Suudi Arabistan’ın İsrail’le normalleşme şartları neler?

Filistin Yönetiminin kafası karışmış görünüyor ve Arap-İsrail ilişkileri ortamında meydana gelen dönüşümler konusunda hiçbir şey yapamıyor

Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru
TT

Suudi Arabistan’ın İsrail’le normalleşme şartları neler?

Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru

Macid Kiyali

ABD’nin eski Başkanı Donald Trump'ın Arap ülkelerini İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye davet etmesinden ve üç yıl önce onlarla bu tür anlaşmalar imzalamasından bu yana (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Fas ve ardından Sudan), daha önce ilişkiler kuran ülkelere eklenen (Mısır ve Ürdün, tabii ki Umman Sultanlığı ve Filistin Yönetimi'ne ek olarak), dikkatler, ABD'nin özellikle önceki ve mevcut ABD yönetimleri altında sarf ettiği çabalara rağmen, bu çerçevenin dışında kalmayı tercih eden Suudi Arabistan'a çevrildi.

Suudi Arabistan Yönetimi’nin şu ana kadar bu yola girme konusundaki isteksizliği çeşitli nedenlere bağlanabilir; bunlardan en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:

1. İsrail'in küstahlığı ve Arap çevrelere, özellikle de Filistinlilere yönelik haklar da dahil olmak üzere herhangi bir hak sağlamayı reddetmesi ve onların haklarına ilişkin adaletsizliklerine rağmen 1993 Oslo Anlaşmalarını reddetmesi.

2. Geçmiş deneyimin başarısızlığından ders almak, İsrail'in ‘Suudi Arabistan Girişimi’ olarak bilinen ve çekilme karşılığında normalleşmeyi öngören ve Arap Zirvesi (Beyrut 2002) tarafından kabul edilen Arap Girişimi'ni reddetmesi.

3.Suudi Yönetiminin, Suudi Arabistan'ın gelişmiş Amerikan silahlarına erişmesine mani olan engellerden duyduğu hayal kırıklığı ve endişe.

4. Suudi Arabistan’ın, İran'ın, Yemen'den Arap Yarımadası'ndaki ülkelere kadar daha fazla ülkede yayılmış mezhepsel milisleri ve nükleer ve füze gücü elde etme çabaları gibi bölgedeki tehditlere karşı ABD'nin kayıtsızlığından endişe duyması, bunun da ABD'nin dostlarını terk ettiğine işaret etmesi.

İsrail'in küstahlığı ve Arap çevrelere, özellikle de Filistinlilere yönelik haklar da dahil olmak üzere herhangi bir hak sağlamayı reddetmesi ve onların haklarına ilişkin adaletsizliklerine rağmen 1993 Oslo Anlaşmalarını reddetmesi.

Ancak, ABD'nin Suudi Yönetimine yönelik çabaları o zamandan beri durmadı. Hatta Başkan Joe Biden yönetimi, onu Ortadoğu'daki politikalarının en üst sırasına koydu ve son dönemde yönetim yetkilileri ile Suudi liderliği arasında yapılan görüşmelerin merkezinde yer aldı. Bu dosya, Özellikle İsrail'in şu anda içinde bulunduğu kriz ve Başkan Biden ile ilişkisindeki gerginlik göz önüne alındığında İsrail siyasetinde, İsrail gazetelerinin tartışmalarında ve makalelerinde günlük bir konuşma konusu haline geldi.

İsrail - Suudi Arabistan ilişkileri

Aslında, İsrail'in mevcut hükümeti, kuruluşundan bu yanaki en aşırılık yanlısı hükümet olarak tanımlanıyor. Bu hükümet, Suudi Arabistan'ı kendisiyle normalleştirmeye çekmeye büyük önem veriyor. Bu adım, İsrail'in içinde bulunduğu krizin ortasında, sağcı ve dindar partilerden oluşan koalisyon hükümetinin kurulmasından bu yana İsrail için çok önemli bir koz olacak. Bu hükümet, İsrail siyasi sisteminde bir tür devrim yaratmaya çalışıyor. Ayrıca, iki taraf arasındaki gerginlik göz önüne alındığında böyle bir adım, ABD yönetimiyle arasındaki buzları eritebilir.

Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru

Ayrıca Suudi Arabistan'ın Arap ve İslam dünyasında sahip olduğu merkezi konumla ilgisi de bir başka nedeni oluşturuyor. Uluslararası önemi ve ekonomik gücü göz önüne alındığında, Suudi Arabistan, 2022 yılı için gayrisafi yurt içi hasılası (1,1 trilyon dolar) ve ihracat değeri (410 milyar dolar) açısından dünyanın en güçlü ekonomik güçlerinden biri haline geldi. Ayrıca, muazzam petrol zenginliğine sahip ve geçen yılki 75 milyar dolarlık harcamasıyla askeri harcama açısından beşinci sırada yer alıyor.

