Suudi Arabistan’ın İsrail’le normalleşme şartları neler?

Filistin Yönetiminin kafası karışmış görünüyor ve Arap-İsrail ilişkileri ortamında meydana gelen dönüşümler konusunda hiçbir şey yapamıyor

Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru
TT

Suudi Arabistan’ın İsrail’le normalleşme şartları neler?

Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru

Macid Kiyali

ABD’nin eski Başkanı Donald Trump'ın Arap ülkelerini İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye davet etmesinden ve üç yıl önce onlarla bu tür anlaşmalar imzalamasından bu yana (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Fas ve ardından Sudan), daha önce ilişkiler kuran ülkelere eklenen (Mısır ve Ürdün, tabii ki Umman Sultanlığı ve Filistin Yönetimi'ne ek olarak), dikkatler, ABD'nin özellikle önceki ve mevcut ABD yönetimleri altında sarf ettiği çabalara rağmen, bu çerçevenin dışında kalmayı tercih eden Suudi Arabistan'a çevrildi.

Suudi Arabistan Yönetimi’nin şu ana kadar bu yola girme konusundaki isteksizliği çeşitli nedenlere bağlanabilir; bunlardan en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:

1. İsrail'in küstahlığı ve Arap çevrelere, özellikle de Filistinlilere yönelik haklar da dahil olmak üzere herhangi bir hak sağlamayı reddetmesi ve onların haklarına ilişkin adaletsizliklerine rağmen 1993 Oslo Anlaşmalarını reddetmesi.

2. Geçmiş deneyimin başarısızlığından ders almak, İsrail'in ‘Suudi Arabistan Girişimi’ olarak bilinen ve çekilme karşılığında normalleşmeyi öngören ve Arap Zirvesi (Beyrut 2002) tarafından kabul edilen Arap Girişimi'ni reddetmesi.

3.Suudi Yönetiminin, Suudi Arabistan'ın gelişmiş Amerikan silahlarına erişmesine mani olan engellerden duyduğu hayal kırıklığı ve endişe.

4. Suudi Arabistan’ın, İran'ın, Yemen'den Arap Yarımadası'ndaki ülkelere kadar daha fazla ülkede yayılmış mezhepsel milisleri ve nükleer ve füze gücü elde etme çabaları gibi bölgedeki tehditlere karşı ABD'nin kayıtsızlığından endişe duyması, bunun da ABD'nin dostlarını terk ettiğine işaret etmesi.

İsrail'in küstahlığı ve Arap çevrelere, özellikle de Filistinlilere yönelik haklar da dahil olmak üzere herhangi bir hak sağlamayı reddetmesi ve onların haklarına ilişkin adaletsizliklerine rağmen 1993 Oslo Anlaşmalarını reddetmesi.

Ancak, ABD'nin Suudi Yönetimine yönelik çabaları o zamandan beri durmadı. Hatta Başkan Joe Biden yönetimi, onu Ortadoğu'daki politikalarının en üst sırasına koydu ve son dönemde yönetim yetkilileri ile Suudi liderliği arasında yapılan görüşmelerin merkezinde yer aldı. Bu dosya, Özellikle İsrail'in şu anda içinde bulunduğu kriz ve Başkan Biden ile ilişkisindeki gerginlik göz önüne alındığında İsrail siyasetinde, İsrail gazetelerinin tartışmalarında ve makalelerinde günlük bir konuşma konusu haline geldi.

İsrail - Suudi Arabistan ilişkileri

Aslında, İsrail'in mevcut hükümeti, kuruluşundan bu yanaki en aşırılık yanlısı hükümet olarak tanımlanıyor. Bu hükümet, Suudi Arabistan'ı kendisiyle normalleştirmeye çekmeye büyük önem veriyor. Bu adım, İsrail'in içinde bulunduğu krizin ortasında, sağcı ve dindar partilerden oluşan koalisyon hükümetinin kurulmasından bu yana İsrail için çok önemli bir koz olacak. Bu hükümet, İsrail siyasi sisteminde bir tür devrim yaratmaya çalışıyor. Ayrıca, iki taraf arasındaki gerginlik göz önüne alındığında böyle bir adım, ABD yönetimiyle arasındaki buzları eritebilir.

Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru

Ayrıca Suudi Arabistan'ın Arap ve İslam dünyasında sahip olduğu merkezi konumla ilgisi de bir başka nedeni oluşturuyor. Uluslararası önemi ve ekonomik gücü göz önüne alındığında, Suudi Arabistan, 2022 yılı için gayrisafi yurt içi hasılası (1,1 trilyon dolar) ve ihracat değeri (410 milyar dolar) açısından dünyanın en güçlü ekonomik güçlerinden biri haline geldi. Ayrıca, muazzam petrol zenginliğine sahip ve geçen yılki 75 milyar dolarlık harcamasıyla askeri harcama açısından beşinci sırada yer alıyor.

Ancak, bu gerçekler ile sınırlı kalmadı. İsrail, bu kez, normalleşme için şartlar öne süren bir ülke ile karşı karşıya buldu kendini. Bu şartlar hem İsrail'in hem de ABD'nin yerine getirme taahhüdünü gerektiriyor. Bu, İsrail'in önceki Arap devletleri ile normalleşme deneyimlerinde alışkın olmadığı bir gelişme. Çoğu Arap ülkesinin, İsrail'in kuruluşundan (1948) bu yana, farklı şekillerde de olsa, sessiz veya fiili bir normalleşme içinde olduğu doğru olsa da özellikle 1967 Haziran Savaşı'ndan sonra, varlığına karşı savaştan (en azından sözde), işgal ettiği Arap topraklarına karşı savaşa geçişle, İsrail'in varlığını kabul ettiği anlamına geliyor.

