Bender, Kral Abdullah ile Bush arasında gerçekleşen görüşmenin ayrıntılarını anlattı

Bender, Kral Abdullah ile Bush arasında gerçekleşen görüşmenin ayrıntılarını anlattı
TT

Bender, Kral Abdullah ile Bush arasında gerçekleşen görüşmenin ayrıntılarını anlattı

Bender, Kral Abdullah ile Bush arasında gerçekleşen görüşmenin ayrıntılarını anlattı

Independent Arabia’nın Suudi Arabistan eski İstihbarat Başkanı, Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ve Washington Büyükelçisi ünlü Suudi siyasetçi Prens Bender bin Sultan ile gerçekleştirdiği özel röportajın dördüncü bölümünde Bender, Kral Abdullah’ın ABD eski Başkanı George Bush ile Texas Crawford'daki çiftlikte aralarında geçen konuşmaları anlattı.
Prens Bender bin Sultan, kendisi ile gerçekleştirilen özel röportajın üçüncü bölümünde Esed’in planladığı reformları gerçekleştirmesi için paraya ihtiyacı olduğunu söylemesinin ardından Suudi Kralı Abdullah bin Abdulaziz tarafından kendisine 200 milyon dolar gönderildiğini söylemiş, ayrıca Suriye devrimi başlangıcında Kral Abdullah’ın Esed’e gönderdiği özel elçiler ile ilgili ayrıntıları ortaya koymuştu.
Prens Bender bin Sultan, bu bölümde, Kral Abdullah bin Abdulaziz ile ABD eski Başkanı George Bush arasındaki anlaşmazlığın ayrıntılarını dile getirerek, Filistin meselesi hakkında konuşmaya devam ediyor. Ayrıca Prens, Katar, Katar eski Emiri Şeyh Hamad bin Halife, Katar eski Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Hamad bin Casim ve Kuveyt'in kurtarılması savaşından önce ve sonra onları bir araya getiren konular hakkında açıklamalarda bulundu. Ayrıca Suriye ve Irak'ta terör örgütü DEAŞ’ın kurulması ile ilgili kendisine yöneltilen suçlamalara ve 2010'dan bu yana Suriye'deki radikal gruplara yardımlarda bulunduğuna dair söylentilere değindi.
Bush'un çiftliği ve Filistinli yaşlı kadın meselesi
Kral Abdullah, henüz Veliaht Prens olduğu 2002 yılında ABD eski Başkanı George Bush’u ziyaret etti. Fakat bu defa Bush’un Texas Crawford'daki çiftliğinde bir araya geldiler. Prens Abdullah, Bush'u daha önce Beyaz Saray'da ziyaret etmişti. Bush, Suudi Arabistan'ı ziyaret ettiğinde, Kral Abdullah onu Cenadriye’deki çiftliğine götürdü. Bunun ardından gerçekleşen ikinci toplantının mekanı olarak ise Bush’un Texas Crawford'daki çiftliği tercih edildi.
Prens Bender bin Sultan Kral Abdullah ile Bush arasında gerçekleşen ikinci görüşmenin ayrıntılarını şöyle anlatıyor:
“Kral’a çiftliğin bulunduğu Crawford’da havaalanı olmadığını ve oraya arabalarla gideceğimizi söyledim. Kral kabul etti ve öncesinde Baba Bush ile de görüşmek istediğini söyledi. Ben de ona protokol gereği önce devlet başkanıyla sonra diğeriyle görüşebileceğini söyledim. Misafirlerin karşılanması için tahsis edilen oğul Bush’un çiftlikteki evi küçük ve mütevazi bir evdi. Suudi heyeti ile ilgili düzenlemeler hususunda yetkililerle anlaştım. Kral Houston'a ulaştığı sırada kendisine Condoleezza Rice eşlik edecekti. Hatırladığım kadarıyla Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Dışişleri Bakanı Colin Powell ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice da Bush ile birlikteydi. Girdiğimiz sırada George Bush kapıda Kral Abdullah’ı selamladı. Ev, mutfak ve yemek odası olan küçük ve mütevazı bir evdi. Girişte birçok özel güvenlik bölümü bulunuyordu.”


Suudi Kral Abdullah bin Abdulaziz, ABD eski Başkanı George W. Bush ile Texas Crawford'daki çiftlikte (Beyaz Saray arşivleri)

“Kral Abdullah'ın gelmesinden kısa bir süre sonra Bush, antika bir pikap ile çiftlikte birkaç dakika gezinmeyi teklif etti. Kral tercümeyi kimin yapacağını sordu. Bir süre düşündüler ve şakalaştılar. Sonra tercüman olarak beni seçtiler. Pikabın bagajı dışında yer olmadığı için tercümeyi camdan yapacaktım.”

  • “Çiftlikteki öğle yemeğinin ardından Kral Abdullah, İsrail askerinin Filistinli yaşlılara yaptığı saldırı hakkında konuştu. Sonra öfkelendi ve oturmayı reddederek aracın hazırlanması yönünde talimat verdi. Ortamı sakinleştirmeye çalıştık.”

“Ziyaretin ana hedeflerinden biri Filistin sorunu ve Arap-İsrail barış dosyasıydı. Kral Abdullah, bir İsrail askerinin Batı Şeria’dan yaşlı bir kadını yere attıktan sonra ayakları ile kadının ellerine ve omuzlarına basması ile ilgili bir haber görmüştü. Kral videonun ve fotoğrafların bir kopyasını muhafaza etmemizi ve ABD'ye gideceğimiz zaman yanımıza almamızı söyledi. Çiftliğe geçtik ve öğle yemeği için sofraya oturduk. Başkan Bush konuşmaya başladığı sırada Kral Abdullah araya girip şöyle dedi; “Bizim yemeğimiz bir parça et, patates ve sebzedir. Mutfak işleri ile eşim ilgileniyor. Öncelikle yemek yenilmesi ve sonrasında gerektiği kadar oturulup konuşulmasını söyler.” Kralın üstünde bir huzursuzluk vardı. Herkes çiftliğe girdiğinden beri Kralın her an bir şeyler söyleyeceğini ve herhangi bir tartışma başlamadan önce içindeki huzursuzluğu dile getirmek istediğini hissediyordu. Yemeği bitirdik ve Başkan Bush ortak meseleleri görüşmek üzere salona geçmeyi teklif etti. Kral öncelikle kendisi ile yalnız görüşmek istediğini ve benim de tercümanlık yapmam için kendileri ile bulunmamı istedi. Salona geçtik. Kral, “Yemeğe hürmeten konuyu açmak istemedim. Bir sahneye tanık oldum ki, kadınlara ve yaşlılara bir parça saygısı olan birinin bunu kabul etmesi mümkün değil” dedi. Sonra Kral Abdullah, İsrail askerinin Filistinli yaşlılara yönelik saldırıları hakkında konuştu ve bir İsrail askerinin Batı Şeria’dan yaşlı bir kadını yere attıktan sonra ayakları ile kadının ellerine ve omuzlarına bastığını söyledi. Bush, Kral’a bunu nerede gördüklerini sordu. Kral ise kendisine “Siz görmediniz mi?” diye sorunca Bush, televizyon izlemediğini, fakat bu durumu soracağını söyledi. Kral hemen benden videoyu ve İsraillilerin yaptığı çirkin davranışları gösteren fotoğrafları istedi. Bush bunları gördükten sonra, durumun oldukça tuhaf olduğunu söyledi ve fotoğraflara ve videoya dikkatlice baktı. Kral kendisine neyi görmeyi umduğunu sordu. Bush ise cevap olarak, “Kadının elinde bıçak veya tabanca olabilir mi?” diye sordu. Kral bundan rahatsız oldu ve Bush’a dönerek, “İnsan hakları ve insaniyet nerede kaldı? Arap ve Müslüman dünyasının bu adaletsizliği ve aşağılanmayı kabul etmesini nasıl beklersiniz” dedi. Kral Bush’a sorular sormaya devam ederek hissettiklerini dile getirdi ve sonra bana arabaları hazırlamamı söyledi. Bush, Kral’dan kalmasını istedi ama Kral reddetti. Kral’a, başkanın konuşmasını tamamlamak istediğini söyledim. Bana döndü ve “Git arabaları hazırla” dedi. Bush, Kral’ın Filistinli kadın hakkındaki haberden bu kadar etkilendiğini görünce şaşakaldı.”
Evin küçük olmasından dolayı herkesin tartışmayı duyduğunu dile getiren Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ve Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal, odanın dışındaydılar. Onlara içeride tartışmanın başladığını söyledim. Powell, bunun imkansız olduğunu ve görevimizin Kral’ın buradan öfkeyle çıkmamasını sağlamak olduğunu söyledi. Ben de ona “Git ve kendin söyle” dedim. Powell, benden kendisine eşlik etmemi istedi. Araçların hazırlanmasını söyledikten sonra kendisine eşlik ettim. Kral’a dediği gibi yaptığımı ve Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın kendisine bir şeyler söylemek istediğini belirttim. Kral, Powell’a döndü ve “Sen de mi televizyon izlemiyorsun?” diye sordu. Powell, “Kimse bana bir şey söylemedi” dedi. Ona durumu anlattım. Sonra Powell, Kral Abdullah’a, “Bu benim hatam. Riyad’daki ABD Büyükelçiliği beni olaydan haberdar etti ve başkana göndermek için bir rapor hazırladık. Ancak başkan çiftlikte olduğu ve olay da devam etmediği için daha sonra başkana iletiriz dedik” dedi. Kral, “Senin hakkında iyi şeyler duyuyorum ve Kuveyt'in kurtarılması savaşından bu yana seni tanıyorum. Bize yalan mı söylüyorsun yoksa durum anlattığın gibi mi?” diyerek cevap verdi. Powell, “Size yalan söylemeye cesaret edemem” dedi. Kral bana döndü ve “Başkan Bush’a içimdekileri döktüğümü ve öğle yemeği için kendilerine teşekkür ettiğimi söyle. Babası ile görüşmem gerekiyor, bundan dolayı kendisine veda etmeliyim” dedi. Bush Kral’a konuyla kişisel olarak ilgileneceğine dair söz verdi ve sonuçlar ile ilgili olarak benim aracılığımla kendisini bilgilendireceğini söyledi.”
Baba Bush’u ziyaret
“Gergin bir atmosferin ardından George H. W. Bush’u ve eşi Barbara’yı ziyaret etmek için yola çıktık. Baba Bush’un ofisine ulaştığımızda bana, “George’un Prens Abdullah’ı kızdırdığını işittik. Kral’a eşim Barbara'nın oğlunu mazur görmesini talep ettiğini söyle” dedi. Bunun üzerine Kral Abdullah, bunun dostlar arasında yaşanabilecek normal bir durum olduğunu söyledi. Sonra Bush, “Şimdi George'u aramamın sakıncası olur mu?” diye sordu. George ile konuşan Kral Abdullah, annesinin kendisini mazur görmesini istediğini söyledi. Bunun üzerine George, Kral Abdullah’a teşekkür etti. Bu konuşmayı fırsat bilen Kral Abdullah, “Eziyet edilen Filistinli kadın da onlardan birinin annesiydi” dedi.”
Prens Bender bunun ardından, olurda ümmetin ve dinin en kötü düşmanlarına söz gelirse Kral Abdullah ve Suudi Arabistan'ın bu ziyaretle başlayan çabalarının bir terörist grup tarafından nasıl yok edildiğini anlatacağını söyledi.


ABD Başkanı George W. Bush, Körfez Savaşı’nın başladığını bildirdiği sırada (History sitesi)

Katar... Baba ve oğul ile arasındaki ilişkiler
Prens Bender’in Katar ile olan ilişkileri 1960’lara kadar uzanıyor. Gelgitlerle ve yaşanan birtakım hadiselerle çalkalanan ilişkiler Prens Bender’in 2012 yılında halihazırda Katar Emiri olan Şeyh Temim bin Hamad ile görüşmesine dek devam etti.
Prens bin Bender o günleri şöyle anlatıyor:
“Baba Emir olarak da bilinen Katar'ın eski emiri Hamad bin Halife ve Bahreyn Kralı Hamed bin İsa Al Halife, ben ve kardeşlerim Prens Halid bin Sultan ve Fahd bin Sultan, İngiltere'de birlikteydik. Sinemaya ve eğlence parklarına birlikte giderdik. 1965 yıllarıydı. Yaşlarımız genelde 15 ila 16 arasında değişiyordu. Çünkü bir yıl sonra Havacılık Akademisi’ne girdim ve o sıra 16 yaşındaydım. Riyad'daki askeri hastaneye gittim ve tüm koşulların sağlanabilmesi için yaşımı bir yıl büyüttüm.”