Ancak, bu gerçekler ile sınırlı kalmadı. İsrail, bu kez, normalleşme için şartlar öne süren bir ülke ile karşı karşıya buldu kendini. Bu şartlar hem İsrail'in hem de ABD'nin yerine getirme taahhüdünü gerektiriyor. Bu, İsrail'in önceki Arap devletleri ile normalleşme deneyimlerinde alışkın olmadığı bir gelişme. Çoğu Arap ülkesinin, İsrail'in kuruluşundan (1948) bu yana, farklı şekillerde de olsa, sessiz veya fiili bir normalleşme içinde olduğu doğru olsa da özellikle 1967 Haziran Savaşı'ndan sonra, varlığına karşı savaştan (en azından sözde), işgal ettiği Arap topraklarına karşı savaşa geçişle, İsrail'in varlığını kabul ettiği anlamına geliyor.

Normalleşme şartları

İsraillileri en çok ilgilendiren, İsrail ve ABD'nin Suudi Arabistan ile normalleşme şartlarının tek bir paket olması ve bunun bilinen normalleşme deneyimlerinden farklı bir emsal. Suudi Arabistan'ın elinde örneğin, ABD'nin petrol ihracatı taleplerini geri çevirmesi gibi kullandığı ve kullanabileceği birçok kart var. Bu, Çin ile ilişkilerinin güçlendirilmesi, Ukrayna savaşı konusundaki tutumu ve ABD-Rusya çatışmasını da kapsıyor.

İsrailli analist Michael Harari'ye göre, Suudi Arabistan'ın talepleri veya şartları arasında ABD’den, ‘İran'a karşı caydırıcı olacak NATO tarzı bir savunma şemsiyesi, makul olarak ABD ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın gözetimi altında olabilecek sivil bir nükleer reaktör, son derece gelişmiş bir ABD silahına erişim imkânı ve Filistin-İsrail bağlamında yapıcı adımlar da’ bulunuyor. (Maariv - 11/8/2023)

Bu koşullar uluslararası ve Filistin niteliğiyle İsrail'in hükümeti ve muhalefetiyle bu yönde ilerleyemeyeceğini gösteriyor. Çünkü bunların karşılanması, Suudi Arabistan'ı ABD için siyasi, ekonomik ve askerî açıdan özel bir konuma sahip bir ülke haline getirecek. İsrail'in konumunu ve özellikle de bölgedeki nükleer güç üzerindeki tekelini kırmakla ilgili olarak çıkarlarını zarara uğratacaktır. Bu da İsrail'in stratejik ulusal güvenliği için bir tehdit oluşturuyor.

Ancak bu şartlarda Netanyahu hükümetinin sorunu, İsrail'in tepkilerine ek olarak, içeride kritik bir dönemde, Tel Aviv ile Washington yönetimi arasında bir gerilim yaşandığı bir zamanda gelmesi ve ABD'nin istekleriyle birçok alanda kesişmesi. Çünkü uluslararası ve bölgesel düzeyde ve Rusya, Çin ve İran karşısında çıkarları, öncelikleri ve politikalarıyla tutarlı.

İsrail'in Çin'in bölgedeki konumunu zayıflatmaya, İran'ı izole etmeye ve Suudi Arabistan'a bölgesel ve uluslararası düzeyde siyasi ve ekonomik olarak yatırım yapmaya katkıda bulunacak rolünü oynaması gereken İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşme konusunda ABD’nin çıkarı olduğu anlamına geliyor. Bu, Filistin meselesi de dahil olmak üzere, ihtiyaçlarını az ya da çok karşılamaya hazırlanarak yapılır. İsrail, bu konuda bir miktar taviz verebilir, ancak her durumda Filistinlilerin durumlarını iyileştirmek için adımlar atmalı, Batı Şeria ve Kudüs'teki yerleşim faaliyetlerini dondurmalı ve oradaki bölgeleri (örneğin C Bölgesi) resmen ilhak etmeye yönelik herhangi bir adımdan kaçınmalıdır.

Her halükârda, önceki deneyimlere bakılırsa, İsrail herhangi bir zor yükümlülükten kaçmaya çalışacaktır. Bu, daha önce de oldu. Örneğin, Madrid Konferansı'ndan çıkan çok taraflı müzakerelerde ve 1990'ların başındaki Ortadoğu zirvelerinde, ‘Yeni Ortadoğu’ projesi kapsamında Arap-İsrail iş birliği için yollar bulmaya odaklanıldı. İsrail, son 30 yılda Filistinliler ile uzlaşmada kendisinden istenen taahhütleri yerine getirmeyi reddederek bunu tekrarladı. Ayrıca, eski ABD Başkanı George W. Bush'un (Oğul) önerdiği 2003 Yol Haritasını feshederek aynı şeyi yaptı. 2002'deki Arap Barış Girişimi'ni şiddetle reddetmesini de tabii ki buna bir örnek teşkil ediyor.

Her halükârda ve önceki deneyimlere dayanarak, İsrail her türlü zorlu yükümlülükten kaçınmaya çalışacaktır ve bu daha önce örneğin Madrid Konferansı'ndan çıkan çok taraflı müzakerelerde de yaşanmıştı.

