Suudi Arabistan’ın İsrail’le normalleşme şartları neler?

Filistin Yönetiminin kafası karışmış görünüyor ve Arap-İsrail ilişkileri ortamında meydana gelen dönüşümler konusunda hiçbir şey yapamıyor

Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru
TT

Suudi Arabistan’ın İsrail’le normalleşme şartları neler?

Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru

Macid Kiyali

ABD’nin eski Başkanı Donald Trump'ın Arap ülkelerini İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye davet etmesinden ve üç yıl önce onlarla bu tür anlaşmalar imzalamasından bu yana (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Fas ve ardından Sudan), daha önce ilişkiler kuran ülkelere eklenen (Mısır ve Ürdün, tabii ki Umman Sultanlığı ve Filistin Yönetimi'ne ek olarak), dikkatler, ABD'nin özellikle önceki ve mevcut ABD yönetimleri altında sarf ettiği çabalara rağmen, bu çerçevenin dışında kalmayı tercih eden Suudi Arabistan'a çevrildi.

Suudi Arabistan Yönetimi’nin şu ana kadar bu yola girme konusundaki isteksizliği çeşitli nedenlere bağlanabilir; bunlardan en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:

1. İsrail'in küstahlığı ve Arap çevrelere, özellikle de Filistinlilere yönelik haklar da dahil olmak üzere herhangi bir hak sağlamayı reddetmesi ve onların haklarına ilişkin adaletsizliklerine rağmen 1993 Oslo Anlaşmalarını reddetmesi.

2. Geçmiş deneyimin başarısızlığından ders almak, İsrail'in ‘Suudi Arabistan Girişimi’ olarak bilinen ve çekilme karşılığında normalleşmeyi öngören ve Arap Zirvesi (Beyrut 2002) tarafından kabul edilen Arap Girişimi'ni reddetmesi.

3.Suudi Yönetiminin, Suudi Arabistan'ın gelişmiş Amerikan silahlarına erişmesine mani olan engellerden duyduğu hayal kırıklığı ve endişe.

4. Suudi Arabistan’ın, İran'ın, Yemen'den Arap Yarımadası'ndaki ülkelere kadar daha fazla ülkede yayılmış mezhepsel milisleri ve nükleer ve füze gücü elde etme çabaları gibi bölgedeki tehditlere karşı ABD'nin kayıtsızlığından endişe duyması, bunun da ABD'nin dostlarını terk ettiğine işaret etmesi.

İsrail'in küstahlığı ve Arap çevrelere, özellikle de Filistinlilere yönelik haklar da dahil olmak üzere herhangi bir hak sağlamayı reddetmesi ve onların haklarına ilişkin adaletsizliklerine rağmen 1993 Oslo Anlaşmalarını reddetmesi.

Ancak, ABD'nin Suudi Yönetimine yönelik çabaları o zamandan beri durmadı. Hatta Başkan Joe Biden yönetimi, onu Ortadoğu'daki politikalarının en üst sırasına koydu ve son dönemde yönetim yetkilileri ile Suudi liderliği arasında yapılan görüşmelerin merkezinde yer aldı. Bu dosya, Özellikle İsrail'in şu anda içinde bulunduğu kriz ve Başkan Biden ile ilişkisindeki gerginlik göz önüne alındığında İsrail siyasetinde, İsrail gazetelerinin tartışmalarında ve makalelerinde günlük bir konuşma konusu haline geldi.

İsrail - Suudi Arabistan ilişkileri

Aslında, İsrail'in mevcut hükümeti, kuruluşundan bu yanaki en aşırılık yanlısı hükümet olarak tanımlanıyor. Bu hükümet, Suudi Arabistan'ı kendisiyle normalleştirmeye çekmeye büyük önem veriyor. Bu adım, İsrail'in içinde bulunduğu krizin ortasında, sağcı ve dindar partilerden oluşan koalisyon hükümetinin kurulmasından bu yana İsrail için çok önemli bir koz olacak. Bu hükümet, İsrail siyasi sisteminde bir tür devrim yaratmaya çalışıyor. Ayrıca, iki taraf arasındaki gerginlik göz önüne alındığında böyle bir adım, ABD yönetimiyle arasındaki buzları eritebilir.

Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru

Ayrıca Suudi Arabistan'ın Arap ve İslam dünyasında sahip olduğu merkezi konumla ilgisi de bir başka nedeni oluşturuyor. Uluslararası önemi ve ekonomik gücü göz önüne alındığında, Suudi Arabistan, 2022 yılı için gayrisafi yurt içi hasılası (1,1 trilyon dolar) ve ihracat değeri (410 milyar dolar) açısından dünyanın en güçlü ekonomik güçlerinden biri haline geldi. Ayrıca, muazzam petrol zenginliğine sahip ve geçen yılki 75 milyar dolarlık harcamasıyla askeri harcama açısından beşinci sırada yer alıyor.

Ancak, bu gerçekler ile sınırlı kalmadı. İsrail, bu kez, normalleşme için şartlar öne süren bir ülke ile karşı karşıya buldu kendini. Bu şartlar hem İsrail'in hem de ABD'nin yerine getirme taahhüdünü gerektiriyor. Bu, İsrail'in önceki Arap devletleri ile normalleşme deneyimlerinde alışkın olmadığı bir gelişme. Çoğu Arap ülkesinin, İsrail'in kuruluşundan (1948) bu yana, farklı şekillerde de olsa, sessiz veya fiili bir normalleşme içinde olduğu doğru olsa da özellikle 1967 Haziran Savaşı'ndan sonra, varlığına karşı savaştan (en azından sözde), işgal ettiği Arap topraklarına karşı savaşa geçişle, İsrail'in varlığını kabul ettiği anlamına geliyor.

Normalleşme şartları

İsraillileri en çok ilgilendiren, İsrail ve ABD'nin Suudi Arabistan ile normalleşme şartlarının tek bir paket olması ve bunun bilinen normalleşme deneyimlerinden farklı bir emsal. Suudi Arabistan'ın elinde örneğin, ABD'nin petrol ihracatı taleplerini geri çevirmesi gibi kullandığı ve kullanabileceği birçok kart var. Bu, Çin ile ilişkilerinin güçlendirilmesi, Ukrayna savaşı konusundaki tutumu ve ABD-Rusya çatışmasını da kapsıyor.

İsrailli analist Michael Harari'ye göre, Suudi Arabistan'ın talepleri veya şartları arasında ABD’den, ‘İran'a karşı caydırıcı olacak NATO tarzı bir savunma şemsiyesi, makul olarak ABD ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın gözetimi altında olabilecek sivil bir nükleer reaktör, son derece gelişmiş bir ABD silahına erişim imkânı ve Filistin-İsrail bağlamında yapıcı adımlar da’ bulunuyor. (Maariv - 11/8/2023)

Bu koşullar uluslararası ve Filistin niteliğiyle İsrail'in hükümeti ve muhalefetiyle bu yönde ilerleyemeyeceğini gösteriyor. Çünkü bunların karşılanması, Suudi Arabistan'ı ABD için siyasi, ekonomik ve askerî açıdan özel bir konuma sahip bir ülke haline getirecek. İsrail'in konumunu ve özellikle de bölgedeki nükleer güç üzerindeki tekelini kırmakla ilgili olarak çıkarlarını zarara uğratacaktır. Bu da İsrail'in stratejik ulusal güvenliği için bir tehdit oluşturuyor.

Ancak bu şartlarda Netanyahu hükümetinin sorunu, İsrail'in tepkilerine ek olarak, içeride kritik bir dönemde, Tel Aviv ile Washington yönetimi arasında bir gerilim yaşandığı bir zamanda gelmesi ve ABD'nin istekleriyle birçok alanda kesişmesi. Çünkü uluslararası ve bölgesel düzeyde ve Rusya, Çin ve İran karşısında çıkarları, öncelikleri ve politikalarıyla tutarlı.

