Doha Forum 2023, küresel sorunlara acil çözüm çağrısı yaparak çalışmalarını sonlandırdı

Ürdün Başbakanı Bişer el-Hasavneh, Doha Forumu’nun son gününde konuşuyor.
Ürdün Başbakanı Bişer el-Hasavneh, Doha Forumu’nun son gününde konuşuyor.
TT

Doha Forum 2023, küresel sorunlara acil çözüm çağrısı yaparak çalışmalarını sonlandırdı

Ürdün Başbakanı Bişer el-Hasavneh, Doha Forumu’nun son gününde konuşuyor.
Ürdün Başbakanı Bişer el-Hasavneh, Doha Forumu’nun son gününde konuşuyor.

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Âl Sânî’nin himayesinde Katar’ın başkenti Doha’da düzenlenen 21’inci Doha Forumu dün (11 Aralık Pazartesi) akşam sona erdi. Forum, ‘Ortak Bir Gelecek İnşa Etmek’ sloganı altında, iki gün boyunca dünyanın karşı karşıya olduğu bir dizi acil zorluk ve sorun hakkında üst düzey diplomatlar, dünyadaki en önde gelen uzmanlar, kanaat önderleri ve değişim yaratıcıları arasında derinlemesine tartışmalara ve diyaloglara sahne oldu.

Bu yıl, yıllık foruma 120’den fazla ülkeden 270’den fazla konuşmacı dahil 3 bin 500 misafir katıldı.

Forum, Katar Dışişleri Bakanlığı Devlet Bakanı Dr. Muhammed bin Abdulaziz bin Salih el-Halifi’nin konuşmasıyla sona erdi. Dr. Muhammed, konuşması sırasında “Tartışmalarımızın zenginliği ve Orta Doğu ve dünya için daha dayanıklı, daha işbirlikçi bir gelecek inşa etme kararlılığımız için minnettarım” ifadelerini kullandı.

Doha Forumu faaliyetlerinden
Doha Forumu faaliyetlerinden

Forumun oturumları ve etkinlikleri üst düzey bir diplomatik varlığa sahne oldu. Öyle ki bu yılki forumda, Zanzibar Devlet Başkanı Hüseyin Ali Mwinyi, Filistin Başbakanı Muhammed Iştiyye, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Ürdün Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Eymen es-Safadi, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Sri Lanka Dışişleri Bakanı Ali Sabri, Kazakistan Ulusal Ekonomi Bakanı Alibek Kuantırov, Uluslararası Barış Enstitüsü Başkanı Prens Zeyn bin Raad el-Hüseyin, Filistin’in İngiltere’deki misyonunun başkanı Büyükelçi Hüsam Zomlot, Lübnan Çevre Bakanı Naser Yasin ve dünyadan çok sayıda politikacı yer aldı.

İnsani diplomasi

Forumun ikinci gününde, insani çalışmaları engelleyen en son eğilimler, analizler ve zorluklar ile bu konuda istenilen farkı oluşturabilecek fırsatların gözden geçirildiği ‘Önce İnsan: Zorluklarla Dolu Bir Dünyada İnsani Diplomasi’ başlıklı bir tartışma oturumuna düzenlendi. Oturum, Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA) ortaklığıyla gerçekleştirildi.

Katar Dışişleri Bakanlığı’nda Devlet Bakanı Dr. Muhammed bin Abdulaziz bin Salih el-Halifi, yaptığı açıklamada “Benzeri görülmemiş zorlukların olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu nedenle ihtiyacı olanlara yardım sağlama yeteneğimizi önleyen engellerin üstesinden gelmek için bir araya gelmeliyiz” ifadelerini kullandı.

BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Martin Griffiths ise, “2024 yılının başlangıcına yaklaştığımız şu günlerde dünya genelinde insani yardıma muhtaç 300 milyona yakın insan bulunuyor. Bu sayı, dünyanın en kalabalık üçüncü ülkesinin nüfusuna eşdeğer. İnsani yardımın kapsamlı çözüm olamayacağı doğrudur” dedi.

Forumun ikinci gün etkinlikleri kapsamında haber yapımcılarına yönelik ilk oturumda ise BM Politikadan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Guy Bernard Ryder, “Bugün birden fazla eşzamanlı zorlukla karşı karşıya kalan bir dünyada yaşıyoruz. Çevresel zorluklar ve kalkınma sorunlarının yanı sıra benzeri görülmemiş savaş ve insani krizlerle karşı karşıyayız. Çabalarımıza rağmen hala bu krizlere etkili çözümler bulmakta başarısızız” şeklinde konuştu.

Doha Forumu, insanlık için sürdürülebilir ve ortak bir gelecek inşa edilmesini sağlamak amacıyla küresel sorunlara acil çözüm çağrısında bulunarak çalışmalarını tamamladı.
Doha Forumu, insanlık için sürdürülebilir ve ortak bir gelecek inşa edilmesini sağlamak amacıyla küresel sorunlara acil çözüm çağrısında bulunarak çalışmalarını tamamladı.

“BM, özünde üye devletlerinin irade ve eylemlerini yansıtır. Bundan daha fazlası olamaz. Bu gerçeğe rağmen uluslararası iş birliği için hayati bir platform olmaya devam etmektedir” diyen Ryder, BM’nin örgütün yeniden canlandırılması amacıyla gelecek eylül ayında bir zirve yapılması çağrısında bulunduğuna dikkat çekti.

Filistin, küresel bir krizdir

Orta Doğu Uluslararası İlişkiler Konseyi ve ABD’nin Orta Doğu Projesi ortaklığında düzenlenen oturumda, ‘Filistin küresel bir krizdir; Küresel bir çözüm var mı?’ başlığı da yer aldı. Bu bağlamda Filistin Devleti’nin İngiltere’deki misyonunun başkanı Büyükelçi Hüsam Zomlot, çoğunlukla savaş sonrası döneme odaklanan siyasetçilerin Gazze’nin bugün en acil sorununu görmezden geldiğini söyledi. Zomlot, “Konuşmamızı şu ana odaklamamız ve acil ve kalıcı bir ateşkes sağlanması gerekiyor. Kriz, her geçen gün daha da kötüleşiyor. Bu da maliyetleri artırıyor. Durum zaten kontrolden çıkmış durumda” dedi.