Aslında, İsrail, kendi içinde sorunlu olan akımlarını birleştiremeyen bir ülke. Bu, mevcut krizinde, dindar/doğulu ve laik/batılılar arasındaki bölünme ve kutuplaşmada görülebilir. İsrail, Filistinli vatandaşlarıyla veya Filistin halkının bir kısmı için bir toprak parçasında bir devlete razı olan Filistin Yönetimi ile de uzlaşamıyor. İsrail, herhangi bir şartı reddederken veya bunları göz ardı ederken, ABD'nin ona olan sempatisine ve politikalarını, ne olursa olsun, korumasına güvenmeye devam edecek. Ayrıca, bazı Arap rejimlerinin, İran'ın Körfez bölgesi, Irak, Suriye ve Lübnan'daki nüfuzunun artmasından kaynaklanan riskler altında, onunla karşılıksız normalleşmeye istekli olduğu, zayıf ve dağınık Arap tutumuna da güvenecek.

Şaşkınlık ve çaresizlik arasında

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığına göre bu bağlamda, Filistin Yönetimi, Arap-İsrail ilişkilerinin çevresindeki değişimler karşısında şaşkın ve çaresiz görünüyor. Filistin yönetimi, 1967'de işgal edilen topraklarda, yani Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde bir Filistin devleti kurmayı amaçlayan programını onlarca yıldır sınırladı. İsrail'in tanınmasını da buna dahildi. Bu, Filistin yönetiminin, Beyrut'taki Arap Zirvesi Konferansı'nda (2002) barış karşılığında normalleşme fikrinin benimsenmesiyle kanıtlandığı gibi, İsrail ile ilişkilerde Arap değişiminin önünü açmış veya kolaylaştırmış gibi görünmesine neden oldu. Bugün Filistin yönetimi, İsrail ile Arap ilişkilerindeki herhangi bir açılımın, Filistinlilerin haklarına, yani gerçekte sadece bir kısmının kendi kaderini tayin etme hakkına, yani Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde bir devlet kurmasına cevap vermesini talep ediyor.

Bu alandaki sorun, Filistin söylemlerinin, yani Filistin Özerk Yönetimi'nin kurulmasından önce, ‘barış Filistin'den başlar’ fikrine dayanmasıdır. Bu, Filistin'in Arap milletinin merkezi meselesi olduğu anlamına gelir. Ancak bu fikir pratikte kanıtlanmadı ve hatta teorik olarak geçerliliğini yitirdi. Filistinlilerden ve onların davalarından izole edilerek İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesinin mümkün olduğu görüldü. Bu, 2018'de imzalanan normalleşme anlaşmaları (Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan ile) ile gerçekleşti. Bu sırada Filistin Yönetimi, anlaşmalardan memnun olmasa da hiçbir şey yapamadı.

Fotoğraf Altı:  Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru

Genel olarak, Filistin Yönetimi, Suudi Arabistan liderliğinden, endişelerini hafifletecek için birçok işaret veya güvence aldı. Bu güvenceler, Suudi Arabistan'ın İsrail ile bedelsiz herhangi bir normalleşme adımı atılmayacağını içeriyor. Suudi Arabistan'ın Filistin Yönetimi'nde bir temsilci ataması ve Kudüs'te bir konsolosluk açması da bu güvencelere örnek olarak gösterilebilir. Suudi Arabistan ayrıca, Filistin'deki iki ana fraksiyonun (Fetih ve Hamas) bir araya gelmesine ev sahipliği yaptı. Ayrıca, Suudi Arabistan, İsrail ile ilişkileri normalleştirmenin bir koşulunun, Filistin ile bir anlaşmaya varılması ve İsrail'in Filistinlilere yönelik saldırılarını durdurması olduğunu defalarca vurguladı. Bu, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın Riyad'a yaptığı çoklu ziyaretler ve Suudi Arabistan Yönetimi ile yaptığı görüşmelerde de tekrarlandı.

Ancak, Suudi Arabistan'ın Filistinlilere verdiği en önemli güvence, geçtiğimiz Mayıs ayında Cidde'de düzenlenen Arap Zirvesi'nin sonuç bildirgesinde yer aldı. Bildirge, Filistin davasının merkeziliğini ve Filistin davası için kapsamlı ve adil bir çözümü, Arap Barış Girişimi ve uluslararası kararlar temelinde, 1967 sınırları içinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin Devleti'nin kurulmasını sağlayacak şekilde yineledi.

Bağımsız Filistinli entelektüeller, akademisyenler ve politikacılar, geçtiğimiz Haziran ayında Suudi Yönetimine hitaben yazılan bir mektupta, Filistin liderliğindeki kafa karışıklığını ve ortaya çıkan resmi boşluğu örtbas eden, ancak popüler düzeyde, bağımsız Filistinli entelektüeller, akademisyenler ve politikacılardan oluşan farklı bir Filistin tutumu ortaya çıktı. Mektupta ‘Filistin halkının, Filistin davasının çözümü olmadan İsrail varlığıyla normalleşmeyi reddeden Suudi Arabistan'ın tutumuna olan güveni ve umudu’ vurgulanıyordu. Ayrıca, ‘ABD ve İsrail baskısı’ kınanarak bu baskının ‘Filistinlilerin meşru haklarını feda etmek ve onlara boyun eğdirmek için bedelsiz normalleşmeyi sürdürmek istediği’ ifade edildi. Son olarak, "Suudi Arabistan'ın, sahip olduğu bölgesel, küresel, dini konumu, zenginlikleri, siyasi coğrafyası ve çeşitli uluslararası ilişkileri nedeniyle İsrail'e ve onunla normalleşmeye ihtiyacı olmadığı" vurgulandı.