İsrail'in Çin'in bölgedeki konumunu zayıflatmaya, İran'ı izole etmeye ve Suudi Arabistan'a bölgesel ve uluslararası düzeyde siyasi ve ekonomik olarak yatırım yapmaya katkıda bulunacak rolünü oynaması gereken İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşme konusunda ABD’nin çıkarı olduğu anlamına geliyor. Bu, Filistin meselesi de dahil olmak üzere, ihtiyaçlarını az ya da çok karşılamaya hazırlanarak yapılır. İsrail, bu konuda bir miktar taviz verebilir, ancak her durumda Filistinlilerin durumlarını iyileştirmek için adımlar atmalı, Batı Şeria ve Kudüs'teki yerleşim faaliyetlerini dondurmalı ve oradaki bölgeleri (örneğin C Bölgesi) resmen ilhak etmeye yönelik herhangi bir adımdan kaçınmalıdır.

Her halükârda, önceki deneyimlere bakılırsa, İsrail herhangi bir zor yükümlülükten kaçmaya çalışacaktır. Bu, daha önce de oldu. Örneğin, Madrid Konferansı'ndan çıkan çok taraflı müzakerelerde ve 1990'ların başındaki Ortadoğu zirvelerinde, ‘Yeni Ortadoğu’ projesi kapsamında Arap-İsrail iş birliği için yollar bulmaya odaklanıldı. İsrail, son 30 yılda Filistinliler ile uzlaşmada kendisinden istenen taahhütleri yerine getirmeyi reddederek bunu tekrarladı. Ayrıca, eski ABD Başkanı George W. Bush'un (Oğul) önerdiği 2003 Yol Haritasını feshederek aynı şeyi yaptı. 2002'deki Arap Barış Girişimi'ni şiddetle reddetmesini de tabii ki buna bir örnek teşkil ediyor.

Her halükârda ve önceki deneyimlere dayanarak, İsrail her türlü zorlu yükümlülükten kaçınmaya çalışacaktır ve bu daha önce örneğin Madrid Konferansı'ndan çıkan çok taraflı müzakerelerde de yaşanmıştı.

Aslında, İsrail, kendi içinde sorunlu olan akımlarını birleştiremeyen bir ülke. Bu, mevcut krizinde, dindar/doğulu ve laik/batılılar arasındaki bölünme ve kutuplaşmada görülebilir. İsrail, Filistinli vatandaşlarıyla veya Filistin halkının bir kısmı için bir toprak parçasında bir devlete razı olan Filistin Yönetimi ile de uzlaşamıyor. İsrail, herhangi bir şartı reddederken veya bunları göz ardı ederken, ABD'nin ona olan sempatisine ve politikalarını, ne olursa olsun, korumasına güvenmeye devam edecek. Ayrıca, bazı Arap rejimlerinin, İran'ın Körfez bölgesi, Irak, Suriye ve Lübnan'daki nüfuzunun artmasından kaynaklanan riskler altında, onunla karşılıksız normalleşmeye istekli olduğu, zayıf ve dağınık Arap tutumuna da güvenecek.

Şaşkınlık ve çaresizlik arasında

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığına göre bu bağlamda, Filistin Yönetimi, Arap-İsrail ilişkilerinin çevresindeki değişimler karşısında şaşkın ve çaresiz görünüyor. Filistin yönetimi, 1967'de işgal edilen topraklarda, yani Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde bir Filistin devleti kurmayı amaçlayan programını onlarca yıldır sınırladı. İsrail'in tanınmasını da buna dahildi. Bu, Filistin yönetiminin, Beyrut'taki Arap Zirvesi Konferansı'nda (2002) barış karşılığında normalleşme fikrinin benimsenmesiyle kanıtlandığı gibi, İsrail ile ilişkilerde Arap değişiminin önünü açmış veya kolaylaştırmış gibi görünmesine neden oldu. Bugün Filistin yönetimi, İsrail ile Arap ilişkilerindeki herhangi bir açılımın, Filistinlilerin haklarına, yani gerçekte sadece bir kısmının kendi kaderini tayin etme hakkına, yani Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde bir devlet kurmasına cevap vermesini talep ediyor.

