanan Beachy Head kayalıklarına birkaç kez otomobiliyle gittiğini aktardı. Ancak yazdığına göre Diana’nın oğullarına duyduğu sevgi, “daha ileri gitmesini engelledi”.

Elizabeth’e de eleştiriler

Spencer, 2022’de hayatını kaybeden Kraliçe 2. Elizabeth’in Diana’nın kazasını ilk öğrendiğinde öfkelendiğini ve durumun ciddiyetini anlamadan önce “Başka ne yaptı?” diye sorduğunu aktarıyor.

Diana’nın ölümünün ardından 2. Elizabeth’in, 1996’da Charles’tan boşanmasının ardından elinden alınan “Kraliyet Altesleri” unvanını yeniden vermeyi teklif ettiği öne sürülmüştü. Ancak Diana’nın kardeşi bu öneriyi reddetti.

O dönemde kraliçe, Diana’nın ölümünün ardından sergilediği görünen soğukkanlılık nedeniyle eleştirilmişti. Elizabeth’in tutumu, Diana’nın ölümünün dünya genelinde yarattığı büyük üzüntüyle tezat oluşturmuştu.

Saraydan yanıt

Buckingham Sarayı, Charles’ı hedef alan açıklamalara verdiği yanıt dışında Spencer’ın kitabının içeriği ve özellikle BBC’ye verdiği röportajlar konusunda sessizliğini korudu.

Bazı medya kuruluşları, saraya yakın kaynakların Diana’nın kardeşini “ikiyüzlülükle” suçladığını aktardı. Bu kaynaklar, Spencer’ın hayatı boyunca Diana’yı rahatsız etmekle suçladığı gazetelere şimdi onun özel hayatına ilişkin ayrıntıları açıklamasını eleştirdi.

Spencer ise Diana’nın kardeşi ve olaylara tanıklık etmiş biri olarak bu kitabı yazmanın “görevi” olduğunu düşünüyor. Ayrıca zaman içinde yerleşen “yalanları düzeltmek” istediğini belirtiyor.

Spencer, kitabı kaleme alırken “Diana’nın adına konuşmayı ve bunu açık, olumlu bir dille yapmayı” hedeflediğini belirterek, çalışmanın amacını “Diana hakkındaki gerçeği kardeşinin gözünden ortaya koymak” şeklinde ifade etmişti.

Spencer ayrıca kitabın, Diana’yı şöhretinin zirvesinde olduğu dönemde hatırlamayan gençlerin de ilgisini çekmesini umduğunu söyledi.

Harry ve Meghan

Spencer, pazar günü yayımlanan BBC röportajında, İngiliz magazin basınının Prenses Diana’ya yönelik tutumuyla son yıllarda küçük oğlu Harry ve eşi Meghan’a yönelik tutumunu karşılaştırdı. Harry ve Meghan kısa süre önce İngiltere’ye dönmüştü.

Spencer, kız kardeşinin cenazesinde yaptığı konuşmada da dile getirdiği yıpratıcı ve zehirleyici olarak nitelendirdiği etkiden duyduğu rahatsızlığı ifade etti.

Kraliyet görevlerinden çekilmesinin ardından güvenlik korumasından mahrum kalan Harry’nin güvenliği konusunda endişeli olduğunu belirten Spencer, bu durumun kendisini kaygılandırdığını söyledi.

Spencer kitabında ayrıca Diana’nın, kazada hayatını kaybeden Dodi’nin babası Muhammed el-Fayed’i “sevmediğini” yazdı.


