Bender bin Sultan: Kral Abdullah, Esed’i yanına çağırdı ve ‘sen yalancısın’ dedi

Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, 2009 yılında Şam havaalanında (Getty)
Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, 2009 yılında Şam havaalanında (Getty)
TT

Bender bin Sultan: Kral Abdullah, Esed’i yanına çağırdı ve ‘sen yalancısın’ dedi

Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, 2009 yılında Şam havaalanında (Getty)
Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, 2009 yılında Şam havaalanında (Getty)

Independent Arabia’nın Prens Bender bin Sultan ile gerçekleştirdiği özel röportajın ilk bölümü, Hafız Esed’in taziyesi, taziye sırasında yaşananlar, Kral Abdullah bin Abdulaziz ile Beşşar Esed arasında gerçekleşen ilk görüşme ve Kral Abdullah’ın Beşşar’ın yardıma ihtiyacı olmadığından emin olmak için Şam'da kalma süresini uzatmak zorunda kalması ile bitmişti. İkinci bölüm, Beşşar Esed’in ABD, İngiltere ve Fransa ile temaslarda bulunması amacıyla küresel bir atmosferin hazırlanması meselesi ile başlıyor.
Kral Abdullah, Şam'daki ikamet süresini uzattı
Beşşar Esed ile o sıra Veliaht Prens olan merhum Kral Abdullah bin Abdulaziz arasında gerçekleşen özel bir konuşmadan bahseden Prens Bender bin Sultan, Kral Abdullah’ın Suriye'ye ilişkin kaygısının, Şam'da daha fazla kalmasına neden olduğunu söyledi.
Prens Bender o anları şöyle anlatıyor:
“Kral bana olanları anlattıktan sonra kendilerine yöneldim ve uçağının havaalanına ulaşmasının öncesinde Beşşar ile aramızda yaşananları anlattım. Kral birdenbire Suriye'de kalma süresini uzatmaya karar verdi ve Beşşar’a “Dinle, bu gece Krallığa dönmeye niyetlenmiştim. Fakat burada kalacağım. Onlara Beşşar Esed’in yanında olduğumuzu, birilerinin seninle birlikte onun kuyruğu ile oynamanı kabul etmediğimizi ve babanın bütün adamlarının senin yanında da durduklarını göstermek için Genelkurmay Başkanı Hikmet el-Şihabi, Mustafa Talas ve Devlet Başkan Yardımcısı Abdülhalim Haddam’ı göndereceğim” dedi.”

  • "Suudi Arabistan, Kral Abdullah ve ben, Suriye'nin güçlü kalmasını ve rejiminin ayakta durmasını sağlayıncaya kadar “bu çocuk” için yapabileceğimiz her şeyi yaptık."

Prens Bender, Beşşar ile olan görüşmesini Kral Abdullah’ın ağzından şöyle anlatıyor:
“Amerikalıların bir heyet gönderip göndermediğini sordum. Bana “Evet, Madeleine Albright -Bill Clinton başkanlığı dönemindeki Dışişleri Bakanı- yarın geç saatlerde gelecek ve başsağlığı sonrasında ayrılacak” dedi. Kral, Beşşar’a Albright’in kalmasını istediklerini söyledi. Beşşar ise “Ama ayrılacaklarını söylediler…” diyerek cevap verdi. Kral, Albright’in Suriye’de kalması ve taziyeden sonra Beşşar ile görüşmesi için ABD Başkanı Bill Clinton’la temasa geçmemi istedi. Clinton bana bunun gerekli olup olmadığını sordu. Ona bunun gerekli olduğunu söyledim. Sonra bana, ona haber ver dedi. Ben ise “Sayın başkan siz haber verin” dedim.”
Beşşar Esed’e yönelik duyduğu hayal kırıklığını dile getiren Prens Bender, “Suudi Arabistan, Kral Abdullah ve ben, Suriye'nin güçlü kalmasını ve rejiminin ayakta durmasını sağlayıncaya kadar “bu çocuk” için yapabileceğimiz her şeyi yaptık” dedi.
Beşşar, Chirac ve Clinton ile tanışmak istiyor!
Beşşar’ın iktidarın dizginlerini eline almasının ve Suriye’de siyasi istikrarı sağlamasının ardından Kralın kendisinden Şam’a gidip Beşşar’la görüşmesini istediğini söyleyen Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Şam’a gittim. Beşşar beni birtakım taleplerle karşıladı. Bana Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile görüşmek istediğini belirterek, nasıl davet alacağını bilmediğini söyledi ve benden Fransa ziyaretini tertip etmemi istedi. Ona nereye gitmek istediğini sordum? Paris ve Londra’ya gitmek istediğini söyledi. Ona kraldan izin almam gerektiğini söyledim ve Suudi Arabistan'a geri döndüm. Krala yaşananları anlattım. O sıra tesadüfen Krallıkta bulunan Lübnan Başbakanı Rafik Hariri ile temas kurdum. Hariri geldi. Hariri, Hafız hayattayken Beşşar Esed’e pek ehemmiyet vermez ve kendisinden talep ettiği şeyleri görmezden gelirdi. Bunu, Beşşar’a hakaret amacıyla değil, Hafız’a olan saygısından dolayı yapıyordu.”
Prens Bender, Beşşar’ın talepleri ve kişiliği hakkındaki sözlerini şöyle sürdürdü:
“Beşşar Esed'in kuzeni Rami Mahluf, o sıra Savunma Bakanı olan rahmetli Prens Sultan bin Abdulaziz’e benimle ve Prens Sultan’la görüşmek istediğine dair önemli bir mesaj gönderdi. Ona meselenin ne olduğunu sordum. Suudi Savunma Bakanlığında bir proje olduğunu, projede birkaç şirketle birlikte bir Fransız şirketinin de bulunduğunu ve ihaleyi onlara vereceklerine dair söz verdiklerini söyledi. Ona büyük bir sorunun yaşanacağını beklediğimi söyledim, o ise bana bunun kendileri için önemli bir konu olduğunu söyledi. Prens Sultan'a gitmemelerini tavsiye ettim ve konunun Prens'e söylemeye değmeyeceğini belirttim. Prens Sultan'ı evinde ziyaret ettim ve meseleyi anlattım. Kendisinden talep edilen şeyden dolayı şaşkınlığını gizlemeyen Prens Sultan, ofisinin müdürü Ali Halife’yi aradı ve kendisine projede bir Fransız şirketi olup olmadığını sordu. Ali Halife, projede bir Fransız şirketinin bulunduğunu söyledi. Bunun üzerine projeyle ilgili olarak kendisinden talep edilen arabuluculuktan dolayı öfkelenen Prens Sultan, şirketin isminin projeden silinmesi yönünde talimat verdi.”
Bu hikâyeden sonra Prens Bender, Hafız'ın ölümünden sonra gerçekleşen toplantıda Beşşar’ın kendisinden talep ettiği şeyler ve Kral Abdullah’ın kendisini görevlendirdiği hususlar ile ilgili sözlerine şöyle devam etti:
“Chirac ve İngiltere Başbakanı Tony Blair ile görüşme talebine geri dönersek; Kral, onlarla irtibata geçmemi ve Beşşar'la görüşmelerini önerdiğimizi söylememi istedi. Refik Hariri iki günlüğüne Beyrut'a dönmesi gerektiğini ve sonrasında döneceğini söyledi. Kral Abdullah ise ona, buna gerek olmadığını ve benim meseleyi devralacağımı söyledi. Beşşar, Paris’e gitti ve güzel bir şekilde karşılandı. Daha sonra İngiltere'ye geçti ve başbakan tarafından kabul edildi. Bu ziyaretlerin ardından değişmeye başladı ve aramıza soğukluk girdi.”
Beşşar’ın istediklerini elde ettikten sonra gerek şahsi olarak Prens Bender’le gerekse de genel anlamda Suudi Arabistan ile olan ilişkilerinde farklı bir tutum benimsediğini dile getiren Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kral Abdullah, Şam’a tekrar gitmemi ve Beşşar’a, Amerikan tarafının barış görüşmeleri ve Golan Tepeleri konusunu açmakta ısrar ettiğini söylememi istedi. Gittim, beni bir gün bekletmelerine şaşırdım. İkinci günün sabahında beni aradılar ve başkanın beni beklediğini söylediler. Gittim ve onu kapıda beklerken buldum. Beni memnuniyetle karşıladı ve Kral ve ailesinin durumunu sordu. Ona karar verip vermediklerini ve ne düşündüklerini sordum. Bana, görüşmelerin konusunu tam olarak beğenmediğini söyledi. Bende ona “iyi” dedim. Suudi Arabistan tarafından üzerinde bir baskı hissetmemesi hususunda dikkat ettim ve müsaadesini istedim. Kalmam için ısrar etti, fakat buna gerek olmadığını söyledim. Birdenbire bana nasıl ulaşabileceğini sordu. Ona cep telefonu taşımadığımı söyledim, fakat beraberimde bulunan memurun telefon numarasını kendisine verdim. Ona, doğrudan kendileri ile nasıl temasa geçebileceğimi sordum. Bana, Muhammed Süleyman adından çok güvendiği biri olduğunu söyledi. Tuğgeneral Muhammed Süleyman, nükleer reaktörler konusunda Kuzey Kore ile ilişkileri olan biriydi ve aynı zamanda Beşşar ile devlet organları arasında önemli bir role sahip kilit isimdi. Tartus’taki evinde misafirlerini ağırladığı sırada İsrail donanmasından bir keskin nişancı tarafından öldürüldü. Beşşar o sıra Tahran’da bulunuyordu. Suudi Arabistan'a geri döndüm ve krala olanları anlattım. Kral bana, “Ona yardım etmek istiyoruz” dedi.”

  • "Lübnan’a arabayla gittiğimiz sırada Prens Necef bin Abdulaziz kalp krizi geçirdi. Bu nedenle Kral, zirveden sonra Beyrut veya Şam'da fazla vakit geçiremedi. Fakat Beşşar’la şahsi olarak konuştu ve ona, “Dinle, Beşşar. Sen ve Refik Hariri birsiniz ve benim çocuklarım gibisiniz. Onun başına gelen her şeyden seni sorumlu tutuyorum” dedi."

Beşşar gün geçtikçe daha tuhaf davranmaya başladı. Artık İran’a ziyaretlerde bulunuyor ve Lübnan’da Suriye adına garip faaliyetler gerçekleştiriyordu. Ortada bir şeylerin döndüğünü hissettik. Fakat kral, bu ilişkiler ve hamlelerin ülkesine hizmet edip etmeyeceğini bileceğini söyledi.
Refik Hariri
Hariri’nin Beşşar Esed’in isteklerini görmezden geldiği ve babası Hafız Esed’in onayını şart koştuğu görünüyor. Refik Hariri’nin, Beşşar’ın davranışlarından rahatsız olmaya başladığını dile getiren Prens Bender, şu açıklamalarda bulundu:

“Hariri, milletvekili Velid Canbolat’ı, Nebih Berri’yi ve bazı Hristiyanları Emile Lahhud’un devlet başkanlığı süresinin uzatılmaması gerektiğine ikna etmeyi başardı. Lübnan İç Güvenlik Şefi Cemil es-Seyyid, Beşşar’ın talimatıyla Meclis Başkanı Nebih Berri'yi ziyaret etti. Ziyaretin bir tehdit olduğu görünüyordu. Cemil es-Seyyid ve Nebih Berri arasında gerçekleşen görüşmenin ardından tekrar oylama yapıldı ve Lahhud’un süresi uzatıldı. Hariri bu duruma öfkelendi ve istifa etti. Selim Huss başbakan olarak atandı. Bir süre sonra seçimler yapıldı. Refik Hariri, Hıristiyanlar, Dürziler ve Sünniler ile birlikte çalıştı ve seçimler onun lehine sonuçlandı. Olaylar biliniyor. Suriyeliler çılgına döndüler ve Lübnan'daki Suriye Askeri İstihbarat Şefi Gazi Kenan'ı geri çağırdılar. Gazi Kenan Suriye İçişleri Bakanı oldu. Onun yerine Rüstem Gazali tayin edildi. Refik Hariri ölüm tehdidi aldı ve Suudi Arabistan'a gelerek Kral Abdullah'a olanları anlattı.”
Görüşme sırasında başka bir konuya değinen Prens Bender, tekrar Hariri meselesine dönerek şunları söyledi;
“Arap Zirvesi 2002'de Beyrut'ta yapıldı. Kral Abdullah’ın uçağını hedef alacak bir terör eylemi gerçekleştirileceğine dair haber aldık. Güneydeki Hizbullah bölgesinin sınırları Refik Hariri Uluslararası Havalimanı'na kadar uzanıyordu. Kral Abdullah'a önce Şam'a gitmeyi ve oradan arabayla Beyrut'a geçmeyi teklif ettik. Refik Hariri ve Emile Lahhud Kral Abdullah’ı almak için Lübnan-Suriye sınırına geldiler. Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, zirve sırasında bir konuşma yapacaktı. Suriyeliler, Yaser Arafat'ın Beyrut'taki Arap zirvesine katılmasını engellediler ve televizyonda bir konuşma yapmaya hazırlanan Arafat’ın bunu gerçekleştirdiği takdirde Emil Lahhud’dan yayını kesmesini istediler. Lübnan’a arabayla gittiğimiz sırada Prens Necef bin Abdulaziz kalp krizi geçirdi. Bu nedenle Kral, zirveden sonra Beyrut veya Şam'da fazla vakit geçiremedi. Fakat Beşşar ile şahsi olarak konuştu ve ona, “Dinle, Beşşar. Sen ve Refik Hariri birsiniz ve benim çocuklarım gibisiniz. Onun başına gelen her şeyden seni sorumlu tutuyorum” dedi. Bir buçuk yıl sonra Refik Hariri istifa etti.”
Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Refik Hariri tatildeydi. Elinden yaralanmıştı. Rüstem Gazali kendisine gelip Beşşar Esed’in onu derhal görmek istediğini söyledi. Hariri pek çok kişiyle istişarelerde bulundu. Velid Canbolat ona gitmemesini söyledi. Nebih Berri ise ona, “Eğer gidersen ve başına bir şey gelirse sorumlusu onlardır” dedi. Hariri istifa etti ve Şam'a gitmeye karar verdi. Gitmeden önce, Esed’in söyledikleri hakkında yorum yapmamasını isteyen Abdulhalim Haddam’la görüştü. Haddam ona, Esed’le görüşmesi sonrası Beyrut'a geri döndükten sonra Krallığa gitmesini, çünkü şüphe uyandıran hareketlere ve görüşmelere tanık olduğunu söyledi. Haddam bununla, Beşşar ile güvenlik hizmetleri ve diğer çevreler arasında gerçekleşen görüşmeleri kastediyordu.”
Prens Bender bin Sultan daha önce bazıları tarafından Hariri ve Esed görüşmesine ilişkin yayınlananlara ek olarak bazı ayrıntıları dile getirerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Beşşar Esed ile görüşmeye giden Hariri, Dışişleri Bakanı Faruk Şara’yı ve Abdulhalim Haddam’ı göremedi. Fakat –daha sonra kafasına üç el ateş ederek intihar eden- Gazi Kenan oradaydı. İlk defa birinin intihar ettikten sonra silahı masanın üzerine koyduğuna tanık olduk. Hariri'nin ölümü üzerindeki perdeyi aralayabilecek her delil gizlendi. Esed ile Hariri arasında neler geçtiği biliniyor. Esed, Hariri’ye küfretmeye ve saldırmaya başladı. Ona, Lahhud’un kendisinden yapmasını istediği her şeyi yerine getirmesini söyleyen Esed, “Kral Abdullah, Suudi Arabistan ve Jacques Chirac ile olan ilişkinin seni koruyacağını mı düşünüyorsun? Vallahi Lübnan’ı senin ve Velid Canbolat’ın başına geçiririm” dedi. Ağır hakaretler ve saldırıların sonrasında oluşan kan basıncı nedeniyle Hariri’nin burnundan kan geldi. Haddam Hariri ile birlikte çıktı ve ona “Sana dememiş miydim?” dedi. Hariri ise ona istifa edeceğini, kimse ile konuşmayacağını fakat Lübnan’dan ayrılmayacağını söyledi. Hariri, Canbolat’ın yanına gitti ve ona olan biteni anlattı. Olaydan birkaç hafta sonra Hariri suikastı gerçekleşti. Kral Abdullah Beşşar'ı aradı ve çok sert konuştu. Beşşar olayla hiçbir ilişkisi olmadığına dair yemin etti. Kral ise ona, “Sizin müdahaleniz olmadan Lübnan'da hiçbir şeyin olamayacağını hepimiz biliyoruz” dedi ve aranan kimseleri kendisine teslim etmesini istedi.”
Olayın ardından uluslararası toplumda bir hareketlilik başladı. Ortada pek çok soru geziniyordu. Prens, Hariri’nin suikastından sonraki ilk günleri şöyle anlatıyor:
“Fransa Cumhurbaşkanı Chirac geldi, başsağlığı diledi ve Birleşmiş Milletler’i (BM) harekete geçirdi. İrlanda başkanlığında bir komite oluşturulması üzerine anlaşıldı. Komite Beyrut'a gitti, detayları gözden geçirdi, delilleri topladı ve uluslararası bir mahkemeye ihtiyaç olup olmadığını teyit etti. Sonuç ortaya çıktı ve komite, bir suç işlendiğini açıkladı. Lübnan mahkemeleri bu davayı takip edemedi. Çünkü çeşitli davalar hakkında hüküm verilmeden önce dört hâkim suikasta uğramıştı ve soruşturmalar 20 yıldır devam ediyordu. Uluslararası bir mahkemenin kurulması kararlaştırıldı.”
Hariri soruşturması ve Beşşar'ın Suudi Arabistan'ı aldatması
Hariri suikastına ilişkin detayları anlatmaya devam eden Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü;

“Kral Abdullah benden Beşşar Esed'e gitmemi istedi. Bu sanırım onu sondan bir önceki görüşümdü. Şam’a gittim ve ona uluslararası mahkeme ile işbirliği yapmasını söyledim. Bana, “Bender kardeşim, herhangi bir delil yok” dedi. Buna soruşturma ekibinin karar vereceğini ve Refik Hariri'nin son ziyareti ile kendisinin ona söylediklerini bildiğimizi söyledim. Esed bana, “Söylediklerin yanlış. Geldi ve istifa etmek istediğini söyledi. Bende ona, bunun kendisinin iradesine kalmış olduğunu söyledim” dedi. Ben ise ona söylediklerinin yanlış olduğunu ve ilk önce istifa ettiğini sonra kendisi ile görüştüğünü söyledim.”


Suudi Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Prens Bender bin Sultan, 2005’te Şam’da Beşşar Esed’i ziyareti sırasında Hariri suikastının sonuçlarından bahsederken (AFP)

“Beşşar ile görüşmemiz sırasında kendisine, Kral Abdullah'ın öfkesinden kaçınması yönünde tavsiyede bulundum. Ona uluslararası bir soruşturma komisyonunun kurulacağını, bu arada mahkemenin teşekkülüne de başlanacağını ve bunun biraz zaman alacağını söyledim. Ayrıca ona ilgili komisyonun Beyrut’a giderek soruşturmalara başlayacağını ve kendisinden birtakım isimler talep edildiği takdirde bunu kabul etmesini söyledim. Bana onların kim olduklarını sordu. Ona, kardeşi Mahir’in de aralarında bulunduğu bazı isimler söyledim. Dakikalarca sessiz kaldıktan sonra “Soruşturma nerede olacak?” dedi. Güvenliğin sağlanması dolayısıyla komitenin karargahında yapılacağını ve şüpheli ve tanıkların oraya götürüleceklerini söyledim. Beşşar, subaylarının soruşturulmak üzere Lübnan’a götürülmelerine izin vermeyeceğini söyledi. Ona her ne kadar komisyon üyelerinin Lübnanlılardan değil, BM’den seçildiğini söyledimse de beni dinlemedi ve reddetti. Ona, Şam’a gelmelerini teklif etmesini söyledim. Bunu kabul etti. Amerikalıları ve Fransızları bunun için ikna ettik. Şam’a gelen ekip, Beşşar Esed ekibi ile görüştü ve gizlice ifadelerini aldı.
Beşşar Esed tarafından aldatıldıklarını hisseden sadece Suudiler değildi. Bilakis soruşturma ekibi üyelerinden olan bir Alman, Şam'dan döndükten sonra ayrılmak zorunda olduklarını söyledi. Prens Bender bunun sebebi ile ilgili olarak şunları söyledi:
“BM genel merkezine gelen soruşturma ekibi, Beşşar Esed'in tercümanının soruları ve cevapları doğru çevirmediğini ve girmeden önce arandıklarını söyledi. Jacques Chirac, Kral Abdullah'ı aradı ve Beşşar’ın oynadığı oyunu anlattı. Şu anki Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın o sırada ABD’de olması ilginç bir tesadüftü. Avn, Beşşar ve Suriye’ye yaptırım uygulanması ve Suriye güçlerinin Lübnan’dan çekilmesini talep etmek için Kongre'de lobicilik yapıyordu.”
Beşşar yüzünden Paris ve Riyad arasında yaşanan utanç!
Son ziyarete gelince… Son ziyaret sırasında daha önce yaşanmayan şeyler yaşandı. Beşşar’ın devlet başkanlığı makamına gelmesinin öncesinde başlayan dostluktan sonra –ki bu dostluk onun devlet başkanı olduğu döneme kadar devam etti- Riyad ve Paris arasında Suriye rejiminin başkanının neden olduğu birtakım sorunlar yaşandı.
Prens Bender yaşanan sürece dair olan tanıklığını şu sözleriyle dile getiriyor:
“Suriye'ye geri döndüm ve Beşşar'a durumun ciddiyeti hakkında bilgi verdim. Ona ipin kısalmaya başladığını ve bir adım sonra yalnız kalacağından ve ona cevap verecek kimseyi bulamayacağından bahsettim. O zaman bana meseleyi düşündüğünü ve komitenin Mahir ve Asef dışındaki diğer subayları sorgulamalarını kabul ettiğini söyledi. İkinci olarak soruşturmanın Cenevre veya Viyana'da olmasını ve son olarak ise soruşturmadan sonra Suriye'ye geri dönüşlerinin güvence altına alınması gerektiğini söyledi. Sana bir şey diyeceğim dedim ve “Rahmetli babanın babam hakkında ne dediğini biliyor musun?” diye sordum. Sonra ona her ikisi arasında geçen şu hikayeyi anlattım: Prens Sultan bin Abdulaziz Savunma Bakanı olarak görev yaptığı sırada Hafız Esed’le konuşuyor ve ona şöyle diyor: “Kurban Bayramı’nı Tebükte geçirdim, yazı ise güneyde. Her iki ziyarette de silahlı kuvvetlere yakındım ve onları ziyaret ediyordum. Hafız, silahlı kuvvetleri periyodik olarak ziyaret etme fikrinden etkilendi ve bunu uygulayacağını söyledi.”
Prens Bender hikayeyi şöyle tamamladı:
“Bir süre sonra baban Hafız'ı ziyaret ettim. Bana Majesteleri Kral Fehd ve Majesteleri Veliaht Prens’in sağlığını ve sonrasında babamı sordu. Bana onun tatil günlerinde silahlı kuvvetleri ziyaret edip etmediğini sordu. Ona, “Evet, nereden bildiniz?” dedim. Şöyle cevap verdi: “Kendisi bana bunu söyledi. Bu bilgeliktir. Ona Hafız’ın tatil zamanları silahlı kuvvetleri ziyaret ettiğini söyle. Seni onlardan biriymiş gibi hissediyorlar.” Bunu anlattıktan sonra Beşşar’a dönerek, “Şimdi Beşşar kardeşim, subaylarınız aranıyor ve kardeşiniz ve kız kardeşinizin kocası dışındakilerin Viyana'ya gitmesini kabul edeceksiniz. Silahlı kuvvetlerde subay olsaydım, kardeşinizin ve kız kardeşinizin eşinin gitmesini men etmenizden sonra sadakat ve itaatten mahkum olmazdım” dedim. Bana bu konuyu düşünmediğini ve haklı olduğumu söyledi.”


Suudi Arabistan eski Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Prens Bender bin Sultan ve eski Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, 2006 yılında Paris'teki Elysee Sarayı'nda (Getty)

Jacques Chirac'ın şoku
Beşşar ile görüştükten sonra Prens Bender, Kral Abdullah'ın yapmasını istediği şeyi yaptı. Paris'e gidip Jacques Chirac'a onay vermesini istedi. Fakat Prens’in Paris’i ziyaretinden sonra bir şey oldu. Prens, uçağına bindikten ve Paris’e gittikten sonra Chirac'a, Esed’in ilgili kimseleri teslim etmeyi kabul ettiğini söyledi. Fransa Cumhurbaşkanı medya karşısına çıktı ve bu gelişmeyi açıkladı. Bu durum Beşşar’ın öfkelenmesine sebep oldu. Suriye Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Chirac'ın söylediklerinin bütünüyle reddedildiği ve kimsenin teslim edilmeyeceği belirtildi. Bu durum Fransızların ve Suudilerin utancına yol açtı.

  • "Öğle yemeğinden sonra Beşşar'a gittim ve ona bana şöyle söz verdiğini söyledim. “Doğru” dedi. Bende cevap olarak, “Chirac'ı bilgilendirdim ve bu durum onu sevindirdi. Dünyayı sakinleşmeye çağırmaya başladı ve aniden sizden hiçbir anlaşmaya varılmadığına dair bir açıklama geldi” dedim. Onun cevabı, bunun bir yanlış anlaşılma olduğu ve konuyu ciddiye almadığı yönünde oldu."