Filistinlilerin, İsrail, Arap ülkeleri ve uluslararası alanda neredeyse siyasi denklemlerin dışında kaldıkları açık. Filistinliler, son derece zayıf, dağınık, hayal kırıklığına uğramış ve bölünmüş durumdalar. Ayrıca, Filistin siyasi sisteminde derin bir kriz var. Bu kriz, siyasi varlıklarının meşruiyetinin ve güncelliğinin aşınmasından kaynaklanıyor. Bu krize, Filistinlilerin ortak bir ulusal vizyondan yoksun olmaları da katkıda bulunuyor. Bu durum, Filistin ulusal hareketinin bir kurtuluş hareketinden işgal altındaki bir otoriteye, İsrail tarafından kısıtlanan ve Arap ve yabancı ülkelerden gelen dış siyasi ve maddi desteğe bağımlı bir otoriteye dönüşmesiyle daha da kötüleşti.

Dolayısıyla böyle bir durumda, Filistin Yönetimi’nin Arap dünyasında ve özellikle Arap-İsrail ilişkilerinde gündemini dayatması zor olacaktır. Özellikle, mevcut uluslararası ve bölgesel çatışmalarda kutuplaşmanın artmasıyla, Filistin liderliğinin bu çatışmalardan kendi lehine fayda sağlaması da zor olacaktır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



"Mekke Anlaşması" ile Suudi Arabistan, bölgede istikrar ve kalkınmayı teşvik etme yolunda ilerlemesini sürdürüyor

Suudi Arabistan, bölgede güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik girişimlerini sürdürüyor (SPA)
Suudi Arabistan, bölgede güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik girişimlerini sürdürüyor (SPA)
TT

"Mekke Anlaşması" ile Suudi Arabistan, bölgede istikrar ve kalkınmayı teşvik etme yolunda ilerlemesini sürdürüyor

Suudi Arabistan, bölgede güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik girişimlerini sürdürüyor (SPA)
Suudi Arabistan, bölgede güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik girişimlerini sürdürüyor (SPA)

Küresel ekonomiyi çevreleyen belirsizliğin arttığı, ABD-İran savaşının etkilerinin yanı sıra Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimlerin ve çok sayıda kritik deniz koridorunda seyrüseferi tehdit eden risklerin sürdüğü bir dönemde Suudi Arabistan, güvenlik ve istikrarı güçlendirmeye yönelik bölgesel girişimlerini yoğunlaştırıyor. Riyad’ın yaklaşımı, jeopolitik risklerin azaltılmasıyla büyüme, kalkınma ve yatırımların çekilmesi için gerekli ortamın oluşturulmasını birbiriyle bağlantılı olarak değerlendiriyor.

Bu çerçevede Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki “Mekke Anlaşması”, uzmanların bölgesel istikrarın güçlendirilmesine ve enerji piyasaları ile yatırım ortamına duyulan güvenin artırılmasına katkı sağlayabileceğini düşündüğü girişimlerden biri olarak öne çıkıyor. Bölge, küresel enerji piyasaları, ticaret ve tedarik zincirleri açısından stratejik bir konumda bulunuyor. Suudi Arabistan’ın bölgesel girişimleri, güvenlik boyutunun ötesinde doğrudan kalkınma sürecini desteklemeyi hedefliyor.

“Şarku’l Avsat”a konuşan uzmanlar, Suudi Arabistan’ın adımlarının istikrarlı ve dış şoklara karşı daha dayanıklı bir bölgesel ortam oluşturmayı amaçlayan, geniş bir stratejinin parçası olduğunu belirtiyor. Uzmanlara göre güvenliğin güçlendirilmesi, enerji arzının sürdürülebilirliği, deniz yollarının güvenliği ve ticaret ile yatırım akışları üzerinde doğrudan olumlu etki yaratırken, bölge ülkeleri arasında ekonomik entegrasyonun ve ortak projelerin kapsamının genişletilmesi imkanlarının da önünü açıyor.

Uzmanlar ayrıca Suudi girişimlerinin güvenlik boyutunu aşarak riskleri azaltmak, yatırımcıların öngörülebilirliğini artırmak enerji, sanayi, teknoloji, madencilik, lojistik ve savunma sanayisi gibi alanlarda yeni ortaklıkların önünü açmak suretiyle kalkınma ve büyüme sürecine katkı sağlayacağını ifade ediyor.