Zomlot, “Ayrıca ertesi günü değil, geçmiş günü konuşmalıyız. Görüşmelerimiz kuşatma, yerleşim yerleri, işgal ve şiddete ve iki devletli çözümün her türlü unsurunu baltalayan Netanyahu rejimine odaklanmalıdır” diyerek, Filistin Devleti’ni tanımadan iki devletli çözüm konusunda ders veren hükümetleri eleştirdi. Hüsam Zomlot ayrıca, “İktidarın dizginlerini kimin elinde tutacağına yalnızca Filistin halkı karar verir. Tarihimizde halkının seçmediği bir başkan olmamıştır” ifadelerini kullandı.

Dünya genelinde ateşkes ve işgalin sona ermesini talep eden hareketlerin emsalsiz olduğuna dikkat çeken Zomlot, “Bu zor zamanları tarihi bir dönüm noktası haline getirebilir, mevcut trajediyi önemli bir değişim fırsatına dönüştürebiliriz. Bu mümkündür, çünkü dünya halkları dayanışma ve çabalarıyla bu işgalin soluduğu oksijeni kendisine çekecektir” dedi.

Öte yandan ABD- Orta Doğu Ortaklık Girişimi Başkanı Daniel Levy, “Durum her geçen gün daha da kötüleşiyor. İsrail’e silah tedarikinin devam etmesi ve BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkının İsrail lehine kullanılmasıyla İsrail’in daha aşırı ve tehlikeli önlemler alması bekleniyor. Sorumluluğun sıkı bir şekilde uygulanması gerekiyor” uyarısında bulundu.

Levy, “İsrail’in tutumlarında değişiklik yaratmak istiyorsanız, onun eylemlerine açık ve somut sonuçların dayatılması gerekir. Ne yazık ki ABD, bu sorumluluğu üstlenmek konusunda dikkate değer bir yetersizlik gösteriyor” dedi.

Daniel Levy ayrıca, “‘Benim adıma değil’ sloganını yükselten, bu çatışmanın dini bir savaş olamayacağını ileri süren ve bu nedenle onlar adına hareket edilmesini veya konuşulmasını reddeden Yahudi seslerinin olması önemli” ifadelerini kullandı.

Aynı şekilde Uluslararası Kriz Grubu CEO’su Dr. Comfort Ero, “Barış sürecinin kendisinde bir krizle karşı karşıyayız. Gazze, bunun en iyi kanıtıdır ve BMGK’nın etkili bir rolü yoktur. Bu sorun sadece İsrail- Filistin sorununda değil, Ukrayna krizinde ve diğer birçok çatışmada da birdenbire ortaya çıktı. Etkin bir liderlik konusunda açık bir eksiklik var. Hem ABD hem de BM için er ya da geç bir hesaplaşma zamanı gelecek. İki devletli çözüme yönelik etkili adımlar atmadan kenarda kalanlar da sorumlu tutulacak” dedi.

Yapay zeka

Bilgi güvenliği alanında ise yapay zeka sistemlerinde gizliliğin nasıl sağlanacağına ilişkin zorluklar ve stratejilerin gözden geçirildiği, aynı zamanda teknik garantiler ve etik hususların tartışıldığı ‘Yapay Zekanın Hakim Olduğu Bir Çağda Verilerin Güvenliğini Sağlama’ başlığı altında bir tartışma oturumu düzenlendi. Katar Ulusal Siber Güvenlik Ajansı Başkanı Mühendis Abdurrahman Ali el-Maliki, yapay zekanın şu anda yasallaştırma ve düzenleme süreçlerini aştığını açıkladı. Maliki, “Yapay zekanın hızla gelişip değiştiği göz önüne alındığında, yakın gelecekte yapay zekanın kullanımına ilişkin düzenlemeler üzerinde anlaşmaya varmak zor olacak” dedi.

Lübnan Çevre Bakanı Naser Yasin, Doha Forumu’nda konuşuyor
Lübnan Çevre Bakanı Naser Yasin, Doha Forumu’nda konuşuyor

Vectara CEO’su Mühendis Amr Avadallah, “Yeni yapay zeka sistemlerinin temel sorunlarından biri de halüsinasyonlardır. Bu modeller bilgi üretiyor ve ikna edici bir şekilde yalan söylüyor. Bu, bu teknolojinin iş kurmada kullanılmasının önündeki en büyük engeldir” şeklinde konuştu.

Bölgesel güvenlik

‘Bölgesel güvenlik ve diplomasi konusunda çok taraflı diyalog’ başlığı altında düzenlenen oturumda ise Çin ve. Küreselleşme Merkezi’nin Kurucusu ve Çin Devlet Konseyi'nin eski danışmanı Wang Huiyao ve Paris Barış Forumu’nun kurucusu ve yöneticisi Dr. Justin Weiss, Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinde artan çatışma ve gerilimlerle mücadele etmek için çok taraflı ve kapsamlı bir diyaloğun başlatılmasına acil ihtiyaç olduğunu dile getirdi.

Dr. Wang, “Çözüme ulaşma olasılığı konusunda tüm büyük oyuncularda güven kaybı var. Çin, artık daha büyük bir rol oynayabilir. Ekonomik iş yapar, ülkeleri işgal etmez ve bu sorunlarla hiç karşılaşmamıştır. Suudiler ve İranlılar rekabete son vermekten bahsediyorlardı ama onları bir araya getirecek bir barış anlaşmasını kim yapmayı başardı? Çin masaya oturduğunda anlaşmaya varıldı” dedi.

Dr. Weiss ise, “İbrahim Anlaşması'ndan sonra istikrarın sağlanabileceğine dair bir his vardı. Ancak şu an bunun gerçekleşmediğini görüyoruz. İsrailliler ile Araplar arasındaki barış, İsrail tarafı ile Filistin tarafı arasında barış olduğu anlamına gelmiyor. Bu, Mısır ile İsrail arasında uzun zaman önce yaşandı. Arapların İsrail’le barışmasının, Filistin’le de barış olması gerektiği anlamına geldiği düşüncesi her zaman vardı, ama durum böyle değildi” açıklamasında bulundu.

Yönetişim reformu

Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi tarafından düzenlenen ‘Kırılgan Devletlerde Sürdürülebilirliğin Artırılması ve Yönetişimin Reform Edilmesi’ oturumunda da çeşitli konular ele alındı. Bunların arasında iklim hedeflerini ilerletmek, sivil altyapıyı güçlendirmek, ekonomik kalkınmayı hızlandırmak ve kırılgan ülkelerde barış inşası süreçlerini desteklemek için küçük ölçekli çözümler sağlamak amacıyla enerji inovasyonunu ve teknolojisini kullanmanın yolları da vardı.