Elysee'den arandığını ve Chirac'ın kendisiyle konuşmak istediğini söyleyen Bender bin Sultan Esed’in kendisine yaşattığı utancı şu sözleriyle anlatıyor:
“‘Sayın Cumhurbaşkanı, size olanları anlattım. Dışişleri Bakanı veya Beşşar'ın ben ayrıldıktan sonra söyledikleri hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Kralla konuşmama ve onu haberdar etmeme müsaade edin, sonrasını düşünürüz’ dedim. Kendimi tuzağa düşürülmüş ve aldatılmış olarak hissetmeye başladım. Kralı aradım ve olan biteni anlattım. “Evet, şimdi haberleri aldım. Bu hala oyun çağındaki bir çocuk” dedi. Bana nerde olduğumu sordu. Bende ona kendilerine doğru yola çıktığımı söyledim. Derhal Şam’a gitmemi ve Beşşar Esed’e çözüme karar verdiklerine dair televizyonda bir bildiri yayınlamasını söylememi istedi. Aksi halde Şam’daki yabancı basına bir açıklama yapacaktım. Açıklamamda, Suudi Arabistan'ın meselenin üzerinden elini çektiğini ve konuyla hiçbir ilişkisi olmadığını söyleyecektim.
“Şam'a geldim ve Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim beni havaalanında karşıladı. Şoförün kendisini duymasını istemeyerek kulağıma bir şeyler fısıldadı. Bana başlarının dertte olduğunu söyledi. Ona başlarının belaya girmediğini, zaten belanın tam ortasında olduklarını söyledim. Muallim bana önce öğle yemeğine gideceğimizi söyledi. Bende ona öğle yemeği için zamanım olmadığını, Beşşar’la görüşüp Krallığa geri döneceğimi söyledim. Sonra ısrar etti ve ona nerede yiyeceğimizi sordum. Şam dışında güzel bir restoran olduğunu söyledi ve ben de kabul ettim. Oldukça büyük bir restorana gittik. Restoran sahibi bizi güzel bir şekilde karşıladı ve bizi masaya götürdü. Fakat yöneldiğimiz masada bir kayıt cihazı bulunduğundan şüphelenen Muallim’in bana bir işarette bulunması üzerine başka bir masaya geçtik.”
Prens Bender öğle yemeğinin ardından Muallime, Faruk Şara’yı ve Abdülhalim Haddam’ı sordu. Dışişleri Bakanı Muallim onların burada olmadığını söyledi.
Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Öğle yemeğinden sonra Beşşar'a gittim ve ona bana şöyle söz verdiğini söyledim. “Doğru” dedi. Bende cevap olarak, “Chirac'ı bilgilendirdim ve bu durum onu sevindirdi. Dünyayı sakinleşmeye çağırmaya başladı ve aniden sizden hiçbir anlaşmaya varılmadığına dair bir açıklama geldi” dedim. Onun cevabı, bunun bir yanlış anlaşılma olduğu ve konuyu ciddiye almadığı yönünde oldu. Ona benim ve kralın bu meseleyi ciddiye aldığımızı söyledim. Ona, “Şimdi hala aynı fikirdeyseniz, Suriye basınını, Suriye televizyonunu veya herhangi bir muhabiri havaalanına getirmek ve Velid Muallim ile birlikte bir açıklama yapmak istiyorum” dedi. Bana bunun gerekli olup olmadığını sordu. Bende “Evet, gerekli” dedim. “Bana hizmet etmez misin?” diye sordu. Kendisine yorulduğumuzu ve hizmet ettiğimizi söyledim. Bana, “Açıklamanızda bunun, Suriye ve halkının çıkarları için akıllıca bir karar olduğunu söylemenizi istemiyorum” dedi. Ben de, benim için fark etmeyeceğini söyledim. Havaalanına gittik ve Velid ile aynı açıklamalarda bulunduk.”
Kral Abdullah Beşşar'ı karşılamayı reddetti
Yaşananların ardından Suudi Arabistan'ın Beşşar'a karşı olumsuz bir tavır takındığını belirten Prens Bender, Refik Hariri suikastından ve çelişkili açıklamaların ardından Beşşar’ın Suudi Arabistan'ı ziyaret etmek istediğini, ancak Kral Abdullah'ın kabul etmediğini söyledi. Sonrasında Esed’in ziyaret için arabuluculuk talebinde bulunduğunu ve Kral Abdullah'ın kabul ettiğini belirtti.


Suudi Kralı Abdullah bin Abdülaziz, 2005 yılında Riyad’da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’i kabul etti (SANA)

Prens Bender Beşşar’ın ziyaretine ilişkin ayrıntıları şöyle anlatıyor:
“Esed, Suudi Arabistan'a ulaştı ve Kral Abdullah'la bir araya geldi. Bir müddet yalnız oturdular. Sonra Kral dışarı çıktı ve bize şunları söyledi: “Beşşar’la birlikte Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin Şam’ı ziyaret etmesi ve Beşşar’ın onu resmi bir resepsiyon ile karşılaması konusunda anlaştık. Hariri cumhurbaşkanlığı sarayında misafir edilecek ve aldığı herhangi bir karara itiraz edilmeyecek. Artık hepiniz tanıksınız. Öyle mi Beşşar?” Bunun üzerine Beşşar Suriye lehçesinde: “Evet Kral hazretleri” dedi. Bunu üzerine Kral, bunun Refik’in öldürülmesiyle ilgili devam eden soruşturmaların tamamlanmasını engellemeyeceğini söyledi. Beşşar da “Kesinlikle” dedi.
Prens Bender'in anlattığına göre, Suudi Arabistan, Saad Hariri’den Beşşar’ı ziyaret etmesini istedi. Suudi Arabistan’ın Saad’ı ikna ettiğini, kendisinin Lübnan devletini başka bir ufka taşıyabileceğini ve gücünü yeni bir siyasi sayfa açarak gösterebileceğini söylediğini dile getiren Prens Bender, Hariri’nin bunu kabul ederek Şam’a gittiğini, orada Esed tarafından karşılandığını ve cumhurbaşkanlığı sarayında misafir edildiğini söyledi. Ancak yaklaşık bir ay sonra Beşşar, bütün vaatlerini reddetti, Refik Hariri suikastıyla ilgili soruşturmaların Şam tarafından tanınmayacağını ve Suriye'nin bağımsız bir devlet olduğunu açıkladı. Ayrıca bunun bir baskı propagandası olduğunu belirterek, doğru olmadığını söyledi.


Lübnan Başbakanı Saad Hariri, 2009’da Suriye’ye yaptığı ziyaret sırasında Beşşar Esed ile el sıkışırken (AFP)

Beşşar Esed bu yaşananların ardından Suudi Arabistanı ziyaret etmeyi ve Kral Abdullah ile görüşmeyi bir kez daha istedi. Fakat Kral bunu reddetti. Esed, bu konuda ısrarcı oldu. Kral kardeşlerine ve danışmanlarına danıştı. O zamanlar Riyad Emiri olan Kral Salman, Kral Abdullah’a konuyla ilgili düşünmeye gerek olmadığını, Esed’in ziyarette neden ısrar ettiğini öğrenmek için Prens Bender’i Şam’a gönderebileceğini söyledi. Bender ise Kral’a “Hayır hayır Allah size uzun ömürler versin” dedi. Bunun üzerine Kral Abdullah, Esed’in Riyad davet edilmesi emrini vererek, “Esed’e söylemek istediğim şeyler var” ifadelerini kullandı.
Beşşar’ın Suudi Arabistan’a son ziyareti
Prens Bender, Beşşar Esed’in Kral Abdullah’ın çağrısıyla Suudi Arabistan’a yaptığı son ziyareti şöyle anlatıyor:

“Esed, Suudi Arabistan'a yaptığı son ziyaretinde Faruk Şara ile birlikteydi. Sorun Lübnan, Refik Hariri'nin öldürülmesi ve subayların BM’ye teslim edilmesiydi. Beşşar, Kral Abdullah’a, “Majesteleri, gerçek şu ki, ayıplamıyorum ama Lübnanlılar gerçekten kötüler. Gazeteciler bana kızgın olduğunuzu ve bazı zamanlar benim hakkımda “iyi değil” dediğinizi yazıyorlar” dedi. Beşşar’ın bu ifadeleri üzerine Prens Sultan bin Abdulaziz gülümsedi, Prens Nayef herhangi bir tepki vermedi ve hepimiz Kralın ne cevap vereceğini merakla beklemeye başladık. Kral Abdullah ona şöyle dedi: “Beşşar, senin amcanı çok önceden tanıyorum. Sonrasında babanı tanıdım. Onun hakkında doğru sözlü olduğu dışında söyleyebileceğim bir şey yok. Yalan söylemezdi. Fakat sen yalancısın, yalancısın, yalancısın… Bender’e ve bana yalan söyledin. Her şeyi affedebilirim ama bana yalan söyleyenleri asla!” Beşşar, Kralın tepkisine ve verdiği cevaba şaşırdı ve “Fakat majesteleri, ben Suriye Arap Cumhuriyeti’nin Devlet Başkanı’yım. Ben Suriye Arap Cumhuriyeti’nin Devlet Başkanı’yım” dedi. Bunun üzerine Kral, “Suriye Devlet Başkanı olman hiçbir şeyi değiştirmez. Sen yalancısın ve ekleyecek başka bir şeyim yok” dedi ve çıktı.”


Suudi Kralı Abdullah bin Abdulaziz, 2009 yılında Riyad’da Suriye Devlet Başkanı Esed ile birlikte (AFP ve Getty)

Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kral çıktıktan sonra Beşşar’ın cevap vereceğini ve kendisine söylenenlere razı olmayacağını düşündük. Fakat herkes Beşşar’ın yüzündeki endişeli halden dolayı şaşkındı. Kralın kendisine üç kez arka arkaya yalancı demesinin ardından yaşadığı tedirginlikten dolayı ellerini masanın altına koydu.”
Bender bin Sultan, Beşşar Esed’in Bender bin Sultan ismine olan aşırı duyarlılığının sebebi hakkında şunları söyleyerek sözlerini sonlandırdı:
“Beşşar’ı bir şey olmadan önce de tanıyordum. Bir şey olduğunu düşünmeye başlamasından sonrada. Üçüncü olarak, gerçeği bütünüyle Kral Abdullah’a anlatmadığımı düşünüyordu. Önemli olan Beşar'ın gerçeği bildiği ve o gerçeği benim bildiğimi de bildiğidir.”
Suudi Arabistan Suriye'yi tahrip etmekle suçlanıyor
Arap ve Batı ülkeleri, Suudi Arabistan’ı Dera’da ilk gösterilerin başlamasından bu yana çeşitli grupları desteklemesiyle meydana gelen tahribin sorumlusu olmakla itham ediyor. Ayrıca Prens bin Bender, DEAŞ’da dahil olmak üzere terör örgütlerinin ortaya çıkmasına katkıda bulunmakla suçlanıyor. Prens Bender röportajın sonraki kısımlarında bu konu hakkında açıklamalarda bulunacak.
Prens Bender, Veliaht Prens Abdullah bin Abdulaziz’in 1998 yılında doğu ile batı arasında küresel bir tura çıktığını ve ABD’ye gerçekleştirdiği resmi ziyaretin ardından o yılın yazının sonunda Hawaii’de durduğunu söyledi. Kral Abdullah o sıra, Kral Fehd tarafından devlet işleri sorumluluğu ile görevlendirilmişti. 1998 yılında yaşanan Türkiye ve Suriye krizi biliniyor. Kral benden, Washington’a, Suriye sınırındaki Türkiye arbedesini durdurması için acil müdahale talebini iletmemi istedi. Mesajda, gerçekleştirilecek herhangi bir saldırıda Suudi Arabistan’ın Şam’ın yanında yer alacağı yer alıyordu. Bu düşünce, Kuveyt’in kurtarılması için gerçekleştirilen savaşta yaklaşık 30 bin askerini gönderen cesur Suriye Arap ordusunun korunmasına dayanıyor. Kral Abdullah bana o zaman söz konusu mesajın nasıl daha güçlü ve nasıl ciddiye alınabileceğini sordu? Ona çözümün Suudi Arabistan'ın kuzeyinde bulunan Tebük’e mühimmat yüklü iki F-15 göndermek olduğunu söyledim. Neden mühimmat? Bunun sebebi, Amerika’dan Suriye sınırındaki Türk yığınına müdahale etmesi için talepte bulunmamızdı. Bu nedenle uçakları havalandırmak ciddi bir mesaj olarak kabul edilir, mühimmat ise mesajın ciddiyetini arttırır. Washington gerçekten de üst düzey bir elçisini Ankara’ya gönderdi. Onun ABD Genelkurmay Başkanı olduğunu hatırlıyorum. Sorunun çözülmesi üzerine çalışıldı ve Türkiye gerçekten de mekanizmalarını geri çekti. Bu nedenle, Krallık hiçbir devleti yıkmayı ya da yıkılmasına katkıda bulunmayı aklından geçirmemiştir. Bilakis Suriye ordusunu ve halkını korumaya çalıştı. Bundan dolayı Suudi Arabistan, Washington’dan Suriye sınırındaki Türkiye arbedesini durdurması için acil müdahale etmesi talebinde bulundu.
Putin ve Suriye'ye müdahale
Prens Bender, birden kasıtlı olarak yaptığı bir şeyden bahsetmeye başladı. Diğer devletlerden yetkililer veya elçilerden oluşan bir toplantı sırasında birtakım şahıslar ve durumlar hakkında konuştuğunu anlattı. Bu konuşmanın ardından Prens Bender’in istihbarat başkanı olduğu 2012 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında geçen bir hikayeyi anlattı.
“Putin'le görüştüğüm sırada bana, Suudi Arabistan'ın neden Beşşar Esed’le ilgilendiğini sordu. Ben de, kendisine aslında onu önemsemediğimizi söyledim. Bilakis onların Beşşar’ı önemsemelerinden endişe duyduğumuzu belirttim. Putin güldü ve “Şimdi önemsediğime ikna oldunuz mu?” diye sordu. Ben de “Evet, bundan korkuyorlar” dedim. Putin sonrasında bana, “Sergey Lavrov ile bir araya geleceksiniz. Birtakım önerilerimiz olacak. Sanırım 4 tane öneri olacak. Fakat siz Suudiler şimdi bedel ödüyorsunuz. Yani, Beşşar’ın rolünü şişirmenin bedelini ödüyorsunuz. Onunla Paris’e gittiniz. Chirac’ı ve sonra da Londra’yı ziyaret etmesini tertip ettiniz. Moskova'yı ziyaret etmesi için defalarca davet ettiğimi fakat gelmediğini biliyor muydunuz? Fakat ben olduğum yerde duruyorum. Kendi ayakları ile bize geleceği gün gelecek” dedi.