Normalleşme şartları

İsraillileri en çok ilgilendiren, İsrail ve ABD'nin Suudi Arabistan ile normalleşme şartlarının tek bir paket olması ve bunun bilinen normalleşme deneyimlerinden farklı bir emsal. Suudi Arabistan'ın elinde örneğin, ABD'nin petrol ihracatı taleplerini geri çevirmesi gibi kullandığı ve kullanabileceği birçok kart var. Bu, Çin ile ilişkilerinin güçlendirilmesi, Ukrayna savaşı konusundaki tutumu ve ABD-Rusya çatışmasını da kapsıyor.

İsrailli analist Michael Harari'ye göre, Suudi Arabistan'ın talepleri veya şartları arasında ABD’den, ‘İran'a karşı caydırıcı olacak NATO tarzı bir savunma şemsiyesi, makul olarak ABD ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın gözetimi altında olabilecek sivil bir nükleer reaktör, son derece gelişmiş bir ABD silahına erişim imkânı ve Filistin-İsrail bağlamında yapıcı adımlar da’ bulunuyor. (Maariv - 11/8/2023)

Bu koşullar uluslararası ve Filistin niteliğiyle İsrail'in hükümeti ve muhalefetiyle bu yönde ilerleyemeyeceğini gösteriyor. Çünkü bunların karşılanması, Suudi Arabistan'ı ABD için siyasi, ekonomik ve askerî açıdan özel bir konuma sahip bir ülke haline getirecek. İsrail'in konumunu ve özellikle de bölgedeki nükleer güç üzerindeki tekelini kırmakla ilgili olarak çıkarlarını zarara uğratacaktır. Bu da İsrail'in stratejik ulusal güvenliği için bir tehdit oluşturuyor.

Ancak bu şartlarda Netanyahu hükümetinin sorunu, İsrail'in tepkilerine ek olarak, içeride kritik bir dönemde, Tel Aviv ile Washington yönetimi arasında bir gerilim yaşandığı bir zamanda gelmesi ve ABD'nin istekleriyle birçok alanda kesişmesi. Çünkü uluslararası ve bölgesel düzeyde ve Rusya, Çin ve İran karşısında çıkarları, öncelikleri ve politikalarıyla tutarlı.

İsrail'in Çin'in bölgedeki konumunu zayıflatmaya, İran'ı izole etmeye ve Suudi Arabistan'a bölgesel ve uluslararası düzeyde siyasi ve ekonomik olarak yatırım yapmaya katkıda bulunacak rolünü oynaması gereken İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşme konusunda ABD’nin çıkarı olduğu anlamına geliyor. Bu, Filistin meselesi de dahil olmak üzere, ihtiyaçlarını az ya da çok karşılamaya hazırlanarak yapılır. İsrail, bu konuda bir miktar taviz verebilir, ancak her durumda Filistinlilerin durumlarını iyileştirmek için adımlar atmalı, Batı Şeria ve Kudüs'teki yerleşim faaliyetlerini dondurmalı ve oradaki bölgeleri (örneğin C Bölgesi) resmen ilhak etmeye yönelik herhangi bir adımdan kaçınmalıdır.

Her halükârda, önceki deneyimlere bakılırsa, İsrail herhangi bir zor yükümlülükten kaçmaya çalışacaktır. Bu, daha önce de oldu. Örneğin, Madrid Konferansı'ndan çıkan çok taraflı müzakerelerde ve 1990'ların başındaki Ortadoğu zirvelerinde, ‘Yeni Ortadoğu’ projesi kapsamında Arap-İsrail iş birliği için yollar bulmaya odaklanıldı. İsrail, son 30 yılda Filistinliler ile uzlaşmada kendisinden istenen taahhütleri yerine getirmeyi reddederek bunu tekrarladı. Ayrıca, eski ABD Başkanı George W. Bush'un (Oğul) önerdiği 2003 Yol Haritasını feshederek aynı şeyi yaptı. 2002'deki Arap Barış Girişimi'ni şiddetle reddetmesini de tabii ki buna bir örnek teşkil ediyor.

Her halükârda ve önceki deneyimlere dayanarak, İsrail her türlü zorlu yükümlülükten kaçınmaya çalışacaktır ve bu daha önce örneğin Madrid Konferansı'ndan çıkan çok taraflı müzakerelerde de yaşanmıştı.

Aslında, İsrail, kendi içinde sorunlu olan akımlarını birleştiremeyen bir ülke. Bu, mevcut krizinde, dindar/doğulu ve laik/batılılar arasındaki bölünme ve kutuplaşmada görülebilir. İsrail, Filistinli vatandaşlarıyla veya Filistin halkının bir kısmı için bir toprak parçasında bir devlete razı olan Filistin Yönetimi ile de uzlaşamıyor. İsrail, herhangi bir şartı reddederken veya bunları göz ardı ederken, ABD'nin ona olan sempatisine ve politikalarını, ne olursa olsun, korumasına güvenmeye devam edecek. Ayrıca, bazı Arap rejimlerinin, İran'ın Körfez bölgesi, Irak, Suriye ve Lübnan'daki nüfuzunun artmasından kaynaklanan riskler altında, onunla karşılıksız normalleşmeye istekli olduğu, zayıf ve dağınık Arap tutumuna da güvenecek.