Mario Vargas Llosa’nın ardından: Edebiyat devinin 4 eseri

Vargas Llosa, ABD'deki Harvard, Princeton ve Columbia gibi prestijli üniversitelerde dersler vermişti (AFP)
Vargas Llosa, ABD'deki Harvard, Princeton ve Columbia gibi prestijli üniversitelerde dersler vermişti (AFP)
TT

Mario Vargas Llosa’nın ardından: Edebiyat devinin 4 eseri

Vargas Llosa, ABD'deki Harvard, Princeton ve Columbia gibi prestijli üniversitelerde dersler vermişti (AFP)
Vargas Llosa, ABD'deki Harvard, Princeton ve Columbia gibi prestijli üniversitelerde dersler vermişti (AFP)

Minerva’nın Baykuşu bu hafta, 13 Nisan’da hayatını kaybeden çağdaş edebiyatın devlerinden Mario Vargas Llosa’nın eserlerinin peşinden giderek, farklı coğrafyalarda yaşanan siyasi ve toplumsal mücadeleleri takip edecek.

Genç yaşında başladığı edebiyat kariyerinde hızla yükselerek önce Peru’nun sonra da dünyanın en çok tanınan yazarlarından birine dönüşen Llosa, 28 Mart’ta 89 yaşına girmişti. Hayatını kaybetmesinin ardından Peru hükümeti 14 Nisan’da bir günlük yas ilan etti. Latin Amerika liderlerinden Avrupalı siyasetçilere kadar birçok isim büyük yazar için taziye mesajları paylaştı. 

2010 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Llosa, Julio Cortazar, Carlos Fuentes ve Gabriel Garcia Marquez gibi Latin Amerikalı yazarlarla adını edebiyat tarihine yazdırdı. 

Siyasi görüşlerindeki değişim ve polemikçiliğiyle de adından çokça bahsettiren Llosa’nın 4 eserini inceledik.

Kent ve Köpekler

Llosa’nın 23 yaşındayken kaleme aldığı Kent ve Köpekler hem ülkesinde hem de dünyada büyük ses getirerek Latin Amerikalı yazarın tanınmasını sağladı.

Yazarına İspanyolca edebiyatın en saygın ödüllerden biri olan La Crítica Ödülü’nü 1964’te kazandıran roman, Peru'nun başkenti Lima’daki Leoncio Prado Askeri Akademisi’nde okuyan öğrenciler arasında geçiyor. 

fvghyj
Vargas Llosa, "bireyin direnişini, başkaldırısını ve yenilgisini" işleyen romanlarıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi oldu (Can Yayınları)

Anlatının eleştirel tonunu şekillendiren düşünceler, Llosa’nın da iki yıl öğrencilik yaptığı bu askeri okuldaki zorlu deneyimlerine dayanıyor. Zengin ve yoksulların, burjuva ve işçilerin çocuklarının okuduğu akademideki katı hiyerarşik düzen, ayrımcılık ve çeşitli örtbas uygulamaları Peru toplumunun mikrokozmosu olarak sunuluyor. 

Yayımlandığında büyük skandal yaratan ve yüzlerce kopyası askeri okulda törenle yakılan eser, bakış açılarını çizgisel olmayan bir anlatım tekniği kullanarak aktarmasıyla William Faulkner’ın Ağustos Işığı’yla Ses ve Öfke’sini de akla getiriyor. 

İspanyolcadan çeviren: Roza Hakmen, 448 s., 2024, Can Yayınları
 

Katedral’de Sohbet

Llosa’nın “Yazdıklarım arasında yangından sadece bir roman kurtarmak zorunda kalsaydım onu kurtarırdım” dediği Katedral’de Sohbet, okuru 1950’lerde Manuel A. Odria diktatörlüğü altındaki Peru’nun çalkantılı yıllarına götürüyor. 

General Odria yönetimine yakın olan zengin bir iş insanının oğlu Santiago Zavala’yla babasının şoförü Ambrosio’nun yıllar sonra karşılaşıp Katedral adlı barda sohbete dalmasıyla başlayan roman, dönemin sınıfsal çatışmalarından özgürlük mücadelesi ve esaret altında yaşamanın zorluklarına uzanan bir anlatıya dönüşüyor. 

fvghy
Katedral'de Sohbet, Perulu yazarın üzerinde en çok uğraştığı eserlerinden biri (AFP)

Llosa’nın Lima’daki San Marcos Üniversitesi’ndeyken cunta karşıtı komünist öğrenci grubu Cahuide’de geçirdiği yılların etkisini taşıyan Zavala karakteri, insanlığa karamsar bakış açısıyla anlatının uç kutuplarından birini oluşturuyor. Peru halkını saran teslimiyetçi tavır ve cuntanın yolsuzlukları onun gözünden karanlık bir panorama halini alıyor.