  • Burada, Lavrov'un akıcı İngilizce bildiği ancak iş toplantılarında veya resmi toplantılarda Rusça konuştuğu konusunda bazı ek bilgiler var.

Sergey Lavrov geldi ve gerçekten de Prens Bender’e 4 öneride bulundu:
1- Rusya'nın konumu ve Suriye krizi ile ilgili talepleri ki bu, Beşşar Esed’in devrilmesinin kabul edilmesidir.
2- Onu ve ailesini kimlerin alabileceğinin belirlenmesi. Bizim önerimiz, Cezayir’in onları karşılaması yönünde
3- Uluslararası mahkeme tarafından kendisine dokunulamaması.
4- İkametindeki masraflardan kimin sorumlu olacağının belirlenmesi.
Suriye'deki krize ilişkin Rus önerileri ve Beşşar'ın devrilmesine onay verilmesi
Prens Bender bin Sultan, söz konusu 4 önerinin ardından yaşananları anlatmadan önce 1990 yılında gerçekleşen Körfez Savaşı sırasında -o sıra Sovyetler Birliği'nin Birleşmiş Milletler (BM) Büyükelçisi olan- Lavrov’la arasında geçen bir olayı anlattı.
Prens Bender olayı şöyle anlatıyor:
“Ben Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov ile gerçekleştirdiğim görüşmeden yeni gelmiştim ve Rusya'nın Kuveyt’i kurtarmak için askeri müdahalede bulunma kararı aleyhinde oy vermeyeceği hususunda anlaşmıştık. Lavrov bana veto kullanacaklarını söyledi. Bunu yapamayacaklarını söyledim. O da bana süper bir güçle konuştuğumu ve ayağımı denk almamı söyledi. Ona ülkesinin değil kendisinin süper bir güç olmadığını ve veto için oy kullanmayacağını söylediğimi belirttim. Aradan geçen yarım saatin ardından televizyonda Güvenlik Konseyi’ni izledim. Rusya çekimser kaldı, veto vermedi. Bu hikaye Lavrov ile Bender’in çok eskilere dayanan ilişkilerini, farklılıklarını ve uzlaşılarını anlatıyor. Bender, söz arasında Lavrov'un akıcı İngilizce bildiğini ancak iş toplantılarında veya resmi toplantılarda Rusça konuştuğunu söyledi.
Prens, söz konusu 4 öneri ile ilgili açıklamalarına geri döndü ve sözlerini şöyle sürdürdü;
“Lavrov’a Esed’in devrilmesi hususunda kendileri ile aynı fikirde olduğumuzu söyledim. İkinci önerinin bizimle herhangi bir ilgili olmadığını ve Cezayir'e ev sahipliği yapması için teklifte bulunamayacağımızı söyledim. Üçüncü önerinin de BM’yi ilgilendirdiğini ve bizimle ilgili olmadığını söyledim. Dördüncü öneriyi ise olduğu gibi tekrarlayarak, “Cezayir, örneğin teklifinizi kabul ederse ikamet masraflarını kim ödeyecek?” dedim. Lavrov, masrafları kimin ödeyeceği ile ilgili sözüme cevap olarak, “Siz!” dedi. Ben de ona, “Bir numaralı önerinizin çözülmüş olması sizi mutlu etmedi mi? Bu fırsatı kaçırmayın. İlk önerinizi kabul ediyorum. İkinci öneriye gelirsek, misafir edecek olan ülkeye beraber gider konuşuruz” dedim. Üçüncü öneri ile ilgili sözümü tamamlamama izin vermeyen Lavrov, “Mahkemeye çıkarılmasını umursamıyoruz. Ama hemen değil” diyerek araya girdi. Dördüncü öneri ile ilgili olarak ikimizin birlikte Beşşar’ı barındıracak ülkeye giderek Cezayirlilere bunu teklif edeceğimizi söyledi.”
Prens Bender, Suriye'deki Rus müdahalesinin başlangıcı hakkında ve ABD eski Başkanı Barack Obama’nın Beşşar Esed'in aşırılıklarına -ki halkına karşı kimyasal kullanmaya devam ediyordu- son verilmesi karşısında nasıl gevşek davrandığı hususunda konuşmaya başlamadan önce, “Bu olaylar Saddam Hüseyin’in Kürtlere karşı işlediği cürümleri hatırlatıyor. Washington’da büyükelçiyken pişman olduğum bir şey varsa, o da Arap dünyasının bu suçla ilgili hiçbir şey yapmaması ve Saddam'ın Kürt kardeşlerimize karşı aşırılıklarını durdurmamasıdır” ifadelerini kullandı.
Üçüncü bölümde:
- ABD eski Başkanı Barack Obama ve Kral Abdullah arasında Suriye kriziyle ilgili gerçekleştirilen 4 konuşma
- Sudan eski Devlet Başkanı Cafer Numeyri ve Suudi F-5 uçaklarının satın alınmasının hikayesi
- ABD eski Başkanı Jimmy Carter'ın danışmanları Filistinlilerin 242 ve 338 sayılı kararları tanımayı reddetmelerini nasıl kutladılar?
- Clinton döneminde ABD Dışişleri Bakanı olan Madeleine Albright’ın Kral Abdullah’ı New York'taki Waldorf Astoria Hotel’de karşılaması ve masaya yatırılan haritalar, öneriler ve barış girişimleri
- Bender bin Sultan, neden eski Filistin lideri Yaser Arafat’ın eski ABD Başkanı Bill Clinton tarafından sunulan çözüm önerilerini ve barış girişimini reddetmesinin, Filistin davasına ve Filistinlilere karşı işlenmiş bir suç olduğunu söyledi?
- Hafız Esed’in Yaser Arafat'ı Suriye’den önce barış yapmaması hususunda uyarması ve tehdit etmesi
Prens Bender bin Sultan: İran-Irak savaşında gizlice arabuluculuk yaptık



Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
TT

Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan ile ilişkilerin stratejik bir ilişki olduğunu belirterek, önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atılacağını açıkladı. Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğunu vurgulayan Erdoğan, “Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta Mekke’de Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’le birlikte imzaladığı Mekke Savunma Anlaşması ardından Şarku’l Avsat’a konuştu.

Cumhurbaşkanı, Mekke Savunma Anlaşması’nı ABD ile İran arasındaki gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak görmenin yanlış olduğunu belirterek, anlaşmanın salt askeri boyutuyla değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi. Erdoğan, “Bu anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, taraflar arasındaki dayanışma ruhunu pekiştirerek güvenlik bilincini güçlendirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır” dedi.

Anlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapıldığını belirten Erdoğan, anlaşmanın hiçbir ülkeyi hedef almadığını, aksine katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açık olduğunu vurguladı.

Erdoğan ayrıca İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının derhal sona ermesi gerektiğini söyledi. Suriye’nin yeni bir aşamaya girdiğini belirten Erdoğan, en önemli beklentimizin bu aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye’nin yeniden imarı için zemin hazırlaması olduğunu ifade etti. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek örgüt ya da yapıların varlığına izin vermeyeceğini söyledi.

Mekke Üçlü Anlaşması

*Sayın Cumhurbaşkanı, “Mekke Üçlü Anlaşması” fikri nasıl ortaya çıktı ve buna giden başlıca gelişmeler nelerdi?

Mekke Savunma Anlaşması fikri, bölgemizde yaşanan gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni koşullar ve üç ülkenin ortak sorumluluklarının bilinci sonucunda doğdu. Bölgesel meselelerin bölge ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiğine her zaman inandık ve bu yöndeki çözüm arayışlarını daima destekledik. Yaklaşımımızın temelini her zaman bu anlayış oluşturdu.

Bölgesel meselelerin, o bölgede rol oynayan aktörler tarafından çözüme kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz. Bu adımla birlikte bunun gerçekleşmesi yönünde ilk adımı attığımızı düşünüyoruz.

Son dönemde yaşanan gelişmeler, kardeş ve dost ülkeler arasındaki eşgüdüm ve dayanışma çabalarının taşıdığı hayati önemi açıkça ortaya koydu. Türkiye olarak geçmişte olduğu gibi bugün de anlaşmazlıkları derinleştirmek yerine diyaloğu ve istişare kanallarını güçlendirmeye çağırıyoruz. Çünkü kalıcı barışın yalnızca çatışmaların sona erdirilmesiyle sağlanamayacağını; karşılıklı güven köprülerinin kurulması, güçlü siyasi irade ve ortak bir gelecek vizyonu oluşturulması gerektiğini biliyoruz.

gthyu
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cuma günü Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalarken (SPA)

Dolayısıyla Mekke Savunma Anlaşması bu anlayışın bir ürünüdür. Bu anlaşma üç ülke arasındaki bir mutabakat olmanın ötesinde, bölgede istikrarı sağlamak ve kardeş ve dost halkların güvenlik ve huzur içinde yaşamasını mümkün kılmak konusunda üstlendiğimiz tarihi sorumluluğun bir göstergesidir.

Burada son derece önemli bir hususu vurgulamak istiyorum: Bu anlaşma, barış ve istikrar isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.

Türkiye olarak bugün olduğu gibi geçmişte de barışı, istikrarı ve kardeşlerimizle dayanışmayı güçlendirmeyi destekledik ve desteklemeye devam edeceğiz. «Mekke Savunma Anlaşması»nı bu güçlü iradenin somut bir yansıması olarak görüyoruz. Başka ülkelerin bu anlaşmaya katılmasına yönelik hiçbir itirazımız yok.

İnşallah Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan olarak bölgemizde yeni bir işbirliği ve ortak çalışma döneminin kapısını açmış olacağız. Türkiye, bu kapıyı her zaman sonuna kadar açık tutma ve bölgede barış ve istikrarı güçlendirme çabalarına mümkün olan en güçlü katkıyı sunma iradesine sahiptir.

Anlaşmanın ABD-İran gerilimiyle bağlantısı

*Anlaşmanın ABD ile İran arasında tırmanan gerilimle bir bağlantısı var mı, yoksa üçlü koordinasyon fikri daha önce de gündemde miydi?

ABD ile İran arasındaki gerilimin yükselmesinin bölgede yaşanan gelişmeler açısından tehlikeli olduğu şüphesizdir. Ancak Mekke Savunma Anlaşması’nı yalnızca bu gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak değerlendirmek yanlıştır. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin izlediği politikaların ve niyetlerinin yanlış anlaşılmasına yol açar.

Bu anlaşma, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapılmıştır ve hiçbir ülkeyi hedef almamaktadır. Amaç, bölgede güvenliği, refahı ve istikrarı güçlendirmektir. Anlaşma, katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.

Bizim vizyonumuz yalnızca üç ülkeyle sınırlı değil. Anlaşmanın büyümesini, hatta bir gün uygun koşulların oluşması halinde bölgedeki tüm ülkelerin aynı çatı altında bir araya gelmesini arzu ediyoruz. Bu, bölgenin tamamında kalıcı istikrarın sağlanması yönünde atılabilecek en ideal adım olacaktır.

Bugün attığımız bu adım bir anda ortaya çıkmış değildir. Anlaşma uzun zamandır, anlaşmayı imzaladığımız ortaklarımızla ve bölgedeki diğer ülkelerle gerçekleştirdiğimiz görüşmeler ve toplantılar sırasında gündemdeydi.

Yıllardır bölgemizde barış ve güvenliğin güçlendirilmesinin, ilgili ülkeler arasında düzenli istişareleri gerektirdiğini vurguluyoruz. Çabalarımız da buna hizmet etmeye yönelikti. Çünkü bölgesel sorunların çözümü dışarıdan dayatılan reçetelerden uzak şekilde gerçekleştirilmelidir. Dışarıdan ithal edilen çözümlerin felaket getirdiğini çok iyi biliyoruz.

Bu nedenle Türkiye olarak sürekli şekilde bölge ülkelerinin kendi iradesine ve ortak aklına dayanan politikalar doğrultusunda hareket ettik.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması’ndan doğan üçlü mekanizmayı belirli bir uluslararası duruma karşı verilmiş anlık bir tepki olarak görmüyoruz. Aksine bunu, bölgedeki gelişmeler karşısında stratejik bir iradeden hareketle attığımız güçlü bir adım olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye olarak her zaman tırmanmadan ziyade diplomatik çözümlerden, çatışmadan ziyade diyalogdan, bölünmeden ziyade bölgesel işbirliği ve ortak çalışma bağlarının güçlendirilmesinden yanayız.

Türkiye tüm taraflarla konuşabilen ve zor meselelerde sorumluluk üstlenebilen bir ülkedir. Bölgenin tamamında barış ve kalıcı istikrarın sağlanması için üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğiz.

Kolektif caydırıcılık

*Anlaşma savunma niteliği taşısa da metinde, taraflardan herhangi birine yönelik saldırının üç tarafa yönelik saldırı sayılacağı belirtiliyor. Bu doğru mu?

Evet. Adından da anlaşılacağı üzere Mekke Savunma Anlaşması kolektif savunma temelinde şekilleniyor. Ayrıca anlaşmanın kardeş ülkeler arasında Mekke’de imzalanması ona özel bir sembolik anlam kazandırıyor. Bu bizim için büyük bir memnuniyet kaynağıdır.

Mekke Savunma Anlaşması her şeyden önce kolektif caydırıcılık temelinde yükseliyor. Anlaşma, güvenlik ve savunma alanlarındaki işbirliğini güçlendirmeyi, savunma sanayisinde ortak projelerin geliştirilmesinin önünü açmayı ve terörle mücadele çabalarını desteklemeyi amaçlıyor.