Şaşkınlık ve çaresizlik arasında

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığına göre bu bağlamda, Filistin Yönetimi, Arap-İsrail ilişkilerinin çevresindeki değişimler karşısında şaşkın ve çaresiz görünüyor. Filistin yönetimi, 1967'de işgal edilen topraklarda, yani Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde bir Filistin devleti kurmayı amaçlayan programını onlarca yıldır sınırladı. İsrail'in tanınmasını da buna dahildi. Bu, Filistin yönetiminin, Beyrut'taki Arap Zirvesi Konferansı'nda (2002) barış karşılığında normalleşme fikrinin benimsenmesiyle kanıtlandığı gibi, İsrail ile ilişkilerde Arap değişiminin önünü açmış veya kolaylaştırmış gibi görünmesine neden oldu. Bugün Filistin yönetimi, İsrail ile Arap ilişkilerindeki herhangi bir açılımın, Filistinlilerin haklarına, yani gerçekte sadece bir kısmının kendi kaderini tayin etme hakkına, yani Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde bir devlet kurmasına cevap vermesini talep ediyor.

Bu alandaki sorun, Filistin söylemlerinin, yani Filistin Özerk Yönetimi'nin kurulmasından önce, ‘barış Filistin'den başlar’ fikrine dayanmasıdır. Bu, Filistin'in Arap milletinin merkezi meselesi olduğu anlamına gelir. Ancak bu fikir pratikte kanıtlanmadı ve hatta teorik olarak geçerliliğini yitirdi. Filistinlilerden ve onların davalarından izole edilerek İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesinin mümkün olduğu görüldü. Bu, 2018'de imzalanan normalleşme anlaşmaları (Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan ile) ile gerçekleşti. Bu sırada Filistin Yönetimi, anlaşmalardan memnun olmasa da hiçbir şey yapamadı.

Fotoğraf Altı:  Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru

Genel olarak, Filistin Yönetimi, Suudi Arabistan liderliğinden, endişelerini hafifletecek için birçok işaret veya güvence aldı. Bu güvenceler, Suudi Arabistan'ın İsrail ile bedelsiz herhangi bir normalleşme adımı atılmayacağını içeriyor. Suudi Arabistan'ın Filistin Yönetimi'nde bir temsilci ataması ve Kudüs'te bir konsolosluk açması da bu güvencelere örnek olarak gösterilebilir. Suudi Arabistan ayrıca, Filistin'deki iki ana fraksiyonun (Fetih ve Hamas) bir araya gelmesine ev sahipliği yaptı. Ayrıca, Suudi Arabistan, İsrail ile ilişkileri normalleştirmenin bir koşulunun, Filistin ile bir anlaşmaya varılması ve İsrail'in Filistinlilere yönelik saldırılarını durdurması olduğunu defalarca vurguladı. Bu, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın Riyad'a yaptığı çoklu ziyaretler ve Suudi Arabistan Yönetimi ile yaptığı görüşmelerde de tekrarlandı.

Ancak, Suudi Arabistan'ın Filistinlilere verdiği en önemli güvence, geçtiğimiz Mayıs ayında Cidde'de düzenlenen Arap Zirvesi'nin sonuç bildirgesinde yer aldı. Bildirge, Filistin davasının merkeziliğini ve Filistin davası için kapsamlı ve adil bir çözümü, Arap Barış Girişimi ve uluslararası kararlar temelinde, 1967 sınırları içinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin Devleti'nin kurulmasını sağlayacak şekilde yineledi.

Bağımsız Filistinli entelektüeller, akademisyenler ve politikacılar, geçtiğimiz Haziran ayında Suudi Yönetimine hitaben yazılan bir mektupta, Filistin liderliğindeki kafa karışıklığını ve ortaya çıkan resmi boşluğu örtbas eden, ancak popüler düzeyde, bağımsız Filistinli entelektüeller, akademisyenler ve politikacılardan oluşan farklı bir Filistin tutumu ortaya çıktı. Mektupta ‘Filistin halkının, Filistin davasının çözümü olmadan İsrail varlığıyla normalleşmeyi reddeden Suudi Arabistan'ın tutumuna olan güveni ve umudu’ vurgulanıyordu. Ayrıca, ‘ABD ve İsrail baskısı’ kınanarak bu baskının ‘Filistinlilerin meşru haklarını feda etmek ve onlara boyun eğdirmek için bedelsiz normalleşmeyi sürdürmek istediği’ ifade edildi. Son olarak, "Suudi Arabistan'ın, sahip olduğu bölgesel, küresel, dini konumu, zenginlikleri, siyasi coğrafyası ve çeşitli uluslararası ilişkileri nedeniyle İsrail'e ve onunla normalleşmeye ihtiyacı olmadığı" vurgulandı.

Filistinlilerin, İsrail, Arap ülkeleri ve uluslararası alanda neredeyse siyasi denklemlerin dışında kaldıkları açık. Filistinliler, son derece zayıf, dağınık, hayal kırıklığına uğramış ve bölünmüş durumdalar. Ayrıca, Filistin siyasi sisteminde derin bir kriz var. Bu kriz, siyasi varlıklarının meşruiyetinin ve güncelliğinin aşınmasından kaynaklanıyor. Bu krize, Filistinlilerin ortak bir ulusal vizyondan yoksun olmaları da katkıda bulunuyor. Bu durum, Filistin ulusal hareketinin bir kurtuluş hareketinden işgal altındaki bir otoriteye, İsrail tarafından kısıtlanan ve Arap ve yabancı ülkelerden gelen dış siyasi ve maddi desteğe bağımlı bir otoriteye dönüşmesiyle daha da kötüleşti.

