İran silahları ve Husilerin hırsı olası Yemen barışını tehdit ediyor

Uzmanlar: Suudi Arabistan'ın krizi çözme yaklaşımı, uluslararası çabaların başarısındaki en önemli faktörlerden biri

İran’dan Husilere götürülmek üzere yola çıkan silahlar, Umman Körfezi'nde ele geçirildi (ABD Donanması)
İran’dan Husilere götürülmek üzere yola çıkan silahlar, Umman Körfezi'nde ele geçirildi (ABD Donanması)
TT

İran silahları ve Husilerin hırsı olası Yemen barışını tehdit ediyor

İran’dan Husilere götürülmek üzere yola çıkan silahlar, Umman Körfezi'nde ele geçirildi (ABD Donanması)
İran’dan Husilere götürülmek üzere yola çıkan silahlar, Umman Körfezi'nde ele geçirildi (ABD Donanması)

Yemen'de barışın sağlanması için farklı düzeylerde birçok çaba sarf edilirken, İran'dan Husilere silah ve uyuşturucu sevkiyatı akmaya devam ediyor. Araştırmacılara ve uluslararası düşünce kuruluşlarına göre bu durum, olası Yemen barışına yönelik tehditlerini artıran bir faktör.
ABD Donanması, geçtiğimiz hafta ele geçirdiği uyuşturucu sevkiyatının nereye gideceğini açıklamasa da Yemen hükümeti bu ayın başlarında el koyulan başka bir sevkiyatın Husilere giderken ele geçirildiğini duyurmuştu.
Bu tür operasyonlar, uzmanları Yemen sahnesinde olan biteni okurken daha dikkatli olmaya itiyor. İyimserler, bazı siyasi mesajların sahada tercüme edilmesinin zamana ihtiyaç duyabileceğinde ısrar ederken, diğerleri el koyulan sevkiyatları bir karamsarlık işareti olarak görüyor.
Yemen Sahil Güvenlik ve emniyet güçleri, el-Mehra ilinde 3 ton kenevir ve 173 kilo şabu, kristal (meth) ve eroin olmak üzere büyük miktarda uyuşturucu ele geçirdiler. Bu arada ABD Donanması, Umman Körfezi'nde Yemen açıklarında, bir İran balıkçı teknesinde 42 milyon dolar değerinde uyuşturucu ele geçirildiğini duyurdu.
Geçtiğimiz yıllarda gerek Yemen açıklarında denizde gerekse Yemen toprakları içinde birçok kez İran’dan Husilere giden uyuşturucu ve silah sevkiyatlarına el konuldu. Operasyonlar, ABD ve İngiltere donanmaları, Yemen Sahil Güvenlik ve emniyet birimlerce gerçekleştirildi.
Bu olaylar, İran rejiminin geçtiğimiz ay Çin’in arabuluculuğunda Suudi Arabistan ile imzaladığı anlaşmaya rağmen Yemen'deki Husi darbecilerin desteklemeyi sürdürdüğünü gösteriyor. Suudi Arabistan ile İran arasında yapılan anlaşma, İran’ın bölgenin güvenliğini tehdit eden uygulamalarından zarar gören Yemen başta olmak üzere bölgede barışın bir işareti olarak görüldü.
İranlı yetkililer, Yemen'deki savaşa barışçıl bir çözüm bulunmasını desteklediklerini birçok kez vurguladılar. Son olarak İran Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Yemen’deki krize yönelik bir çözümü desteklediklerini vurguladılar. Bu çözümün, ulusal bir hükümetin kurulmasını ve siyasi bir sürecin başlatılmasını gerektiriyor.

Silah yığını
Amerikan Girişimcilik Enstitüsü (American Enterprise Institute/AEI) İran’ın Husilere yönelik silah sevkiyatlarının tamamen durdurulmasının, yalnızca bu silahların Husiler tarafından yığınak yapıldığını göstermediğini, daha ziyade büyük miktarda silah stoku yapılmış olabileceğini gösterdiğini, bunun da onları bölgesel bir güvenlik sorunu haline getirdiğine işaret etti.
İran’ın savaş sırasında Husilere verdiği desteği güçlendirdiğini ve Rusya'nın şu an Ukrayna'da kullanmakta olduğu İHA'ları Yemen’de savaş sahasında test ettiğini aktaran AEI, bunun İran’ın bundan vazgeçmeyeceği ve Yemen'deki İranlı askeri eğitmenlerin ve danışmanların herhangi bir uyarıda bulunmadan bölgesel saldırılar başlatabilecekleri anlamına geldiğini vurguladı.
AEI, Husilerin bölgenin güvenliğine, istikrarına ve ABD'nin çıkarlarına yönelik tehdidinin müzakere edilmiş bir anlaşmayla değiştirilmeyecek bir gerçek haline geldiğinin altını çizerek, krizi temelden çözmeden Husilerle yapılacak herhangi bir anlaşmanın, onları tüm ülkeyi kontrol etmeleri gibi uzun vadeli stratejik hedeflerinden vazgeçirmeye yetmeyeceği konusunda uyardı.
AEI ​​Yemen Uzmanı Katherine Zimmerman, Yemenli tarafların Husiler karşısında anlaşmazlık yaşamasının muhalefet cephesini bölünmüş halde kalmaya ittiğini ve bunun da diğer tarafların varlığı göz ardı edilerek iç iktidar mücadelelerini yönettiğini belirtti.