Geçmiş ve şimdiki zaman kipleri arasındaki hızlı geçişleriyle dikkat çeken 800 sayfalık devasa eser, şu dürüst sorunun peşinden uzun bir yolculuğa çıkıyor:

Acaba Peru tam olarak ne zaman çuvallamıştı?

İspanyolcadan çeviren: Süleyman Doğru, 808 s., 2022, Can Yayınları
 

Dünya Sonu Savaşı

19. yüzyıl Brezilyası’nın derinliklerine inen Dünya Sonu Savaşı, Güney Amerika ülkesinin tarihindeki en kanlı çatışmalarından biri olan Canudos Savaşı’nı (1896–1898) konu ediniyor.

Dini lider ve vaiz Antonio Conselheiro’nun öncülük ettiği bir grup yoksul insanın, Bahia eyaletindeki Canudos köyünde kendilerine ait bir yaşam alanı oluşturması, önce eyalet yönetimiyle sonra da federal hükümetle gerilimin tırmanmasına neden olur. Eyalet yönetiminin talebiyle köye baskın düzenleyen orduyla Canudos sakinleri arasında şiddetli çatışmalar yaşanır. Uzun süre askerlere karşı direnen köylüler, Brezilya ordusunun dördüncü baskınında neredeyse tamamen katledilir. Yaklaşık 25 bin kişinin öldürüldüğü savaşta Canudos’ta sadece 150 kişi hayatta kalır.

sdfrgty
Llosa'nın birçok romanında Latin Amerika'daki diktatörlükler ve savaşlar konu ediniliyor (AFP)

Salman Rushdie’nin “akan kan kadar karanlık” diye nitelediği roman, toplumla iktidar arasındaki çatışmaları, şiddeti ve fanatizmi savaşın her iki tarafına da ışık tutarak ele alıyor. Bu özellikleriyle Dünya Sonu Savaşı, Amerikalı edebiyat eleştirmeni Harold Bloom tarafından “Batı kanonuna” da dahil edildi.

İspanyolcadan çeviren: Süleyman Doğru, 856 s., 2021, Can Yayınları
 

Teke Şenliği

Teke Şenliği, Dominik Cumhuriyeti’nde 31 yıl hüküm süren ve bu süreçte yaklaşık 50 bin kişinin ölümünden sorumlu tutulan diktatör Rafael Trujillo’nun iktidarında yaşananları ve ona düzenlenen suikastı anlatıyor.

cfdvbghtyj
Perulu yazar, birçok romanında bilinç akışı ve çizgisel olmayan zaman gibi modernist anlatı tekniklerini kullanıyor (AFP)

Llosa, kendine has çok katmanlı anlatısını üç hikayeyi iç içe geçirerek kurguluyor. İlk hatta Trujillo’nun has adamlarından birinin kızı olan Urania Cabral’ın gözünden takip ettiğimiz anlatı, ikinci izlekte bizi diktatörün öldürülmeden önceki son gününe götürüyor. Üçüncü ve son hikayeyse Trujillo’ya suikast düzenleyen kişileri ve sonrasında nasıl öldürüldüklerini gösteriyor. 

Tarihi olaylar ve gerçek kişiler arasına ustalıkla yerleştirilen kurmaca karakterlerle zenginleşen roman, diktatörlüğün yarattığı travmatik etkilerden iktidarın yozlaşmasına ve toplumsal cinsiyet rollerinin hiyerarşik yapılanmasına kadar birçok önemli meseleyi ele alıyor.