Bu alandaki sorun, Filistin söylemlerinin, yani Filistin Özerk Yönetimi'nin kurulmasından önce, ‘barış Filistin'den başlar’ fikrine dayanmasıdır. Bu, Filistin'in Arap milletinin merkezi meselesi olduğu anlamına gelir. Ancak bu fikir pratikte kanıtlanmadı ve hatta teorik olarak geçerliliğini yitirdi. Filistinlilerden ve onların davalarından izole edilerek İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesinin mümkün olduğu görüldü. Bu, 2018'de imzalanan normalleşme anlaşmaları (Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan ile) ile gerçekleşti. Bu sırada Filistin Yönetimi, anlaşmalardan memnun olmasa da hiçbir şey yapamadı.

Fotoğraf Altı:  Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru

Genel olarak, Filistin Yönetimi, Suudi Arabistan liderliğinden, endişelerini hafifletecek için birçok işaret veya güvence aldı. Bu güvenceler, Suudi Arabistan'ın İsrail ile bedelsiz herhangi bir normalleşme adımı atılmayacağını içeriyor. Suudi Arabistan'ın Filistin Yönetimi'nde bir temsilci ataması ve Kudüs'te bir konsolosluk açması da bu güvencelere örnek olarak gösterilebilir. Suudi Arabistan ayrıca, Filistin'deki iki ana fraksiyonun (Fetih ve Hamas) bir araya gelmesine ev sahipliği yaptı. Ayrıca, Suudi Arabistan, İsrail ile ilişkileri normalleştirmenin bir koşulunun, Filistin ile bir anlaşmaya varılması ve İsrail'in Filistinlilere yönelik saldırılarını durdurması olduğunu defalarca vurguladı. Bu, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın Riyad'a yaptığı çoklu ziyaretler ve Suudi Arabistan Yönetimi ile yaptığı görüşmelerde de tekrarlandı.

Ancak, Suudi Arabistan'ın Filistinlilere verdiği en önemli güvence, geçtiğimiz Mayıs ayında Cidde'de düzenlenen Arap Zirvesi'nin sonuç bildirgesinde yer aldı. Bildirge, Filistin davasının merkeziliğini ve Filistin davası için kapsamlı ve adil bir çözümü, Arap Barış Girişimi ve uluslararası kararlar temelinde, 1967 sınırları içinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin Devleti'nin kurulmasını sağlayacak şekilde yineledi.

Bağımsız Filistinli entelektüeller, akademisyenler ve politikacılar, geçtiğimiz Haziran ayında Suudi Yönetimine hitaben yazılan bir mektupta, Filistin liderliğindeki kafa karışıklığını ve ortaya çıkan resmi boşluğu örtbas eden, ancak popüler düzeyde, bağımsız Filistinli entelektüeller, akademisyenler ve politikacılardan oluşan farklı bir Filistin tutumu ortaya çıktı. Mektupta ‘Filistin halkının, Filistin davasının çözümü olmadan İsrail varlığıyla normalleşmeyi reddeden Suudi Arabistan'ın tutumuna olan güveni ve umudu’ vurgulanıyordu. Ayrıca, ‘ABD ve İsrail baskısı’ kınanarak bu baskının ‘Filistinlilerin meşru haklarını feda etmek ve onlara boyun eğdirmek için bedelsiz normalleşmeyi sürdürmek istediği’ ifade edildi. Son olarak, "Suudi Arabistan'ın, sahip olduğu bölgesel, küresel, dini konumu, zenginlikleri, siyasi coğrafyası ve çeşitli uluslararası ilişkileri nedeniyle İsrail'e ve onunla normalleşmeye ihtiyacı olmadığı" vurgulandı.

Filistinlilerin, İsrail, Arap ülkeleri ve uluslararası alanda neredeyse siyasi denklemlerin dışında kaldıkları açık. Filistinliler, son derece zayıf, dağınık, hayal kırıklığına uğramış ve bölünmüş durumdalar. Ayrıca, Filistin siyasi sisteminde derin bir kriz var. Bu kriz, siyasi varlıklarının meşruiyetinin ve güncelliğinin aşınmasından kaynaklanıyor. Bu krize, Filistinlilerin ortak bir ulusal vizyondan yoksun olmaları da katkıda bulunuyor. Bu durum, Filistin ulusal hareketinin bir kurtuluş hareketinden işgal altındaki bir otoriteye, İsrail tarafından kısıtlanan ve Arap ve yabancı ülkelerden gelen dış siyasi ve maddi desteğe bağımlı bir otoriteye dönüşmesiyle daha da kötüleşti.