Prens Bender bin Sultan’ın gençliği

Prens Bender sözlerine şöyle devam etti:
“Şeyh Hamad bin Halife İngiltere'de bile Batılı kıyafetler giymezdi. Katar halkının giyindiği gibi giyinirdi. O ve Prens Halid bin Sultan, Sandhurst Akademisi’ne girmek için hazırlanıyordu. Ben ise Havacılık Akademisi’ne girmek için hazırlanıyordum. Her birimiz kendi yolumuzdan gittik ve mezun olduk. Londra'da İngilizce öğrenmeye başlayan Şeyh Hamad bin Halife ile olan dostluğumuz o yıllarda başladı ve oldukça güzeldi. 1960'larda Hava Akademisi’nde bir subay iken Katar'a gittim ve beni Hamad bin Halife karşıladı. Otelde kaldım. Akşam, amcası Ali el-Atıyye bizi davet etti. Kendisi bir subaydı. Kuveyt'ten ya da Bahreyn'den mezun olmuştu. Hamad bin Halife Savunma Bakanı oluncaya dek ordu komutanlığı yaptı. O sıra askeri rütbeleri değiştirmemişlerdi. Komutan, komutan yardımcısı, lider vs. Ona ‘lider Abdullah’ diyorlardı. Akşam yemeği hazırlandığı sırada, başka bir gün beni ağırlamak istediğini söyleyerek bir gün daha kalmamı istedi. Akşam yemeği için oturduk ve Ali Atıyye bana, “Ey Bender, kardeşin ve onunla birlikte olan subaylar ahmak” diye seslendi. Bende ona “Ey lider” dedim ve ‘ahmak deli manyak’ kelimesini kullanmasına güldüm. Bana, “İngiltere'den satın aldıkları tankları koyacak yer için 100 milyon istiyorlar. Develer için bir arazim var ve bununla birlikte birkaç yer hazırladık. Develeri başka bir yere götürerek tankları buraya koyabiliriz” dedi.”
Katar’ın tarihi şehirlerinden biri
Hamad bin Casim… Gizemli sayfa!
Prens Bender, dostları hakkında konuşurken bir anda ‘gizemli sayfa’ diye nitelendirdiği bir konuya geçti ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bütün bunların içinde gizemli bir sayfa bulunuyor: Hamad bin Casim. Merhum Şeyh Halife, Hamad bin Casim'in kız kardeşi ile evlendi. Onu Gümrük İdaresi Müdürü olarak atadılar ve süreç içerisinde Maliye Bakanı oldu. Babası Halife bin Hamad, yılın yarısını İsviçre'de ve güney Fransa'da geçirmişti. Her şeyden o sorumluydu ve oğlu Abdulaziz’i Petrol Bakanı olarak atadı. O sıra Hamad bin Casim Maliye Bakanı ve Hamad bin Halife ise Savunma Bakanı olarak atandı. Abdullah el-Atıyye’den kurtulmanın bir yolunu buldular. Çünkü kendisinin güçlü bir kişiliği ve saygınlığı vardı. Abdullah el-Atıyye, halihazırdaki Savunma Bakanı Halid el-Atıyye’nin babasıdır.”
Prens Bender, şu anki Katar Savunma Bakanı Halid el-Atıyye’nin Suudi Arabistan'daki Kral Faysal Hava Akademisi’nden mezuniyeti ve onunla babası arasındaki anlaşmazlık hakkında şunları söylüyor:
“Abdullah el-Atıyye oğlu Halid’e sinirlendi ve onu kovdu. Halid, Suudi Arabistan'a geldi ve babam Prens Sultan bin Abdulaziz’in himayesinde yaşadı. Kral Faysal Hava Akademisi’nde okuyan Halid, akademiden mezun olmadan önce Prens Sultan, lider Abdullah'a ve KİK ülkelerinin genelkurmay başkanlarına mezuniyet törenine katılmaları için davetiye gönderdi. Ona mezunlarının arasında oğlu Halid’in de bulunduğunu söylemedi. Prens Sultan, baba ile oğlu barıştırmak istiyordu. Prens Sultan, Abdullah el-Atıyye’den yanına oturmasını istedi ve ona, “Senden kişisel bir isteğim var” dedi. Bunun üzerine Abdullah, “Senin talebin benim için emirdir” dedi. Prens Sultan Halid’i çağırttı. Halid geldi ve ondan babasının elini tutmasını istedi. Abdullah reddetti ve elini çekti. Prens Sultan ikisini barıştırdı. Bu tutum size ilişkilerin nasıl bir durumda olduğunu açıklamak için verdiğim bir örnektir. İşte Hamad bin Halife iktidara gelmeden önce ilişkilerin temelinde böyle bir dostluk ve muhabbet vardı.”
Prens bin Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“O yıllarda Katar, büyük bir siyasi rol oynamak istiyordu. Kral Faysal ve Cemal Abdünnasır döneminde Suudi Arabistan ile Mısır arasındaki ilişkilerde bir gerginlik söz konusuydu. Katarlılar arabulucu rolü oynayabileceklerini düşünüyorlardı. Hamad bin Halife o sıra Mısır'a gitti ve ne olduğunu bilmediğim bir eğitim aldı. Müslüman Kardeşler'in aydınları ile görüşmelerde bulundu. Hamad bin Casim bu gruba dost olanlardan biriydi. O da ayrı bir hikaye. Ancak bu, Müslüman Kardeşler’in Katarlılar üzerindeki etkisine dair bir kıvılcım olabilir. Hamad bin Halife ve Hamad bin Casim arasındaki ilişkiye şöyle bir hikaye ile başlayabiliriz: Hamad bin Halife, Savunma Bakanlığı için ek bir bütçe talep etti ve babası, bir sebepten dolayı bu talep karşısında şaşırdı. Hamad bin Casim, Hamad bin Halife’ye “Bütçe istedin, fakat Emir bunu kabul etmedi. Baban Halife bin Hamad’a İsviçre'de veya Güney Fransa'da bir ev almasını ve dinlenmesini teklif et. Kabul ederse ona, Veliaht Prens’in Başbakan ya da Savunma Bakanı olduğunu söyleriz. Ben bir maliye bakanıyım ve bana ödeme talimatı verildiğinde bunu yerine getiririm. Ülkenin Emiri’ne gitmeme gerek yok” dedi. Baba bu fikri reddetti, fakat teklifi tekrarladılar. Halife bin Hamad, “Finans ve petrol dışında, kabine ve diğer her şey hakkında hemfikirim” dedi. Böylece babanın uzaklaştırılmasına yönelik hazırlıklar başladı. Hamad bin Halife tüm yeni fikirleri uygulayana dek petrol ve maliyeyi elinde bulundurma veya hiçbir şey yapmama durumundaydı. Anlattığım bu hikaye, merhum Emir Halife bin Hamad’ın uzaklaştırılmasına dair olan sırlardan biridir.”
Hava adaları üzerine anlaşmazlık ve Kral Fahd’ın kararlılığı
Bahreyn ile Katar arasındaki Havar Adaları anlaşmazlığı on yıllar öncesine ve meselenin uluslararası tahkim kararı ile çözüldüğü zamana dek uzanıyor. Riyad bu konuda Bahreyn’in yanında yer aldı ve Katar’a suiistimallerini durdurması çağrısında bulundu. Merhum Katar Emiri Şeyh Halife bin Hamad’ın
Kral Fahd'a anlaşmaya varılıncaya kadar adaların etrafında çatışma olmayacağına dair söz verdiğini aktaran Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Aniden Bahreynliler, Katar tarafının toprak dolguları göndermek için denizi mühürlemeye başladığını söyledi. Kral Fahd, Prens Sultan bin Abdulaziz'e derhal yola çıkması ve neler olduğunu araştırması yönünde talimat verdi. Gerçekten de denizi doldurmak için gelen nakliye kamyonlarından oluşan uzun bir kuyruğun olduğu görüldü. Kral Fahd öfkelendi ve Prens Sultan'a hemen gitmesini ve Katar’a 24 saat içinde dolguyu durdurmasını söylemesini istedi. Zamanlama kötüydü ve Kral Fahd kardeş bir ülkeden gelen böyle bir davranışla karşı karşıya kalmayı beklemiyordu. Üstelik Katar, herhangi bir anlaşma veya uzlaşı olmaksızın herhangi bir şekilde harekete geçmeyeceğine dair söz vermişti. O sıra hepimiz Harim Bahçesi’nde bulunuyorduk. Kral Fahd, “Selman, sen Prens Abdullah’a hazırlıklı olmasını söyle. Bender, sen ise Bahreyn’e git ve bizimle iletişim halinde ol” dedi. İlk haber, Katarlılara, Zahran'dan uçaklar kalktıktan sonra ulaştı. Şeyh Halife, Kral Fahd ile temasa geçti, fakat Kral cevap vermedi. Kral Fahd, Veliaht Prens’ten de cevap vermemesini istedi. Bu, Kuveyt savaşından önceki son Körfez Zirvesi ile savaşa kadar olan dönemde gerçekleşti. Çünkü Körfez Zirvesi’ndeki oylamayı hatırlıyorum. Zirvede Şeyh Hamad bin Halife ve babası vardı. Katar Zirve toplantısı sırasında, Kuveyt ve özgürlüğü konusunda henüz bir fikir birliğine varılmadığını söyledi. Kral Fahd döndü ve “Kim konuşuyor?” dedi. Hamad bin Halife kalktı ve “Ben senden yaşlıyım. Havar Adaları sorununu çözene kadar bir anlaşma olmayacak” dedi.”
Prens, Suudi uçaklarının kalkışından sonra yaşananları anlatmaya devam etti:
“Katar tarafı, Suudi uçaklarının gönderilmesinin ciddi bir uyarı sinyali olduğunu anlamıştı. Birkaç kez iletişime geçmeye çalıştılar. En sonunda Şeyh Halife bin Hamad, Veliaht Prens ile temasa geçti ve acilen kendilerini ziyaret etmek istediğini söyledi. Prens Abdullah ona olumlu bir cevap vermedi ve “Kral Fahd'ın görüşmeyi kabul edeceğini sanmıyorum” dedi. Halife bin Hamad bunun üzerine, “Veliaht Prens ve Savunma Bakanı Hamad bin Halife’yi göndermeme izin verin. Krallığın teklifini kabul etmeye hazırız” dedi. Krallığın önerisi, Katar ve Bahreyn ile birlikte Suudi Arabistan veya hakem olacak diğer bir ülkeden oluşan üçlü bir komitenin kurulmasıydı. Komite Havar Adaları üzerine olan anlaşmazlığı tartışacaktı ve görüşmeler sonrasında çıkan neticenin kabul edilmesi şarttı. Katar, verilen karara uymadığı taktirde dosya Uluslararası Adalet Divanı'na taşınacaktı. Prens Abdullah, Kral Fahd'a bunu soracağını ve kendisine dönüş yapacağını söyledi. Prens, Kral’a Katar’ın konunun ciddiyetinin farkında olduğunu ve bir çözüm önerdikleri taktirde kaybedeceklerini düşünmediğini söyledi. Kral Fahd bunu kabul etti ve ortam duruldu.”
Hamad bin Halife Harim Bahçesi’nde
Şeyh Hamad bin Halife Suudi Arabistan'a geldi. Bazı Katarlı yetkililerinin kendisine eşlik ettiği Hamad bin Halife’yi Kral Fahd, Prens Abdullah ve Prens Sultan karşıladı. Toplantı sırasında orada bulunmayan Prens Bender, yaşananları Kral Abdullah’ın ağzından şöyle anlatıyor:
“Hamad bin Halife, Kral Fahd’a “Şartlarınızı kabul ediyoruz. Fakat ey Fahd, adil bir arabulucu olacağınızı düşünmüyoruz” dedi. Kral Fahd ona döndü, fakat cevap vermedi. Bunun üzerine Prens Abdullah Şeyh Hamad bin Halife’ye yönelerek, “Nasıl olur da ey Fahd diye seslenirsin? Amca de, efendim de!” dedi. Şeyh Hamad ortamı sakinleştirmeye çalışarak, “Ben sizdenim ve oğlunuzum. Hata ettim” dedi ve konu kapandı. Mahkemeye gitmeye karar verildi. Ardından Hamad bin Halife’nin de katıldığı Körfez Zirvesi gerçekleşti. Hamad bin Halife, Havar Adaları meselesi dikkat alınana dek Kuveyt’in kurtuluşu konusunda oy kullanmaya yanaşmayacağını söyledi. Kral Fahd döndü ve “Kim konuşuyor?” dedi. Hamad bin Halife, bunun üzerine “Ben senden yaşlıyım. Havar Adaları sorununu çözene kadar bir anlaşma olmayacak” dedi. Kral Fahd, Katar tarafının söylediklerini görmezden gelerek salondan çıktı. Kral’ın ardından salondan çıkan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Şeyh Zayed Al Nahyan, kendisinden salona geri dönmesini istedi ve Kral döndü. Hamad bin Halife geldi ve Kral Fahd’ın başını öperek kendisinden özür diledi. Körfez Savaşı'na katılan bir Katar kuvvetinin olduğu doğrudur. Fakat öncesinde böyle bir dönemden geçildi. Hamad bin Halife, babasını uzaklaştırma planına başladı ve politik rolünü güçlendirmeye çalıştı.”
Prens Bender, Şeyh Hamad'ın babasını iktidardan uzaklaştırmasından sonra yaşadığı bir olayı şöyle anlatıyor:
“Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Hamad bin Casim, Suudi Arabistan'a geldi ve Şeyh Halife'nin karşılanmamasını istedi. Riyad bunu reddetti. Kral Fahd, onu resmi bir şekilde karşılayacağını ve misafirler için tahsis edilen sarayda ağırlayacağını söyleyerek, aralarında Hamad bin Casim’in de bulunduğu topluluğa, “Bir hafta önce Katar Emiri’ydi, şimdi düşman mı oldu?” dedi. Bunun üzerine bir itirazı olmadığını söyleyen Şeyh Hamad bin Casim, bunun basına gösterilmemesini talep etti. Kral Fahd, Şeyh Halife'yi resmi bir şekilde karşıladı, onu misafirler için tahsis edilen sarayda ağırladı ve bunu resmi Suudi kanalında yayınlattı.”
Hamad bin Casim ve ABD üssü
Prens Bender bin Sultan, ülkesinin Washington büyükelçiliğini yaptığı sırada Şeyh Hamad bin Casim ile olan bir anısını şöyle anlatıyor:

“ABD Başkanı George H. W. Bush dönemindeki Dışişleri Bakanı James Baker beni aradı, bir konu hakkında konuşmak istediğini söyledi. Hamad bin Casim ile ilgili anlatacağım bu olay, Şeyh Hamad bin Halife ve Şeyh Hamad bin Casim’in benimsedikleri pozisyonları açıkça gösteriyor. İkili, Körfez Evi'nin aleyhinde bir politika benimsemeye başlamıştı. Hamad bin Casim, Washington’a gitti ve James Baker’a Kuveyt’in kurtuluşundan sonra Doha’nın ABD birliklerine ev sahipliği yapma isteğiyle ilgili fikrini sordu. Hamad bin Casim’in yanıldığı şey, Baker’in bu durumu saklı tutacağını sanmasıydı. Haman bin Casim, Baker’e, “Katar, birliklerinizi ağırlamaya, askeri bir üs hazırlamaya ve yıllık bir miktar ödeme yapmaya hazır. Fakat Suudilere söylememeniz şartıyla” dedi. Baker, Hamad bin Casim’in bu isteğine güldü ve bunun kendi uzmanlık ve yetki alanının dışında kaldığını, konuyla savunma bakanının ilgilenebileceğini söyledi. Baker, hemen beni aradı ve acil olarak kendisini ziyaret etmemi istedi. Bana bir sırrının olduğunu ve bunu benimle paylaşmak istediğini söyledi. Ben de ona zaten yeterince sorunla uğraştığımızı ve basit bir mesele ile bizi uğraştırmamasını söyledim. Bana, Hamad bin Casim’in kendisini ziyaret ettiğini ve aralarında konuşulanları anlattı.”