İspanyolcadan çeviren: Peral Bayaz, 552 s., 2024, Can Yayınları

Birçok Latin Amerikalı yazar gibi Llosa da siyasi olarak aktifti. Gençliğinden beri Marksist düşünceye yakın durdu, Küba devrimini ve Fidel Castro yönetimini destekledi. Ancak 1960’ların sonlarına doğru Havana yönetimini eleştirdi ve Kübalı şair Heberto Padilla’nın 1971’de hapse atılmasının ardından kendisini “liberal” diye tanımlayarak sol çizgiden uzaklaştı. Peru’da liberal reformları savunan merkez sağ Demokratik Cephe koalisyonunun liderliğini yaparak 1990’da devlet başkanlığı seçimine girdi fakat yarışı rakibi Alberto Fujimori’ye karşı büyük farkla kaybetti. 

Brezilya'da radikal sağcı Jair Bolsonaro'yu Lula da Silva'ya tercih etti. Kolombiya'da solcu Gustavo Petro'nun zaferinden hoşnutsuzluğunu dile getirdi, Şili'de ülkenin en genç devlet başkanı olan Gabriel Boric karşısında sağcı rakibi José Antonio Kast'ı övdü. Arjantin'in “anarko-kapitalist” lideri Javier Milei'ye de destek verdi. 

Diktatörlüğün tehlikelerine, fanatizme ve zulme karşı birçok eser kaleme almış bir yazarın komünizmden ultra-liberalizme kayışı her zaman tartışmalı konulardan biri oldu. Siyasi görüşlerindeki keskin dönüşlere rağmen hayatı boyunca edebiyatın öneminde ısrar eden ve onu bir ölüm kalım mücadelesi olarak gören Llosa, kurmacaya atfettiği değeri Nobel Edebiyat Ödülü kabulü konuşmasında şöyle ifade ediyor:  

Kurmaca, uygarlığın varlığını sürdürebilmesi, içimizde insanın en iyi yanlarının uyandırılabilmesi ve korunabilmesi için mutlak bir gerekliliktir (…) Edebiyatsız bir dünya, tutkulardan, ülkülerden ya da başkaldırıdan yoksun bir dünya olurdu, insanı gerçekten insan yapan şeyden, kendi olmaktan sıyrılıp düşlerimizin hamuruyla yoğurulmuş bir başkasına, başkalarına dönüşme gücünden yoksun kılınmış bir otomatlar dünyası olurdu.

Independent Türkçe


Başka bir dünya için mücadele edenler: Edebiyattan 5 direniş hikayesi

(Chatgpt / Independent Türkçe)
(Chatgpt / Independent Türkçe)
TT

Başka bir dünya için mücadele edenler: Edebiyattan 5 direniş hikayesi

(Chatgpt / Independent Türkçe)
(Chatgpt / Independent Türkçe)

Tarihin dönüm noktalarında baskıya, adaletsizliğe ve umutsuzluğa karşı duranların hikayeleri edebiyatın en güçlü damarlarından birini oluşturuyor.

Direniş, yalnızca sokaklarda atılan sloganlarda ya da meydanlarda toplanan kalabalıklarda değil; bir yazarın karanlık bir dönemde kaleme aldığı cümlelerde, bir karakterin itirazla attığı ilk adımda da hayat bulabiliyor. Baskının, sansürün, yoksulluğun ya da savaşın kıyısında duran insanlar için yazmak, hem bir tanıklık biçimi hem de bir varoluş meselesine dönüşebiliyor. Edebiyat, bu anlamda yalnızca bir anlatı aracı değil, bazen zamanın ruhuna karşı koyabilmenin ya da başka bir dünyanın mümkün olduğunu hayal etmenin yollarından biri olarak anlam kazanıyor.

Minerva’nın Baykuşu bu hafta, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından yurdun dört bir yanına yayılan ve en az 301 kişinin tutuklanmasına yol açan protestolardan ilham alarak tarihteki farklı direniş anlatılarının peşinden gidiyor.

Bu yazıda, dünyanın farklı coğrafyalarından beş yazarın kaleminden çıkan, direnişi konu edinen 5 eseri ele alıyoruz. Her biri, zulme karşı bir duruşun, bireysel ya da toplumsal başkaldırının izlerini taşırken, okuru hem geçmişin acılarına hem de bugünün mücadelelerine ortak ediyor.