Afrika Kalkınma Bankası’nda iklim değişikliği ve yeşil büyüme konusunda üst düzey uzman olan Dr. Belkıs Osman el-Aşa, “Dünya genelinde yenilenebilir enerji kaynaklarına iyi yatırımlar yapılıyor. Ama Afrika’ya geldiğinizde bu paranın çok küçük bir kısmının Afrika’ya ulaştığını görüyorsunuz. Dünya çapında 444 milyar dolarlık yatırımın yapıldığı 2021 yılında, Sahra altı Afrika küresel güneş enerjisi potansiyelinin yüzde 44'üne sahip olmasına rağmen Afrika kıtasının payı sadece yüzde 0,6 oldu” açıklamasında bulundu.

Paylaşılan bir gelecek

‘Paylaşılan Bir Gelecek İnşa Etmek’ başlıklı son oturum, etkili işbirliğini geliştirmek için gerekli kapsamlı sistemlere, standartlara ve teknolojilere gereken önemi vererek gelecekteki zorluklarla başa çıkabilmek için çok taraflı kurumlar geliştirme ihtiyacının altını çizdi.

Forumun son oturumunda Ürdün Başbakanı Bişer el-Hasavneh, “Nasıl ki Gazze’nin kitlesel olarak sürgün edilmesi, yeniden işgal edilmesi ve Batı Şeria’da yerleşimciler tarafından uygulanan yüksek şiddet oranı kabul edilmiyorsa, iki devletli çözümü de görmezden gelmek ve reddetmek kabul edilebilir bir seçenek değildir. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırganlığının, işleri tekrar yoluna koyacak bir uyandırma çağrısı olmasını umuyoruz” ifadelerini kullandı.

Doha Forumu etkinlikleri kapsamında Sudan’daki savaşa ilişkin sempozyumdan bir fotoğraf

Yaqeen Enstitüsü'nün kurucusu ve başkanı Ömer Süleyman ise “Bir Filistin asıllı Amerikalı olarak, ABD’nin son üç haftadan bu yana insan haklarının ne olduğunu anlama konusunda inandırıcılığını çoktan kaybettiğini söyleyebilirim. Dünyada nerede durduğumuza dair her ahlaki iddiada başarısız olduk. Forumlarda barıştan söz edildiğini sıklıkla duyduğumuz, siyasi gücün doğrudan adalet yollarını boğmak için kullanıldığı bir dönemde yaşıyoruz” dedi.

Süleyman, “İslam’ın, Hristiyanlığın ya da Yahudiliğin günah keçisi haline getirilmesine izin vermemek bizim için önemli. Dini sesler, dinin nefreti körükleyen bir mekanizma veya araç haline gelmesine izin vermek yerine, insanların acı çeken bir çocuğu hala net bir şekilde görebilmesini, bu görüntüden etkilenmesini ve kitleleri bunun için harekete geçirebilmesini sağlayacak vizyonu dile getirmeye devam edebiliyor” ifadelerini kullandı.

Chatham House (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) Direktörü ve İcra Kurulu Başkanı Bronwen Maddox, “Birçok ülkenin daha fazla gücü ve söz hakkı vardı ve bunu ifade etmek istiyorlardı. Bu, dünyanın artık eskisi gibi basit bloklara bölünmediği anlamına geliyor. Onlarca yıllık küreselleşmenin tersine döndüğünü görüyoruz. Kaydedilen ilerleme yeterli değil. Ancak bir kriz çıktığında ülkelerin anlaşmaya varabilme yetenekleri konusunda umutsuzluğa kapılmayacağım” açıklamasında bulundu.



Kuruluşundan vizyonuna... Suudi devleti ve sözlü tarihi

Kral Abdulaziz bin Abdurrahman (X)
Kral Abdulaziz bin Abdurrahman (X)
TT

Kuruluşundan vizyonuna... Suudi devleti ve sözlü tarihi

Kral Abdulaziz bin Abdurrahman (X)
Kral Abdulaziz bin Abdurrahman (X)

 

Araplar, temel yapıları, kültürel kimlikleri ve miraslarıyla, sözlü bir toplum olarak tanımlanıyor; ağırlıklı olarak söz ve şiirle var olmuş bir kimlikleri bulunuyor. Şiire ve sözün gücüne hayran olan Araplar, ifadeyle büyülenir, kelimelerle hareketlenir ve kelimenin anlamını canlı imgelerle hayatlarına, çevrelerine, değerlerine ve ahlaki normlarına yansıtır. Arap şiirleri, atasözleri, hikâyeleri; hatta soy ağaçları ve tarihî olayların kaydı, nesilden nesile sözlü olarak aktarılmıştır. Meğazi, siyer ve tarih kitaplarındaki isnad zincirleri, Kur’an tilavetlerinde ve hadis rivayetlerindeki icazetler, Arap kültüründe sözlü geleneğin merkezî rolünü halen gözler önüne seriyor. Bu gelenek, Arap kültürünün ufukları genişlese ve yazılı kültür sanat, bilim ve edebiyat alanlarında gelişse de günümüzde hâlâ yaşatılmakta ve kültürel yaşamın önemli bir parçası olarak varlığını sürdürmektedir.

Meşruiyet unsuru olarak ulusal hafıza

Devletler yalnızca toprak ve iktidara dayanmaz; varlıklarını anlamlı kılan ve sürekliliğini sağlayan ortak bir anlatıya da ihtiyaç duyarlar. Suudi Arabistan’ın sözlü kültürel belleği, ulusal bir anlatının oluşumuna katkı sağlamış, kaos döneminin ardından hukuk ve adaletin egemen olduğu bir devlet imajını pekiştirmiş, kuruluşun sembolizmini vurgulamış ve kuşaklar arasında bağlılık ile dayanışma değerlerini aktarmıştır.

Ancak modern devlet için bu hikâyeleri yalnızca geleneksel sosyal çerçevede tutmak yeterli değildir. Bu anlatılar, ulusal bir proje kapsamında yönetilen ve kullanılan kurumsal sembolik sermayeye dönüştürülebilir. İşte burada korunmaktan vizyona geçiş başlar.

Değişim dönemlerinde, özellikle hızla ilerleyen ekonomik ve sosyal dönüşümler bağlamında, ulusal kimlik sürekli yeni zorluklarla karşı karşıya kalır. Ulusal vizyonlar yalnızca ekonomik yapı kurmakla kalmaz, aynı zamanda vatandaşlık ve aidiyet anlayışını yeniden tanımlar. Dolayısıyla asıl mesele, sözlü anlatıları saklamak değil, onları işlevsel hale getirmektir; hikâyeleri sadece hatırlamaktan öte, yeniden okumak, yorumlamak, eğitimde ve dijital etkileşimli içeriklerde kullanmak, yerel bellekleri kapsayıcı bir ulusal anlatıya bağlamaktır. Böylece hafıza, sadece geçmişe özlem değil, kimliği harekete geçiren bir güç haline gelir.