Enerji arzı ve deniz taşımacılığında istikrar

Suudi Arabistan Şura Konseyi üyesi Fadl bin Saad el-Buaynin Şarku’l Avsat’a yaptığı  açıklamada, Suudi Arabistan’ın öncülük ettiği girişimlerin, başta Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” olmak üzere, bölgenin ekonomik ve stratejik ağırlığı nedeniyle küresel ekonomi, gıda güvenliği ve uluslararası ticaret üzerinde etkili olabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Buaynin, bölgenin dünya petrol ihtiyacının yaklaşık beşte birini karşıladığını, bunun yanı sıra doğal gaz ve tarımsal gübre ihracatında da önemli bir konuma sahip olduğunu belirtti. Bu nedenle bölgenin istikrarı ve güvenliğinin, enerji arzının sürekliliği ile deniz ulaşımının güvenliği açısından temel öneme sahip olduğunu vurguladı.

Buaynin, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ekonomik kalkınmaya, halkların ve devletlerin refahının temeli olarak büyük önem verdiğini belirterek, yatırımların akışını kalkınmanın temel unsurlarından biri olarak gördüğünü ifade etti. Diğer yandan Suudi Arabistan’ın enerji sektöründeki kapasitesini güçlendirmeye ve küresel tedarik zincirindeki etkili konumunu sürdürmeye odaklandığını belirtti.

Suudi Arabistan’ın çabalarının bölgede güvenlik ve istikrarı sağlayarak hem Suudi Arabistan ekonomisine hem de bölge ülkelerinin ekonomilerine olumlu katkı sunmayı hedeflediğini belirten Buaynin, kalkınmanın üzerine inşa edilebileceği istikrarlı bir ortama ihtiyaç olduğunun altını çizdi. Savunma anlaşmasının, caydırıcılığı güçlendirerek ekonomik faaliyetleri olumsuz etkileyebilecek riskleri azaltabileceğini ifade etti.

Buaynin’e göre girişimciler karar alırken, yatırım ortamındaki istikrarı öncelikleri arasında tutuyor. Dolayısıyla bölgesel güvenliğin güçlendirilmesi ve ekonominin daha öngörülebilir hâle gelmesi, çeşitli yatırım fırsatları sunan Suudi Arabistan’ın cazibesini artıran unsurlar arasında yer alıyor.

Buaynin, “Mekke Anlaşması”nın yerli ve yabancı yatırımcılara güven mesajı verdiğini, enerji arzının sürdürülebilirliği ve kritik altyapıların korunmasına yönelik güveni artırdığını belirtti. Bunun da projelerin hızına, yatırım akışlarına ve ticaret hacmine olumlu yansımaları olabileceğini kaydetti.

Suudi Arabistan’ın büyük yatırımlar gerektiren “Vizyon 2030” programlarına dayandığını hatırlatan Buaynin, ekonomik öngörülebilirliğin artırılması ve jeopolitik belirsizliğin azaltılmasının sermaye akışlarını ve projelerin hayata geçirilmesini desteklemek açısından önemli olduğunu ifade etti.

Bölgesel güvenlik sisteminin güçlendirilmesi halinde, yatırımcıların fırsatlardan yararlanmaya ve kalkınma projelerine katılmaya motive olacağını belirten Buaynin, bu olumluluğun yalnızca Suudi ekonomisiyle sınırlı kalmayacağını bölge ekonomilerine de yayılacağını ifade etti.

Buaynin ayrıca, yıllar süren müzakerelerin ardından anlaşmanın imzalanmasının Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki ilişkilerin derinliğini gösterdiğini, güvenlik, istikrar ve refahın tesis edilmesine yönelik daha kapsamlı iş birliği döneminin kapısını açtığını vurguladı.

Ekonomik entegrasyon şekilleniyor

Suudi Arabistanlı iş insanı ve “Al Tamayoz” Saudi Holding for Technology şirketinin Üst Yöneticisi Abdullah bin Zeyd el-Muleyhi ise Suudi Arabistan’ın yerel ve bölgesel ekonomilere yönelik güveni güçlendirmeye devam ettiğini belirtti. Muleyhi, “Mekke Anlaşması”nın Suudi Arabistan’ın bölgesel ve uluslararası konumunu güçlendirebilecek ve yeni iş birliği ve ekonomik entegrasyon döneminin önünü açabilecek girişimlerden biri olduğunu belirtti.

Muleyhi, “Şarku’l Avsat”a yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan’ın güvenlik ve istikrarı güçlendirmeye yönelik adımlarının ekonomik ve yatırım ortamına doğrudan yansıdığını belirterek, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan yakınlaşmasının siyasi, ekonomik, savunma ve beşerî alanlarda ortak çalışmaların geliştirilmesi için zemin oluşturduğunu ifade etti.

Suudi Arabistan’ın ortak çıkarları gerçekleştirmeyi ve bölgenin güvenliği ile istikrarını desteklemeyi amaçlayan stratejik ortaklıklar kurarak, etkili bir siyasi ve ekonomik güç olarak konumunu güçlendirdiğini söyledi.