Dolayısıyla böyle bir durumda, Filistin Yönetimi’nin Arap dünyasında ve özellikle Arap-İsrail ilişkilerinde gündemini dayatması zor olacaktır. Özellikle, mevcut uluslararası ve bölgesel çatışmalarda kutuplaşmanın artmasıyla, Filistin liderliğinin bu çatışmalardan kendi lehine fayda sağlaması da zor olacaktır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Suudi Arabistan Veliaht Prensi, Trump ve Arap ve İslam ülkelerinin liderleriyle bir telekonferans görüşmesine katıldı

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (SPA)
TT

Suudi Arabistan Veliaht Prensi, Trump ve Arap ve İslam ülkelerinin liderleriyle bir telekonferans görüşmesine katıldı

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (SPA)

Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Muhammed bin Selman, dün ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirilen toplu telekonferans görüşmesine katıldı. Görüşmede ayrıca Bahreyn Kralı Hamad bin İsa Al Halife, Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani, BAE Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayid Al Nahyan, Ürdün Kralı II. Abdullah, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Munir de yer aldı.

Görüşmede, bölgedeki güncel gelişmeler ele alınırken, Başkan Trump’ın liderliği ile bölge liderleriyle istişare ve koordinasyona verdiği önemden duyulan memnuniyet ifade edildi. Ayrıca, Pakistan’ın yürüttüğü arabuluculuk çabaları ile Katar’ın gerilimin sona erdirilmesi ve bölgesel güvenlik ile istikrarın güçlendirilmesine yönelik girişimlerine dikkat çekildi.


Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Katar Emiri, bölgesel güvenliğin sağlanmasına yönelik çabaları görüştüler

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (SPA) ve Katar Devleti Emiri Şeyh Tamim bin Hamad (QNA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (SPA) ve Katar Devleti Emiri Şeyh Tamim bin Hamad (QNA)
TT

Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Katar Emiri, bölgesel güvenliğin sağlanmasına yönelik çabaları görüştüler

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (SPA) ve Katar Devleti Emiri Şeyh Tamim bin Hamad (QNA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (SPA) ve Katar Devleti Emiri Şeyh Tamim bin Hamad (QNA)

Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Muhammed bin Selman, Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani ile bölgedeki gelişmeleri ve güvenlik ile istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları ele aldı.

İki liderin dün gerçekleşen telefon görüşmesinde, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’a Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed tarafından ulaşıldığı ve görüşmede ikili ilişkilerin de değerlendirildiği, çeşitli alanlarda iş birliğinin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi yollarının ele alındığı bildirildi.

Öte yandan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan da cuma akşamı Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile yaptığı telefon görüşmesinde bölgedeki son gelişmeleri ve iki ülkenin güvenlik ile istikrarı koruma çabalarını ele aldı.


İki Kutsal Caminin Koruyucusu Programı, 104 ülkeden 2 bin 500 hacıyı ağırlıyor

Program katılımcılarına çeşitli hizmet ve olanaklar sağlamaya yönelik entegre bir operasyon planı (Suudi Arabistan İslami İşler Bakanlığı)
Program katılımcılarına çeşitli hizmet ve olanaklar sağlamaya yönelik entegre bir operasyon planı (Suudi Arabistan İslami İşler Bakanlığı)
TT

İki Kutsal Caminin Koruyucusu Programı, 104 ülkeden 2 bin 500 hacıyı ağırlıyor

Program katılımcılarına çeşitli hizmet ve olanaklar sağlamaya yönelik entegre bir operasyon planı (Suudi Arabistan İslami İşler Bakanlığı)
Program katılımcılarına çeşitli hizmet ve olanaklar sağlamaya yönelik entegre bir operasyon planı (Suudi Arabistan İslami İşler Bakanlığı)

Suudi Arabistan İslami İşler Bakanlığı tarafından yürütülen “Haremeyn-i Şerifeyn Misafirleri Hac Programı” kapsamında ağırlanan misafirlerin tamamı ülkeye ulaştı. Program çerçevesinde dünyanın farklı kıtalarındaki 104 ülkeden toplam 2 bin 500 hacı adayı kabul edildi.