Terminoloji düzenleme

1- Sözlü miras: Nesilden nesile konuşma, anlatım veya performans yoluyla sözlü olarak aktarılan ve hikâyeler, atasözleri, şiirler, masallar, şarkılar, ilahiler ve efsaneleri içeren mirastır.

2- Sözlü anlatım: Bu, görgü tanıkları ve çağdaşlarından sonraki nesillere sözlü iletişim ve aktarım yoluyla anlatılan bir tarih kaynağıdır.

3- Sözlü tarih: Modern bir terim ve tarih yazımının bir dalı olan sözlü tarih, uzmanlar tarafından tarihi olaylara tanık olan kişilerin sözlü anlatılarını bilimsel standartlara uygun olarak ve kayıtlı ve filme alınmış röportajlar yoluyla, inceleme, doğrulama ve titiz bir değerlendirmeye tabi tutularak belgelemek için kullanılan bilimsel bir yöntem olarak tanımlanır.

Bu nedenle, sözlü mirasın tüm sözlü ifade biçimlerini içerdiğini ve her tarihsel anlatının sözlü tarih olarak kabul edilemeyeceğini görüyoruz.

Araştırmacılar ve tarihçiler genellikle ‘sözlü miras’, ‘sözlü anlatı’ ve ‘sözlü tarih’ terimlerini karıştırırlar, bu da alıcılar arasında kafa karışıklığına neden olur.

Sözlü gelenek ve yazı

Sözlü anlatı, tarih yazımının temel taşlarından biri olarak öne çıkıyor. Tarih biliminin gelişmesiyle birlikte, sözlü anlatılar tarihî belgeleri tamamlayıcı bir nitelik kazandı. Araştırmacılar, bu anlatıların belirli bir döneme ilişkin bazı olayları aydınlattığını, gizemleri çözümlediğini ve toplumun davranışlarını, değerlerini ve özelliklerini yansıttığını belirtiyor. Sözlü anlatılar, kişisel anılardan toplumsal hikâyelere kadar günlük yaşam, yaşam biçimleri, meslekler, sosyal ilişkiler ve çeşitli uygulamalar hakkında bilgi sunuyor; tarım, ticaret, hayvancılık ve eğitim gibi alanları da kapsıyor.

Resmî tarih ve yazılı belgeler genellikle siyaset ve savaş odaklıyken, sözlü anlatı alışkanlıklar, gelenekler ve toplumsal, ekonomik ve kültürel konulara ışık tutar. Aynı zamanda yemek ve içecekler, kıyafetler, tedavi yöntemleri, sanat, oyunlar, sohbetler, seyahat hikâyeleri, aşk ve yaşam öyküleri ile acı, hastalık ve ölüm öykülerini de aktarır. Sözlü anlatılar, duyguları ve düşünceleri ifade ederek bazı kayıtlar, kişisel günlükler ve aile belgelerinde de bulunabilen içsel deneyimleri gün yüzüne çıkarır.

Araştırmacılar, Arapların sözlü mirasa ve sözlü anlatıya gösterdiği ilginin geçici ya da modern bir uygulama olmadığını vurguluyor. Dr. Abdullah el-Asker’e göre, “Müslüman bilim insanları sözlü anlatılardan yararlanmak için bilimsel kurallar geliştirdi. Bu kurallar zamanla bağımsız ilim dallarına dönüştü; örneğin isnad ilmi, râvî ilmi, cerh ve tadil, hadis terimleri ve daha birçok alan.” Arapların bu yöntemle sözlü mirası sistematik şekilde topladığı ve yazıya geçirdiği, özellikle hadislerin derlenmesinde uygulandığı ifade ediliyor.

Sözlü miras

Sözlü edebî miras, şiir ve haberler gibi alanları kapsar. Dr. Ömer es-Seyf, bu konudaki çalışmaları şöyle özetliyor: “Sözlü şiir mirasının kaybolma tehlikesi fark edildiğinde, sözlü miras toplandı, sınıflama ve belgeleme sistemleri kuruldu, ardından çalışma ve analiz süreci başladı. Râvîler, dil materyalini toplarken belli kurallar ve ölçütler belirledi. Amaç, saf Arap dilini, yabancılarla karışmamış seçkin Araplardan derlemekti. Ayrıca, dilsel sezgi ve kullanımın İslam Devleti’nin genişlemesiyle değiştiği düşüncesiyle belirli bir döneme ait eserler önceliklendirildi. Materyal toplandıktan sonra dil, edebiyat, tarih ve hadis alanlarında yoğun bir yazım faaliyeti başladı ve birçok önemli yazılı kayıt oluşturuldu. Bu kayıtlar, halen mevcut olan metinlerin incelenmesi, analiz edilmesi ve gizli anlamlarının ortaya çıkarılması çalışmalarının temelini oluşturdu. Bu nedenle, Arapların sözlü mirası toplama ve yazıya aktarma geleneğinin yeni bir uygulama olduğunu söylemek doğru değil; ancak sözlü mirasın yazılı hale dönüşmesi, ona günümüzdeki saygı ve değeri kazandırdı, bu saygı günümüzdeki sözlü mirasta eksik.”

Özellikle Suudi Arabistan örneğinde ise birçok sözlü miras halen yazıya geçirilmiş değil. Bu durum, henüz keşfedilmemiş tarihî bir hazine ve büyük bir bilgi alanı olarak değerlendiriliyor; mevcut kaynaklardan yalnızca küçük bir kısmı gün yüzüne çıkarılabilmiş durumda.

Suudi tarihçilerin yaklaşımı

Suudi tarihinin, çok çeşitli bileşenleri, kanalları ve zengin mirasıyla Arap-İslam tarihinin bir devamı olduğu dikkate alındığında, tarihçilerin yoğun şekilde başvurduğu sözlü anlatılar öne çıkıyor. Suudi tarihçiler, devletin kuruluşundan yaklaşık üç yüzyıl önce başlayarak sözlü anlatıları farklı yollarla derlemiş ve kendi yöntemlerine göre Suudi tarihini yazmışlardır. Dr. Abdullatif el-Hamid’in, devletin kuruluşundan Kral Abdulaziz dönemine kadar 18 tarihçinin sözlü anlatıları belgeleme yöntemlerini incelediği araştırmasına göre, bu tarihçiler üç okulda sınıflandırılabiliyor: Birinci okulda yer alan İbn Bişr, Muhammed el-Ubeyyid, Abdurrahman bin Nasır, ez-Zerklî ve Muhammed el-Ukaylî, sözlü anlatılardan faydalanmış ve bunları titiz, bilimsel bir yöntemle belgelemiştir. Bu yaklaşım, olayları doğrudan tanıklardan veya güvenilir aktarımlardan almayı, anlatıyı iletenin adını, olayın yerini ve niteliğini kayda geçirmeyi içeriyordu.