Katar’daki ABD üssünün bir fotoğrafı (Katar’daki ABD Büyükelçiliği’nden)

“Katarlılar, Amerikan varlığının bulunduğu herhangi bir yere dokunulmayacağını düşünüyordu. Böyle bir garanti varsa, istediğimiz herhangi bir dış politikanın uygulanması mümkün olurdu. Baker, şaşırarak, “Nasıl böyle düşünebildiklerini bilmiyorum” dedi ve harekete geçene kadar bu durumdan kimseye bahsetmememi istedi. Sona bana, Başkan Bush ve Dick Cheney’e durumu anlattığını ve Hamad bin Casim’e ‘seçimlerle meşgul olduklarını ve Suudi Arabistan'ın cevabını bekleyeceklerini’ söylemeye karar verdiklerini söyledi. Baker'ın bu davranışına güldüm ve “Adamlar başarısız oldular” dedim. Baker’de bunun üzerine, “Aptallar, bırak öğrensinler” dedi. Baker ile görüşmem sona erdi. Katar'ın Washington Büyükelçisi Abdurrahman bin Suud beni aradı. Bana, Dışişleri Bakanı Şeyh Hamad bin Casim’in beni ziyaret etmek istediğini söyledi. Bende ona “Olur, buyursun” dedim. Fakat sonra durdum, eğer o gelirse görüşmeyi bitiremeyeceğimi düşündüm ve bundan dolayı benim gitmemin daha iyi olacağına karar verdim. Hamad bin Casim, ABD Dışişleri Bakanı’ndan Katar’da bir ABD üssünün kurulması talebinin ayrıntılarından haberdar olmadığımı düşünüyordu. Şeyh Abdurrahman bin Suud’a, Hamad bin Casim’i ziyaret edeceğimi söyledim. Hamad bin Casim’in yanına gittiğimde, ABD Büyükelçisi de onunla birlikteydi. Konuyu açmaya çalıştı. Ben de haberim yokmuş gibi davranıyordum.  Bana, “Hassas bir mesele var. Katar liderliği sizden Kral Fahd, Prens Abdullah ve Prens Sultan'a bunu iletmenizi istiyor” dedi. Bunun üzerine ona, “Doha'dan Suudi Arabistan'a gidip onları bu durumdan haberdar etmek, bana anlatmak için bu kadar mesafeyi kat etmekten daha kolay değil miydi?” diye sordum. Sonra bana konunun Amerikalılar ile ilgili olduğunu söyledi. Hamad bin Casim ile olan görüşmemiz, Washington'daki Four Seasons Oteli'nde gerçekleşti. Bana, “Amerikalılara, bölgeyi bütünüyle korumak istedikleri takdirde savaş uçaklarını yerleştirmeleri için Katar’ın hazır olduğunu teklif ettik. İsrail ve diğerleri ile olan ilişkilerimizde olduğu gibi, başka kimselerin bu husustaki eleştirilerine kulak asmıyoruz” dedi. Ona, “Sadece bu mu?” dedim, o da “Evet, sadece bu” dedi. Sonra ona Baker'in dün beni aradığını ve her şeyi anlattığını söyledim. Bana, “Dün mü?” diye sordu. Onayladım ve ona, Amerikalılarla ya da dünyadaki başka bir güçle birlikte arkamızdan oyun çevirmenin hiçbir anlamı olmadığı mesajını vermek istediğimi söyledim.”


İsrail eski Dışişleri Bakanı Şimon Peres ve Şeyh Hamad Bin Casim Al Sani, Mayıs 2001’de Washington’da bir toplantı sırasında (AFP)

Prens Bender'e anlattıklarının tarihini sordum. Nitekim Katar-İsrail ilişkileri, 1996 yılında Doha'da İsrail Ticaret Bürosu'nun açılmasından ve Başbakan Şimon Peres'in Katar'a ziyaretinden sonra resmen başlamıştı. Bana, ilişkilerin 1991'deki Madrid Konferansı'ndan hemen sonra başladığını ve o sırada Katar'da yaygara koptuğunu söyledi.
Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hamad’a, “Bana yeni bir şey söylemeni bekliyordum, bunu değil. James Baker senden önce detayları anlattı. Açıkçası seninle öğle yemeği ya da akşam yemeği yemek istiyorum, ama bu hafta çok meşgulüm” dedim. Sonra ona meseleyi kendisinin mevkidaşı olan Prens Suud el-Faysal'a iletmesini söyledim.”
Prens bin Bender, burada Kral Abdullah ile Hamad bin Casim arasında geçen kısa bir konuşmayı aktararak şöyle devam etti:
“Katar’ın Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) karşıtı politikalarını artırdığı sırada, Kral Abdullah bir keresinde Şeyh Hamad bin Casim’e, “Daima kardeşlerinizin görüşlerine muhalefet ediyorsunuz. Kendisinden büyük bir sandalyeye oturan cüce gibisiniz” demişti. Hamad bin Casim ise buna, “Haklısınız. Eğer çığlık atmazsak, kimse büyük sandalyede olduğumuzu fark etmez” diyerek cevap vermişti.”
Prens Bender’in 2012 yılında Doha’yı ziyareti
2012 yılında Suudi Arabistan İstihbarat Başkanlığı’na atandığı sırada Prens Bender bin Sultan’ı tebrik etmek için arayanlardan biri de Şeyh Hamad bin Halife’ydi. Sonrasında Katar’ı ziyaret ettiğini belirten Prens Bender şöyle devam etti:
“Katar'ı ziyaret ettim. Şeyh Temim ve Katar İstihbarat Şefi oradaydı. Ziyaret, 2012'de Hamad'ın Temim'e imtiyaz vermesinden önce gerçekleşti. Ziyaretin yarısı iş diğer yarısı da dostluk çerçevesinde gerçekleşti. İş ile ilgili olan kısım, Suriye ile alakalıydı. İstihbarat başkanlığına getirilmemin öncesinde, Türkiye'de bir operasyon odası kurulması üzerine bir anlaşma vardı. Suudi Arabistan ve Katar da buna dahildi. Fakat bir şey oldu ve istihbarat başkanlığı görevini üstlendiğim sırada, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğerlerinin de dahil olduğu bir operasyon odasının Ürdün'de kurulması kararlaştırıldı. Babam Prens Sultan, diyabet yüzünden kendini iyi hissetmediğini, takip ettiği bir diyet programı olduğunu söyledi ve Şeyh Temim'in öğle yemeği davetini kabul etmemi istedi. Dışarı çıktım. Temim beni bekliyordu. Birlikte lokantaya gittik ve havadan sudan konuştuk. Daha sonra Hamad bin Casim’i aradım ve kendisini sorduğumu fakat bulamadığımı söyledim. Bana gribe yakalandığını söyledi. Temim daha sonra babasının imtiyazıyla Emir olarak atandı.”
İlk Körfez krizinden sonraki Riyad Zirvesi
Şeyh Temim’in iktidara gelmesinden aylar sonra -Katar’ın Müslüman Kardeşler’e ve Arap Baharı’na desteğini artırması ile Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn’in Doha’nın politikalarına karşı büyükelçilerini Doha’dan çekmek zorunda kalmalarının ardından- 2014 yılında Kral Abdullah'ın çağrısıyla Riyad'da Körfez Zirvesi geçekleştirildi.
Prens Bender bin Sultan, o dönem kuliste yaşananları şöyle anlatıyor:
“Temim liderlere, ondan önce yaşananlar için kendisini sorumlu tutmamalarını söyledi. Kral Abdullah zirvede yaptığı konuşmada ona oğlum diye hitap ederek, “Politikalarını ve bunların babanın eski politikalarına benzer olup olmadığını bilmek istiyorum. Burada ailenin ve kardeşlerinin arasındasın, dilediğini söyleyebilirsin. Bakanlar kurulunu topladık ve birkaç noktadan oluşan bir anlaşma hazırladık. Herkes bunu kabul etti. Sen okudun mu?” dedi. Şeyh Temim okuduğunu söyledi. Bunun üzerine Kral Abdullah, Şeyh Temim’e kabul edip etmediğini sordu. Katar Emir'i olumlu cevap verdi ve bunun üzerine Kral Abdullah, onun bu cevabından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.


Riyad Ek Anlaşması 2014
  • “Katar ile uzlaşılacak orta bir yol görmüyorum. Bu benim şahsi görüşüm. Şeyh Muhammed bin Zayed, Şeyh Temim'i, Kral Abdullah ile arasında yaşanabilecek sert bir fırtınadan kurtardı ve ona, “Suudi Arabistan'ı kaybetme” dedi.”

“Başta Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Muhammed bin Zayed olmak üzere BAE heyeti, toplantının Şeyh Temim'in geri dönmesiyle raydan çıkabileceğini hisseti. Şeyh Muhammed bin Raşid başkanlığındaki BAE heyetine, Şeyh Muhammed bin Zayed de eşlik ediyordu. Şeyh Muhammed bin Zayed, Şeyh Temim’e doğru eğildi ve kulağına bir şeyler fısıldayarak sandalyesine geri döndü. Kral Abdullah, “Fısıldadığın şeyi bize de söyle!” dedi. Bunun üzerine Şeyh Temim dostane bir ifadeyle, “Benden önce olanlar için beni sorumlu tutmayın. İktidarım sırasında olanlar hakkında beni sorgulayabilirsiniz. Allah korusun, kardeşlerimin ve grubun ortak görüşünden sapmayacağım” dedi. Kral Abdullah, benden, Şeyh Muhammed bin Zayed'e ne olduğunu ve Şeyh Temim’in kulağına ne fısıldadığını sormamı istedi. Şeyh Muhammed bin Zayed'e, “Ebu Halid, neler oluyor?” diye sordum. Bana, Şeyh Temim’e “Beni dinle Temim. Abdullah ile şakalaşma ve Suudi Arabistan'ı kaybetme. Varsa anlaşma hakkında düşündüklerin, şimdi söyle. Aksi halde anlaşmayı onayla” dediğini söyledi.”


Prens Bender’in bahsettiği 2014 yılının Kasım ayında Riyad’da düzenlenen meşhur Körfez Zirvesi. Körfez liderlerinin huzurunda Riyad anlaşması imzalandı ve Katar yeni bir sayfa açacağına dair söz verdi (SPA)