Muleyhi’ye göre Suudi Arabistan’ın istikrarı güçlendirme ve uzun vadeli ortaklıklar kurma stratejisi, yatırımlar için ortamı daha cazip hale getiriyor ve özel sektöre sanayi, teknoloji, enerji, madencilik, lojistik, savunma sanayisi ve ticaret alanlarında yeni imkan ve fırsatlar sunuyor.

Suudi Arabistan’ın büyük bir ekonomiye, stratejik bir coğrafi konuma ve “Vizyon 2030” gibi iddialı dönüşüm programlarına sahip olduğunu belirten Muleyhi, siyasi ve güvenlik alanındaki yakınlaşmanın daha kapsamlı ekonomik ortaklıklara dönüşebileceğinin altını çizdi.

Bunun özellikle ortak projeler, bilgi ve teknoloji transferi, sanayinin yerlileştirilmesi ve ticaret hacminin artırılması yoluyla yatırımcılar ve iş insanları açısından önemli fırsatlar yaratabileceğini kaydetti.

Muleyhi, bölgesel istikrardan ekonominin, kalkınmanın ve vatandaşların doğrudan yararlandığını belirterek, Suudi Arabistan’ın siyasi gücü ve dengeli ortaklıklarının özel sektöre daha fazla güven verdiğini; ülkenin sermaye, teknoloji ve uluslararası ortaklıkları çekme kapasitesini artırdığını ifade etti.

Muleyhi, Suudi Arabistan’ın kendi çıkarlarını korumak, güvenliğini güçlendirmek ve geleceğin ekonomisini inşa etmek arasında korelasyon kuran vizyon doğrultusunda hareket ettiğini belirterek, “Mekke Anlaşması”nın krallığın güvenlik, kalkınma ve bölgesel iş birliği denklemlerini şekillendirmedeki konumunu güçlendirdiğini vurguladı.

Sürdürülebilir kalkınmaya giden yol

Cizan’daki eş-Şuruk Ekonomik Araştırmalar Merkezi Başkanı Dr. Abdurrahman Ba'şen ise “Şarku’l Avsat”a yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan’ın riskleri azaltmayı ve istikrarı desteklemeyi amaçlayan girişimlerle uluslararası güvenilirliğini güçlendirdiğini söyledi. Ba'şen, “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın, ABD-İran savaşının ve Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimlerin yol açtığı gelişmelerin ardından bölgede ekonomik öngörülebilirliğin artırılmasına katkı sağlayabileceğini ifade etti.

Suudi Arabistan’ın siyasi, güvenlik ve ekonomik adımları bir arada ele alan yaklaşımının bölgesel dengeyi desteklediğini ve Suudi ekonomisine ve bölgedeki iş ortamına duyulan güveni güçlendirdiğini ifade eden Ba'şen, bunun özellikle küresel enerji piyasalarında merkezi role sahip Suudi Arabistan’ın konumu nedeniyle ticaret, yatırım ve uluslararası ortaklıklarda olumlu etkisini görülebileceğini söyledi.

Önümüzdeki dönemde ticari ve yatırım faaliyetlerinin, özellikle savunmayla bağlantılı teknoloji sektörlerinde daha da hareketlenebileceğini belirten Ba'şen, bunun gelişmiş uzmanlık ve kapasiteye sahip ülkelerle stratejik ortaklıkların genişlemesine paralel ilerleyeceğini kaydetti.

Ba'şen’e göre anlaşma, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında nitelikli ekonomik projeler ve girişimlerin hayata geçirilmesi için destekleyici bir çerçeve sağlayabilir; bu etkiler üç ülkenin uluslararası ortaklarına da yayılarak Riyad, Ankara ve İslamabad arasında daha kapsamlı ekonomik entegrasyon ve sürdürülebilir kalkınmanın temellerini oluşturabilir.

Sanayi, teknoloji, enerji, tedarik zincirleri, altyapı ve ulaştırma alanlarında ortaklıkların geliştirilmesinin, üç ülke arasındaki stratejik yakınlaşmayı somut ekonomik fırsatlara dönüştürebileceği ve bölgenin dış kaynaklı çalkantılara karşı dayanıklılığını artırabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Ba'şen, Suudi Arabistan’ın girişimlerinin temelinde güvenlik ile kalkınmayı entegre etme yaklaşımının bulunduğunu vurguladı. Gerilimlerin azaltılması ve bölgesel istikrarın güçlendirilmesinin yalnızca siyasi sonuçlar doğurmadığını; ticaret akışlarının ve enerji arzının korunması, yatırım ortamının iyileştirilmesi ve bölgesel ekonominin büyümesi için daha sürdürülebilir bir ortam oluşturulması açısından da kritik öneme sahip olduğunu ifade etti.