İkinci okuldaki İbn Gınâm, el-Bessâm, İbn İsa, er-Reyhânî, Mukbil ez-Zekîr, Halid el-Ferac, Hafız Vehbe, Suud bin Hezlûl, Ahmed Attar ve Muhammed Âl Abdulkadir ise sözlü anlatıları sistematik olarak belgelemedi; yalnızca eserlerinin girişlerinde kaynak olarak işaret etmekle yetindiler. Üçüncü okulda yer alan İbn Abbâd, el-Fâhırî ve İbn Davyân ise sözlü kaynaklarını veya belgelemeye dair yöntemlerini hiç belirtmedi.

Sözlü miras geleneği

Suudi devletinin kuruluş dönemine bakıldığında, yerel toplulukların kolektif hafızasında, devletin kurulmasından önce yaşanan kaos ve adaletsizlik ile kurulduktan sonraki değişimle ilgili birçok aktarım yer alıyor. Bu durum, Kral Abdulaziz döneminden önce ve onun döneminde yaşanan olaylarla ilgili anlatılan hikâyelerle paralellik gösteriyor. Ayrıca, insanların günlük yaşamlarına ve geçim koşullarına dair tasvirler de sözlü anlatılarda yer alıyor.

‘Meclisler’ ise adeta birer tarih platformu olarak tanımlanabilir; burada haberler paylaşılır, hikâyeler anlatılır ve şiirler okunur. Bu meclislerin kendine özgü kuralları, adetleri ve gelenekleri bulunmakta ve bunlara uyulması beklenmektedir.

Sözlü anlatıda yeterince dikkat çekilmeyen bir diğer konu da kadının rolüdür. Kadınlar yalnızca anlatıları koruyan kişiler değil, aynı zamanda ailelerin sosyal yaşamındaki ayrıntıları ve tarihî hikâyeleri aktaran anlatıcılardır. Bu görev, ‘büyükanneler’ aracılığıyla nesiller boyu sürdürülmüş ve günümüzde de devam etmektedir.

Şiirler, özdeyişler ve atasözleri ise tarihî olayları ve yaşanmış vakaları kaydeden hazineler olarak değerlendirilmektedir; bu eserler, olayları bir şiir dizesi, bir öğüt veya atasözü şeklinde özetlemiştir.

Tüm bu unsurlar, resmi yazılı kaynaklarda yer almayan tarihî bilgileri günümüze taşıyan sözlü mirasın önemli örnekleri olarak değerlendirilmektedir.

Güvenilirlik, önyargı ve seçici hafıza sorunu

Sözlü anlatılar, olayları birebir olduğu şekilde aktarmaktan ziyade, anlatıcının zamanı, bilinci ve topluluğun kimliği doğrultusunda yeniden şekillendirir. Bu nedenle sözlü anlatılar, doğrudan hazır bir gerçek olarak kabul edilmez; eleştirel bir bakışla, üç temel noktaya dikkat ederek değerlendirilmelidir.

Güvenilirlik: Bellek zamanla değişir ve hikâyenin tekrar edilmesi ile anlatıldığı bağlamdan etkilenir. Çözüm, anlatıyı tamamen göz ardı etmek değil, diğer anlatılarla karşılaştırmak, varsa belgelerle doğrulamak ve ortaya çıkış zamanı ile koşullarını anlamaktır.

Önyargı: Anlatıcı, sosyal, sınıfsal veya politik bir konumdan konuşur; topluluğunun rolünü abartabilir, meşrulaştırabilir veya sembolizmi güçlendirebilir. Bu nedenle sözlü anlatı, hem olayları hem de anlatıcının perspektifini yansıtan bir kaynak olarak okunmalıdır.

Seçicilik: Toplumlar, kendi anlatılarını destekleyen bilgileri korur, rahatsız edici olanları sessiz bırakabilir; bu sessizlik de bir göstergedir. Dolayısıyla boşluklara ve anlatılmayanlara dikkat etmek, yalnızca anlatıyı aktarmakla yetinmemek gerekir. Bu yaklaşım, sözlü anlatıyı basit bir hikâyeden, bilimsel olarak analiz edilebilecek bir materyale dönüştürür.

Dr. Abdullah el-Asker bu konuyu şöyle açıklıyor: “Tarihçinin, sözlü anlatıları incelemesi, değerlendirmesi, ardındaki motivasyonları ve aktarım biçimini bilmesi önemlidir. Bu çalışma, anlatının stilistik yapısını, amacını ve anlatıcının arka planını incelemeyi de kapsar. Tarihçi, ayrıca sözlü anlatının iç ve dış yapısını da tarihçilerce bilinen yöntemle analiz etmelidir. Tüm bu adımlar başarıyla tamamlandığında, sözlü anlatı yazıya geçirilebilir ve bilinen belgeler gibi tarihî bir belge haline gelir.”

Kültürel mirası ve sözlü anlatıları belgeleme çabaları

Tüm bunlara rağmen, Suudi devletinin kuruluşundan bu yana sözlü anlatıları belgeleme çabalarının var olduğu söylenebilir. Daha önce değinilen bazı tarihçilerin çalışmalarının yanı sıra, bireysel ve kurumsal girişimler de sözlü mirasın, özellikle sözlü anlatıların korunmasına katkı sağlamıştır. Bu kapsamda medya kuruluşları -gazeteler, dergiler, radyo ve televizyon- çok sayıda alan uzmanıyla yapılan röportajlar aracılığıyla önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca, o dönemde kültür ve sanat sektörünü denetleyen Gençlik Başkanlığı, 1980’lerde sözlü mirasın çeşitli yönlerini kayıt altına almıştır.

Bireysel çabalar, yazarlar, araştırmacılar ve tarihçiler tarafından yürütülmüş olup sayısızdır; ancak bu alanda öne çıkan isimlerden biri Dr. Saad es-Suveyyan’dır. 1983-1990 yılları arasında, çöl hayatına dair tarih, şiir, soy ağaçları, hikâyeler, yerleşimler ve kaynaklar gibi pek çok konuyu kapsayan yüzlerce saatlik sözlü anlatı kaydı yapmıştır.