Bu anlaşma herhangi bir tarafı hedef almıyor. Amacı halklarımız için barış, istikrar ve refahı sağlamaktır. Metindeki maddeler son derece açık ve herhangi bir belirsizlik içermiyor.

gthyuj
Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Erdoğan ve Şahbaz Şerif, ülkelerinin savunma ve dışişleri bakanları ile istihbarat teşkilatı başkanlarıyla birlikte Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından toplu fotoğraf çektirdi (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Anlaşmanın temel yaklaşımı, taraflardan birinin güvenliğine yönelik herhangi bir tehdidin diğer imzacı taraflar açısından da güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmesidir.

Ancak konuyu yalnızca askeri boyutuyla değerlendirmemek gerekir. Anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, tarafların güvenlik bilincini aralarındaki dayanışma ruhunu güçlendirerek pekiştirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır.

Türkiye savunma ve güvenlik alanında büyük başarılar elde etmiş ve bu alanda herkesin takdirini kazanmıştır. Kardeş ve dost ülkelerle yapılan bu tür anlaşmalar sayesinde bu başarılarımızı barışı destekleyen bölgesel bir boyuta taşıyoruz.

Aynı zamanda anlaşmaya taraf ülkeler birbirleri açısından tehdit unsuru olmayacaklarını, aksine aralarındaki dayanışmayı güçlendirecek her türlü çabayı göstereceklerini taahhüt ediyor.

Mekke Savunma Anlaşması’nı imzalayan tarafların vermek istediği mesaj açık ve nettir: Güvenliğimiz hepimizin güvenliğini sağlayacak adımlarla mümkündür. Bu kapsayıcı yaklaşımı hayata geçirdiğimiz takdirde hepimiz için barış, istikrar ve refahı sağlamış olacağımıza inanıyoruz.

Bölgesel güvenlik sorumluluğu

*Ortadoğu’daki bölgesel güçlerin, geçmişte büyük güçlerin sorumluluğunda görülen güvenlik ve istikrarın sorumluluğunu artık üstlenmeye karar verdiği söylenebilir mi?

Bugün bölge ülkeleri kendi güvenliklerinin, istikrarlarının ve geleceklerinin sorumluluğunu her zamankinden daha fazla kendileri üstlenmek zorunda. Bu, her zaman savunduğumuz bir ilkedir: Bölgenin meselelerini hiç kimse bölge ülkeleri ve halkları kadar iyi bilemez.

Bölgesel gelişmelerin uluslararası yansımaları olabilir. Ancak bölgesel egemenliğin, ortak dayanışmanın ve kolektif iradenin güçlendirilmesi küresel istikrarın da güçlenmesine katkı sağlayacaktır.

Türkiye olarak bölge ülkeleri arasında güvenlik ve istikrarı sağlamak amacıyla daha sağlam mekanizmaların ortaklaşa oluşturulmasının büyük önem taşıdığına inanıyoruz.

Bölge ülkelerinin çoğuyla iyi ilişkilerimiz bulunuyor ve bu ilişkilerin kalıcı, kurumsal işbirliklerine dönüştürülmesinin son derece faydalı olduğunun farkındayız.

Bu nedenle bölge ülkelerinin güvenliklerini ve ekonomik istikrarlarını kendi aralarındaki kurumsal ilişkiler üzerinden güvence altına almaları gerektiğine inanıyoruz.

Mevcut tablo, bölgenin geleceğinin bölge ülkelerinin iradesinden bağımsız şekilde şekillendirilemeyeceğini gösteriyor.

Amacımız dışlayıcı bloklar oluşturmak değil; egemenliğe ve toprak bütünlüğüne, karşılıklı güvene ve ortak çıkarlara dayalı bir bölgesel işbirliği sistemi kurmak olmalıdır.

Türkiye bu yaklaşım doğrultusunda çalışmayı sürdürecek, gerektiğinde sorumluluklarını üstlenecek ve bölgede barış, güvenlik ve istikrarı güçlendirmek için diplomatik çabalarını sürdürecektir.

Enerji arz güvenliği

*Mekke Anlaşması küresel ekonomi açısından büyük önem taşıyan Körfez bölgesindeki güvenliğin güçlendirilmesine katkı sağlayacak mı?

Elbette. Ben de bunu böyle görüyorum. Başından beri vurguladığım gibi bölgemizin refahına, güvenliğine ve istikrarına hizmet edecek bir anlaşma imzaladık.

Körfez bölgesinin güvenliği yalnızca bölge ülkeleri açısından değil, küresel ekonomi ve uluslararası ticaret açısından da büyük önem taşıyor.

Enerji arz güvenliğinden deniz yollarının güvenliğine, ticaretin sürekliliğinden küresel ekonomik istikrara kadar çok sayıda konu doğrudan bu bölgenin güvenliği ve barışıyla bağlantılı.

Bu yalnızca teorik bir değerlendirme değil. Son aylarda yaşanan gelişmeler bunu açıkça ortaya koydu.

Bu nedenle Körfez bölgesinde güvenlik ve istikrarı güçlendirmeye yönelik her adımın yalnızca bölgesel açıdan değil, küresel barış ve refah açısından da büyük değer taşıdığına inanıyoruz.

Mekke Savunma Anlaşması’nın bölgede ortak güvenlik ve dayanışma anlayışının yerleşmesine önemli katkı sağlayacağını ve bölgede hâkim olan yaklaşımda değişim yaratacağını düşünüyoruz.

Güvenlik ile ekonomik kalkınma birbirinden ayrı değerlendirilemez. Siyasi istikrar ile ekonomik kalkınmanın el ele ilerlediğini defalarca vurguladım.

Avrupa, büyük savaşların ardından önce ortak hareket ederek istikrar ve güvenliği sağladı, ardından ekonomik bütünleşme ve refaha yöneldi. Biz de bütün bu acıları ve sıkıntıları yaşamadan birlikte bu aşamaya ulaşabiliriz.

Barış ve istikrar olmadan ticaretin, yatırımların ve refahın sürdürülebilir olması mümkün değildir.

Körfez bölgesinin istikrarı aynı zamanda Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki ekonomik bağlantıların güvenliği açısından stratejik bir meseledir.

Körfez'de barış ve istikrarı, kendi güvenliğimiz ve bölgesel barış vizyonumuzdan ayrı görmüyoruz. Bu nedenle üzerimize düşen tüm sorumlulukları yerine getirmeye ve yapıcı diplomatik çabalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz.

Hürmüz Boğazı

*Hürmüz Boğazı’ndaki durumun mevcut çatışma öncesindeki seyrine dönmesini bekliyor musunuz?

Hürmüz Boğazı yalnızca bölgesel değil, küresel öneme sahip bir bölgedir. Küresel enerji arzı ve uluslararası ticaret açısından son derece önemli bir stratejik geçiş noktasıdır.

Dolayısıyla burada yaşanabilecek herhangi bir gerilimin sonuçları yalnızca bölge ülkeleriyle sınırlı kalmaz. Dünya bunun etkilerini petrol fiyatları üzerinden açık şekilde gördü ve hissetti.

Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğu kanıtlandı.

Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir.

Bunun gerçekleşmesi ise tüm tarafların itidalli davranmasına ve diplomasi kanallarını açık tutmasına bağlıdır.

gthyju
İran'ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemiler (AFP)

Gerilimin tırmandırılmasını hiçbir zaman desteklemedik. Aksine sorunların müzakere yoluyla çözülmesini, tüm taraflarla diyalog kurulmasını savunduk. Tarafları aynı masa etrafında buluşturmaya çalıştık.

Çünkü Hürmüz Boğazı, Ukrayna veya Filistin konusunda kalıcı bir çözüme çatışma yoluyla değil, diplomasi yoluyla ulaşılabileceğini biliyoruz.

Böylesine önemli ve hassas bir su yolunun güvenliği konusunda bölge ülkelerine büyük sorumluluk düşüyor.

Bölgesel sahiplenmenin ve ortak güvenlik anlayışının güçlendirilmesinin Hürmüz Boğazı'nın istikrarına büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Hedef, Hürmüz Boğazı'nın güvenli ve istikrarlı normal düzenine dönmesi ve bu durumun sürdürülebilir ve kalıcı hale gelmesi olmalıdır.

Stratejik ilişki

*Suudi Arabistan ile mevcut ilişkilerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi ortak tarihimiz, kardeşlik bağlarımız ve karşılıklı çıkarlarımız tarafından şekillendirilmiş stratejik bir ilişki olarak görüyoruz.

Türkiye ve Suudi Arabistan yalnızca dost ve kardeş iki ülke değil, aynı zamanda bölgede barış, istikrar ve refah konusunda önemli sorumluluklar üstlenen iki ülkedir. Son dönemde ilişkilerimizin kazandığı ivmeden memnuniyet duyuyoruz.

Siyasi diyaloğumuzu güçlendirirken ekonomi, ticaret, yatırım, savunma sanayisi, enerji ve turizm başta olmak üzere çok sayıda alandaki işbirliğimizi de geliştiriyoruz.

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi güncel gelişmelerin ve konjonktürel koşulların ötesinde, uzun vadeli ortak çıkarlar ve karşılıklı saygı temelinde ele alıyoruz.

Bölgemizin son derece ciddi sınamalardan geçtiği bir dönemde Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki sürekli istişare ve işbirliği her zamankinden daha büyük önem taşıyor.

Mekke Anlaşması’nın başta savunma işbirliği olmak üzere birçok alanda ilişkilerimizi güçlendireceğini düşünüyoruz.

Bölgemizin barışı ve istikrarına ilişkin ortak sorumluluklarımızın farkındayız ve buna göre hareket ediyoruz.

Türkiye olarak Suudi Arabistan'ın ve bölgedeki diğer ülkelerin istikrarına ve güvenliğine büyük önem veriyoruz.

Bölgemizde yaşanan herhangi bir kriz, ne kadar sınırlı olursa olsun, özellikle göç ve terör açısından bölgedeki tüm ülkeleri etkiliyor.

Önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atacağımıza inanıyorum.

Lübnan'ın istikrarı

*Türkiye Lübnan'daki gelişmeleri de yakından takip ediyor. Lübnan'da yaşanan son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Lübnan bizim için yalnızca coğrafi açıdan yakın bir ülke değil, aynı zamanda tarihi bağlarımız bulunan dost ve kardeş bir ülkedir.

Lübnan'ın güvenliği, barışı ve istikrarı tüm bölgemizin istikrarı açısından büyük önem taşıyor. Bölgedeki diğer ülkelerde olduğu gibi Lübnan'ın egemenliği, siyasi birliği ve toprak bütünlüğü korunmalıdır.

Lübnan'daki iç meselelerin dış müdahaleler veya askeri yöntemlerle daha da karmaşık hale getirilmesine ve ülkenin dış güçler arasındaki rekabetin sahasına dönüştürülmesine karşıyız.

Lübnan halkının kendi geleceğine ilişkin kararları özgür iradesiyle alma hakkına sahip olduğuna inanıyoruz.

thyjuı
İsrail tankları, Güney Lübnan’daki Batı Zutar’dan görülen Doğu Zutar’da, 5 Ağustos 2026 (EPA)

İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarının, İsrail'in bölgedeki temel sorun teşkil eden saldırgan ve yayılmacı politikaları çerçevesinde derhal sona ermesi gerekiyor.

Bu kapsamda Lübnan'da ateşkese ulaşmak amacıyla yürütülen görüşmeleri olumlu bir adım olarak görüyoruz.

Lübnan'ın güvenliği ve istikrarı bölgesel barıştan ayrı değerlendirilemez.

Ortadoğu'nun tarihi sürekli çatışmalar, yıkım ve acılar üzerinden yazılmamalı. Bu bölge de barış, huzur ve refahı hak ediyor.

Türkiye'nin tüm diplomatik çabaları bu yaklaşım temelinde yürütülüyor.

Bölgemiz uzun yıllardır savaş ve gözyaşıyla anılıyor. Bu gerçekliği değiştirmek için elimizden geleni yapmalıyız.

Elbette Lübnan'ın istikrarını yeniden kazanmasını, kurumlarının güçlenmesini ve halkının geleceğine güven ve huzur içinde bakabilmesini istiyoruz.

Bu çerçevede her türlü teknik desteği ve işbirliğini sağlamaya hazırız.

Bu konudaki irademizi ve taahhüdümüzü, kısa süre önce ülkemizde ağırladığımız Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevvaf Selam'a da ilettik.

Suriye... Yeni bir aşama

*Suriye'deki değişim sürecini bugüne kadar nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye'de yaşanan değişim sürecini, Suriye halkının kendi geleceğini belirleme iradesi açısından tarihi bir dönüm noktası olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye, ilk günden itibaren Suriye'nin toprak bütünlüğünü, siyasi birliğini ve egemenliğini savundu.

Suriye'nin yaşadığı savaş, terör ve istikrarsızlık bölgenin tamamına ağır bedeller ödetti.

Şimdi yeni bir aşamanın önündeyiz.

En önemli beklentimiz, bu yeni aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye'nin yeniden imarı için zemin hazırlamasıdır.

Suriye'nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye'nin güvenliğini tehdit edecek herhangi bir örgüt ya da yapının varlığına izin vermeyeceğiz.

Suriye'nin toprak bütünlüğü bizim için ne kadar önemliyse Türkiye'nin ulusal güvenliği de aynı ölçüde önemlidir.

Bu aşamanın başından itibaren temel beklentimiz, Suriyeli kardeşlerimizin kendi ülkelerinde güven ve barış içinde yaşayabilmeleriydi.