Kral Abdullah’ın Katar’a olan öfkesinin, ‘Katar’ın sürekli bir şekilde Krallığın kendilerine sınırlamalar ve koşullar dayattığını dile getirdikleri açık ve gizli iddialar ortaya atmasından’ kaynaklandığını söyleyen eski Suudi İstihbarat Şefi Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Onlara KİK’te birlik olduğumuzu ve bunun isminin ve hedefinin işbirliği olduğunu söylüyoruz. Bu, diğerlerine zarar vermemek koşuluyla her devletin kendi egemenliğine sahip olduğu anlamına geliyor. Hiçbir koşul belirlemedik. Bakanlar bir araya gelerek meseleleri ortaya koydular ve üzerinde anlaştılar. Kral, Katar Emiri'ne herkesin önünde anlaşmayı okuyup okumadığını ve onaylayıp onaylamayacağını sordu. Şeyh Temim buna olumlu cevap verdi. Katar'dan imzaladıklarını uygulamaktan başka bir şey talep edilmedi. Bunu yapamazlarsa, onlarla normal ilişkiler kuramayız.”
Katar ve Müslüman Kardeşler
“Müslüman Kardeşler'le bağlantı kurmak istiyorlardı. Fakat parti onlarla ittifak edebilecek durumda değildi. Bilakis parti, dünyanın her yerine yayılmış ve özellikle Hizbullah olmak üzere İran'daki partilere benzer şekilde hareket ediyordu. Neden mi grubun yaygın ve sabit olmayan bir yapıya sahip olduğunu söylüyorum? Çünkü planları ve stratejileri var ve dünya geneline yayılmış durumdalar. Müslüman Kardeşler, Mısır, Suriye ve başka yerlerden kovulduğunda, Suudi Arabistan onlara ev sahipliği yaptı. Yayılmaya ve nüfuzlarını güçlendirmeye başladılar. Çaldıkları ilk kapı Milli Eğitim Bakanlığı oldu. Müfredatı yavaş yavaş değiştirmeye başladılar. Mesela, ilk yıl bir satır değiştirdiler, sonra iki satır… Böylece tüm müfredatı kendi isteklerine göre değiştirdiler. Bu bizim hatamızdı. 1979 yılında Cuheyman olayı yaşandığı dönemde ihlalleri araştırmıyorduk. 11 Eylül 2001 olaylarından sonra kendimizi sorgulamaya başladık ve içinde bulunduğumuz durumu gözden geçirdik. Çünkü başkalarının hatalarını görüyorduk, fakat kendi hatalarımızdan habersizdik. 11 Eylül olayı yaşandığı zaman durumu ciddi bir şekilde gözden geçirmenin zamanı gelmişti. Kitaplarımızı ve müfredatımızı inceledik. İslamiyet ve hoşgörüyle hiçbir ilgisi olmayan bazı şeylerin bulunduğunu gördük ve şaşırdık. Katarlılar, üç şeyin Katar’ı büyük kıldığını düşünüyorlardı. Bunlardan ilki ve en önemli olanı Katar’daki Amerikan askeri varlığıydı. İkincisi Müslüman Kardeşler ile olan karşılıklı çıkarlardan faydalanıyor olmaları ve üçüncüsü ise medyaydı. BBC Arabic’in lisansının iptal edilmesinin hikayesini herkes bilir. Ruhsat bir Suudi şirkete aitti ve daha sonra Hamad bin Halife tarafından satın alındı. Dikkat ederseniz, petrol ve doğalgazın Katar politikalarının en önemli dayanağı olduğunu söylemiyorum. Çünkü petrol ve doğal gaz hiç kimseye özgü değildir ve dünyada siyasi denklemlerin değişmesi ile birlikte bu ikisiyle oyuna dahil olamazsınız.”
Prens Bender, Katar politikalarından örnekler vererek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Örneğin ABD, önceleri petrol ithal ederdi, şimdi ise ihraç ediyor. Rusya şimdi Avrupa'ya ve diğer bölgelere doğalgaz temin ediyor. Arap Körfezi ve Hürmüz Boğazı'ndaki durum sarsıldığı an Katar'ın gaz ve petrol açısından rolü sona erer, tabi boru hatlarını uzatıp İran üzerinden dünyaya yaymak istemiyorsa. Katar'ın Kuveyt'e kadar bir gaz boru hattı uzatmak istediğini ve bunu reddettiğimizi hatırlıyorum. Amerikan üssünün varlığında boru hattını İran'a kadar uzatamazlar. Bahsettiğim şu üç dayanağa geri dönelim. Gülünç olan, Katar'ın şu anki Emir’inde babasında bulunan kötü huyların bulunmaması. Fakat inatçılığını ondan almış. Zeka olmadığı takdirde inatçılığın bir değeri yoktur. Her ne kadar bütünüyle emin olmasam da Katar'da halkı ve politik meseleleri yöneten iki kişi olduğunu düşünüyorum: Hamad bin Halife ve Hamad bin Casim.”
Prens Bender, Katar ile ilişkilerin düzeleceğini düşünüyor mu?
Kendisine bu soruyu sorduğum zaman bana, vereceği cevabın Suudi hükümetinin değil kendi kişisel görüşü olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Katar, kendisi ile uzlaşılan meseleler hususunda bağlılığını sürdürmediği sürece bunun yanlış olacağını düşünüyorum. Katar uçsa de düşse de yine de Katar’dır. Ortadoğu'daki en büyük üs Libya'daki Willis üssüdür. Libya'da devrim gerçekleştiği sırada, devrimi gerçekleştiren subaylardan biri ABD üssüne gitti. Üsse yakınlaştığı sırada Amerikalılar onu uyardı. Libyalı subay onlara, Libya kralına karşı bir darbe yaptıklarını haber vermeye geldiğini söyledi. Amerikalılar ise bunun bir iç mesele olduğunu ve hiç kimsenin üsse yaklaşamayacağını söyledi. Buradaki amaç Doha’nın ABD üssünün varlığının Katar’ı korumak için olduğu yanılsamasını ortadan kaldırmaktır. Washington’ın kendi çıkarlarını koruduğunu ve sadece bunun için hareket ettiğini bilmiyorlar. Libya’da yaşananlardan ders çıkarmaları gerekiyor. Libya’daki üs, ABD’nin dünya üzerindeki en büyük üssüydü ve yine de kralı korumadılar.”


Prens Bender bin Sultan, geçen Aralık ayında Cidde'deki sarayında kendisi ile gerçekleştirilen özel röportaj sırasında (Fotoğraf: Muhammed el-Mani)

Katarlıların, Suudi Arabistan’ın ve Katar’ın her daim bölgede kalacağını, fakat bölgedeki ABD varlığının herhangi bir gün ayrılabileceğini düşünmeleri gerektiğini belirten Prens Bender, ABD üssünü garanti olarak öne sürmeye devam ettikleri sürece hiçbir şekilde güvencelerinin olmayacağını söyleyerek şöyle devam etti:
“Örneğin, Türkiye'nin Doha'daki rolünü abartıyorlar. Türkiye’nin NATO ile olan taahhüt ve anlaşmaları dikkate alınmadığı takdirde, NATO üyesi olarak askeri ve siyasi kapasiteye ve yetkiye sahip bir ülke olmadığı görülür. Türkiye'nin Katar'daki varlığı bir güvenlik meselesidir. Onlardan önce Sudanlılar, öncesinde Yemenliler ve ondan önce ise Suudiler tarafından kabul edildiler. Türkiye'nin varlığı askeri değil. Katarlıların üsse atıfta bulunarak, ABD üssünün varlığı ile kendilerini güvence altına aldıklarını düşünmeleri bir vehimden ibarettir.”
Prens'e tekrar Katar'ın krizinin mahiyetini sordum, bana şöyle cevap verdi:
“Katar krizi, her şeyden önce Katar’ın kendisi ile ilgili olan krizidir. Katar krizi, bir kişinin şizofreniden mustarip olması gibidir. Oryantalist bir arkadaşım bana, “Katar ilk aile olmaya kararlı, siz ise onların ikinci aile olarak kalmaları hususunda ısrar ediyorsunuz” demişti. Ona bu konuda haklı olduğunu söyledim. Kuşkusuz, Katar gibi bir Körfez devletindeki durumun bu dereceye ulaştığına tanık olmak acı verici. Ama seni kötüye götüren şeyin daha kötü olduğu söylenir. Katar'ı doğru yola davet ediyoruz, fakat bu parayla ödenebilecek bir şey değil. Yaptıkları şeyler yeni değil. Temim’in onayladığı yeni anlaşma konusunda iyimser olduk. Fakat sonuç farklı oldu.”
Körfez Savaşı
Prens'e tekrar Şeyh Hamad bin Casim ve ABD Dışişleri Bakanı James Baker’dan edindiği bilgilere dair ayrıntıları sordum. Prens, ayrıntılar hakkında konuşmaya başlamadan önce şunları söyledi:

“Saddam'a verdiğimiz destek nedeniyle bize düşman olan İran bile Katar'ın yaptığını yapmadı. Nitekim Katar, Kuveyt'i özgürleştirme konusu hakkında konuşmadan önce ABD üssüne ev sahipliği yapma ve Havar Adaları gibi marjinal meseleleri görüşmek istedi. İran’ın İkinci Körfez Savaşı ya da Kuveyt’in kurtarılması savaşı ile ilgili tutumuna gelirsek; Birleşmiş Milletler’in (BM) Kuveyt’i özgürleştirme kararı için New York’taydık. O sıra tesadüfen İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayati ile karşılaştık ve ona Kuveyt’i kurtaracağımızı söyledim. Amerikalılardan, Avrupalılardan ve Sovyetlerden BM kararına karşı çıkmamalarını istedik. Peki İran’ın tutumu ne oldu? Velayati bana, “Sizi bütünüyle destekliyoruz” dedi. Bunun üzerine Prens Suud el-Faysal bana, “Sence takiyye mi yapıyorlar yoksa İran gerçekten ciddi mi?” diye sordu. Bende ona, “Mantık, onların Saddam'a karşı her şeyi destekleyeceğini söylüyor” dedim. İki gün sonra, BM merkezinde bir Batılı gazeteci, İran’ın Kuveyt’i kurtarmak için ABD’nin Suudi Arabistan’a asker göndermesini kabul edip etmeyeceğine dair Velayeti’ye bir soru sordu. Velayeti, İran’ın bölgeye herhangi bir askeri müdahaleyi kabul etmeyeceğini ve özellikle büyük şeytan söz konusu olduğunda bunun kesinlikle mümkün olmayacağını söyledi. Oteldeki odamdaydım ve telefon çaldı. Arayan Prens Suud el-Faysal’dı. Bana uyuyup uyumayacağımı sordu. Bende ona, haberleri izlediğimi söyledim. Sonra yanına gittim ve bana haberlerden bahsetti. Bende ona, meselenin onun düşündüğü gibi takiyyeden ibaret gibi göründüğünü ve İranlıların kabul etmesinin veya etmemesinin hiçbir değeri olmadığını söyledim. Prens Suud el-Faysal bana, “Hayır. Bu fırsatı kaçırmamamız lazım” dedi. Prens Suud el-Faysal, İran Büyükelçisi ile temasa geçerek, Ali Velayati ile görüşmek istediği söyledi. İran Büyükelçisi, Velayati’nin BM binasında olduğunu söyledi.”
Prens Bender, sözlerine şöyle devam etti:
“New York’taki BM binasında, Suudi Sekreteryası’nın hediyesi olan Kabe örtüsünden bir parça var. İranlılar Prens Suud el-Faysal'a görüşmenin bu perdenin altında yapılmasını teklif ettiler. Ben, toplantının kutsal bir toplantı olup olmayacağını sordum. Onlara Kuveyt'i özgürleştirmek için dünyayı seferber etmemize karşı olmadıklarını, fakat sonrasında yaptıkları açıklamalarda bunun aksini söylediklerini anlattık ve sebebini sorduk. Bize, “Saddam'ın geri çekileceğinden korkuyoruz. İran’ın, ABD’ye karşı onun yanında olacağını düşünürse, Kuveyt’te kalmaya devam eder. Bunu, Kuveyt'ten geri çekilmemesi ve çıkarılmaması için söyledik” dediler. Prens Suud el-Faysal cevap olarak, “Garip bir politikanız var, teşekkür ederim” dedi.”
Bender: Körfez Savaşı'nda ABD üssüne soğuk baktık
Suudi Arabistan eski İstihbarat Başkanı, Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ve Washington Büyükelçisi ünlü Suudi siyasetçi Prens Bender bin Sultan, ülke liderleriyle yapılan toplantıların kulislerinde yaşananları ve bölgedeki sorunlarla ilgili dosyalara ilişkin Independent Arabia'ya verdiği röportajda, Riyad'ın Körfez Savaşı öncesinde, savaş sırasında veya sonrasında, kendi topraklarında bir Amerikan üssünün bulunması fikrine sıcak bakmadığını belirtti.
Bender, “Suudi liderliğinde, Amerikalılardan yardım alınıp alınmayacağına ve geldikleri vakit burada kalıp kalmayacaklarına dair bir tartışma vardı" dedi.
Prens sözlerini şöyle sürdürdü: "ABD Savunma Bakanı Dick Cheney ve General Herbert Norman Schwarzkopf’ın geldiğini ve ayrıntılar hakkında Kral Fahd’ı bilgilendirdiklerini hatırlıyorum. Ben o sıra bir ameliyat sebebiyle yurtdışında bulunuyordum. Kral Fahd, Savunma Bakanı’ndan bir an izin istedi ve o sıra Veliaht Prens olan Kral Abdullah’a, Savunma Bakan Yardımcısı Prens Abdurrahman bin Abdülaziz’e ve oradaki herkese fikirlerini sordu. Herkes kabul etti. Kral Fahd, Cheney’e döndü ve “Sorun aramıyoruz ve savaşları teşvik etmiyoruz. Saddam'ı yaptıklarından uzaklaştırmak ve sorunu barışçıl bir şekilde çözmek için elimizden gelenin en iyisini yaptık. Meselenin böyle sonuçlanması hususunda ısrar eden Saddam’dı” dedi.
Cheney daha sonra bana, “Kral Fahd yanındakilerle Arapça konuşmaya başladığında, kalbim endişeyle çarpmaya başladı. Çünkü sözlü onayınızı aldık ve bunun üzerine askeri uçaklarımız hareket etmeye başladı. Kralın kararından dönmesi bizi endişelendiriyordu.”
Prens Bender, Kral Fahd'ın ABD birliklerinin Suudi topraklarında kalmayacağı yönünde güvence verilmesini istediğini anlattı. Kral'ın "bundan dolayı birtakım şartlar ve kısıtlamalar belirlediğini" belirten Prens Bender o anları şöyle anlatıyor:
“Kral Fahd benden bir kağıt getirmemi ve şunları yazmamı istedi: “ABD silahlı kuvvetleri isteğimiz üzerine Suudi Arabistan'a geldi. Yine istediğimiz takdirde ülkeden ayrılacaklar. ABD silahlı kuvvetleri ülkenin geleneklerine saygı duyacak ve aykırı herhangi bir davranışta bulunmayacak.” Bunları yazdıktan sonra Kral Fahd bana, misafirleri ağırladığımız saraya gidip Dick Cheney'e sunmamı ve onayladığı takdirde imzalamamı istedi. Cheney'e gittim ve durumu anlattım. Bana, “Amerikan silahlı kuvvetleri geldiği takdirde, bundan sonra bizim en önemli noktalardan biri askerlerin ailelerine geri dönmesidir. Dolayısıyla bu hususta herhangi bir problem yok” dedi. Cheney’e, “Doğru fakat yine de tatmin olmak istiyorum. Bu, her iki tarafın yararına olacak siyasi bir adımdır” dedim. Bana bunun bir anlaşmaya benzediğini ve bundan dolayı imzalama yetkisinin olmadığını söyledi. Ben de üzgün olduğumu, eğer imzalamazsa Kralı bu durumdan haberdar etmem gerektiğini söyledim. Cheney, uçakların havalandığını ve geç kalacaklarını belirterek “Bu kağıt o kadar önemli mi?” diye sordu. Ben de, “Evet” dedim. Bunun üzerine Savunma Bakanı dışarı çıktı ve Başkan Bush’a telefon açtı. Bush, Cheney’e kağıdı imzalamasını söyledi. Cheney’in imzasını aldıktan sonra kağıdı Kral’a teslim ettim.”
- Bender, Suriye’deki terörist örgütlerin oluşumuna katkıda bulundu mu?
2014 yılının sonlarında, Suudi Arabistan'ın Suriye ve Irak'taki DEAŞ terör örgütüne para, silah ve araba sağladığı ve Prens Bender’in Suriye topraklarında yeni terörist grupların oluşturulmasının mimarlarından biri olduğunu yönünde söylentiler başladı.
Prens Bender ile görüşmeden 48 saat önce kendisine odaklanmak istediğim noktalar ve konuşmak istediğim meseleler üzerine bir yazı gönderdim. Bunlar arasında Prens Bender’in Suriye'deki savaştaki rolü hakkında bir soru da vardı.
Prens Bender bana, gönderdiğim yazıyı okuduğunu söyledi ve anlatmaya başladı:
“Zehir hazırlayan, kadehe koyan ve onu içtikten sonra hayatta kalmak için rabbine dua eden bir adamı düşün. DEAŞ sadece bizim için değil, İslam dini ve bütün dünya için bir zehirdir. Başkan Bush 11 Eylül 2001’de Birleşmiş Milletler’e (BM) Filistin ile İsrail arasındaki iki devletli çözümü ilan eden ve her iki devleti tanıdığını bildiren bir konuşma yapacaktı.
Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice ve CIA Direktörü George Tenet ile birlikte yaklaşık 10 gün konuşma metni üzerine çalıştık. Bu, daha önce bahsettiğim çiftlik toplantısının neticesiydi.  Zor ve yoğun çalışmalar ile geçen günlerden sonra Bush’un okuyacağı metni tamamladık. Geriye sadece metnin onaylanması kaldı. 8 Eylül gecesi, George Tenet beni aradı ve Colin Powell'dan bir mesaj aldığını söyledi. Mesajda, Powell’ın bazı Güney Amerika ülkelerine ziyarette bulunması sebebiyle son toplantıyı ertelemek istediği yazıyordu. Arapların ve Müslümanların düşmanlarının düşmanlarını araştırdığımızda, el- Kaide’nin 11 Eylül’de yaptığı gibi ümmeti yok etmeyi başaran kimseyi bulamayız. Örgüt bu saldırısıyla Filistin davasına hizmet etmeye yönelik bütün çabaları mahvetti.”
Prens’e “Peki ya DEAŞ?” diye sordum. Bana “İran mantığını ya da daha doğru anlamıyla mantıksız gerekçelendirmeyi hatırlatıyorsun” dedi. Şaşırdım ve “Ben mi?” dedim. Prens Bender, “Söylemek istediğimi açıklamama izin ver” dedi ve şöyle devam etti: “Soru İran mantığı ile sorulmuş bir soru, seninle ilgili bir durum değil. İran, Arap (Basra) Körfezi'nde yabancı ülkelerin filoların bulunmasına karşı çıktığını söylüyor ve onların orada bulunmasının sebebini unutuyordu. Körfez'de bugüne kadar Bahreyn'deki La Salle isimli bir gemi dışında hiçbir yabancı güç bulunmadı. İran’ın Körfez'e mayın yerleştirmesi uluslararası nakliyeyi engellediği zaman, ülkeler kendi bayraklarını taşıyan bu gemileri korumak için filolarını göndermek zorunda kaldılar. Amerikan, Fransız, İngiliz ve Sovyet-Rus filolarının burada bulunmasının sebebi buydu. Bu, İran’ın söz konusu faaliyetlerinin bir sonucu olarak ortaya çıktı.”
Prens Bender tekrar sorduğum ilk soruya dönerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Mutedil Suriye direnişine verdiğimiz destek sır değil. Riyad, İstanbul ve Amman’da Dışişleri bakanları ve istihbarat direktörleri düzeyinde yapılan toplantılar kamuya açıktı. Lojistik destek sadece Suriye direnişi, yani Özgür Suriye Ordusu içindi. Operasyon odasında Suudi Arabistan, Türkiye, Katar ve birçok Batı ülkesi gibi devletlerden temsilciler vardı. İstihbarat şefi olarak göreve başladığım sırada, Ürdün’de de bir operasyon odası açılması önerisinde bulundum. Bütün bunlar kamuya açık ve sır değil.
Bu, Katar Dışişleri Bakanı ve Başbakan Hamad bin Casim’in, “Suudiler, bizim Suriye'de öncü bir rol oynadığımızı gördükleri zaman müdahale etmeye başladılar” açıklamasıyla irtibatlıdır. Hamad bin Casim, kendileri ve Türklerle olan çalışmayı neden bıraktığımızı biliyor.”
Çin füzelerinin Suudi Arabistan'a nakli
Füzelerin uçaklarla nakledilmesi mümkün değildi. Ancak Suudi Arabistan'ın batısında bulunan Rebiğ kenti yakınlarındaki limandan alınabilirlerdi.
Prens Bender şöyle devam etti:
“Bu liman özellikle Irak-İran savaşı için inşa edilmişti ve Irak için bu limana ulaştıran bir kara hattı açılmıştı. Irak'ın ihtiyacı olan her şey doğrudan bu limandan geliyordu. Irak daha sonra Akabe yoluyla silahları temin edince bu limana ihtiyaç kalmadı. Liman her ne kadar füzelerin nakledilmesi için uygun olsa da bu işin gizlice yapılması gibi bir sorun vardı. Askeri yetkililer ile birlikte kamyonların üzerine soğuk içecek reklamları yapıştırmaya karar kıldık. Böylece mal taşıyan kamyonlar gibi görüneceklerdi. Gemi limana ulaştığında füzeler yüklendi ve akşam vakti yola çıktık. Kral Fahd'ın tavsiyesi beni kurtardı. Çin füzeleri ile ilgili olarak ABD’li yetkililer ile herhangi bir sorun yaşamadık. Pekin’e ilk gittiğim zaman, ABD istihbarat temsilcisi Washington’a, Suudi Arabistan Washington Büyükelçisi’nin Çin’e ulaştığını haber vermiş ve Ulusal Güvenlik Konseyi'ni bilgilendirmişlerdi. Schultz onlara endişe etmelerine gerek olmadığını, durumdan haberdar olduklarını söyledi.”
“Suudi askeri yetkilileri, uyduların Suudi Arabistan üzerindeki zamansal döngüsünü öğrenmek istiyorlardı. Böylece füzeleri uygun zamanda sığınaklara taşıyabileceklerdi. O sıra ABD istihbarat başkanına gittim ve büyük bir problemimiz olduğunu söyledim.  İranlıların silah ve füzeleri Suudi Arabistan'ın doğu bölgesine doğru hareket ettirmeye başladığına dair istihbarat almıştık. İstihbarat başkanı bana bunun çözülebilecek kolay bir problem olduğunu ve durumu uydularla izleyeceklerini söyledi. Bize ne zaman haber vereceklerini sordum. 12 saat içinde bizi bilgilendireceklerini söyledi. Edindiğimiz bilgiler doğrultusunda çalışmalara başladık. Kamyonlardan biri arızalandı ve ilk uydu geçti. Ardından ikinci uydu tarafından çekilen fotoğrafta bir kamyonun içinde füze şeklide garip bir cisim görünüyordu. ABD istihbarat operasyonu odasındaki memur, kendisine ulaşan fotoğrafları karşılaştırdı. Fotoğraftaki cismin Doğu Rüzgârı C3’e benzediği ortaya çıktı. Yetkililer durumu teyit etti. Bu kez kamyona odaklanmayı tercih ettiler ve sığınağa girene kadar takip ettiler. Neyse ki arızalı kamyon son füzeyi taşıyordu.”
“ABD tarafı, silahların, İran’ın onları elde etmesinin önüne geçmek için Suudi Arabistan tarafından satın alındığını düşünüyordu. ABD'nin Suriye ve Suudi Arabistan büyükelçisi olarak görev yapan Richard Murphy beni aradı ve “5 dakika görüşebilir miyiz?” diye sordu. Akşam vakit görüşebileceğimizi söyledim. Bana eşiyle birlikte akşam yemeğine davetli olduklarını ve zamanının dar olduğunu söyledi. Sonra eşiyle beraber geldiler. Benimle ofisimde yalnız görüşmek istediğini söyledi. Elinde bir zarf tutuyordu. Bana zarfı uzattı ve “Seninle uzun zamandan beri arkadaşız. Bunu bana açıklar mısın? Bunu neden şans eseri öğrendik?” diye sordu. Zarfı aldım. İçinde füzelerin fotoğrafları bulunuyordu. Ona, “Doğrudur, uzun zamandır arkadaşız ve büyükelçi olduğum zamandan bu yana birbirimizi tanıyoruz. Fakat bu askeriyeyi ilgilendiren bir mesele. Bunu bana sormana şaşırdım. Böyle bir konuşma için Pentagon’dan birinin gelmesini bekliyordum. Söylediklerine dair bir yorumum yok. Bu fotoğrafları alıp hükümetime göndereceğim. Onlar sana cevap verirler” dedim.”
Washington, Bender bin Sultan'ın istediğini elde ettiğini ve aynı zamanda kendilerinden bir şeyler gizlediğini anladı. Yetkili Prens Bender’e, “Schultz'dan bir mektup var. Kendisine ve ABD’ye yalan söylediğini ve bunun tehlikeli bir davranış olduğunu söylüyor. ABD Dışişleri Bakanı olarak, ondan izin alana kadar herhangi bir devlet kurumuna gitmeni yasaklıyor” demiş. Bunun üzerine Prens Bender, kendisine selamlarını iletmesini ve Iraklılar için Çin’den silah alacaklarına dair kendisini bilgilendirdiklerini söylemesini istemiş.
Prens Bender bundan sonrasını şöyle anlatıyor:
“ABD, Suudi Arabistan’a Pershing füzeleri satmayı kabul etmemişti. Schultz toplantı tutanaklarına bakarsa bunu görebilir. Orada sığınaklar inşa etmek için Çin’den yardım alacağımızı da söylüyorum. Ona yalan söylemedim. Yetkili bana, “Sen gerçekten bir tilkisin, fakat bakan sana kızgın” dedi. Bakana teşekkür ettim ve yarın Aspen'deki çiftliğime gideceğimi ve iki ya da üç hafta orada kalacağımı söyledim. Aranmadığım ve hakkımdaki kararın kaldırıldığına dair haber almadığım takdirde İngiltere’ye ya da Güney Fransa’ya gideceğimi belirttim.”
ABD Dışişleri Bakanlığı, Prens Bender'in resmi etkinliklere katılmasını ve devlet dairelerine girmesini engelledi.  Ancak bu, Bakan Schultze tarafından başkanın veya başkan yardımcısının izni olmaksızın öfkeyle alınmış bir karardı.
Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Aspen'e ve daha sonra Suudi Arabistan’a gittim. 3 aydan fazla bir süre orada kaldım. Bir süre sonra, o sıra başkan yardımcısı olan Baba Bush beni aradı. Eşinin kendisine beni sorduğunu ve neden bir süredir ziyaretlerine gitmediğimi merak ettiğini söyledi. Kendileri eşim Hafya ile görüşmüş ve eşim ona ülke dışında olduğumu söylemiş. Başkan Reagan durumdan haberdar olmuş ve kendisinden izinsiz böyle bir şey yaptığı için Schultz'u azarlamış. Reagan’ın Suudi Arabistan ile arası iyiydi. Çin füzeleri ile ilgili görüşmelerin öncesinde, daha önce anlattığım gibi İran Kontra operasyonu başlamış ve Reagan, Kral Fahd’tan Kongre oylarını alana kadar yardım istemişti.”
RÖPORTAJIN 1.KISMI
RÖPORTAJIN 2. KISMI

RÖPORTAJIN 3. KISMI​



Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
TT

Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan ile ilişkilerin stratejik bir ilişki olduğunu belirterek, önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atılacağını açıkladı. Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğunu vurgulayan Erdoğan, “Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta Mekke’de Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’le birlikte imzaladığı Mekke Savunma Anlaşması ardından Şarku’l Avsat’a konuştu.

Cumhurbaşkanı, Mekke Savunma Anlaşması’nı ABD ile İran arasındaki gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak görmenin yanlış olduğunu belirterek, anlaşmanın salt askeri boyutuyla değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi. Erdoğan, “Bu anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, taraflar arasındaki dayanışma ruhunu pekiştirerek güvenlik bilincini güçlendirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır” dedi.

Anlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapıldığını belirten Erdoğan, anlaşmanın hiçbir ülkeyi hedef almadığını, aksine katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açık olduğunu vurguladı.

Erdoğan ayrıca İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının derhal sona ermesi gerektiğini söyledi. Suriye’nin yeni bir aşamaya girdiğini belirten Erdoğan, en önemli beklentimizin bu aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye’nin yeniden imarı için zemin hazırlaması olduğunu ifade etti. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek örgüt ya da yapıların varlığına izin vermeyeceğini söyledi.

Mekke Üçlü Anlaşması

*Sayın Cumhurbaşkanı, “Mekke Üçlü Anlaşması” fikri nasıl ortaya çıktı ve buna giden başlıca gelişmeler nelerdi?