Hürmüz'de iki BAE tankerine yönelik saldırıya Arap dünyasından geniş kınama

Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
TT

Hürmüz'de iki BAE tankerine yönelik saldırıya Arap dünyasından geniş kınama

Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)

Körfez ülkeleri, Arap ülkeleri ve uluslararası kuruluşlar, cuma günü, Birleşik Arap Emirlikleri'ne ait ADNOC şirketinin iki tankerinin Hürmüz Boğazı'ndan geçişi sırasında İran tarafından hedef alınmasını en sert ifadelerle kınadı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, İran'ın bu saldırıların devam etmesinin sonuçlarından tamamen sorumlu tutulduğu belirtildi. Riyad, Tahran'a söz konusu ihlallere derhal son verme ve ilgili uluslararası hukuk kurallarına uyma çağrısında bulundu.

Açıklamada, bölgenin güvenliği ile uluslararası deniz taşımacılığının güvenliğinin ortak sorumluluk olduğu vurgulanırken, saldırıların sürdürülmesinin kabul edilemez ve göz yumulamaz olduğu ifade edildi.

Suudi Arabistan, saldırıların tekrarlanmasının deniz ulaşımının güvenliği açısından tehlikeli bir tırmanış ve doğrudan tehdit oluşturduğunu, küresel enerji arzının güvenliğini riske attığını ve uluslararası hukuk ile teamüllerin ağır biçimde ihlal edildiğini belirtti.

Riyad ayrıca bu saldırıların, ticari gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan geçiş hakkı ve özgürlüğüne saygı gösterilmesini öngören ve bunu engelleyecek eylem veya tehditleri kınayan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 2817 sayılı kararına açık bir meydan okuma olduğunu kaydetti.

Suudi Arabistan, BAE ile tam dayanışma içinde olduğunu ve Abu Dabi'nin egemenliğini, güvenliğini ve varlıklarını korumak amacıyla attığı adımları desteklediğini yineledi. Riyad, iki tankerin hedef alınmasını, İran'ın ticari gemi ve tankerleri hedef alan saldırılarının tekrarlanması olarak değerlendirerek en sert biçimde kınadı.

Katar: Hürmüz Boğazı baskı aracı olarak kullanılamaz

Katar, iki tankere yönelik İran saldırısını uluslararası hukuk kurallarının ve deniz seyrüsefer özgürlüğünün açıkça ihlali olarak nitelendirdi ve bunun BM Güvenlik Konseyi'nin 2817 sayılı kararına aykırı olduğunu belirtti.

Katar Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı'nın bir baskı aracı olarak kullanılmasını kesin biçimde reddetti. Bakanlık, bu kapsamda boğazın koşulsuz şekilde yeniden açılması çağrısında bulundu.

Açıklamada, bu kritik geçiş güzergâhında seyrüsefer özgürlüğünün pazarlık konusu yapılamayacak yerleşik bir ilke olduğu vurgulandı. Boğazın kapalı tutulmasının bölge ülkelerinin hayati çıkarlarını ve küresel ekonomiyi tehlikeye attığı belirtildi.

Katar ayrıca İran'ın kardeş ülkelerin mallarına yönelik gerekçesiz saldırılarını durdurması gerektiğini ifade etti. Doha, BAE ile tam dayanışma içinde olduğunu ve ülkenin varlıklarını korumak için alacağı tüm önlemleri desteklediğini bildirdi.

Mısır'dan uluslararası seyrüsefer vurgusu

Mısır Dışişleri Bakanlığı da yayımladığı açıklamada BAE ile tam dayanışma içinde olduğunu belirtti.

Kahire, uluslararası deniz ulaşımının güvenliğini tehdit eden veya gemiler ile sivil tesisleri tehlikeye atan tüm eylemlerin durdurulması gerektiğini vurguladı. Mısır ayrıca uluslararası hukuk kurallarına uyulması çağrısında bulunarak bunun gerilimin düşürülmesine ve bölgenin güvenlik ve istikrarının korunmasına katkı sağlayacağını ifade etti.

Körfez İşbirliği Konseyi: Tehlikeli ve kabul edilemez tırmanış

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) de iki tankerin hedef alınmasını kınadı. KİK Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, saldırıların tehlikeli ve kabul edilemez bir tırmanış olduğunu belirtti.

Budeyvi, saldırıların dünyanın en önemli stratejik su yollarından biri olan Hürmüz Boğazı'nda deniz ulaşımı ve uluslararası ticaretin güvenliği açısından doğrudan tehdit oluşturduğunu söyledi.

KİK Genel Sekreteri, bu değerlendirmelerin BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ve ilgili Güvenlik Konseyi kararları, özellikle de 2817 sayılı karar çerçevesinde yapıldığını belirtti.

Budeyvi, İran'ın bu kritik uluslararası geçiş güzergâhını bir baskı ve tehdit aracına dönüştürme girişimlerini kesin biçimde reddetti. Uluslararası topluma sorumluluklarını yerine getirerek tekrarlanan saldırıların durdurulması için kararlı bir tutum alma ve uluslararası hukuk, deniz hukuku ve ilgili uluslararası kararlar doğrultusunda deniz ulaşımının güvenliği ile özgürlüğünü garanti altına alma çağrısında bulundu.

KİK Genel Sekreteri ayrıca Konseyin BAE ile tam ve kararlı dayanışma içinde olduğunu, Abu Dabi'nin güvenliğini, egemenliğini, varlıklarını ve çıkarlarını korumak için aldığı tüm önlemleri desteklediğini yineledi.