Suriye, Aralık 2024'ten bu yana ülkedeki güvenlik koşullarının iyileştirilmesi, ekonomik kalkınmanın zemininin hazırlanması ve toplumsal uzlaşının tesis edilmesi yolunda önemli mesafe katetti.

Elbette bölgesel sahiplenmenin ve Suriye hükümetine verilen bölgesel desteğin bu sonuçların elde edilmesinde önemli rolü oldu.

Bölge ülkeleri ve uluslararası toplumla iyi ilişkiler geliştirmeyi başaran Suriye hükümeti, sürdürülebilir istikrar ve güvenlik gündemine odaklanarak yeni çatışmalara dahil olmaktan kaçınma konusunda bir kapasite ortaya koydu.

Bugün Suriye'deki durumun normalleşmesi, aslında tüm bölge açısından stratejik önem taşıyan bir mesele haline geldi.

Suriye'nin adının bir istikrarsızlık kaynağıyla anılması yerine artık bağlantı ve kalkınma projeleriyle anılmaya başlandığını görüyoruz.

Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Suriye'nin istikrarı, yeniden ayağa kalkması ve bölgesel barışın güçlendirilmesi için üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye ve gerekli çabayı göstermeye devam edecek.

Türkiye bu doğrultuda bölgesel ve uluslararası ortaklarıyla işbirliği yapma konusunda kararlıdır.

Suriye'de yeni bir sayfanın açıldığı bu dönemde, bu sayfanın yeni acılarla değil; barış, kardeşlik, egemenlik ve ortak gelecek vizyonuyla yazılması gerekiyor.


Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
TT

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Hiçbir şey, bir gazeteciyi ziyaret ettiği bir ülkede yaşanan beklenmedik bir gelişmenin heyecanı kadar sevindiremez. Hele söz konusu ülke Irak ise... Uzun süren bir siyasi mücadelenin ardından, eski başbakanlar Nuri el-Maliki ile Muhammed Şiya es-Sudani arasındaki çekişmeden sıyrılarak başbakanlık görevine getirilen Ali ez-Zeydi ile tanışmak için randevu talep etmiştim. Görüşme 28 Haziran için planlanmıştı; dolayısıyla bir gün önceden Bağdat’a ulaşmam doğaldı. Bazen bir tesadüf, bin planlı buluşmadan daha hayırlı olabiliyor.

Ali ez-Zeydi göreve geldiğinde, kendi kendime “Umarım hayatının en büyük hatasını yapmamıştır” diye düşündüm. Mali işler ve iş dünyasında başarılı olduğu, önemli bir servete sahip bulunduğu söyleniyordu. Böylesine başarılı kurumları geride bırakıp, başarı ihtimalinin oldukça düşük, hatta neredeyse yok denecek kadar az olduğu Irak siyasetinin sert atmosferine neden girsin? Daha ilk günden elinde iki büyük ‘bomba’ taşıdığını düşünüyordum: Iraklıların servetini yiyip bitiren yolsuzluk ve ülkeye hem ekonomik hem de uluslararası itibarı ile bölgesel ilişkileri açısından ağır bedeller ödeten silahlı yapıların varlığı.

Yeşil Bölge’de sabah erkenden uyandığımda telefonuma, gece saatlerinde zırhlı birliklerin bölgeyi kapattığını ve giriş çıkışların durdurulduğunu bildiren mesajlar geldi.

İlk anda bunun basit bir yanlış anlaşılmadan ibaret olabileceğini düşündüm. Ancak kısa süre içinde olayın çok daha büyük ve tehlikeli olduğu ortaya çıktı. Yargı kararlarına dayanılarak güvenlik güçleri, bugüne kadar kimsenin evlerine baskın yapmaya cesaret edemeyeceği düşünülen çok sayıda kişinin evine operasyon düzenledi. Saatler içinde etkili isimler, nüfuz sahibi kişiler, milletvekilleri ve valiler birer birer gözaltına alınarak, kamu kaynaklarının nasıl yağmalandığına ilişkin soruşturma kapsamında ifadeye götürüldü. Operasyon yalnızca Bağdat’la sınırlı kalmadı; diğer vilayetlere de yayıldı ve halen devam ediyor.

Ez-Zeydi, görevine maaşı ile tüm ödeneklerinden feragat ederek başladı ve “Bir kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğim” mesajını verdi. Bağdat kulislerinde, kendisini yolsuzluk ağına çekmek için 200 milyon dolar teklif ettiği öne sürülen kişinin bugün soruşturma altında olduğu konuşuluyor.

Yolsuzluk yapan hiç kimsenin korunmayacağını vurgulayan Başbakan, “Yolsuzlukla mücadele kararından da silahların yalnızca devletin elinde toplanması kararından da geri dönüş olmayacak. Bunların tamamı hukukun gücüyle uygulanacak” diyor. Her türlü dayatma ve vesayeti reddeden ez-Zeydi, Irak’ın kaynağı ne olursa olsun hiçbir baskıya boyun eğmeyeceğini belirtiyor. Kendisine, “Parası olan iktidarı ister, iktidarı olan da parayı ister” diye takıldığımda ise mali durumunun son derece iyi olduğunu, gelecek parlamento seçimlerinde aday olmayacağını ve başbakanlık için ikinci bir dönem talep etmeyeceğini söyledi.

frgthyj7
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Odaya girdiğimde gözlerinden, uzun süredir uykusuz olduğu anlaşılıyordu. Nitekim bunu doğrulayarak, Bağdatlıların ‘büyük balıkların yakalandığı gece’ diye nitelendirdiği operasyona bizzat nezaret ettiği için 24 saattir uyumadığını söyledi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Bağdat ziyareti, Arap basınına ilk kez konuşan Başbakan’a ayrılan görüşme süresinin kısalmasına neden oldu. Bu nedenle bazı soruları yöneltme fırsatı bulamadım. Röportajın tam metni şöyle:

- Yolsuzlukla mücadele geri dönülmez bir karar mı?

Evet. Bu, geri dönüşü olmayan bir karar; bir tercih değil, zorunluluk. Bugün yolsuzluk, Irak devletinin varlığını tehdit eder hâle gelmiştir. Devlet mekanizmasına hizmet etmek için değil, yağmalamak amacıyla sızmış unsurlar var. Bu anlayışın artık Irak’ta yeri olmayacak. 1980-2003 yılları arasında Irak’ın kaynakları savaşların sürdürülmesi için harcandı. Ardından ambargo dönemi geldi. Dolayısıyla Irak halkı 23 yıl boyunca ülkesinin zenginliklerinden faydalanamadı. 2003’ten bugüne, yani 2026’ya kadar geçen süre de yine 23 yıl. Son dönemde Irak’ın neler yaşadığı herkesin malumu. Bu süreçte, özü yağma ve hırsızlık üzerine kurulu çarpık bir anlayış gelişti. Biz şimdi bu düzeni sona erdirmeye, Irak için yeni bir sayfa açmaya ve o dönemi geride bırakmaya çalışıyoruz.

- Yani yolsuzluk dönemini kapatma kararı aldınız?

Evet. Irak’ta artık yolsuzluğa yer olmayacak. Devlet dışında silah taşıyan hiçbir yapıya da izin verilmeyecek. Bu yılın sonunda, silahlı gücün yalnızca devlet ve güvenlik kurumlarının elinde olacağını tescilleyecek Ulusal Egemenlik Konferansı’nı ilan edeceğiz. Devlet çatısı dışında hiçbir silahlı oluşum kalmayacak ve Irak halkı ülkesinin zenginliklerinden hak ettiği şekilde yararlanacak.

Önümüzde iki yol var. Ya belirli kişilerin çıkarlarını gözetip hem Allah’ın hem de halkın rızasını kaybedeceğiz ya da onları sistemden uzaklaştıracağız. Bugün Maliye Bakanı’na, yolsuzluğa bulaşanlardan Irak’ın parasını geri almak üzere özel bir hesap açması talimatını vereceğiz. Bu kişiler, kamu kaynaklarını iade etmek zorunda. İade etmeyenler hakkında ise farklı bir yol izleyeceğiz. Yolsuzluk gelirlerini geri ödeyenlerle hukuki uzlaşma yoluna gideceğiz; Irak halkının haklarını da yasa çerçevesinde koruyacağız. Tüm işlemler gizlilik içinde yürütülecek. Bu göreve yalnızca Allah rızası için niyet ettim. Irak’a karşı omuzlarımızda bir borç taşıyoruz.

- Sözünü ettiğiniz borç nedir?

Irak bize sahip olduğumuz tüm imkânları sundu. Irak olmasaydı bugün bulunduğumuz konumda olabilir miydik? Artık bu borcu ödeme zamanı geldi. Bu nedenle maaş almayacağımı, kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğimi ve kamu malına el sürmeyeceğimi açıkladım. Eğer bunun aksini yaparsam hak ettiğim karşılığı görmeyi dilerim. Bu sözü kendime, ileride değişme ihtimalini ortadan kaldırmak için verdim. Bizim en büyük hedefimiz Allah’ın rızasını kazanmak ve Irak halkının mutluluğunu sağlamaktır.

- Bedeli ne olursa olsun yolsuzlukla mücadeleyi sürdürecek misiniz?

Ben ölümü Allah’a kavuşmak olarak görüyorum. Irak için verebileceğimiz en küçük bedel de budur. Ayrıca ikinci dönem için aday olmayacağımızı ve siyasi parti kurmayacağımızı da ilan ettik. Ancak en büyük arzum, tüm dünyanın Irak’ı gerçek liderler yetiştiren bir ülke olarak görmesidir. Iraklıların bu köklü ülkeyi yönetebilecek kapasiteye sahip olduğunu göstermek istiyoruz. Ülke dışından, ne doğudan ne de batıdan gelecek hiçbir dayatmaya izin vermeyeceğim. Irak’ın kararı, Irak halkının ve parlamentonun kararıdır; hükümetin görevi de bu kararı uygulamaktır.

- O halde sizin sloganınız ‘Önce Irak’, büyük ya da bölgesel güçler değil?

Kesinlikle. Bizim için her şeyden önce Irak gelir. Irak’ın çıkarlarının önüne hiçbir şey geçemez. Benim önceliğim Irak halkının menfaatidir. Halkımızın çıkarı ise uluslararası toplumla, komşu ülkelerle ve Körfez ülkeleriyle güçlü ilişkiler kurmaktan geçiyor. Çünkü Irak bir köy değil, bir devlettir.

sdgrft
Başbakan Ali ez-Zeydi, Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet medyası)

- Sayın Başbakan, İran ile yaşanan son savaş sırasında Irak’ın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleriyle ilişkileri sarsıldı. Çünkü Irak topraklarından Körfez’deki hedeflere yönelik bazı saldırılar düzenlendi...

Bu iddiaları araştırmak üzere uzman komisyonlar oluşturuldu. Aynı zamanda Körfez ülkelerindeki ilgili taraflardan da ellerindeki delilleri bekliyoruz. Bunların ardından gerekli adımları atacağız. Soruşturma başlatılması talimatını verdik ve tüm güvenlik kuvvetleri komutanlarına, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik saldırılar için kullanılmasına yönelik her türlü girişimin engellenmesi yönünde talimat ilettik. Ancak bugünü geçmişin ışığında yargılamamak gerektiğini düşünüyorum. Biz görevi devraldığımızda bu tablo zaten mevcuttu.

- Önümüzdeki ayın ortasında Washington’ı ziyaret etmeniz bekleniyor. Bunun dışında da çeşitli ziyaretleriniz olacak sanırım...

Kardeş ve dost ülkelerden çok sayıda davet aldık. Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya’dan da davetler geldi. Ancak ortak çalışmalar açısından öncelik taşıyan ziyaretlerimiz; Washington’ın ardından sırasıyla Türkiye’ye, İran’a ve Suudi Arabistan’a olacak.

- Washington ziyaretinden beklentiniz nedir? Ayrıca Irak’ın ağır bir mali krizden geçtiğini söylersek abartmış olur muyuz?

Bu değerlendirme doğru değil. Devlet memurlarının maaşları güvence altında ve düzenli olarak ödeniyor. Bu konuya büyük önem veriyoruz. Hükümetimiz göreve başladığında kamu borcu yaklaşık 208 trilyon Irak dinarı düzeyindeydi. Bütçe gelirlerinin yüzde 93’ü petrole, yüzde 7’si ise petrol dışı gelirlere dayanıyor.

Irak ekonomisine ilişkin vizyonum, bugün iki farklı ekonomik anlayışın çatıştığı yönünde. Bir yanda ölmek istemeyen eski ekonomi, diğer yanda ise doğumu sancılı geçen yeni ekonomi var. Bizim ekonomik yaklaşımımız, piyasa ekonomisine güçlü bir geçiş yapmak ve eski ekonomik modeli geride bırakmaktır. Ancak uygulamada çok sayıda çelişkili yasa ile karşı karşıyayız. Hâlâ, feshedilen Devrim Komuta Konseyi döneminden kalma ve sosyalist anlayışla hazırlanmış eski kararlar yürürlükte bulunuyor. Oysa Irak Anayasası ekonomik özgürlüğü esas alıyor. Bu nedenle miras kalan mevzuatı değiştirmek için kapsamlı bir reform süreci başlattık. Önümüzdeki günlerde Bakanlar Kurulu bu düzenlemeleri tamamlayarak parlamentoya sevk edecek. Ayrıca, Irak Merkez Bankası’nın katkı sağlayacağı ve halka arz edilecek Enerji ve Kalkınma Fonu’nu kurma çalışmalarımız sürüyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’ı bu fona katkı vermeye davet edeceğiz. Aynı şekilde Amerikan ve Avrupalı fonlar ile bankalara da çağrıda bulunacağız. Bu fon; kalkınma, sanayi, tarım ve halkımızın ihtiyaç duyduğu tüm üretim sektörlerini destekleyecek.