Ayrıca Suudi edebiyatçı ve entelektüel Abdulmaksud Hoca’nın edebî salonu (El-İsneyniyye Salonu 1982-2015) önemli bir tarihî platform olarak öne çıkmaktadır. Salon, edebiyat alanındaki rolünün yanı sıra, 500’den fazla bilim insanı, düşünür ve yazarın hayatını, deneyimlerini ve başarılarını kaydetmiş; anlatılar, ödül alan kişilerin kendileri veya sürekli konukların katkılarıyla belgelenmiştir. Bu süreçte nadir tarihî bilgiler de ortaya çıkmıştır. El-İsneyniyye Salonu, hem tarihî hem de kültürel bir hafıza işlevi görmüştür; ancak en önemlisi Abdulmaksud Hoca’nın sözlü anlatıları yazıya geçirme çabasıdır. Bu süreçte, anlatıların tüm detaylarını derleyip, 30’dan fazla cilt halinde yayımlamıştır. Böylece Abdulmaksud Hoca, binlerce sayfalık sözlü anlatıyı ve tanıklığı ulusal hafızaya kazandırmıştır.

Sözlü tarih

Sözlü tarih, daha önce de belirtildiği gibi, nispeten yeni bir alan olarak kendi yöntemleri, kuralları ve ilkelerine sahiptir ve özellikle çağdaş tarih üzerinde yoğunlaşır. Bu alanda kurumların katkıları öne çıkmaktadır.

Hac Araştırmaları Merkezi: 1970’lerde, Kral Abdulaziz Üniversitesi’ne bağlıyken, hacı adayları ve umreciler için hizmet veren meslek gruplarıyla -rehberler, görevliler ve acenteler- röportajlar gerçekleştirdi. Bu kayıtlar, söz konusu mesleklerin tarihine ve sunulan hizmetlere dair önemli bilgiler içermektedir.

Ulusal Muhafızlar: 1980’ler ve 1990’lar boyunca Kral Abdulaziz’in yanında çalışmış kişilerle röportajlar yaptı. Bu görüşmeler, Kral’ın hayatı ve devletin kuruluş süreci hakkında değerli bilgiler sundu. Kayıtların bir kısmı yayımlandı ve sonrasında Kral Abdulaziz Vakfı’na devredildi.

Kral Fahd Milli Kütüphanesi: 1994’te sözlü tarih projesini başlattı ve Suudi Arabistan’ın farklı bölgelerindeki entelektüeller, yazarlar ve toplum önderleriyle 350’den fazla röportaj yaptı. Ancak bu kayıtların hiçbiri yayımlanmadı.

Yüzüncü Yıl Etkinlikleri: 1999’da Suudi Arabistan’ın yüzüncü yılı hazırlıkları sırasında, Eğitim ve Ulaştırma bakanlıkları dahil birçok kamu kurumu, kendi personeli ve ilgili kişilerle röportajlar yaparak eğitim, ulaşım ve iletişim tarihini belgeledi.

Kral Halid Hayır Kurumu: Kurum, Kral Halid’in hayatının belgelenmesi için yaklaşık 100 kişilik bir grup üzerinden röportajlar yaptı; bu grup arasında prensler, bakanlar, devlet başkanları, danışmanlar, doktorlar, saray görevlileri ve Kral’ın yakın çevresi yer aldı. Röportaj metinleri, Kral Halid bilgi tabanında yayımlandı.

Kral Abdulaziz Vakfı: Kral Selman’ın yönetiminde, 1995’te Suudi Arabistan’da sözlü tarih alanında uzman ilk merkezi kurdu. Önceki çabaların üzerine inşa edilen merkez, UCLA’nın (Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles) sözlü tarih deneyiminden yararlandı ve bilimsel metodoloji ile standartlar oluşturdu. Yaklaşık 8 bin röportaj kaydedildi; bunlar krallar, prensler, devlet yetkilileri ve kurumların kuruluş ve gelişim süreçlerini kapsıyordu. Bu çalışmalar, sözlü anlatının yazılı belgeleri tamamlayan, güvenilir bir tarih kaynağı ve Suudi Arabistan tarihindeki siyasi ve toplumsal dönüşümlerin anlaşılmasında önemli bir kaynak olduğunu pekiştirdi.

Ulusal dijital arşiv

Sözlü hafıza, Suudi devletinin kuruluşunu ve değerlerini koruduğu gibi, yüzyıllar boyunca ülkenin tarihinin birçok yönünü de aktardı. Günümüzde ise asıl zorluk, yalnızca bu anlatıları toplamak değil; onları kurumsal bir bilinçle yöneterek ulusal hafızayı belgelenmiş bir kaynak haline getirmektir. Amaç, bu hafızayı farklı kurumlarda saklanan arşivlerden ulusal dijital bir arşive taşımak, kayıt ve sınıflandırma standartlarını birleştirmek, ayrıntılı tanımlayıcı verilerle ilişkilendirmek ve dijital olarak erişilebilir hale getirmektir. Bu süreçte gizlilik ve hakları koruyacak düzenlemeler uygulanmalı, aynı zamanda dijital analiz ve yapay zekâ araçlarıyla kalıplar ve anlamlar çıkarılmalıdır.

Böylesi bir girişimi teşvik eden adımlardan biri, Kral Abdulaziz Vakfı ile Ulusal Muhafız Bakanlığı iş birliğiyle başlatılan ‘Kral Abdulaziz’in Adamları’ projesidir. Bu proje, Aralık 2025’te düzenlenen ‘Sözlü Tarih Buluşması’ etkinliği kapsamında yürütülmektedir.

Sözlü arşivin yönetimi, hafızayı yalnızca bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp ulusal kimliği destekleyen, bilimsel araştırmalara hizmet eden ve çok sesli bir tarih anlatısını inşa eden bir bilgi sistemine dönüştürebilir. Böylece hafıza, geçmişin saklanmasından öte, dijital çağda ulusal bilgi yönetimi için stratejik bir dayanak haline gelir. Bu noktada, Kral Abdulaziz Vakfı’nın, Suudi mirasının referans kurumu olarak ve ulusal tarihin bir penceresi, milletin hafızasını koruyan ve Suudi Arabistan’ın tarihî belgeler hazinesini yöneten bir kurum olarak, böyle bir girişimi üstlenmeye en uygun ve yetkin kurum olduğu görülmektedir.