Dolayısıyla böyle bir durumda, Filistin Yönetimi’nin Arap dünyasında ve özellikle Arap-İsrail ilişkilerinde gündemini dayatması zor olacaktır. Özellikle, mevcut uluslararası ve bölgesel çatışmalarda kutuplaşmanın artmasıyla, Filistin liderliğinin bu çatışmalardan kendi lehine fayda sağlaması da zor olacaktır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Riyad Havalimanı’na saldırı: 12 ölü, 309 yaralı; Koalisyon kararlılıkla karşılık vereceğini duyurdu

Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı. (SPA)
Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı. (SPA)
TT

Riyad Havalimanı’na saldırı: 12 ölü, 309 yaralı; Koalisyon kararlılıkla karşılık vereceğini duyurdu

Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı. (SPA)
Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı. (SPA)

Suudi Arabistan Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, dün öğleden sonra başkent Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nın saldırıya uğradığını, olayda farklı ülke vatandaşlarından 12 kişinin hayatını kaybettiğini, 309 kişinin yaralandığını açıkladı. Yemen’de meşru yönetimi destekleyen Koalisyon ise söz konusu terör saldırısına kararlı bir şekilde karşılık verileceğini bildirdi.

Koalisyon Sözcüsü Tümgeneral Türki el-Maliki, Dammam’daki Kral Fahd Uluslararası Havalimanı çevresine bir mühimmatın düştüğünü belirtti. Ayrıca Husilerin el-Harc vilayetine fırlattığı bir balistik füzenin önlenerek imha edildiğini, Doğu Bölgesi’nde ise bir insansız hava aracının (İHA) etkisiz hâle getirildiğini kaydetti.

Suudi Arabistan Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü yaptığı açıklamada, hasar tespit çalışmalarının tamamlanması ve tesislerin güvenliğinin doğrulanması amacıyla ilgili makamlarla koordinasyon içinde Riyad Havalimanı’ndaki operasyonların geçici olarak durdurulduğunu bildirdi. Açıklamada, olayın Suudi Arabistan’daki sivil havacılık tesislerini hedef alan saldırıların sürdüğü bir dönemde meydana geldiğine dikkat çekildi.

Genel Müdürlük daha sonra yayımladığı açıklamada, Riyad Havalimanı’na yönelik saldırıda 12 kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu. Ölenler arasında 4 Suudi Arabistan vatandaşı, 2 Bangladeş vatandaşı, bir ABD vatandaşı, bir Mısır vatandaşı, bir Ürdün vatandaşı, bir Suriyeli, bir Filistinli ve bir Sudan vatandaşının bulunduğu belirtildi.

Açıklamada, 309 kişinin de yaralandığı ve çeşitli hastanelerde tedavi altına alındığı bildirildi. Yaralılar arasında durumu kritik olanların da bulunduğu, maddi hasarın ise tespit edilmeye devam edildiği kaydedildi.

Koalisyon Sözcüsü, Riyad Havalimanı’ndaki yolcu terminallerinden birini hedef alan terör saldırısının, yolcular ve çalışanlar arasındaki sivillerin ölümüne ve yaralanmasına yol açtığını belirtti. El-Maliki, saldırının uluslararası insancıl hukuk ve bu hukukun teamül kuralları kapsamında bütün unsurlarıyla bir savaş suçu teşkil ettiğini belirterek eylemi ilke, değer ve ahlakla bağdaşmayan ağır bir saldırı olarak nitelendirdi.

Tümgeneral el-Maliki, yaptığı açıklamada, Koalisyon Müşterek Kuvvetler Komutanlığının söz konusu terör saldırısına uluslararası insancıl hukuk ve teamül kurallarıyla uyumlu biçimde kararlı bir karşılık vereceğini ifade etti.

Kral Halid Uluslararası Havalimanı yönetimi de yolculara bir uyarı yayımlayarak havalimanına hareket etmeden önce hava yolu şirketleriyle doğrudan iletişime geçmeleri ve uçuşlarının güncel durumunu kontrol etmeleri gerektiğini bildirdi.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı ise Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na yapılması planlanan bazı uçuşların durdurulması veya gecikmesi nedeniyle seyahatleri aksayan ya da varış noktalarına ulaşamayan vatandaşlarına çağrıda bulundu. Bakanlık, vatandaşların yardım ve gerekli yönlendirmeler için bulundukları ülkelerdeki Suudi Arabistan diplomatik temsilcilikleriyle iletişime geçmelerini istedi.

Husilerin devam eden saldırılarına yönelik Arap ve İslam dünyasından kınama mesajları gelmeye devam etti. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre ülkeler ve kuruluşlar, Suudi Arabistan’la tam dayanışma içinde olduklarını ve ülkenin güvenliğini, istikrarını, ulusal varlıklarını, vatandaşlarını ve topraklarında yaşayan diğer kişileri korumaya yönelik tedbirlerini desteklediklerini açıkladı.

Tehlikeli bir tırmanış

Yemen hükümeti, havalimanına yönelik terör saldırısını en sert ifadelerle kınadı. Hükümet, saldırıyı Husilerin sivil tesisleri hedef alma ve sivillerin hayatını tehlikeye atma konusundaki ısrarını ortaya koyan, düşmanca eylemlerde tehlikeli bir tırmanış olarak nitelendirdi. Açıklamada, Suudi Arabistan’la tam dayanışma içinde olunduğu ve Krallığın yanında kararlılıkla durulduğu vurgulandı.