Mekke Savunma Anlaşması fikri, bölgemizde yaşanan gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni koşullar ve üç ülkenin ortak sorumluluklarının bilinci sonucunda doğdu. Bölgesel meselelerin bölge ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiğine her zaman inandık ve bu yöndeki çözüm arayışlarını daima destekledik. Yaklaşımımızın temelini her zaman bu anlayış oluşturdu.

Bölgesel meselelerin, o bölgede rol oynayan aktörler tarafından çözüme kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz. Bu adımla birlikte bunun gerçekleşmesi yönünde ilk adımı attığımızı düşünüyoruz.

Son dönemde yaşanan gelişmeler, kardeş ve dost ülkeler arasındaki eşgüdüm ve dayanışma çabalarının taşıdığı hayati önemi açıkça ortaya koydu. Türkiye olarak geçmişte olduğu gibi bugün de anlaşmazlıkları derinleştirmek yerine diyaloğu ve istişare kanallarını güçlendirmeye çağırıyoruz. Çünkü kalıcı barışın yalnızca çatışmaların sona erdirilmesiyle sağlanamayacağını; karşılıklı güven köprülerinin kurulması, güçlü siyasi irade ve ortak bir gelecek vizyonu oluşturulması gerektiğini biliyoruz.

gthyu
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cuma günü Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalarken (SPA)

Dolayısıyla Mekke Savunma Anlaşması bu anlayışın bir ürünüdür. Bu anlaşma üç ülke arasındaki bir mutabakat olmanın ötesinde, bölgede istikrarı sağlamak ve kardeş ve dost halkların güvenlik ve huzur içinde yaşamasını mümkün kılmak konusunda üstlendiğimiz tarihi sorumluluğun bir göstergesidir.

Burada son derece önemli bir hususu vurgulamak istiyorum: Bu anlaşma, barış ve istikrar isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.

Türkiye olarak bugün olduğu gibi geçmişte de barışı, istikrarı ve kardeşlerimizle dayanışmayı güçlendirmeyi destekledik ve desteklemeye devam edeceğiz. «Mekke Savunma Anlaşması»nı bu güçlü iradenin somut bir yansıması olarak görüyoruz. Başka ülkelerin bu anlaşmaya katılmasına yönelik hiçbir itirazımız yok.

İnşallah Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan olarak bölgemizde yeni bir işbirliği ve ortak çalışma döneminin kapısını açmış olacağız. Türkiye, bu kapıyı her zaman sonuna kadar açık tutma ve bölgede barış ve istikrarı güçlendirme çabalarına mümkün olan en güçlü katkıyı sunma iradesine sahiptir.

Anlaşmanın ABD-İran gerilimiyle bağlantısı

*Anlaşmanın ABD ile İran arasında tırmanan gerilimle bir bağlantısı var mı, yoksa üçlü koordinasyon fikri daha önce de gündemde miydi?

ABD ile İran arasındaki gerilimin yükselmesinin bölgede yaşanan gelişmeler açısından tehlikeli olduğu şüphesizdir. Ancak Mekke Savunma Anlaşması’nı yalnızca bu gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak değerlendirmek yanlıştır. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin izlediği politikaların ve niyetlerinin yanlış anlaşılmasına yol açar.

Bu anlaşma, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapılmıştır ve hiçbir ülkeyi hedef almamaktadır. Amaç, bölgede güvenliği, refahı ve istikrarı güçlendirmektir. Anlaşma, katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.

Bizim vizyonumuz yalnızca üç ülkeyle sınırlı değil. Anlaşmanın büyümesini, hatta bir gün uygun koşulların oluşması halinde bölgedeki tüm ülkelerin aynı çatı altında bir araya gelmesini arzu ediyoruz. Bu, bölgenin tamamında kalıcı istikrarın sağlanması yönünde atılabilecek en ideal adım olacaktır.

Bugün attığımız bu adım bir anda ortaya çıkmış değildir. Anlaşma uzun zamandır, anlaşmayı imzaladığımız ortaklarımızla ve bölgedeki diğer ülkelerle gerçekleştirdiğimiz görüşmeler ve toplantılar sırasında gündemdeydi.

Yıllardır bölgemizde barış ve güvenliğin güçlendirilmesinin, ilgili ülkeler arasında düzenli istişareleri gerektirdiğini vurguluyoruz. Çabalarımız da buna hizmet etmeye yönelikti. Çünkü bölgesel sorunların çözümü dışarıdan dayatılan reçetelerden uzak şekilde gerçekleştirilmelidir. Dışarıdan ithal edilen çözümlerin felaket getirdiğini çok iyi biliyoruz.

Bu nedenle Türkiye olarak sürekli şekilde bölge ülkelerinin kendi iradesine ve ortak aklına dayanan politikalar doğrultusunda hareket ettik.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması’ndan doğan üçlü mekanizmayı belirli bir uluslararası duruma karşı verilmiş anlık bir tepki olarak görmüyoruz. Aksine bunu, bölgedeki gelişmeler karşısında stratejik bir iradeden hareketle attığımız güçlü bir adım olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye olarak her zaman tırmanmadan ziyade diplomatik çözümlerden, çatışmadan ziyade diyalogdan, bölünmeden ziyade bölgesel işbirliği ve ortak çalışma bağlarının güçlendirilmesinden yanayız.

Türkiye tüm taraflarla konuşabilen ve zor meselelerde sorumluluk üstlenebilen bir ülkedir. Bölgenin tamamında barış ve kalıcı istikrarın sağlanması için üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğiz.

Kolektif caydırıcılık

*Anlaşma savunma niteliği taşısa da metinde, taraflardan herhangi birine yönelik saldırının üç tarafa yönelik saldırı sayılacağı belirtiliyor. Bu doğru mu?

Evet. Adından da anlaşılacağı üzere Mekke Savunma Anlaşması kolektif savunma temelinde şekilleniyor. Ayrıca anlaşmanın kardeş ülkeler arasında Mekke’de imzalanması ona özel bir sembolik anlam kazandırıyor. Bu bizim için büyük bir memnuniyet kaynağıdır.

Mekke Savunma Anlaşması her şeyden önce kolektif caydırıcılık temelinde yükseliyor. Anlaşma, güvenlik ve savunma alanlarındaki işbirliğini güçlendirmeyi, savunma sanayisinde ortak projelerin geliştirilmesinin önünü açmayı ve terörle mücadele çabalarını desteklemeyi amaçlıyor.

Bu anlaşma herhangi bir tarafı hedef almıyor. Amacı halklarımız için barış, istikrar ve refahı sağlamaktır. Metindeki maddeler son derece açık ve herhangi bir belirsizlik içermiyor.

gthyuj
Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Erdoğan ve Şahbaz Şerif, ülkelerinin savunma ve dışişleri bakanları ile istihbarat teşkilatı başkanlarıyla birlikte Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından toplu fotoğraf çektirdi (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Anlaşmanın temel yaklaşımı, taraflardan birinin güvenliğine yönelik herhangi bir tehdidin diğer imzacı taraflar açısından da güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmesidir.

Ancak konuyu yalnızca askeri boyutuyla değerlendirmemek gerekir. Anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, tarafların güvenlik bilincini aralarındaki dayanışma ruhunu güçlendirerek pekiştirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır.

Türkiye savunma ve güvenlik alanında büyük başarılar elde etmiş ve bu alanda herkesin takdirini kazanmıştır. Kardeş ve dost ülkelerle yapılan bu tür anlaşmalar sayesinde bu başarılarımızı barışı destekleyen bölgesel bir boyuta taşıyoruz.

Aynı zamanda anlaşmaya taraf ülkeler birbirleri açısından tehdit unsuru olmayacaklarını, aksine aralarındaki dayanışmayı güçlendirecek her türlü çabayı göstereceklerini taahhüt ediyor.

Mekke Savunma Anlaşması’nı imzalayan tarafların vermek istediği mesaj açık ve nettir: Güvenliğimiz hepimizin güvenliğini sağlayacak adımlarla mümkündür. Bu kapsayıcı yaklaşımı hayata geçirdiğimiz takdirde hepimiz için barış, istikrar ve refahı sağlamış olacağımıza inanıyoruz.

Bölgesel güvenlik sorumluluğu

*Ortadoğu’daki bölgesel güçlerin, geçmişte büyük güçlerin sorumluluğunda görülen güvenlik ve istikrarın sorumluluğunu artık üstlenmeye karar verdiği söylenebilir mi?

Bugün bölge ülkeleri kendi güvenliklerinin, istikrarlarının ve geleceklerinin sorumluluğunu her zamankinden daha fazla kendileri üstlenmek zorunda. Bu, her zaman savunduğumuz bir ilkedir: Bölgenin meselelerini hiç kimse bölge ülkeleri ve halkları kadar iyi bilemez.

Bölgesel gelişmelerin uluslararası yansımaları olabilir. Ancak bölgesel egemenliğin, ortak dayanışmanın ve kolektif iradenin güçlendirilmesi küresel istikrarın da güçlenmesine katkı sağlayacaktır.

Türkiye olarak bölge ülkeleri arasında güvenlik ve istikrarı sağlamak amacıyla daha sağlam mekanizmaların ortaklaşa oluşturulmasının büyük önem taşıdığına inanıyoruz.

Bölge ülkelerinin çoğuyla iyi ilişkilerimiz bulunuyor ve bu ilişkilerin kalıcı, kurumsal işbirliklerine dönüştürülmesinin son derece faydalı olduğunun farkındayız.

Bu nedenle bölge ülkelerinin güvenliklerini ve ekonomik istikrarlarını kendi aralarındaki kurumsal ilişkiler üzerinden güvence altına almaları gerektiğine inanıyoruz.

Mevcut tablo, bölgenin geleceğinin bölge ülkelerinin iradesinden bağımsız şekilde şekillendirilemeyeceğini gösteriyor.

Amacımız dışlayıcı bloklar oluşturmak değil; egemenliğe ve toprak bütünlüğüne, karşılıklı güvene ve ortak çıkarlara dayalı bir bölgesel işbirliği sistemi kurmak olmalıdır.

Türkiye bu yaklaşım doğrultusunda çalışmayı sürdürecek, gerektiğinde sorumluluklarını üstlenecek ve bölgede barış, güvenlik ve istikrarı güçlendirmek için diplomatik çabalarını sürdürecektir.

Enerji arz güvenliği

*Mekke Anlaşması küresel ekonomi açısından büyük önem taşıyan Körfez bölgesindeki güvenliğin güçlendirilmesine katkı sağlayacak mı?

Elbette. Ben de bunu böyle görüyorum. Başından beri vurguladığım gibi bölgemizin refahına, güvenliğine ve istikrarına hizmet edecek bir anlaşma imzaladık.

Körfez bölgesinin güvenliği yalnızca bölge ülkeleri açısından değil, küresel ekonomi ve uluslararası ticaret açısından da büyük önem taşıyor.

Enerji arz güvenliğinden deniz yollarının güvenliğine, ticaretin sürekliliğinden küresel ekonomik istikrara kadar çok sayıda konu doğrudan bu bölgenin güvenliği ve barışıyla bağlantılı.

Bu yalnızca teorik bir değerlendirme değil. Son aylarda yaşanan gelişmeler bunu açıkça ortaya koydu.

Bu nedenle Körfez bölgesinde güvenlik ve istikrarı güçlendirmeye yönelik her adımın yalnızca bölgesel açıdan değil, küresel barış ve refah açısından da büyük değer taşıdığına inanıyoruz.

Mekke Savunma Anlaşması’nın bölgede ortak güvenlik ve dayanışma anlayışının yerleşmesine önemli katkı sağlayacağını ve bölgede hâkim olan yaklaşımda değişim yaratacağını düşünüyoruz.

Güvenlik ile ekonomik kalkınma birbirinden ayrı değerlendirilemez. Siyasi istikrar ile ekonomik kalkınmanın el ele ilerlediğini defalarca vurguladım.

Avrupa, büyük savaşların ardından önce ortak hareket ederek istikrar ve güvenliği sağladı, ardından ekonomik bütünleşme ve refaha yöneldi. Biz de bütün bu acıları ve sıkıntıları yaşamadan birlikte bu aşamaya ulaşabiliriz.

Barış ve istikrar olmadan ticaretin, yatırımların ve refahın sürdürülebilir olması mümkün değildir.

Körfez bölgesinin istikrarı aynı zamanda Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki ekonomik bağlantıların güvenliği açısından stratejik bir meseledir.

Körfez'de barış ve istikrarı, kendi güvenliğimiz ve bölgesel barış vizyonumuzdan ayrı görmüyoruz. Bu nedenle üzerimize düşen tüm sorumlulukları yerine getirmeye ve yapıcı diplomatik çabalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz.

Hürmüz Boğazı

*Hürmüz Boğazı’ndaki durumun mevcut çatışma öncesindeki seyrine dönmesini bekliyor musunuz?

Hürmüz Boğazı yalnızca bölgesel değil, küresel öneme sahip bir bölgedir. Küresel enerji arzı ve uluslararası ticaret açısından son derece önemli bir stratejik geçiş noktasıdır.

Dolayısıyla burada yaşanabilecek herhangi bir gerilimin sonuçları yalnızca bölge ülkeleriyle sınırlı kalmaz. Dünya bunun etkilerini petrol fiyatları üzerinden açık şekilde gördü ve hissetti.

Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğu kanıtlandı.

Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir.

Bunun gerçekleşmesi ise tüm tarafların itidalli davranmasına ve diplomasi kanallarını açık tutmasına bağlıdır.

gthyju
İran'ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemiler (AFP)

Gerilimin tırmandırılmasını hiçbir zaman desteklemedik. Aksine sorunların müzakere yoluyla çözülmesini, tüm taraflarla diyalog kurulmasını savunduk. Tarafları aynı masa etrafında buluşturmaya çalıştık.