İşte dünyaca ünlü yazarların kaleme aldığı 5 direniş anlatısı:

Peter Weiss – Direnmenin Estetiği

1937-1944’teki Nazi karşıtı direnişi ve buna katılan gerçek kişilerin yaşantılarını konu edinen Direnmenin Estetiği, birden fazla türün kesişim noktası niteliğinde. Anti-faşist hareketlerde mücadele edenlerin deneyimlerini tarihsel ve biyografik açıdan ele alan Weiss, kendine özgü üslubuyla bunları “estetikleştirip” kurmaca bir metin oluştururken, ufukta her zaman bir kurtuluş fikrini kerteriz alarak ilerliyor. 

Yer yer gerçeküstücü tekniklere de başvuran yazar, sadece 18'ine kadar yaşadığı Almanya’daki Nazi soykırımlarını değil, tüm Batı kültürünü siyaset ve sanat tarihine göndermelerle okuyarak çok katmanlı bir çalışma yapıyor. 1971-1981’de yazılan ve 10 yıllık bir emeğin ürünü olan üç ciltlik Direnmenin Estetiği, işçi sınıfından öğrencilerin müze ve galerilerde buluşup ettiği sohbetler üzerinden açılarak siyaset ve sanattaki direniş hareketlerini merkezine alıyor. 

sadfrgt
Weiss'ın Direnmenin Estetiği'nden önce 1963'te yayımlanan Marat/Sade oyunu da gözden kaçırılmaması gereken, dikkate değer bir başka çalışma (@literaire20/X)

Berlin’deki Bergama Müzesi’nde başlayan hikayede anlatıcılar, Olimpos tanrılarıyla devler (Gigantlar) arasındaki savaşı ve Bergama’nın kuruluş mitini anlatan Zeus Sunağı önünde sohbet ederler. Sunakta, Grek mitolojisinin ünlü kahramanı Herakles’in olmadığına dikkat çeken arkadaşların gözü, “sebatkar uğraşları ve cesaretiyle canavarları bertaraf edebilecek fani kurtarıcıyı” arar fakat bu figürü “kafalarında yaratmak durumunda kalırlar”. İlerleyen bölümlerde de ortaya çıkacak tarihsel gerçek, okura en baştan sezdirilir: Doğaüstü bir kurtarıcı gelmeyecek, kazanmak isteyen elini taşın altına koyup direnmek zorunda. 

Tapınakların, sarayların, sunakların, tiyatroların ünlü mimarlarının isimleri kuşaktan kuşağa aktarılırken, “mermeri kıran ve koca blokları öküzlerin çektiği arabalara sürükleyen angarya işçilerinin” adlarının unutulup gitmesi de direnişin içsel zorunluluğunu ortaya koyuyor: 

Herakles yeterince silahı ve zırhı olanlara değil, onlara, ezilenlere yardım etmeliydi.

Almancadan çevirenler: Çağlar Tanyeri, Turgay Kurultay, 847 s., 2023, İletişim Yayınları

George Orwell – Selam Olsun Katalonya’ya

1984 ve Hayvan Çiftliği’yle dünya çapında ünlenmeden önce George Orwell, 1936’da 33 yaşındayken tası tarağı toplayıp İspanya’daki iç savaşa katılmaya gider. Pasaport alabilmek için Birleşik Krallık’ta dönemin Bağımsız İşçi Partisi’yle (ILP) iletişime geçer, parti de onu savaş muhabiri olarak ülkeye sokar. Ancak Barselona’ya vardığında ILP’nin Katalonya temsilcisi William McNeil’la iletişime geçer ve ülkeye “asıl gelme sebebinin faşizme karşı savaşmak” olduğunu söyler. 