Yemen Bakanlar Kurulundan yapılan açıklamada, havalimanlarının ve sivil tesislerin hedef alınmasının kabul edilemez bir saldırı ve uluslararası hukuk kurallarının ihlali olduğu belirtildi. Açıklamada, Husilerin saldırgan tutumunun bir kez daha ortaya çıktığı ifade edilerek, örgütün tehdit alanını genişletmekten ve bölgenin güvenlik ve istikrarını zayıflatmaktan çekinmediği savunuldu. Bu eylemlerin, İran’ın gündemine ve yıkıcı projelerine hizmet ettiği ileri sürüldü.

Açıklamada, Suudi Arabistan topraklarının veya sivil tesislerinin herhangi bir şekilde hedef alınmasının, bölge halklarının güvenlik ve istikrar hakkına, serbest dolaşımına ve hava ulaşımının güvenliğine yönelik bir saldırı olduğu vurgulandı. Bu saldırıların iki ülke arasındaki kardeşlik ilişkilerinin ve ortak kader anlayışının gücünü zayıflatamayacağı, Yemen’in terörle mücadeledeki tutumunu değiştirmeyeceği kaydedildi.

Yemen hükümeti ayrıca Suudi Arabistan’ın Yemen’e ve meşru yönetimine verdiği desteği, ülkenin devlet yapısını ve kurumlarını yeniden tesis etme çabalarına katkısını ve bölgesel güvenlik ile istikrarın güçlendirilmesindeki rolünü takdir ettiğini yineledi. Açıklamada, bu saldırıların Yemen halkının ülkenin tamamında devlet otoritesini yeniden tesis etme ve Husi darbesine son verme kararlılığını zayıflatmayacağı belirtildi.

Kesin kınama

Körfez İşbirliği Konseyi Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, saldırıya ilişkin tepkisini ve kınamasını dile getirdi. Husilerin sivil havalimanlarını ve sivilleri kasıtlı olarak hedef almasının terör suçu olduğunu belirten el-Budeyvi, bu saldırıların caydırılması ve tekrarlanmasının önlenmesi için uluslararası toplumun ciddi adımlar atması ve kararlı tedbirler alması gerektiğini ifade etti. El-Budeyvi, söz konusu eylemlerin en temel insani ilkelerle ve uluslararası sözleşmelerle bağdaşmadığını kaydetti.

Genel Sekreter, yaptığı açıklamada Suudi Arabistan’ın güvenliğinin Körfez ülkelerinin güvenliğinden ayrı düşünülemeyeceğini yineledi. Konseyin, Suudi Arabistan’ın güvenliğini sağlamak, ulusal varlıklarını korumak ve topraklarının bütünlüğünü muhafaza etmek amacıyla attığı bütün adımları koşulsuz biçimde desteklediğini vurguladı.

Bahreyn de söz konusu saldırıları korkakça eylemler olarak nitelendirerek kınadı. Açıklamada, saldırıların uluslararası hukuk kurallarını, uluslararası insancıl hukuku ve Birleşmiş Milletler Şartı’nı açıkça ihlal ettiği belirtildi. Bu eylemlerin bölgenin güvenlik ve istikrarını, uluslararası sivil havacılığın emniyetini, yolcuların ve sivil havacılık personelinin güvenliğini tehdit eden tehlikeli ve kabul edilemez bir tırmanış olduğu ifade edildi. Saldırıların uluslararası anlaşma ve kararların ağır bir ihlali olduğu kaydedildi.

Tam dayanışma

Bahreyn Dışişleri Bakanlığı, Suudi Arabistan’la tam dayanışma içinde olduğunu ve Krallığın egemenliğini, güvenliğini ve istikrarını korumak, vatandaşlarıyla topraklarında yaşayan kişilerin güvenliğini sağlamak amacıyla aldığı egemenlik kararlarını ve meşru tedbirlerini bütünüyle desteklediğini açıkladı.

Bakanlık, Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi uyarınca meşru müdafaa hakkının bulunduğunu vurguladı. Bu hakkın, üye devletlerin Körfez Ortak Savunma Anlaşması kapsamındaki yükümlülükleriyle uyumlu olduğu belirtildi.

Bahreyn ayrıca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütüne (ICAO) ve uluslararası topluma sorumluluklarını eksiksiz yerine getirme çağrısında bulundu. Açıklamada, Husilerin sivillere ve sivil tesislere yönelik tekrarlanan saldırılarının durdurulması, saldırılardan sorumlu olanların ve bunları destekleyenlerin hesap vermesinin sağlanması ve ilgili kararların, özellikle 2216 ve 2817 sayılı kararların, tam olarak uygulanması için caydırıcı ve kararlı önlemler alınması istendi. Bu adımların bölgesel ve uluslararası güvenlik ile barışın korunması açısından önem taşıdığı vurgulandı.

Arap İçişleri Bakanları Konseyi Genel Sekreterliği de Husilerin düşmanca tutumlarını sürdürmesini, Suudi Arabistan’daki havacılık tesislerine, sivillere ve sivil varlıklara yönelik saldırılarını tekrarlamasını şiddetle kınadı. Açıklamada, bu eylemlerin uluslararası hukuku açıkça ihlal ettiği ve bölgenin güvenlik ve istikrarını tehdit ettiği belirtildi.