- Hürmüz Boğazı’nın kapanması krizinde hükümetiniz kamu maliyesini nasıl yönetti? Merkez Bankası’ndan borçlanma ve rezervlerin kullanılması yoluna mı gidildi?

Poliçeleri iskonto ettirdik ve hem bankalardan hem de Irak Merkez Bankası’ndan borçlandık.

- Irak’ın OPEC’e yönelik tutumu geniş tartışmalara yol açtı. Irak’ın üretim kotasının artırılmasını istediği açık. Peki üretimi artırma hedefiyle petrol fiyatlarının korunması arasında nasıl bir denge kurmayı planlıyorsunuz?

Buradan OPEC’teki ilgili taraflara seslenmek istiyorum. Irak, 1980 yılında savaşa girdi ve sekiz yılın sonunda 100 milyar doların üzerinde borçla çıktı. Ardından Kuveyt’i işgal etti ve bu kez 200 milyar doları aşan yeni bir borç yükü oluştu. 2003’ten sonra ise terör ülkemize yerleşti ve uzun yıllar istikrarsızlık yaşadık. Daha sonra Iraklılar DEAŞ terör örgütüyle yalnızca kendi ülkelerini değil, tüm bölgeyi savunmak için mücadele etti. Eğer DEAŞ Irak’ı ele geçirseydi, komşu ülkelerin ve bölgenin ulusal güvenliği ciddi şekilde tehdit altına girecekti. Bu savaşın altyapımıza maliyeti yaklaşık 400 milyar dolar oldu. Bugün hâlâ binlerce Iraklı, yıkılan evlerine ve yaşadıkları bölgelere geri dönebilmiş değil. Bu gerçeklerin dikkate alınması gerekiyor. Buna ek olarak Irak’ın nüfusu 47 milyona ulaştı. Buna karşın günlük üretim kotamız 3,4 milyon varil seviyesinde bulunuyor. OPEC içinde kota belirlenirken ve paylaşım yapılırken bu gerçeklerin de dikkate alınması gerekir. Biz Irak’ın ve Irak halkının haklarını gözeten adil bir kota mekanizması oluşturulmasını istiyoruz.

- Irak’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ya da Dünya Bankası’ndan kredi programına girebileceği yönünde beklentiler vardı. Bu ihtimal hâlâ gündemde mi?

Körfez bölgesinde deniz ulaşımının ve ihracatın yeniden başlaması, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte bu finansman seçeneklerinden vazgeçildi. Artık böyle bir ihtiyacımız bulunmuyor.

- Washington, çeşitli gerekçelerle Irak’a gönderilen nakit dolar sevkiyatlarını bir süre durdurmuştu. ABD Başkanı ile görüşmenizde bu sorunun tamamen çözüleceğini düşünüyor musunuz?

Bu uygulama belirli talepler karşılığında yürütülen bir pazarlık değildi; tamamen ihtiyati bir tedbirdi. Nakit dolaşımına ilişkin bazı kaygılar vardı. Biz de bu paraların kullanım mekanizmasını ve izlediği finansal yolları Amerikan tarafına ayrıntılı şekilde anlattık. Sorun çözüldü ve nakit sevkiyatları fiilen Irak’a ulaştı.

defvrf
4 Haziran 2026’da Bağdat’ın kuzeyindeki Samarra’da, Seraya es-Selam üyeleri, Irak devletine entegrasyonlarının başlangıç töreni sırasında sloganlar atıyor. (AP)

- Hükümet, silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına karşı çıkan silahlı gruplarla müzakere yürüttü mü? ABD’nin çekilmesinin ardından bu gruplar kesin olarak karşı çıkarsa, hükümet onlarla karşı karşıya gelmek zorunda kalır mı?

Bunu açıkça söylüyoruz: Devletin gücünden başka hiçbir güç kabul edilemez. Bu ilkeyi hukukun gücüyle hayata geçireceğiz. Devletin silahı dışında hiçbir silah olmayacak.

- Silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına yönelik planın, siyasi güçleri gözetmek amacıyla alınmış sembolik bir adımdan ibaret olduğunu düşünenler de var...

Eğer sürekli şüphe duyanların söylediklerine kulak verirsek hiçbir sonuca ulaşamayız. Silahlı gruplara gelince; bunlar ideolojik yapılar. Bu grupların silah bırakmayı kamuoyu önünde kabul etmiş olmaları başlı başına önemli ve büyük bir adımdır. Ancak fiiliyatta da ilerleme kaydettik. Seraya es-Selam, Asaib Ehli’l Hak ve İmam Ali Tugayları başta olmak üzere çeşitli gruplardan farklı türlerde silahlar teslim aldık. Fakat silahların teslim edilmesinden daha önemli olan, bu gruplarla emirleri altındaki savaşçılar arasındaki örgütsel bağın koparılmasıdır.

Bugün itibarıyla bu gruplara ait silahların büyük bölümü devletin denetimine geçti. Geriye yalnızca sınırlı bir miktar kaldı. Kalan silahların da silahlı kuvvetlere teslim edilmesine yönelik mekanizma kısa süre içinde işletilecek. Bu dosya tamamen çözüme kavuşturulacak. Devletten daha güçlü hiçbir yapı olamaz. Biz, direnişin kalıcı bir meslek değil, ihtiyaç halinde başvurulan bir yöntem olduğuna inanıyoruz. Artık bu ihtiyacı doğuran şartlar ortadan kalkmıştır. Devlet içinde devlet olmasına ise asla izin vermeyeceğiz.

sdvdsfv
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026 tarihinde Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet medyası)

- ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack sizden ne talep etti?

Herhangi bir talepte bulunmadı. Ancak bürokratik engeller nedeniyle bazı Amerikan şirketlerinin faaliyetlerinin durması konusunu görüştük. Biz de bu şirketlerin önündeki bürokratik engelleri kaldırarak işlemlerini kolaylaştırdık.

- ABD’nin hükümetinizin planlarını destekleme konusunda gerçek bir irade ortaya koyduğunu düşünüyor musunuz?

Başkan Donald Trump ile yalnızca bir kez telefonda görüştüm. Evet, bu desteğe yönelik bir yaklaşım gördük. Ancak biz her adımda Irak’ın çıkarlarını her şeyin önünde tutuyoruz. Maddi hedefleri olduğu için taviz verenler olabilir; bizim için böyle bir durum söz konusu değildir.

- Sayın Başbakan, siyasi güçler görevinizi kolaylaştırma konusunda size taahhütte bulundu mu?

Evet, kesinlikle. Zaten daha önce başbakanlık görevi bize iki kez teklif edilmiş, ancak her iki teklifi de reddetmiştik.

- Kişisel olarak etkilendiğiniz bir isim var mı?

Evet. Rahmetli babamdan çok etkilendim. Beni her zaman yanında götürürdü. Zulümden nefret eder, Allah’ın kullarına zulmedilmesini asla kabul etmeyeceğini söyler ve beni de Rabbin gazabını üzerime çekmemem konusunda uyarırdı.

- Suriye ve Cumhurbaşkanı Şera ile ilişkileriniz nasıl?

İlişkilerimiz olumlu yönde ilerliyor ve iyi bir seviyeye ulaşma yolunda. Dışişleri Bakanımız yakın zamanda Suriye’yi ziyaret edecek. Cumhurbaşkanı Şera da beni telefonla arayarak tebrik etti. İki kardeş halkın yararına ekonomik açılım ve iş birliği sürecini hayata geçirmeye hazırlanıyoruz.


Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
TT

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki stratejik demiryolu koridoru projesine ilişkin maliyet, yatırım ihtiyaçları ve finansman modelini belirlemeye yönelik detaylı çalışmaların, teknik heyetler tarafından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanmasının planlandığını açıkladı.

Şarku’l Avsat’a özel bir mülakat veren Uraloğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü siyasi iradenin, bu tarihi projenin önündeki tüm mali ve operasyonel engellerin aşılmasında temel itici gücü oluşturduğunu vurguladı. Uraloğlu, hattın hasar gören 400 kilometrelik kısmının rehabilitasyonu için Ürdün ve Suriye ile net mutabakatların sağlandığına dikkat çekerek, bu projenin Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilimler karşısında Körfez ve dünya tedarik zincirini güvence altına alacak güvenli, jeopolitik bir alternatif olacağını ifade etti.

Söz konusu projenin Körfez ile Avrupa arasında, diğer ulaşım koridorlarını destekleyen ve bölgesel entegrasyonu güçlendiren yeni ve benzersiz bir ticari omurga oluşturma potansiyeline sahip olduğunu belirten Uraloğlu, stratejik hedefin sadece belirli ülkelere erişim sağlamak olmadığını, tüm Avrupa kıtasını kapsayacak entegre ve sürdürülebilir bir ulaşım ağı kurmayı amaçladıklarını kaydetti.

Uraloğlu, 9 Haziran’da Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir ile demiryolları ve lojistik hizmetlerini kapsayan bir mutabakat zaptı imzalamıştı.

Sınır geçişlerinin ve pasaport işlemlerinin kolaylaştırılması

Pasaport işlemleri ve sınır geçişlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu aşamada önceliklerinin fiziksel altyapıyı oluşturmak ve eksik bağlantıları tamamlamak olduğunu ifade etti. Bu hatta yönelik uzun vadeli vizyonlarının sadece yük taşımacılığı ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda yolcu taşımacılığını da kapsadığını belirten Uraloğlu, bu doğrultuda sınır geçiş işlemlerinin kendileri için büyük önem taşıdığını vurguladı.

vfebthy
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Güvenli, hızlı ve etkin bir sistem kurmayı hedeflediklerini dile getiren Uraloğlu, bu amaçla bazı yeni ve somut düzenlemeleri hayata geçirdiklerini aktardı. Uraloğlu, sürücü vize sürelerinin 15 günden bir yıla çıkarılması ve işlemlerin daha hızlı tamamlanması için gerekli belgelerin yeniden düzenlenmesi gibi adımlar attıklarını kaydetti. Pasaport işlemlerini ve sınır kapılarındaki süreçleri hızla iyileştirmek için çalıştıklarını ifade eden Uraloğlu, bu hattın yük taşımacılığının ötesine geçerek insanları birbirine yakınlaştırma, kültürel ve sosyal etkileşimi artırma misyonu taşıdığını sözlerine ekledi.

Uraloğlu, projenin nihai uygulama modelinin ve katılımcı şirketlerin, yürütülen teknik çalışmaların tamamlanmasının ardından tamamen netleşeceğini belirtti. Türkiye’nin ulaştırma alanında dünyanın en güçlü mühendislik ve müteahhitlik kapasitesine sahip ülkelerinden biri olduğuna dikkat çeken Uraloğlu, her şeyin planlandığı gibi gitmesi halinde Türk şirketlerinin bu kıtalararası projede önemli ve öncü bir rol oynayacağını vurguladı.

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hattı

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hatlarının detaylarına ilişkin konuşan Uraloğlu, teknik çalışmaların yoğun bir şekilde sürdürüldüğü bir aşamada olunduğunu belirtti. Teknik ekiplerin saha incelemelerine devam ettiğini aktaran Uraloğlu, yenileme yapılacak bölümlerin, tamamen yeniden inşa edilecek kısımların ve her bir sektör için gerekli yatırım miktarının belirlenmekte olduğunu ifade etti. Şu anki temel hedeflerinin hat güzergahı boyunca tam ihtiyaçları ve gerekli teknik çalışmaları netleştirmek olduğunu dile getiren Uraloğlu, işlerin planlandığı gibi gitmesi halinde yıl sonuna kadar maliyetler, yatırım ihtiyaçları ve finansmana yönelik daha net bir çerçevenin ortaya çıkacağını, ardından ilgili ülkelerle doğrudan ortak yatırım programı ve detaylı uygulama planı üzerinde çalışmaya başlayacaklarını kaydetti.

Projenin öngörülen finansman hacmi ve mali karşılanma mekanizması hakkında Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulunan Uraloğlu, bu aşamada toplam maliyete ilişkin kesin bir rakam telaffuz etmek için henüz erken olduğunu söyledi. Öncelikle yapılması gerekenin, sahadaki gerçeklere dayalı olarak gerekli yatırımları tam olarak belirlemek olduğunu ifade eden Uraloğlu, teknik çalışmaların tamamlanmasıyla birlikte mali tablonun daha net ve kesin bir şekilde ortaya çıkacağını sözlerine ekledi.

Liderlik iradesi ve esnek finansman alternatifleri

Uraloğlu sözlerine şu ifadelerle devam etti: “Bununla birlikte, burada finansmandan bile önce en önemli unsur, siyasi iradenin mevcudiyetidir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman, bu tarihi projeyi hayata geçirmek için güçlü ve kararlı bir irade ortaya koymuşlardır. Bu durum bizim için en önemli unsuru ve temel itici gücü temsil etmektedir.”

Aynı bağlamda açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, “Siyasi irade ve ortak vizyon sağlandıktan sonra finansman modelleri büyük bir esneklikle geliştirilebilir. Devletlerin kamu kaynakları, uluslararası finans kuruluşlarından destek alınması veya farklı yatırım modellerinin benimsenmesinin yanı sıra kamu-özel sektör ortaklığı finansman seçenekleri de değerlendirilebilir. Bu nedenle şu anki en yüksek önceliğimiz, teknik çalışmaları tamamlamak ve net, onaylanmış bir mühendislik projesi sunmaktır. Nihai finansman modeli, bu aşamadan sonra ilgili ülkeler arasında yapılacak ortak değerlendirmeler ve anlaşmalar doğrultusunda belirlenecektir” ifadelerini kullandı.