General Francisco Franco liderliğindeki Milliyetçiler’e karşı verilen mücadele, anti-Stalinist çizgideki Marksist Birleşim İşçi Partisi’nın (POUM) safına katıldıktan sonra cephede yaşadıklarını kaleme aldığı Katalonya’ya Selam, ilk başta ticari açıdan başarısız kalsa da özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dönemde üzerine çokça yazılıp çizilen bir eser oldu. 

csdfgthy
Orwell, distopya türünde ünlü eserlerini vermeden önce İspanya iç savaşında yer almıştı (BBC)

Orwell’ın gerçekçi anlatımına övgüler gelirken, yaşananları taraflı ele aldığına dair de eleştiriler gecikmedi. Kitabının sonlarına doğru da Orwell, böyle bir mücadeleyi tarafsız yazmanın imkansızlığından bahsederek okuru uyarır. Ayrıca katıldığı anti-faşist mücadelede kendisini rahatsız eden yönleri de yazmaktan geri durmaz.

“1930’dan beri Faşistler bütün zaferleri kazanmışlardı, şimdiyse tepelenmelerinin zamanıydı” diyen Orwell, çatışmalarda keskin nişancı tarafından boynundan vurulur ve savaş bitmeden ülkeden ayrılır. Cephede yaşadıkları, faşizm ve totalitarizm karşıtı görüşlerinin pekişmesini sağladığı gibi sonradan kaleme alacağı eserleri de temelden etkiler. 

İngilizceden çeviren: Celal Üster, 272 s., 2021, Can Yayınları

J. M. Coetzee – Demir Çağı

Güney Afrika doğumlu J. M. Coetzee, Demir Çağı’nda kanser hastası beyaz bir akademisyenin gözünden, siyahlara karşı uygulanan apartheid rejiminin korkunçluğunu anlatıyor. 

Doktorlardan yaşama şansı kalmadığını öğrenen klasik edebiyat profesörü, Güney Amerika’dan ABD’ye taşınan kızına göndermek üzere kaleme aldığı mektupta, korunaklı yaşamında ülkesinin içinde bulunduğu karanlık gerçeği nasıl ıskaladığını itiraf eder. 

acdfgtrhy
Coetzee, Demir Çağı'nda kendi has sade üslubuyla apartheidın korkunçluğunu kaleme alıyor (AFP)

Nobel Ödüllü usta yazar, profesörün gözünden siyahların apartheid rejimine direnişini, onların “demirden” iradelerini gösterirken, ülkedeki varlıklı beyazların ikiyüzlü siyasi tutumlarını da açığa çıkarıyor. Coetzee, hayatının sonlarına yaklaşan profesörün hem kendinden hem de ülkesinden duyduğu utancı, kendine has sade cümleleriyle özetler: 

Zaman kahramanlık gerektiriyor; iyi olmak yeterli değil.

Demir Çağı’nda 1980’ler Güney Afrika’sındaki siyasi çalkantıların panoraması, hem özgürlük ve dayanışma vurgusuyla hem de yaşlanma ve ölüm üzerine derinlikli bir sorgulamayla örülüyor. 

İngilizceden çeviren: İlknur Özdemir, 200 s., 2024, Sia Yayınları

Albert Camus – Asturya’da İsyan

20. yüzyıl edebiyatının devlerinden Albert Camus, 22 yaşındayken Cezayir Emek Tiyatrosu’ndaki üç arkadaşıyla birlikte kaleme aldığı Asturya’da İsyan’da, İspanya’nın Asturya bölgesindeki madencilerin 1934’te başlattığı grevin silahlı direnişe evrilişini anlatıyor. 