Yıkıcı uygulamalar

Mısır, söz konusu saldırılar ve sorumsuz eylemler karşısında duyduğu derin tepkiyi dile getirdi. Kahire yönetimi, saldırıların uluslararası hukuk kurallarını açıkça ihlal ettiğini ve farklı ülke vatandaşlarından sivillerin güvenliğini hiçe saydığını belirtti. Mısır, bölgenin güvenliğini ve istikrarını bozabilecek bu yıkıcı uygulamaları kesinlikle reddettiğini vurguladı.

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn da Suudi Arabistan’ı, ülkenin hava ulaşımı tesislerini ve hayati öneme sahip altyapısını hedef alan saldırıları kınadı. Avn, Suudi Arabistan’ın güvenliğinin bölgenin güvenlik ve istikrarının ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtti. Devletlerin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesinin, sivil ve stratejik tesislerin hedef alınmamasının bölgesel istikrarın korunmasında temel dayanaklar olduğunu ifade etti.

Joseph Avn, yaptığı açıklamada Lübnan ile Suudi Arabistan arasındaki köklü kardeşlik ilişkilerini yeniden vurguladı. Lübnan’ın, iki halkın yararı ve bölgenin çıkarları doğrultusunda bu ilişkileri güçlendirmeye önem verdiğini kaydetti.

Dünya Müslüman Âlimler Birliği de Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını sürdürmesini şiddetle kınadı. Birliğin Genel Sekreteri ve Müslüman Âlimler Heyeti Başkanı Dr. Muhammed el-İsa, saldırılara yönelik kınamasını yineledi. El-İsa, söz konusu eylemlerin bütün dinî değerleri, uluslararası ve insani hukuk kurallarını ve teamülleri ihlal ettiğini belirterek, terör örgütünün sivilleri ve sivil tesisleri kasıtlı olarak hedef alan suç teşkil eden yaklaşımını bir kez daha ortaya koyduğunu ifade etti.


Riyad Havalimanı’na saldırıda 12 kişi hayatını kaybetti, 309 kişi yaralandı; Dammam Havalimanı çevresi de hedef alındı

Riyad Havalimanı’na saldırıda 12 kişi hayatını kaybetti, 309 kişi yaralandı; Dammam Havalimanı çevresi de hedef alındı
TT

Riyad Havalimanı’na saldırıda 12 kişi hayatını kaybetti, 309 kişi yaralandı; Dammam Havalimanı çevresi de hedef alındı

Riyad Havalimanı’na saldırıda 12 kişi hayatını kaybetti, 309 kişi yaralandı; Dammam Havalimanı çevresi de hedef alındı

Suudi Arabistan Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nın saldırıya uğradığını, olayda farklı ülke vatandaşlarından 12 kişinin hayatını kaybettiğini, 309 kişinin yaralandığını açıkladı. Yemen’de meşru yönetimi destekleyen Koalisyon ise Dammam’daki Kral Fahd Uluslararası Havalimanı çevresine bir mühimmatın düştüğünü bildirdi.

Genel Müdürlük dün yaptığı açıklamada, hasar tespit çalışmalarının tamamlanması ve tesislerin güvenliğinin doğrulanması amacıyla ilgili makamlarla koordinasyon içinde Riyad Havalimanı’ndaki operasyonların geçici olarak durdurulduğunu belirtti. Açıklamaya göre saldırıda hayatını kaybedenler arasında 4 Suudi Arabistan vatandaşı, 2 Bangladeş vatandaşı, bir ABD vatandaşı, bir Mısır vatandaşı, bir Ürdün vatandaşı, bir Suriyeli, bir Filistinli ve bir Sudan vatandaşı bulunuyor.

Yemen’de meşru yönetimi destekleyen Koalisyon Sözcüsü Tümgeneral Türki el-Maliki de Dammam’daki Kral Fahd Uluslararası Havalimanı çevresine bir mühimmatın düştüğünü açıkladı. el-Maliki, Husiler tarafından el-Harc vilayetine fırlatılan bir balistik füzenin önlenerek imha edildiğini bildirdi.

ABD Başkanı Donald Trump ise ABD’nin Suudi Arabistan’ın Husilere yönelik saldırılarına katılabileceğini belirterek, henüz bir karar vermediğini söyledi.

Trump, konuya ilişkin açıklamasında, “Bunu yapabiliriz, konuyu değerlendireceğiz. Son saldırıdan henüz haberdar olduk. Bu nedenle bir karar vereceğiz. Çok hızlı hareket ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Yemen Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Kurmay Albay Macid en-Nuzeyli, son 24 saat içinde doğu, batı ve güneybatı cephelerinde bin 900’den fazla doğrudan ve hassas hedefleme operasyonu gerçekleştirildiğini açıkladı.

Nuzeyli’nin açıklamasına göre operasyonlarda silah ve mühimmat depoları, tahkimatlar, askerî kamplar ve mevziler, düşmanın kontrolündeki hâkim noktalarda bulunan mevziler, takviye birlikleri, toplanma ve yığınak alanları, sahra topçusu mevzileri ile personel ve ikmal taşımacılığında kullanılan araçlar hedef alındı. Şarku’l Avsat’ın açıklamadan aktardığına göre, Husilerin kontrolündeki bölgelerin derinliklerinde bulunan, askerî açıdan meşru ve yüksek değer taşıdığı belirtilen hedefler de vuruldu.