Uzlaşının tetikleyicileri
Bölgesel ve uluslararası kuruluşlarda Ortadoğu ve Yemen meselelerinde uzman araştırmacılar, Yemen'deki barış planının izlediği yol ve barışın sağlanması olasılığına dair tahminleri farklı olsa da barışa ulaşmanın zorluğu ve ulaşılsa bile kolayca çökebileceği konusunda hemfikirler. Uluslararası İran Araştırmaları Enstitüsü (IIIS), krizi çözmeye yönelik siyasi çabalar için etkenlerin ve teşviklerin yanı sıra buna karşın Yemen'de uzlaşıya engel olan faktörlere değindi.
IIIS, Suudi Arabistan'ın politikasında tutarlı ve değişmez bir tutumla tarafları bir araya getirmeyi esas alan bir yaklaşım olan Yemen'deki krizi çözme yaklaşımının, uluslararası ve bölgesel tarafların Yemen'deki siyasi yapılar ve halk kesimler arasında köprü kurmayı amaçlayan çabalarının başarılı olmasının en önemli faktörlerinden biri olmasını bekliyor.
IIIS’ye göre Suudi Arabistan, Yemen’de siyasi yapılar ve toplum arasında uyumsuzluk çatışan taraflara uygun zemin sağladığından Yemen'deki krizi sona erdirecek ve ülkede güvenlik, barış ve istikrarı yeniden sağlayacak bir anlaşma sağlanana kadar çatışan taraflar arasında diyalog ve uzlaşı için toplumda ve devlette güvenlik, barış ve istikrar tesis etmeye çalıştı.

Engeller ve senaryolar
IIIS, Yemen'de uzlaşının önünde başta Husilerin uzlaşıdan uzak durmaları, devlet kurumları lehine tavizler vermeyi reddetmeleri ve kazanımlarından vazgeçmemeleri, Husi ideolojisine bağlı kalmaları, Husi liderliğinin verdiği tavizlere itiraz eden radikal bir akımın ortaya çıkması ve uzlaşıyı engellemek için askeri araçlara başvurmaları olmak üzere engel teşkil eden faktörlere dikkati çekti.
IIIS, Husilerin suç ortaklarının rolünü, özellikle eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih'in lideri olduğu Genel Halk Kongresi partisinin üst düzey yetkilileri bu faktörlerden biri olarak değerlendirdi. IIIS’e göre bahsi geçen parti yetkililerinin müzakerelerin dışında tutulması darbeciler arasındaki varlıkları zayıf da olsa çeşitli askeri ya da siyasi araçlar kullanarak çözümü engellemeye itebilir.
Yemen toplumunun kabilelerden oluşan ve silahlı yapısına dikkati çeken IIIS, bu yapının çözüme karşı çıkan taraflarının, siyasi çözümün ertelenmesi için baskı yapacak silahlı grupları devreye sokarak çözümü engelleyebileceklerine değinirken Husilerin liderleri arasındaki anlaşmazlıkların da Yemen’de uzlaşıyı engelleyen beşinci faktör olarak değerlendirdi.
Husiler Yüksek Devrim Komitesi Başkanı Muhammed Ali el-Husi’nin Yemen krizinin çözümüne ilişkin anlaşmanın detayları hakkındaki önerileriyle Husilerin Yüksek Siyasi Konsey Başkanı Mehdi el-Meşat’ın görüşleriyle örtüşmediğini açıkladı. Bu da Husilerin liderleri arasındaki anlaşmazlığın halen devam ettiğini gösterdi.
IIIS, Yemen krizinin geleceğine dair üç olası senaryo ortaya koyuyor. Söz konusu senaryoların ilki, krizin yoğunluğunun azaltılması ve kapsamlı çözümün önünü açan müzakerelere başlanması. Bu senaryo, tüm tarafları kapsamlı bir çözüme ulaşılmasıyla sonuçlanacak ciddi müzakerelere girmeye teşvik eden birtakım tavizler vererek başta Husiler olmak üzere Yemen'de çatışan tarafların çatışmayı sona erdirmeyi gerçekten istemeleriyle ilişkili.
İkinci senaryo, İran’ın ve Husilerin krizin çözümüne dair verdikleri sözleri tutmamaları halinde Husilerin Sana şehrini kontrol etmesi, meşru hükümetin Aden üzerindeki kontrolünün devam etmesi ve iki taraf arasındaki çekişmenin sürmesiyle mevcut durumun devam etmesi. Bu da Suudi Arabistan'ın Husilerin Yemen'de iktidarı ele almasını ve ülkeyi parçalamasını önlemek için yeniden meşru hükümeti desteklemesine neden olabilir.
Üçüncü senaryoda IIIS, çatışmanın bir çözüme varılamaması ve devam etmesinin, Yemen'de çatışan taraflar arasında uzun bir yıpratma savaşına dönüşmesini bekliyor. Böyle bir durumda ise hiçbir taraf savaşı kendi lehine çözemeyecektir. Bu senaryo, Yemen'deki çatışmanın farklı görüşlerle ve çıkarlarla çok yönlü olduğunu gerçeğini pekiştiriyor. Husiler, devletin eklemlerinde daha fazla yayılırken gelecekteki herhangi bir müzakerede en büyük kazanımları elde etmek konusunda ısrarcılar. Ancak bu diğer taraflarca reddedilecektir.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.