Oyun boyunca işçilerin eylem planlarını ve devrim düşüncelerini paylaştığı diyaloglar, hükümetin radyodan geçtiği anonslarla sık sık bölünüyor. Metinde büyük puntolarla akışı bölen radyo bültenlerinde, eylemcilerin kiliseleri bombalamasını ve İspanyol Merkez Bankası’na saldırılarını takip ettiğimiz gibi, direniş hareketinin ordu tarafından nasıl kanlı şekilde bastırıldığını da görüyoruz. 

zxcdvfgthy
Asturya'da İsyan, Camus'nün gençlik dönemi eserlerinden (AFP)

Camus ve arkadaşları, Asturya’da İsyan’ı 1935’te kaleme almıştı. Aynı dönemde Nazilerden kaçarak ABD’ye giden Theodor Adorno da 1930’larda kilise ve radyoda vaaz veren faşist demagog Martin Luther Thomas’a yönelik sıradışı bir çözümleme yazar. Demokratik ve çoksesli bir kamusal yapı vaadine rağmen radyonun aslında dinleyiciye hiçbir söz hakkı vermediğine, onu etkisizleştirip uysallaştırdığına dikkat çeker. Aydınlanmanın Diyalektiği’nde de Hitler’in Almanya’nın her yerinde radyolardan yayımlanan konuşmalarına gönderme yaparak, “psikoteknoloji” diye nitelediği radyonun nasıl bir propaganda aracı haline geldiğini analiz eder.

Asturya’da İsyan’a ek olarak Camus’nün direniş mefhumunu hem tarihsel hem de felsefi perspektiflerden incelediği Başkaldıran İnsan da konuyla ilgili kesinlikle okunması gereken eserler arasında. 

Fransızcadan çeviren: Ayberk Erkay, 72 s., 2024, Can Yayınları

Yu Hua – Yaşamak 

Direniş kendini her zaman kitlelerin ayaklanmasıyla veya geniş çaplı protestolarla göstermez. Tarihteki birçok önemli dönemeçte karşılaştığımız insan hikayelerinde, bazen ertesi güne çıkabilme mücadelesinin kendisi bir direnişe dönüşür. 

Çocukluğu, izleri tüm yapıtlarında görülebilecek Kültür Devrimi yıllarında geçen Yu Hua’nın Yaşamak romanı, tam da böyle bir mücadeleyi konu ediniyor. Çin’de iç savaştan başlayarak Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi gibi siyasi ve toplumsal hareketlerin yarattığı köklü dönüşüm, Şu ailesinin yaşadıkları üzerinden anlatılıyor. 

xscdfgthy
Yu Hua'nın eserinden beyazperdeye uyarlanan Yaşamak da romanla aynı kaderi paylaşarak Çin'de yasaklandı (Jaguar Kitap) 

Bu zorlu yıllarda aile üyelerinin her birinin ölümünü gören ve en sonunda yaşlı öküzüyle yapayalnız kalan Fugui’nin yaşam mücadelesi, bireyin güçlüklere göğüs germe iradesini gösterirken, sözkonusu dönemde Çin toplumunun sosyal hayatına da ayna tutuyor. Tüm ülkenin baştan inşa edildiği bu önemli dönemlerin insanlar üzerindeki etkisiyle tarihi ve siyasi çıktıları arasındaki zengin paralellikler, Yaşamak’ı hem bir direniş hikayesine hem de bir edebiyat sosyolojisi eserine dönüştürüyor. 

Yayımlandığında Çin'de yasaklanan roman, Zhang Yimou tarafından 1994'de sinemaya uyarlandı. Yapıtla adı taşıyan eser, Cannes Film Festivali'nde Jüri Büyük Ödülü'nü kazanırken, başrol oyuncusu Ge You'ya da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü alan ilk Asyalı aktör olma unvanını getirdi.

Çinceden çeviren: Bahar Kılıç, 210 s., 2019, Jaguar Kitap

Camus, direnen insanın “Hayır” diyerek işe koyulduğunu yazmıştı. Buna başka bir hayata, daha iyi ve adil bir yaşama “Evet” demek de eşlik ediyor. Sabrın tükendiği yerde patlak veren direniş hareketleri, bugünlerde de gördüğümüz gibi haksızlığa uğramış milyonların güçlü itirazına ve radikal değişim talebine dönüşüyor: 

Köle daha önce bir uzlaşma içinde yaşarken, birdenbire ya hep ya hiç’in içine atılır. Bilinç başkaldırmayla doğar.

Independent Türkçe