Çünkü Hürmüz Boğazı, Ukrayna veya Filistin konusunda kalıcı bir çözüme çatışma yoluyla değil, diplomasi yoluyla ulaşılabileceğini biliyoruz.

Böylesine önemli ve hassas bir su yolunun güvenliği konusunda bölge ülkelerine büyük sorumluluk düşüyor.

Bölgesel sahiplenmenin ve ortak güvenlik anlayışının güçlendirilmesinin Hürmüz Boğazı'nın istikrarına büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Hedef, Hürmüz Boğazı'nın güvenli ve istikrarlı normal düzenine dönmesi ve bu durumun sürdürülebilir ve kalıcı hale gelmesi olmalıdır.

Stratejik ilişki

*Suudi Arabistan ile mevcut ilişkilerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi ortak tarihimiz, kardeşlik bağlarımız ve karşılıklı çıkarlarımız tarafından şekillendirilmiş stratejik bir ilişki olarak görüyoruz.

Türkiye ve Suudi Arabistan yalnızca dost ve kardeş iki ülke değil, aynı zamanda bölgede barış, istikrar ve refah konusunda önemli sorumluluklar üstlenen iki ülkedir. Son dönemde ilişkilerimizin kazandığı ivmeden memnuniyet duyuyoruz.

Siyasi diyaloğumuzu güçlendirirken ekonomi, ticaret, yatırım, savunma sanayisi, enerji ve turizm başta olmak üzere çok sayıda alandaki işbirliğimizi de geliştiriyoruz.

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi güncel gelişmelerin ve konjonktürel koşulların ötesinde, uzun vadeli ortak çıkarlar ve karşılıklı saygı temelinde ele alıyoruz.

Bölgemizin son derece ciddi sınamalardan geçtiği bir dönemde Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki sürekli istişare ve işbirliği her zamankinden daha büyük önem taşıyor.

Mekke Anlaşması’nın başta savunma işbirliği olmak üzere birçok alanda ilişkilerimizi güçlendireceğini düşünüyoruz.

Bölgemizin barışı ve istikrarına ilişkin ortak sorumluluklarımızın farkındayız ve buna göre hareket ediyoruz.

Türkiye olarak Suudi Arabistan'ın ve bölgedeki diğer ülkelerin istikrarına ve güvenliğine büyük önem veriyoruz.

Bölgemizde yaşanan herhangi bir kriz, ne kadar sınırlı olursa olsun, özellikle göç ve terör açısından bölgedeki tüm ülkeleri etkiliyor.

Önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atacağımıza inanıyorum.

Lübnan'ın istikrarı

*Türkiye Lübnan'daki gelişmeleri de yakından takip ediyor. Lübnan'da yaşanan son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Lübnan bizim için yalnızca coğrafi açıdan yakın bir ülke değil, aynı zamanda tarihi bağlarımız bulunan dost ve kardeş bir ülkedir.

Lübnan'ın güvenliği, barışı ve istikrarı tüm bölgemizin istikrarı açısından büyük önem taşıyor. Bölgedeki diğer ülkelerde olduğu gibi Lübnan'ın egemenliği, siyasi birliği ve toprak bütünlüğü korunmalıdır.

Lübnan'daki iç meselelerin dış müdahaleler veya askeri yöntemlerle daha da karmaşık hale getirilmesine ve ülkenin dış güçler arasındaki rekabetin sahasına dönüştürülmesine karşıyız.

Lübnan halkının kendi geleceğine ilişkin kararları özgür iradesiyle alma hakkına sahip olduğuna inanıyoruz.

thyjuı
İsrail tankları, Güney Lübnan’daki Batı Zutar’dan görülen Doğu Zutar’da, 5 Ağustos 2026 (EPA)

İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarının, İsrail'in bölgedeki temel sorun teşkil eden saldırgan ve yayılmacı politikaları çerçevesinde derhal sona ermesi gerekiyor.

Bu kapsamda Lübnan'da ateşkese ulaşmak amacıyla yürütülen görüşmeleri olumlu bir adım olarak görüyoruz.

Lübnan'ın güvenliği ve istikrarı bölgesel barıştan ayrı değerlendirilemez.

Ortadoğu'nun tarihi sürekli çatışmalar, yıkım ve acılar üzerinden yazılmamalı. Bu bölge de barış, huzur ve refahı hak ediyor.

Türkiye'nin tüm diplomatik çabaları bu yaklaşım temelinde yürütülüyor.

Bölgemiz uzun yıllardır savaş ve gözyaşıyla anılıyor. Bu gerçekliği değiştirmek için elimizden geleni yapmalıyız.

Elbette Lübnan'ın istikrarını yeniden kazanmasını, kurumlarının güçlenmesini ve halkının geleceğine güven ve huzur içinde bakabilmesini istiyoruz.

Bu çerçevede her türlü teknik desteği ve işbirliğini sağlamaya hazırız.

Bu konudaki irademizi ve taahhüdümüzü, kısa süre önce ülkemizde ağırladığımız Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevvaf Selam'a da ilettik.

Suriye... Yeni bir aşama

*Suriye'deki değişim sürecini bugüne kadar nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye'de yaşanan değişim sürecini, Suriye halkının kendi geleceğini belirleme iradesi açısından tarihi bir dönüm noktası olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye, ilk günden itibaren Suriye'nin toprak bütünlüğünü, siyasi birliğini ve egemenliğini savundu.

Suriye'nin yaşadığı savaş, terör ve istikrarsızlık bölgenin tamamına ağır bedeller ödetti.

Şimdi yeni bir aşamanın önündeyiz.

En önemli beklentimiz, bu yeni aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye'nin yeniden imarı için zemin hazırlamasıdır.

Suriye'nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye'nin güvenliğini tehdit edecek herhangi bir örgüt ya da yapının varlığına izin vermeyeceğiz.

Suriye'nin toprak bütünlüğü bizim için ne kadar önemliyse Türkiye'nin ulusal güvenliği de aynı ölçüde önemlidir.

Bu aşamanın başından itibaren temel beklentimiz, Suriyeli kardeşlerimizin kendi ülkelerinde güven ve barış içinde yaşayabilmeleriydi.

Suriye, Aralık 2024'ten bu yana ülkedeki güvenlik koşullarının iyileştirilmesi, ekonomik kalkınmanın zemininin hazırlanması ve toplumsal uzlaşının tesis edilmesi yolunda önemli mesafe katetti.

Elbette bölgesel sahiplenmenin ve Suriye hükümetine verilen bölgesel desteğin bu sonuçların elde edilmesinde önemli rolü oldu.

Bölge ülkeleri ve uluslararası toplumla iyi ilişkiler geliştirmeyi başaran Suriye hükümeti, sürdürülebilir istikrar ve güvenlik gündemine odaklanarak yeni çatışmalara dahil olmaktan kaçınma konusunda bir kapasite ortaya koydu.

Bugün Suriye'deki durumun normalleşmesi, aslında tüm bölge açısından stratejik önem taşıyan bir mesele haline geldi.

Suriye'nin adının bir istikrarsızlık kaynağıyla anılması yerine artık bağlantı ve kalkınma projeleriyle anılmaya başlandığını görüyoruz.

Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Suriye'nin istikrarı, yeniden ayağa kalkması ve bölgesel barışın güçlendirilmesi için üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye ve gerekli çabayı göstermeye devam edecek.

Türkiye bu doğrultuda bölgesel ve uluslararası ortaklarıyla işbirliği yapma konusunda kararlıdır.

Suriye'de yeni bir sayfanın açıldığı bu dönemde, bu sayfanın yeni acılarla değil; barış, kardeşlik, egemenlik ve ortak gelecek vizyonuyla yazılması gerekiyor.


Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
TT

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Hiçbir şey, bir gazeteciyi ziyaret ettiği bir ülkede yaşanan beklenmedik bir gelişmenin heyecanı kadar sevindiremez. Hele söz konusu ülke Irak ise... Uzun süren bir siyasi mücadelenin ardından, eski başbakanlar Nuri el-Maliki ile Muhammed Şiya es-Sudani arasındaki çekişmeden sıyrılarak başbakanlık görevine getirilen Ali ez-Zeydi ile tanışmak için randevu talep etmiştim. Görüşme 28 Haziran için planlanmıştı; dolayısıyla bir gün önceden Bağdat’a ulaşmam doğaldı. Bazen bir tesadüf, bin planlı buluşmadan daha hayırlı olabiliyor.

Ali ez-Zeydi göreve geldiğinde, kendi kendime “Umarım hayatının en büyük hatasını yapmamıştır” diye düşündüm. Mali işler ve iş dünyasında başarılı olduğu, önemli bir servete sahip bulunduğu söyleniyordu. Böylesine başarılı kurumları geride bırakıp, başarı ihtimalinin oldukça düşük, hatta neredeyse yok denecek kadar az olduğu Irak siyasetinin sert atmosferine neden girsin? Daha ilk günden elinde iki büyük ‘bomba’ taşıdığını düşünüyordum: Iraklıların servetini yiyip bitiren yolsuzluk ve ülkeye hem ekonomik hem de uluslararası itibarı ile bölgesel ilişkileri açısından ağır bedeller ödeten silahlı yapıların varlığı.

Yeşil Bölge’de sabah erkenden uyandığımda telefonuma, gece saatlerinde zırhlı birliklerin bölgeyi kapattığını ve giriş çıkışların durdurulduğunu bildiren mesajlar geldi.

İlk anda bunun basit bir yanlış anlaşılmadan ibaret olabileceğini düşündüm. Ancak kısa süre içinde olayın çok daha büyük ve tehlikeli olduğu ortaya çıktı. Yargı kararlarına dayanılarak güvenlik güçleri, bugüne kadar kimsenin evlerine baskın yapmaya cesaret edemeyeceği düşünülen çok sayıda kişinin evine operasyon düzenledi. Saatler içinde etkili isimler, nüfuz sahibi kişiler, milletvekilleri ve valiler birer birer gözaltına alınarak, kamu kaynaklarının nasıl yağmalandığına ilişkin soruşturma kapsamında ifadeye götürüldü. Operasyon yalnızca Bağdat’la sınırlı kalmadı; diğer vilayetlere de yayıldı ve halen devam ediyor.

Ez-Zeydi, görevine maaşı ile tüm ödeneklerinden feragat ederek başladı ve “Bir kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğim” mesajını verdi. Bağdat kulislerinde, kendisini yolsuzluk ağına çekmek için 200 milyon dolar teklif ettiği öne sürülen kişinin bugün soruşturma altında olduğu konuşuluyor.

Yolsuzluk yapan hiç kimsenin korunmayacağını vurgulayan Başbakan, “Yolsuzlukla mücadele kararından da silahların yalnızca devletin elinde toplanması kararından da geri dönüş olmayacak. Bunların tamamı hukukun gücüyle uygulanacak” diyor. Her türlü dayatma ve vesayeti reddeden ez-Zeydi, Irak’ın kaynağı ne olursa olsun hiçbir baskıya boyun eğmeyeceğini belirtiyor. Kendisine, “Parası olan iktidarı ister, iktidarı olan da parayı ister” diye takıldığımda ise mali durumunun son derece iyi olduğunu, gelecek parlamento seçimlerinde aday olmayacağını ve başbakanlık için ikinci bir dönem talep etmeyeceğini söyledi.

frgthyj7
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Odaya girdiğimde gözlerinden, uzun süredir uykusuz olduğu anlaşılıyordu. Nitekim bunu doğrulayarak, Bağdatlıların ‘büyük balıkların yakalandığı gece’ diye nitelendirdiği operasyona bizzat nezaret ettiği için 24 saattir uyumadığını söyledi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Bağdat ziyareti, Arap basınına ilk kez konuşan Başbakan’a ayrılan görüşme süresinin kısalmasına neden oldu. Bu nedenle bazı soruları yöneltme fırsatı bulamadım. Röportajın tam metni şöyle:

- Yolsuzlukla mücadele geri dönülmez bir karar mı?

Evet. Bu, geri dönüşü olmayan bir karar; bir tercih değil, zorunluluk. Bugün yolsuzluk, Irak devletinin varlığını tehdit eder hâle gelmiştir. Devlet mekanizmasına hizmet etmek için değil, yağmalamak amacıyla sızmış unsurlar var. Bu anlayışın artık Irak’ta yeri olmayacak. 1980-2003 yılları arasında Irak’ın kaynakları savaşların sürdürülmesi için harcandı. Ardından ambargo dönemi geldi. Dolayısıyla Irak halkı 23 yıl boyunca ülkesinin zenginliklerinden faydalanamadı. 2003’ten bugüne, yani 2026’ya kadar geçen süre de yine 23 yıl. Son dönemde Irak’ın neler yaşadığı herkesin malumu. Bu süreçte, özü yağma ve hırsızlık üzerine kurulu çarpık bir anlayış gelişti. Biz şimdi bu düzeni sona erdirmeye, Irak için yeni bir sayfa açmaya ve o dönemi geride bırakmaya çalışıyoruz.

- Yani yolsuzluk dönemini kapatma kararı aldınız?

Evet. Irak’ta artık yolsuzluğa yer olmayacak. Devlet dışında silah taşıyan hiçbir yapıya da izin verilmeyecek. Bu yılın sonunda, silahlı gücün yalnızca devlet ve güvenlik kurumlarının elinde olacağını tescilleyecek Ulusal Egemenlik Konferansı’nı ilan edeceğiz. Devlet çatısı dışında hiçbir silahlı oluşum kalmayacak ve Irak halkı ülkesinin zenginliklerinden hak ettiği şekilde yararlanacak.