Ulaşım, stratejik bir güvenlik unsurudur

Jeopolitik boyutlara ilişkin değerlendirmesinde bulunurken son yıllarda yaşanan pandemi, bölgesel çatışmalar ve küresel krizlerin net bir gerçeği ortaya koyduğunu belirten Uraloğlu, ulaştırma koridorlarının sadece ekonomik ve ticari araçlar olmadığını, aynı zamanda son derece hassas stratejik güvenlik unsurları olduğunu ifade etti. Uraloğlu, bu nedenle ülkeler arasındaki iş birliğinde bağlanabilirliğin temel ve kalıcı bir odak noktası haline geldiğini vurgulayarak, küresel ticaretin sürdürülebilirliğinin, enerji arz güvenliğinin ve tedarik zincirlerinin istikrarının tamamen güçlü ve korunaklı ulaşım ağlarına bağlı olduğunu kaydetti.

Açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, Türkiye’nin Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasındaki benzersiz stratejik konumu sayesinde bölgesel ve küresel ticaret ağlarında merkezi ve hayati bir konumda yer aldığını belirtti. Suudi Arabistan’ın ise Körfez bölgesinde ve dünyada en önemli, en güçlü ekonomik güçlerden biri olduğunu ifade eden Uraloğlu, iki ülke arasında ulaştırma sektöründe yapılacak iş birliğinin sadece Ankara ile Riyad arasındaki ikili ilişkileri güçlendirmekle kalmayacağını, aynı zamanda Körfez’den Avrupa’ya, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyanın ticari ve lojistik yapısının gelişmesine de etkin bir katkı sağlayacağını vurguladı.

sdcdsc
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Uraloğlu, son dönemde Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin büyük bir ivme kazandığını ve gözle görülür bir gelişme kaydettiğini belirtti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İki Kutsal Caminin Hizmetkarı Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü iradenin iki ülke arasındaki iş birliğini daha geniş ve kapsamlı stratejik temellere oturttuğunu ifade eden Uraloğlu, bu durumun sadece geleneksel ticaret ve yatırım alanlarında değil; ulaştırma, lojistik, enerji ve kıtalararası bağlantı gibi geleceği şekillendirecek hayati alanlarda da somutlaşan ortak bir vizyon yarattığına dikkat çekti.

Teknolojik ve dijital ortaklık

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu bağlamda, özellikle demiryolu sektöründe son derece vaat edici fırsatlar görüyoruz. Yakın zamanda Riyad’da imzaladığımız mutabakat zabıtları ile demiryolu sektöründe teknik iş birliği, lojistik hizmetlerin geliştirilmesi, modern ulaşım teknolojileri, dijitalleşme, bakım ve işletme faaliyetleri, emniyet ve güvenlik uygulamalarının yanı sıra karşılıklı eğitim faaliyetleri de dahil olmak üzere birçok alanda ortak ve kapsamlı bir iş birliği zemini oluşturduk. İş birliğimiz sadece yük taşımacılığı ile sınırlı kalmayıp yolcu taşımacılığını, turizm hareketliliğini, dini ziyaretleri ve halklarımız arasındaki insani etkileşimin artırılmasını da kapsıyor.”

Açıklamalarına devam eden Uraloğlu, “Biz sadece bugünün mevcut ihtiyaçlarını karşılamayı değil, geleceğin kapsamlı ulaşım sistemlerini inşa etmeyi planlıyoruz. Tam da bu nedenle, Körfez bölgesini Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak yeni demiryolu hatları kurmak için çalışıyoruz. Şu anda Suudi Arabistan’dan başlayan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşan ve ardından tamamen Avrupa demiryolu ağına entegre olacak bir güzergâh üzerinde teknik çalışmalar yürütüyoruz. Bu hat tamamlanıp faaliyete geçtiğinde, Körfez bölgesinden Avrupa’ya daha hızlı, daha güvenli ve daha sürdürülebilir bir şekilde yük taşımak mümkün olacak” dedi.

Riyad’da imzalanan iki mutabakat zaptının geleneksel teknik iş birliğinin ötesine geçerek lojistik ve dijital derinliğe ulaştığını vurgulayan Uraloğlu, günümüz ulaştırma sektöründeki rekabetin sadece fiziksel altyapıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda dijital altyapıyı, akıllı lojistik sistemlerini, veri yönetimini ve sınır geçiş işlemlerinin hızlandırılmasını da kapsadığını belirtti. Uraloğlu, “İki ülke arasındaki stratejik iş birliğini sadece demiryolu rayları döşemek veya tren işletmekten ibaret görmüyoruz” şeklinde konuştu.

Suriye ve Ürdün ile bölgesel uzlaşma

Demiryolu bağlantısı konusunda Suriye ve Ürdün taraflarıyla varılan mutabakatın niteliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu projenin sadece Türkiye ve Suudi Arabistan ile sınırlı kalmayıp coğrafi güzergâh üzerinde yer alan diğer ülkeleri de merkezine alan geniş kapsamlı bir bölgesel entegrasyon projesi olduğunu ifade etti. Uraloğlu, temel hedeflerinin Körfez bölgesinden başlayarak Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan ve oradan Avrupa’ya bağlanan kesintisiz bir demiryolu koridoru oluşturmak olduğunu belirterek, bu stratejik çerçevede koridorun geliştirilmesi ve canlandırılması konusunda hem Suriye hem de Ürdün ile net mutabakatlara varıldığını açıkladı.

Suudi Arabistan tarafında şu anda Ürdün sınırına kadar uzanan gelişmiş ve güçlü bir demiryolu altyapısının mevcut olduğunu aktaran Uraloğlu, Türkiye tarafında ise demiryolu ağının sınır hattındaki Gaziantep, Kilis ve İslahiye bölgelerine yüksek etkinlikle ulaştığını kaydetti. Bu doğrultuda, Suriye ve Ürdün kısımlarındaki bağlantının kurulması ve rehabilite edilmesinin projenin en acil ve ana eksenlerinden birini oluşturduğunu belirten Uraloğlu, yapılan ilk değerlendirmelere göre Suriye ve Ürdün’den geçen yaklaşık 400 kilometrelik bir bölümde yenileme, rehabilitasyon ve yeni yatırımlara ciddi ihtiyaç duyulduğunu, bazı kesimlerde mevcut hatların iyileştirilmesinin yeterli olacağını, bazı kesimlerde ise tamamen yeni inşaatların gerekeceğini ifade etti.

Şu anki önceliklerinin hattın mevcut fiili durumunu belirlemek, teknik ihtiyaçlarını ve mali yatırım gereksinimlerini tam bir hassasiyetle tespit ederek yıl sonuna kadar net bir çerçeve ortaya koymak olduğunu dile getiren Uraloğlu, bu hayati projeyi sadece ulaştırma sektörüne yapılan soyut bir yatırım olarak görmediklerini, bölge ülkelerini birbirine daha güçlü ve sağlam bağlarla bağlayan, ticaret, lojistik ve kapsamlı bölgesel ekonomik hareketlilik alanlarında olağanüstü kazanımlar ve geri dönüşler sağlayacak stratejik ve egemen bir girişim olarak değerlendirdiklerini sözlerine ekledi.

Jeopolitik alternatifler

Uraloğlu’na göre bölgesel çatışmalar, Körfez bölgesindeki hızlı gelişmeler ve Hürmüz Boğazı çevresinde süregelen gerilimler, mevcut geleneksel ulaşım koridorlarının ne kadar kırılgan olduğunu dünyaya net bir şekilde gösterdi ve sürdürülebilir alternatiflerin güçlendirilmesi gerekliliğini ortaya koydu. Bu kapsamlı anlayıştan yola çıkarak Türkiye’nin uluslararası bağlantıları güçlendirmek adına büyük stratejik projeler geliştirdiğini belirten Uraloğlu, Orta Koridor’un Çin’den Avrupa’ya uzanan ticaret akışları için güvenilir ve etkin bir alternatif sunduğunu, Kalkınma Yolu Projesi’nin ise Arap Körfezi’ni Irak üzerinden doğrudan Avrupa’ya bağlayan yeni bir lojistik altyapı oluşturmayı hedeflediğini kaydetti.

Suudi Arabistan-Türkiye demiryolu projesini bu kapsamlı lojistik vizyonun temel tamamlayıcı unsurlarından biri olarak gördüklerini ifade eden Uraloğlu, bu hattın Körfez bölgesinden Avrupa’ya giden sevkiyatlar için çoklu ve esnek seçenekler sunacağını, böylece tedarik zincirlerinin esnekliğini artırarak küresel ticaret hareketini olası kriz ve aksamalara karşı koruyacağını, özellikle demiryolu taşımacılığının daha hızlı, daha ekonomik ve daha sürdürülebilir bir lojistik yapı garanti ettiğini vurguladı.

Projenin kıtasal ve uluslararası boyutlarına dikkat çeken Uraloğlu, bu eksenin Orta Koridor ve Kalkınma Yolu ile birlikte ele alındığında, Avrupa’dan Körfez’e, Ortadoğu’dan Asya’nın derinliklerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada uluslararası ticaretin yapısını kökten etkileme potansiyeline sahip olduğunu belirtti. Uraloğlu, birbirini dışlayan değil, aksine tamamlayan entegre ve bağlantılı koridorlar aracılığıyla küresel ticaret hareketini daha güvenli ve kesintisiz hale getirmeyi amaçladıklarını ifade etti.

Türkiye’nin altyapı hazırlığına değinen Uraloğlu, Marmaray ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı gibi stratejik projeler sayesinde Asya ile Avrupa’yı doğrudan birbirine bağlayan kesintisiz bir demiryolu hattı kurmayı başardıklarını aktardı. Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden geçmesi planlanan yeni demiryolu hattı ve şu anda yapımı devam eden Halkalı-Kapıkule Yüksek Hızlı Tren projesi gibi yeni yatırımların, Türkiye’nin Avrupa kıtasıyla tam entegrasyonunu benzeri görülmemiş bir seviyeye taşıyacağını vurguladı.

Ülke genelinde 4 bin kilometreden fazla yeni demiryolu hattı inşa edildiğini ve kıtalararası koridorların kapasitesinin artırıldığını açıklayan Uraloğlu, bu adımların Türkiye’nin merkezi bir çekim merkezi ve stratejik bir kesişim noktası olma konumunu pekiştirdiğini belirtti. Uraloğlu, bölgesel bağlantının tamamlanması ve eksik hatların rehabilitasyonunun ardından, Suudi Arabistan’dan hareket eden bir yük treninin Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’daki birçok varış noktasına ve başkente doğrudan ve sorunsuz bir şekilde ulaşabileceğini ifade etti.

Entegrasyonun boyutları ve Avrupa’nın kazanımları

Ağın kapsamının genişletilmesiyle ilgili olarak Uraloğlu, projenin ilk aşamada Suudi Arabistan, Türkiye, Ürdün ve Suriye arasında şekillendiğini, ancak ikili görüşmeler ve tartışmaların gelecek dönemlerde hattın Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Umman gibi diğer Körfez ülkelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi olasılığını içerdiğini açıkladı.

Avrupa tarafı açısından jeoekonomik getirilere değinen Uraloğlu, Avrupa için en belirgin kazancın Arap Körfezi bölgesiyle daha doğrudan ve güvenli bir lojistik bağ kurulması olduğunu belirtti. Özellikle Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin; enerji, petrokimya ve çeşitli endüstriyel ürünler sektörlerinde Eski Kıta’nın en önemli stratejik ortakları arasında yer alması ve iki taraf arasındaki devasa karşılıklı yatırım hacmi nedeniyle bu hattın, karşılıklı ticari akışları daha düzenli ve daha yüksek bir kesinlikle öngörülebilir kılacağını ifade etti.

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Avrupa, son dönemde yaşanan art arda krizler nedeniyle tedarik zincirlerini kısaltmaya, daha güvenli, çeşitlendirilmiş ve bağımsız hale getirmeye ciddi şekilde odaklanmış durumda. Tam da bu noktada bu stratejik koridor, Avrupalıların lojistik seçeneklerini zenginleştiren yenilikçi bir rota olarak öne çıkıyor. Buradaki rekabet meselesi sadece mali maliyetle sınırlı olmayıp, esas olarak zaman hızı, sürekli erişim kolaylığı ve varış zamanının tam olarak öngörülebilirliği unsurlarını kapsıyor.”

Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği mülakatın sonunda Uraloğlu, lojistik maliyetler üzerindeki kesin etkilerin ve detaylı rakamların ancak hattın nihai teknik ve mühendislik yapısının belirlenmesi ve hat üzerinden geçmesi beklenen fiili taşımacılık hacimlerinin tespit edilmesinden sonra netleşeceğini açıkladı. Demiryolu taşımacılığının diğer yöntemlere kıyasla sağladığı büyük ve belirgin ölçek ekonomisi ile sınır kapılarında sunulacak prosedür ve gümrük kolaylıkları göz önüne alındığında, projenin hem bölge ülkeleri hem de Avrupa için muazzam ekonomik ve kalkınma faydaları ile geri dönüşler sağlayacağına tam anlamıyla güvendiklerini belirten Uraloğlu, hattın uzun vadede uluslararası ticaret hareketini güçlendirmeye, yatırımları teşvik etmeye ve kapsamlı bölgesel ekonomik entegrasyonu derinleştirmeye güçlü bir şekilde katkıda bulunan bir dönüm noktası olacağını ifade etti.