Bu yıl programa, dünyanın 102 ülkesinden İslam dünyasının önde gelen şahsiyetleri, alimler, davetçiler ve çeşitli toplumsal kesimlerden bin 300 kadın ve erkek hacı dahil edildi. Ayrıca Liberya’dan 200 kişi ile “Kararlılık Fırtınası” ve “Umudu Yeniden İnşa” operasyonlarında koalisyon güçleri bünyesinde görev yaparken hayatını kaybeden veya yaralanan Sudanlı askerlerin ailelerinden 1000 kişi de programa katıldı.

Suudi Arabistan İslami İşler Bakanı Dr. Abdullatif Al eş-Şeyh, söz konusu girişimin Suudi Arabistan yönetiminin dünya genelindeki Müslümanlara verdiği önemin somut bir göstergesi olduğunu belirterek, programın İslam kardeşliği ve birlik bağlarını güçlendirmeyi hedeflediğini ifade etti.

Program katılımcılarının rahatlığını sağlamak ve ibadetlerini kolaylıkla ve gönül rahatlığıyla yerine getirebilmelerini mümkün kılmak için sürekli çabalar sarf edilmektedir (Bakanlık).Program katılımcılarının rahatlığını sağlamak ve ibadetlerini kolaylıkla ve gönül rahatlığıyla yerine getirebilmelerini mümkün kılmak için sürekli çabalar sarf edilmektedir (Bakanlık).

Al eş-Şeyh, Suudi yönetiminin İslam’a ve Müslümanlara hizmet konusundaki hassasiyetinin bu programla bir kez daha ortaya konduğunu vurguladı. Bakanlık olarak programın yürütülmesi için tüm insan kaynağı, teknik altyapı ve maddi imkanların seferber edildiğini kaydeden Al eş-Şeyh, misafirlere en iyi hizmetin sunulması için kapsamlı hazırlıklar yapıldığını söyledi.

Bakanlık, resmi talimatların verilmesinin ardından hacı adaylarının kendi ülkelerinden ayrıldıkları andan itibaren hizmet alabilmeleri amacıyla özel komiteler aracılığıyla entegre bir plan uygulandığını açıkladı. Bu kapsamda misafirlerin hac ibadetlerini yerine getirmeleri ve Medine’de Mescid-i Nebevi’yi ziyaret etmeleri süresince gerekli tüm hizmetlerin sağlandığı belirtildi.

Öte yandan bakanlık, misafirlerin Cidde’deki Kral Abdülaziz Uluslararası Havalimanı’ndan itibaren Mekke’deki konaklama merkezlerine ulaştırılmasına kadar tüm sürecin kapsamlı bir operasyon planı doğrultusunda yürütüldüğünü, böylece hacı adaylarının ibadetlerini huzur ve kolaylık içinde yerine getirmelerinin hedeflendiğini bildirdi.

Konuklar, kendilerine gösterilen ilgi ve alaka için Suudi liderliğine minnettarlıklarını dile getirdiler (Bakanlık)Konuklar, kendilerine gösterilen ilgi ve alaka için Suudi liderliğine minnettarlıklarını dile getirdiler (Bakanlık)

Konaklama yerlerine yerleşmelerinin ardından Mescid-i Haram’a giderek kudüm tavafını gerçekleştiren misafirler, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz ile Veliaht Prens Muhammed bin Selman’a gösterilen ilgi ve sağlanan hizmetler dolayısıyla teşekkür etti.

Bakanlık ayrıca Mekke ve Medine’deki konaklama merkezleri ile kutsal bölgelerde tüm hazırlıkların tamamlandığını, misafirler için özel programlar hazırlandığını ve hac ibadetlerinin ardından ülkelerine dönüşlerine kadar tüm süreçlerin planlandığını açıkladı.