Arap Birliği: Deniz ulaşımına doğrudan tehdit

Arap Birliği de İran'ın iki tankeri hedef almasını kınayarak saldırının uluslararası hukukun ve BM Güvenlik Konseyi kararının açık bir ihlali olduğunu belirtti.

Birlik, "İran'ın bu ihlallerini tekrarlaması, deniz ulaşımının özgürlüğüne doğrudan tehdit oluşturuyor" değerlendirmesinde bulundu. Saldırıların uluslararası ticaretin seyri ve küresel enerji güvenliği açısından ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısı yapıldı.

Arap Birliği, uluslararası hukuk ve deniz hukuku kurallarına uyulması gerektiğini vurgulayarak İran'a tırmandırıcı eylemlerine son verme ve deniz ulaşımının güvenliği ile emniyetini tehdit edecek uygulamalardan kaçınma çağrısında bulundu.

Kuveyt: Hürmüz tamamen ve koşulsuz açılmalı

Kuveyt Dışişleri Bakanlığı da yaptığı açıklamada, ticari gemilerin ve uluslararası deniz yollarının hedef alınmasının uluslararası hukuka ve 2817 sayılı karara aykırı olduğunu belirtti.

Açıklamada, bu tür saldırıların deniz ulaşımının güvenliğini, enerji arzının istikrarını ve uluslararası ticareti tehlikeye attığı vurgulandı.

Kuveyt, bölgede gerilimi daha da artıracak tüm eylemlerin durdurulması, uluslararası geçiş güzergâhlarında seyrüsefer özgürlüğüne ve güvenli geçiş hakkına saygı gösterilmesi ve Hürmüz Boğazı'nın tamamen ve koşulsuz şekilde yeniden açılması çağrısında bulundu.


Suudi Arabistan ve Irak, güvenlik koordinasyonunun devam edeceğini vurguladı

Prens Halid bin Salman, dün Riyad'da Korgeneral Abdülamire el-Şemmari ile yaptığı görüşmede, (Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı)
Prens Halid bin Salman, dün Riyad'da Korgeneral Abdülamire el-Şemmari ile yaptığı görüşmede, (Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı)
TT

Suudi Arabistan ve Irak, güvenlik koordinasyonunun devam edeceğini vurguladı

Prens Halid bin Salman, dün Riyad'da Korgeneral Abdülamire el-Şemmari ile yaptığı görüşmede, (Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı)
Prens Halid bin Salman, dün Riyad'da Korgeneral Abdülamire el-Şemmari ile yaptığı görüşmede, (Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı)

Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Irak Silahlı Kuvvetleri Başkomutanlık Ofisi Başkanı Orgeneral Abdül Emir eş-Şemmari ile dün Riyad’da bir araya geldi. Görüşmede iki ülke arasındaki askeri ve savunma alanlarındaki ilişkilerin yanı sıra bölgesel gelişmeler ele alındı.

Suudi Savunma Bakanı dün X hesabından yaptığı paylaşımda, “Ortak çıkarlarımıza hizmet etmek, bölgenin güvenliğini ve istikrarını sağlamak amacıyla iki ülke arasındaki koordinasyon ve iş birliğinin sürdürülmesinin önemini teyit ettik” ifadelerini kullandı.

Prens Halid bin Selman, “Irak, bizim için her zaman değerli bir komşu olmaya devam edecek. Hükümeti ve kardeş Irak halkıyla aramızda kardeşlik, dayanışma ve yardımlaşma bağları bulunuyor” ifadelerini kullandı.

Suudi Arabistan’ın Irak’ın güvenliği, istikrarı, kalkınması ve refahını desteklemek amacıyla her zaman ülkenin yanında duracağını belirten Bakan, bunun Irak’ın ve halkının çıkarlarına hizmet ettiğini vurguladı.

Görüşmeye Suudi Arabistan tarafından Genel İstihbarat Başkanı Halid el-Humeydan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Feyyad er-Ruveyli, Müşterek Kuvvetler Komutanı Korgeneral Fehd es-Selman ve Savunma Bakanı İstihbarat İşlerinden Sorumlu Danışmanı Hişam bin Seyf katıldı.

Irak heyetinde ise İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri, Terörle Mücadele Teşkilatı Başkanı Korgeneral Zeyd el-Musevi ve Hava Savunma Komutanı Korgeneral Mühenned el-Esedi yer aldı.

Şarku’l Avsat’ın Irak Haber Ajansı’ndan aktardığına göre Şemmari başkanlığındaki üst düzey Irak güvenlik heyeti dün Suudi Arabistan’a ulaştı. Heyetin ziyaretinde, insansız hava araçları (İHA) dosyası da dahil olmak üzere çeşitli güvenlik konuları ve ortak meselelerin ele alınması, ayrıca iki ülke arasındaki güvenlik koordinasyonu ve iş birliğinin güçlendirilmesi yollarının görüşülmesi planlandı.