Birinci Suudi Devleti mührü: Resmen tanınma ve idari belgeler

Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)
Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)
TT

Birinci Suudi Devleti mührü: Resmen tanınma ve idari belgeler

Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)
Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)

Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Dr. Faris bin Muteb el-Meşrafi, Suudi Arabistan’ın ‘Kuruluş Günü’nde ciddi tarih yazımının olayları anlatmak veya başlangıçları yüceltmekle sınırlı olmadığını, daha çok devletin araçlarını, yetkililerin nasıl düşündüklerini, kendilerini nasıl tanımladıklarını ve siyasi ve idari varlıklarını nasıl kullandıklarını ortaya koyan küçük işaretleri ispat etme eğiliminde olduğunu vurguladı. Bu araçlar arasında mühür, devlet kavramını tek bir eser içinde özetleyen, anlam açısından zengin bir materyal belge olarak öne çıkıyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan Dr. Meşrafi, “Mühür, siyasi ve idari bağlamından ayrı görülemeyeceğinden yapısını ve ifadesini incelemek, onu üreten devletin doğasını daha derinlemesine anlamanın kapısını açar. Birinci Suudi Devleti’nin üçüncü imamı olan İmam Suud bin Abdulaziz'e (ö. 1229 H/1814 M) atfedilen mühür, 13. yüzyılın ilk on yılında Şam Valisi’ne hitaben yazılmış bir mektup da dahil olmak üzere resmi yazışmaları tasdik etmek için kullanıldı. Mühürün ortasında, ‘Abdullah Suud bin Abdulaziz’ ve hicri 1223 tarihi yazarken bütünlük ve kesinlik ifade eden dairesel bir çerçeve bulunuyor. Mühür, süs amaçlı değil, resmi tanıma amacıyla yapılmıştır. Mühürün varlığı, kararlarını ve yazışmalarını belgelendirmesi gereken merkezi bir otorite ve temsil bilincine sahip bir idare olduğunu gösteriyor. Mühürlenmiş her mektup, dolaylı olarak şunu belirtir: Bu, kendi adına konuşan bir devlet ve bir meşruiyet sistemidir. Mektubun gücü, yalnızca içeriğinden değil, üzerine basılan mühürden de kaynaklanıyor” dedi.

rgtbgrt
Kanuni Sultan Süleyman'ın altın ve mavi mürekkeple yazılmış tuğrası (1520 –1566 yılları arasında hüküm sürdü)

Dr. Meşrafi, ‘Abdullah Suud bin Abdulaziz’ ifadesinin kişisel boyutunu aşarak siyasi meşruiyet diline girdiğini, ‘Abdullah’ kelimesinin seçilmesinin dini otoriteden ayrılamaz bir otorite anlayışını yansıttığını, liderliğin siyasi bir ayrıcalık değil ahlaki bir görev olarak sunulduğunu belirtti. Dr. Meşrafi’ye göre bu dil kendiliğinden ortaya çıkan bir dil değil, siyasi iktidarın ahlaki meşruiyet olmadan eksik olduğunu ve devletin inanç sisteminin ötesine geçmediğini, aksine bu sistem içinde işlediğini savunan bir yönetim modelinin ifadesiydi.

Mühürün hem içeride hem de dışarıda devlet işlevleri

Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı, mührün yerel alanın dışındaki Şam Valisi’ne yazılan mektuplarda da kullanıldığını öğrendiğimizde mührün öneminin kat kat arttığını vurguluyor. Burada mühür, dış siyasi ilişkilerin bir aracı haline gelirken erken dönem Suudi devletinin, o dönemin siyasi yazışmalarında kabul gören resmi bir dilde iletişim kuran, hitap eden ve kendini tanıtan bir siyasi aktör olarak kendinin farkında olduğunu gösteriyor. Zira mühür, sadece iç kullanım için değil, aynı zamanda yurtdışında da egemenliğini ifade ediyordu.

Aynı zamanda, mühürde hicri tarihin bulunması resmi bir ayrıntı değil, idari işlerin ‘zamansallaştırılmasının’ bir göstergesi olduğuna dikkati çeken Dr. Meşrafi, “Belgelerine tarih ekleyen bir devlet, sıra, öncelik ve argümantasyonun önemini kabul eden ve siyasi eylemin zamana bağlı olmadan tamamlanamayacağını anlayan bir devlettir. Burada, Birinci Suudi Devleti’nin idari zihniyetinin ilk belirtilerini görüyoruz” diye konuştu.

Dr. Meşrafi, mührü çağdaş bölgesel bağlamında ele alarak, İmam Suud bin Abdulaziz'in mührünün öneminin, 18’inci yüzyıl sonu ve 19’uncu yüzyıl başlarında çağdaş İslam devletlerinin mühürleriyle karşılaştırıldığında daha net hale geldiğini açıkladı. Osmanlı İmparatorluğu'nda padişahlık mührünün, padişahın adını ve unvanlarını görsel olarak yoğun bir formülasyonla taşıyan ve prosedürel boyutun ötesinde imparatorluk statüsünü ve idari hiyerarşiyi vurgulayan son derece sembolik bir işleve sahip olan bileşik bir egemenlik imzası olarak kullanıldığını söyleyen Dr. Meşrafi, dolayısıyla mührün -o dönemin dilinde- belgeleme aracı olduğu kadar egemenliğin görsel bir ifadesi haline geldiğini belirtti. Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı, benzer şekilde, Kaçar Hanedanlığı İran'ında resmi mühürler, Şah'ın adı ve unvanlarıyla ilişkilendirilmiş görünür ve kişisel markalaşma ve kraliyet meşruiyetinin açık bir varlığıyla, mührü tarafsız bir idari kontrol aracından ziyade hükümdarın prestijinin bir uzantısı ve devletin sembolik temsili haline getirdiğinin altını çizdi.

Dr. Meşrafi, Mısır'da Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın idaresi döneminde, idari modernleşmenin ilk belirtilerinin görülmesine rağmen, resmi mührün sadece bir mühür olarak değil, padişahın Osmanlı valisi olarak ait olduğu egemen yapıdan da kaynaklanan bir otorite ve statü dilinde işlevini sürdürdüğünü belirtti.