Suudi Arabistan'dan BMGK'ye: Yemen'in güvenliğimizi tehdit eden bir üsse dönüşmesine izin vermeyeceğiz

Dr. Abdülaziz el-Vasil, BM Özel Temsilcisi Hans Grundberg'in de katıldığı BMGK oturumunda. (Suudi Arabistan'ın BM Daimî Temsilciliği)
Dr. Abdülaziz el-Vasil, BM Özel Temsilcisi Hans Grundberg'in de katıldığı BMGK oturumunda. (Suudi Arabistan'ın BM Daimî Temsilciliği)
TT

Suudi Arabistan'dan BMGK'ye: Yemen'in güvenliğimizi tehdit eden bir üsse dönüşmesine izin vermeyeceğiz

Dr. Abdülaziz el-Vasil, BM Özel Temsilcisi Hans Grundberg'in de katıldığı BMGK oturumunda. (Suudi Arabistan'ın BM Daimî Temsilciliği)
Dr. Abdülaziz el-Vasil, BM Özel Temsilcisi Hans Grundberg'in de katıldığı BMGK oturumunda. (Suudi Arabistan'ın BM Daimî Temsilciliği)

Suudi Arabistan, Yemen’in kendi güvenliğini veya Kızıldeniz ile Babülmendeb Boğazı’ndaki deniz ulaşımının serbestisini tehdit eden bir platforma dönüştürülmesine izin vermeyeceğini vurguladı. Riyad, hiçbir terör örgütünün silah zoruyla Yemen’e ve bölgeye iradesini dayatmasının kabul edilemeyeceğini ifade etti.

Bu açıklama, Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi Büyükelçi Dr. Abdülaziz el-Vasıl tarafından dün New York’ta BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen’deki duruma ilişkin oturumunda yapıldı.

El-Vasıl, Husilerin artan saldırılarının, sivilleri hedef almalarının ve Kızıldeniz ile Babülmendeb Boğazı’ndaki deniz ulaşımını tehdit etmelerinin yalnızca Yemen ve bölgeyle sınırlı kalmayan, uluslararası barış ve güvenliği, küresel ticareti ve uluslararası tedarik zincirlerini de etkileyen bir tehdit oluşturduğunu söyledi.

Toplantının hassas koşulların ve önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemde düzenlendiğini belirten el-Vasıl, mevcut risk ve tehditlere azami sorumluluk bilinciyle yaklaşılması gerektiğini ifade etti. Yemen’deki hızlı gelişmelerin ve Husilerin devam eden tırmanışının, sivillere yönelik saldırılar ile deniz ulaşımı, ticaret ve küresel tedarik zincirlerine yönelik tehditler nedeniyle bölgesel ve uluslararası güvenlik açısından giderek büyüyen sorunlara yol açtığını kaydetti.

Terör eylemleri

El-Vasıl, Husilerin Yemen halkına, komşu ülkelere ve bölgeye yönelik düşmanca ve terörist uygulamalarını sürdürdüğünü belirtti. Bu uygulamaların Suudi Arabistan’daki sivillerin, sivil yerleşimlerin ve hayati tesislerin hedef alınmasını da kapsadığını söyledi.

Husilerin Yemen halkına yönelik uygulamaları arasında ülke içinde abluka, zorla yerinden etme, aç bırakma, kadınları korkutma ve çocukları silah altına alma gibi eylemlerin bulunduğunu ifade etti.

Suudi Arabistan’ın BM Daimî Temsilcisi, Husilerin barış yerine askerî gerilimi tercih etmeyi sürdürmesinin Yemen’deki krizi uzatmaktan, halkın çektiği sıkıntıları derinleştirmekten ve kapsamlı siyasi çözüme yönelik bölgesel ve uluslararası çabaları sekteye uğratmaktan başka bir sonuç doğurmayacağını vurguladı.

El-Vasıl ayrıca, Husilerin Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nı hedef alan iki saldırısına dikkat çekti. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre havalimanı tesislerinin ve Suudi Arabistan Havayollarına ait bir uçağın hedef alındığını belirten el-Vasıl, saldırılarda 3 Suudi Arabistan vatandaşının hayatını kaybettiğini, farklı ülke vatandaşları arasından sivillerin ve ülkede yaşayan yabancıların yaralandığını, maddi hasar meydana geldiğini belirtti.

Müslümanların duygularını hedef alan saldırılar

Suudi Arabistan, son haftalarda ülke topraklarına yönelik Husilerin saldırılarında tehlikeli bir artış yaşandığını bildirdi. El-Vasıl, Husilerin 15 Eylül’de Mekke’yi hedef almaya çalıştığını, bunun 27 Temmuz 2017’deki girişimlerinin ardından ikinci kez gerçekleştiğini öne sürdü.

Ayrıca 29 Eylül’de Mescid-i Nebevi’ye elektrik sağlayan Tayyibe enerji istasyonunun hedef alındığını belirten el-Vasıl, bu saldırının dünya genelindeki Müslümanların duygularını provoke eden bir eylem olduğunu söyledi.

El-Vasıl, Husilerin geçen eylül ayında Abha, Hamis Muşayt, Cizan ve Necran kentlerini hedef alan saldırılarında kadın ve çocukların da aralarında bulunduğu 73 sivilin yaralandığını açıkladı. Saldırıların başkent Riyad ve diğer kentlere de yayıldığını; yerleşim bölgelerine ve sivil tesislere balistik füzeler ve insansız hava araçları (İHA) gönderildiğini kaydetti.