Dr. Meşrafi’ye göre Mehmed Ali Paşa ‘Abdullah Mehmed Ali’ formülünü kullandığında bile, bu ifade meşruiyetin temel tanımı olarak değil, Osmanlı yazım gelenekleri içinde usule ilişkin bir formalite olarak işlev görüyordu. Bu aynı zamanda mührün tonunu yumuşattı, ancak hükümdarın konumunu ve işlevini tanımlayan resmi unvanlar ve rütbeler sistemi aracılığıyla, örneğin Osmanlı idari ve askeri hiyerarşisinde yüksek bir rütbe olan ‘paşa’ unvanı ve ‘Mısır Valisi’ unvanı gibi protokol ifadeleri dışında, tanınmış yasal ve egemen unvanı olarak kullanıldı. Bu yüzden Mısır örneğinde mühür, bir belge aracı olduğu kadar siyasi statünün bir beyanı olarak da kalır ve hükümdarın konumunun ve işlevinin belirlendiği üst otorite sisteminden ayrılamaz.

scdfergthy
Sultan 2. Abdulhamîd Han’ın tuğrası (1861–1978 yılları arasında hüküm sürdü)

Bu modellerin aksine Suudi mührünün farklı bir formüle sahip olduğunu vurgulayan Dr. Meşrafi’ye göre ‘Abdullah Suud bin Abdulaziz’ ifadesi ve hicri tarih, sembolik gösteriler veya abartılı unvanlar olmadan ve devletin kendi çerçevesi dışındaki daha yüksek bir egemenliğe atıfta bulunmadan resmi tanınma ve idari belgeleme işlevini yerine getirmek için yeterli. Burada mühür, statü beyanından ziyade bir devlet aracı olarak işlev görür ve sembollerin ekonomisi, temsilin netliği ve idari kontrol üzerine kurulu bir egemenlik modelini vurgular. Bu, Birinci Suudi Devleti’nin doğasını ve erken oluşum mantığını anlamada önemli bir farktır, çünkü bu devlet kendini sadece sembollerin ihtişamıyla değil, işlevi ve uygulamalarıyla tanımlıyor.

Mühür ve Birinci Suudi Devleti’ndeki işlevi

Dr. Meşrafi, bu bölgesel karşılaştırma çerçevesinde İmam Suud bin Abdulaziz'in mührünün yalnızca izole bir idari belge olarak yorumlanamayacağını, aksine Birinci Suudi Devleti’nin işlevi bağlamında anlaşılması gerektiğini belirtti. Bu devlet, törensel veya sembolik bir varlık olarak değil, kontrol, uygulama, güvenlik ve iç ve dış ilişkilerin düzenlenmesi ile ilgilenen bir otorite olarak kurulmuştu.

Mührün tasarımının sadeliği, unvanların azlığı ve hicri takvimle birlikte kullanılması, iktidarı egemenliğin bir göstergesi olarak değil, sorumlu bir görev olarak gören bir devletin unsurları olduğunu belirten Dr. Meşrafi, “Sembollerini en aza indiren bir devlet, retorikten çok eylemi, süslemeden çok organizasyonu ve temsilden çok işlevi önceliklendiren bir devlettir. Dolayısıyla mühür, imamın şahsının bir işareti olarak değil, tarih yazan, iletişim kuran, yükümlülükler getiren ve kayıt tutan bir devletin aracı olarak okunur” ifadelerini kullandı.

Bu anlamda, İmam Suud bin Abdulaziz'in mührünün, Birinci Suudi Devleti’nin, sergilediği değil, yaptıklarıyla kendini tanımlayan ve sadece sembolik ihtişamla değil, idari ve hukuki kontrol yoluyla varlığını ortaya koyan, eylem halindeki bir devlet olduğu gerçeğinin kanıtı haline geldiğini vurgulayan Dr. Meşrafi, Kuruluş Günü’nde bu mührü anmanın, eski bir kalıntıyı kutlamak değil, Suudi devletini meşru ve siyasi temsil bilincine sahip organize bir varlık olarak şekillendiren anı bilinçli bir şekilde okumak olduğunun altını çizdi. Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı’na göre mühür böylece, ‘işte bir devlet ve işte kendini tanıyan ve varlığını nasıl ortaya koyacağını bilen bir otorite var’ diyen tarihi bir tanık haline geliyor.


Suudi Arabistan ‘Kuruluş Günü’nü kutluyor: Bugün, geçmişin uzantısıdır

Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (SPA)
Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (SPA)
TT

Suudi Arabistan ‘Kuruluş Günü’nü kutluyor: Bugün, geçmişin uzantısıdır

Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (SPA)
Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (SPA)

Suudiler bugün, İmam Muhammed bin Suud'un 22 Şubat 1727 tarihinde Dir'iya'da Birinci Suudi Devleti’ni kurmasının 299’uncu yılını kutluyor.

Suudi liderler, bu tarihi olayda liderler ve üst düzey yetkililerden çok sayıda tebrik ve iyi dilek mesajı aldı.

Kuruluş günü, Suudi devletinin derin tarihi köklerini ve yaklaşık üç yüzyıldır devam eden kesintisiz genişlemeyi ve ayrıca ulusal kimliğe duyulan gururu ve devletin varlığını koruyan ve kuruluşundan itibaren güvenliğini ve ilerlemesini sağlayan liderlikle olan bağı temsil ediyor. Bu liderlik, Kral Salman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens ve Başbakan Muhammed bin Selman bin Abdulaziz’in yönetimi döneminde başlatılan ‘2030 Vizyonu’ ile devam ediyor.

Şarku’l Avsat, tarihi kayıtları inceleyen ve bu vesileyle vurgulanmaya değer tarihi açıları seçen araştırmacılarla ve uzmanlarla görüştü. Bu görüşmeler, sözlü tarihin önemine, savaşta kadınların rolüne ve Birinci Suudi Devleti döneminde mührün anlamı ve sembolizmine dair incelemeler şeklinde gerçekleşti. Ayrıca, tarihte Dir'iya'da ekonomi ve istikrarın ilk kez bir araya gelmesi de ele alındı.

Kral Suud Üniversitesi’nden tarih profesörü Dr. Fatıma el-Kahtani, kadınların dayanıklılığı üzerine bir sunum yaptı ve bunun askeri alanla sınırlı olmadığını, sosyal alana da uzandığını vurguladı.

Suudi Arabistan Tarih Derneği Genel Sekreteri Dr. Hala el-Mutairi, Suudi Arabistan’ın kuruluşunun ilk aşamalarında siyasi ve ekonomik istikrarın sağlandığını ve İmam Muhammed bin Suud'un Dir'iya'yı mal ve ürünlerin ticaretine elverişli bir ortama dönüştürdüğünü vurguladı. İmam Muhammed bin Suud'un ekonomik faaliyetlerin sürekliliğini sağlamak ve çalışma ve üretim değerlerini yerleştirmek için gerekli temelleri attığını belirten Dr. Mutairi, ekonomik istikrarı dini ve ahlaki bağlılıkla ilişkilendirdi.