Suudi temsilci, 6 ve 7 Ekim’de Abha ve Kral Halid uluslararası havalimanlarının da saldırılara maruz kaldığını, bu saldırılarda üç sivilin yaşamını yitirdiğini ve farklı ülke vatandaşlarından 36 kişinin yaralandığını belirtti. Maddi hasarın yanı sıra Cizan ve Necran havalimanlarındaki tesislerin de hedef alındığını ifade etti.

Söz konusu saldırıların kardeş ülkelerin vatandaşlarının ölümüne yol açtığını, farklı milletlerden yolcuların ve çalışanların güvenliğini tehlikeye attığını vurgulayan el-Vasıl, bunların yalnızca Suudi Arabistan’ın egemenliğini ve güvenliğini ihlal etmekle kalmadığını, aynı zamanda sivillerin güvenliğine ve sivil havacılığa yönelik doğrudan tehdit oluşturduğunu kaydetti.

Deniz ulaşımının güvenliği

El-Vasıl, Husilerin Kızıldeniz ve Babülmendeb Boğazı’ndaki deniz trafiğini ve uluslararası ticareti tehdit etmeyi, gemileri ve ekonomik tesisleri hedef almayı sürdürdüğünü belirtti. Bu eylemlerin bölgenin güvenliğini ve istikrarını, ayrıca küresel enerji arzının güvenliğini tehlikeye attığını kaydetti.

Suudi temsilci, uluslararası topluma BM Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarının uygulanması konusunda sorumluluklarını yerine getirme çağrısında bulundu. Bu kararların başında, Yemen’e ilişkin 2015 tarihli 2216 sayılı karar ile Kızıldeniz’de seyrüsefer özgürlüğüne ilişkin 2024 tarihli 2722 sayılı kararın geldiğini ifade etti.

El-Vasıl, Suudi Arabistan’ın topraklarını, kaynaklarını, egemenliğini, vatandaşlarını ve ülkede yaşayanların güvenliğini savunma hakkının tartışılmaz olduğunu yineledi. Sivilleri, sivil varlıkları ve ekonomik tesisleri hedef alan saldırıları önlemek ve caydırmak amacıyla BM Şartı ve uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli tüm tedbirleri alma hakkını saklı tuttuğunu belirtti.

Barış süreci

El-Vasıl, Suudi Arabistan’ın barışı öncelikleri arasına aldığını ve Yemen’de barış sürecini korumak amacıyla kardeş ve dost ülkeler ile BM Genel Sekreteri’nin Yemen Özel Temsilcisiyle birlikte önemli çabalar yürüttüğünü söyledi. Riyad’ın 2011’den bu yana kapsamlı siyasi çözüme ulaşılması için somut girişimlerde bulunduğunu ifade etti.

Suudi Arabistan’ın BM Yemen Özel Temsilcisi’ne sunduğu ve Yemen hükümetinin kabul ettiği yol haritasına da değinen el-Vasıl, Husilerin bu planı reddederek askerî tırmanışı seçtiğini, kapsamlı siyasi çözüme yönelik girişimleri engellediğini ve taahhütlerinden geri adım attığını belirtti.

El-Vasıl, Husilerin Yemen halkını kendi çıkarlarına hizmet etmeyen çatışmalara sürüklediğini ve bölgenin güvenliği ile istikrarını tehdit ettiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın, Yemen halkının Husilerin darbesini sona erdirme, devleti yeniden tesis etme ve devlet kurumlarını silahlı gruptan geri alma çabalarına tam destek verdiğini yineledi.

İstikrarın güçlendirilmesi

Suudi Arabistan’ın Yemen’e en fazla destek sağlayan ülkelerden biri olduğunu belirten el-Vasıl, Riyad’ın Yemen halkına büyük çaplı insani, kalkınma ve ekonomik yardımlar sunduğunu söyledi. Bu yardımların halkın çektiği sıkıntıları hafifletmeye, ekonomik ve mali istikrarı güçlendirmeye katkıda bulunduğunu ifade etti.

El-Vasıl, Suudi Arabistan’ın kısa süre önce Yemen Merkez Bankasına yeni bir destek sağladığını; bunun ekonomik, mali ve parasal istikrarı güçlendirmeyi ve vatandaşların yaşam koşullarını iyileştirmeyi amaçladığını kaydetti.

Suudi Yemen Kalkınma ve İmar Programı aracılığıyla 4 Ekim’de Yemen bütçesine 59,7 milyon doları (224 milyon Suudi riyali) aşan yeni bir destek dilimi aktarıldığını belirten el-Vasıl, bu yardımın bütçe açığının azaltılmasına, kamu ödemelerinin düzenli yürütülmesine, satın alma gücünün desteklenmesine ve ticari piyasaların canlandırılmasına katkı sağlayacağını ifade etti.

El-Vasıl, Suudi Arabistan’ın 2012-2026 döneminde Yemen’e sağladığı toplam ekonomik ve kalkınma desteğinin 12,6 milyar doları, insani yardımın ise 4,5 milyar doları aştığını açıkladı.

Suudi temsilci, BM Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundberg’in Yemen’in birliği, egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü koruyacak; halkın güvenlik, istikrar ve kalkınma beklentilerini karşılayacak, Yemen öncülüğünde kapsamlı bir siyasi uzlaşmaya ulaşılmasını amaçlayan çabalarına desteklerini yineledi.

El-Vasıl son olarak BM Güvenlik Konseyi’ne uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına yönelik sorumluluklarını yerine getirme ve Suudi Arabistan’ın güvenliğini, bölgesel istikrarı ve uluslararası deniz ulaşımını tehdit eden Husi saldırılarını durdurma çağrısında bulundu.