Önümüzde iki yol var. Ya belirli kişilerin çıkarlarını gözetip hem Allah’ın hem de halkın rızasını kaybedeceğiz ya da onları sistemden uzaklaştıracağız. Bugün Maliye Bakanı’na, yolsuzluğa bulaşanlardan Irak’ın parasını geri almak üzere özel bir hesap açması talimatını vereceğiz. Bu kişiler, kamu kaynaklarını iade etmek zorunda. İade etmeyenler hakkında ise farklı bir yol izleyeceğiz. Yolsuzluk gelirlerini geri ödeyenlerle hukuki uzlaşma yoluna gideceğiz; Irak halkının haklarını da yasa çerçevesinde koruyacağız. Tüm işlemler gizlilik içinde yürütülecek. Bu göreve yalnızca Allah rızası için niyet ettim. Irak’a karşı omuzlarımızda bir borç taşıyoruz.

- Sözünü ettiğiniz borç nedir?

Irak bize sahip olduğumuz tüm imkânları sundu. Irak olmasaydı bugün bulunduğumuz konumda olabilir miydik? Artık bu borcu ödeme zamanı geldi. Bu nedenle maaş almayacağımı, kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğimi ve kamu malına el sürmeyeceğimi açıkladım. Eğer bunun aksini yaparsam hak ettiğim karşılığı görmeyi dilerim. Bu sözü kendime, ileride değişme ihtimalini ortadan kaldırmak için verdim. Bizim en büyük hedefimiz Allah’ın rızasını kazanmak ve Irak halkının mutluluğunu sağlamaktır.

- Bedeli ne olursa olsun yolsuzlukla mücadeleyi sürdürecek misiniz?

Ben ölümü Allah’a kavuşmak olarak görüyorum. Irak için verebileceğimiz en küçük bedel de budur. Ayrıca ikinci dönem için aday olmayacağımızı ve siyasi parti kurmayacağımızı da ilan ettik. Ancak en büyük arzum, tüm dünyanın Irak’ı gerçek liderler yetiştiren bir ülke olarak görmesidir. Iraklıların bu köklü ülkeyi yönetebilecek kapasiteye sahip olduğunu göstermek istiyoruz. Ülke dışından, ne doğudan ne de batıdan gelecek hiçbir dayatmaya izin vermeyeceğim. Irak’ın kararı, Irak halkının ve parlamentonun kararıdır; hükümetin görevi de bu kararı uygulamaktır.

- O halde sizin sloganınız ‘Önce Irak’, büyük ya da bölgesel güçler değil?

Kesinlikle. Bizim için her şeyden önce Irak gelir. Irak’ın çıkarlarının önüne hiçbir şey geçemez. Benim önceliğim Irak halkının menfaatidir. Halkımızın çıkarı ise uluslararası toplumla, komşu ülkelerle ve Körfez ülkeleriyle güçlü ilişkiler kurmaktan geçiyor. Çünkü Irak bir köy değil, bir devlettir.

sdgrft
Başbakan Ali ez-Zeydi, Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet medyası)

- Sayın Başbakan, İran ile yaşanan son savaş sırasında Irak’ın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleriyle ilişkileri sarsıldı. Çünkü Irak topraklarından Körfez’deki hedeflere yönelik bazı saldırılar düzenlendi...

Bu iddiaları araştırmak üzere uzman komisyonlar oluşturuldu. Aynı zamanda Körfez ülkelerindeki ilgili taraflardan da ellerindeki delilleri bekliyoruz. Bunların ardından gerekli adımları atacağız. Soruşturma başlatılması talimatını verdik ve tüm güvenlik kuvvetleri komutanlarına, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik saldırılar için kullanılmasına yönelik her türlü girişimin engellenmesi yönünde talimat ilettik. Ancak bugünü geçmişin ışığında yargılamamak gerektiğini düşünüyorum. Biz görevi devraldığımızda bu tablo zaten mevcuttu.

- Önümüzdeki ayın ortasında Washington’ı ziyaret etmeniz bekleniyor. Bunun dışında da çeşitli ziyaretleriniz olacak sanırım...

Kardeş ve dost ülkelerden çok sayıda davet aldık. Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya’dan da davetler geldi. Ancak ortak çalışmalar açısından öncelik taşıyan ziyaretlerimiz; Washington’ın ardından sırasıyla Türkiye’ye, İran’a ve Suudi Arabistan’a olacak.

- Washington ziyaretinden beklentiniz nedir? Ayrıca Irak’ın ağır bir mali krizden geçtiğini söylersek abartmış olur muyuz?

Bu değerlendirme doğru değil. Devlet memurlarının maaşları güvence altında ve düzenli olarak ödeniyor. Bu konuya büyük önem veriyoruz. Hükümetimiz göreve başladığında kamu borcu yaklaşık 208 trilyon Irak dinarı düzeyindeydi. Bütçe gelirlerinin yüzde 93’ü petrole, yüzde 7’si ise petrol dışı gelirlere dayanıyor.

Irak ekonomisine ilişkin vizyonum, bugün iki farklı ekonomik anlayışın çatıştığı yönünde. Bir yanda ölmek istemeyen eski ekonomi, diğer yanda ise doğumu sancılı geçen yeni ekonomi var. Bizim ekonomik yaklaşımımız, piyasa ekonomisine güçlü bir geçiş yapmak ve eski ekonomik modeli geride bırakmaktır. Ancak uygulamada çok sayıda çelişkili yasa ile karşı karşıyayız. Hâlâ, feshedilen Devrim Komuta Konseyi döneminden kalma ve sosyalist anlayışla hazırlanmış eski kararlar yürürlükte bulunuyor. Oysa Irak Anayasası ekonomik özgürlüğü esas alıyor. Bu nedenle miras kalan mevzuatı değiştirmek için kapsamlı bir reform süreci başlattık. Önümüzdeki günlerde Bakanlar Kurulu bu düzenlemeleri tamamlayarak parlamentoya sevk edecek. Ayrıca, Irak Merkez Bankası’nın katkı sağlayacağı ve halka arz edilecek Enerji ve Kalkınma Fonu’nu kurma çalışmalarımız sürüyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’ı bu fona katkı vermeye davet edeceğiz. Aynı şekilde Amerikan ve Avrupalı fonlar ile bankalara da çağrıda bulunacağız. Bu fon; kalkınma, sanayi, tarım ve halkımızın ihtiyaç duyduğu tüm üretim sektörlerini destekleyecek.

- Hürmüz Boğazı’nın kapanması krizinde hükümetiniz kamu maliyesini nasıl yönetti? Merkez Bankası’ndan borçlanma ve rezervlerin kullanılması yoluna mı gidildi?

Poliçeleri iskonto ettirdik ve hem bankalardan hem de Irak Merkez Bankası’ndan borçlandık.

- Irak’ın OPEC’e yönelik tutumu geniş tartışmalara yol açtı. Irak’ın üretim kotasının artırılmasını istediği açık. Peki üretimi artırma hedefiyle petrol fiyatlarının korunması arasında nasıl bir denge kurmayı planlıyorsunuz?

Buradan OPEC’teki ilgili taraflara seslenmek istiyorum. Irak, 1980 yılında savaşa girdi ve sekiz yılın sonunda 100 milyar doların üzerinde borçla çıktı. Ardından Kuveyt’i işgal etti ve bu kez 200 milyar doları aşan yeni bir borç yükü oluştu. 2003’ten sonra ise terör ülkemize yerleşti ve uzun yıllar istikrarsızlık yaşadık. Daha sonra Iraklılar DEAŞ terör örgütüyle yalnızca kendi ülkelerini değil, tüm bölgeyi savunmak için mücadele etti. Eğer DEAŞ Irak’ı ele geçirseydi, komşu ülkelerin ve bölgenin ulusal güvenliği ciddi şekilde tehdit altına girecekti. Bu savaşın altyapımıza maliyeti yaklaşık 400 milyar dolar oldu. Bugün hâlâ binlerce Iraklı, yıkılan evlerine ve yaşadıkları bölgelere geri dönebilmiş değil. Bu gerçeklerin dikkate alınması gerekiyor. Buna ek olarak Irak’ın nüfusu 47 milyona ulaştı. Buna karşın günlük üretim kotamız 3,4 milyon varil seviyesinde bulunuyor. OPEC içinde kota belirlenirken ve paylaşım yapılırken bu gerçeklerin de dikkate alınması gerekir. Biz Irak’ın ve Irak halkının haklarını gözeten adil bir kota mekanizması oluşturulmasını istiyoruz.

- Irak’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ya da Dünya Bankası’ndan kredi programına girebileceği yönünde beklentiler vardı. Bu ihtimal hâlâ gündemde mi?

Körfez bölgesinde deniz ulaşımının ve ihracatın yeniden başlaması, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte bu finansman seçeneklerinden vazgeçildi. Artık böyle bir ihtiyacımız bulunmuyor.

- Washington, çeşitli gerekçelerle Irak’a gönderilen nakit dolar sevkiyatlarını bir süre durdurmuştu. ABD Başkanı ile görüşmenizde bu sorunun tamamen çözüleceğini düşünüyor musunuz?

Bu uygulama belirli talepler karşılığında yürütülen bir pazarlık değildi; tamamen ihtiyati bir tedbirdi. Nakit dolaşımına ilişkin bazı kaygılar vardı. Biz de bu paraların kullanım mekanizmasını ve izlediği finansal yolları Amerikan tarafına ayrıntılı şekilde anlattık. Sorun çözüldü ve nakit sevkiyatları fiilen Irak’a ulaştı.

defvrf
4 Haziran 2026’da Bağdat’ın kuzeyindeki Samarra’da, Seraya es-Selam üyeleri, Irak devletine entegrasyonlarının başlangıç töreni sırasında sloganlar atıyor. (AP)

- Hükümet, silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına karşı çıkan silahlı gruplarla müzakere yürüttü mü? ABD’nin çekilmesinin ardından bu gruplar kesin olarak karşı çıkarsa, hükümet onlarla karşı karşıya gelmek zorunda kalır mı?

Bunu açıkça söylüyoruz: Devletin gücünden başka hiçbir güç kabul edilemez. Bu ilkeyi hukukun gücüyle hayata geçireceğiz. Devletin silahı dışında hiçbir silah olmayacak.

- Silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına yönelik planın, siyasi güçleri gözetmek amacıyla alınmış sembolik bir adımdan ibaret olduğunu düşünenler de var...

Eğer sürekli şüphe duyanların söylediklerine kulak verirsek hiçbir sonuca ulaşamayız. Silahlı gruplara gelince; bunlar ideolojik yapılar. Bu grupların silah bırakmayı kamuoyu önünde kabul etmiş olmaları başlı başına önemli ve büyük bir adımdır. Ancak fiiliyatta da ilerleme kaydettik. Seraya es-Selam, Asaib Ehli’l Hak ve İmam Ali Tugayları başta olmak üzere çeşitli gruplardan farklı türlerde silahlar teslim aldık. Fakat silahların teslim edilmesinden daha önemli olan, bu gruplarla emirleri altındaki savaşçılar arasındaki örgütsel bağın koparılmasıdır.

Bugün itibarıyla bu gruplara ait silahların büyük bölümü devletin denetimine geçti. Geriye yalnızca sınırlı bir miktar kaldı. Kalan silahların da silahlı kuvvetlere teslim edilmesine yönelik mekanizma kısa süre içinde işletilecek. Bu dosya tamamen çözüme kavuşturulacak. Devletten daha güçlü hiçbir yapı olamaz. Biz, direnişin kalıcı bir meslek değil, ihtiyaç halinde başvurulan bir yöntem olduğuna inanıyoruz. Artık bu ihtiyacı doğuran şartlar ortadan kalkmıştır. Devlet içinde devlet olmasına ise asla izin vermeyeceğiz.

sdvdsfv
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026 tarihinde Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet medyası)

- ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack sizden ne talep etti?

Herhangi bir talepte bulunmadı. Ancak bürokratik engeller nedeniyle bazı Amerikan şirketlerinin faaliyetlerinin durması konusunu görüştük. Biz de bu şirketlerin önündeki bürokratik engelleri kaldırarak işlemlerini kolaylaştırdık.

- ABD’nin hükümetinizin planlarını destekleme konusunda gerçek bir irade ortaya koyduğunu düşünüyor musunuz?

Başkan Donald Trump ile yalnızca bir kez telefonda görüştüm. Evet, bu desteğe yönelik bir yaklaşım gördük. Ancak biz her adımda Irak’ın çıkarlarını her şeyin önünde tutuyoruz. Maddi hedefleri olduğu için taviz verenler olabilir; bizim için böyle bir durum söz konusu değildir.

- Sayın Başbakan, siyasi güçler görevinizi kolaylaştırma konusunda size taahhütte bulundu mu?

Evet, kesinlikle. Zaten daha önce başbakanlık görevi bize iki kez teklif edilmiş, ancak her iki teklifi de reddetmiştik.

- Kişisel olarak etkilendiğiniz bir isim var mı?

Evet. Rahmetli babamdan çok etkilendim. Beni her zaman yanında götürürdü. Zulümden nefret eder, Allah’ın kullarına zulmedilmesini asla kabul etmeyeceğini söyler ve beni de Rabbin gazabını üzerime çekmemem konusunda uyarırdı.

- Suriye ve Cumhurbaşkanı Şera ile ilişkileriniz nasıl?

İlişkilerimiz olumlu yönde ilerliyor ve iyi bir seviyeye ulaşma yolunda. Dışişleri Bakanımız yakın zamanda Suriye’yi ziyaret edecek. Cumhurbaşkanı Şera da beni telefonla arayarak tebrik etti. İki kardeş halkın yararına ekonomik açılım ve iş birliği sürecini hayata geçirmeye hazırlanıyoruz.


Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
TT

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki stratejik demiryolu koridoru projesine ilişkin maliyet, yatırım ihtiyaçları ve finansman modelini belirlemeye yönelik detaylı çalışmaların, teknik heyetler tarafından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanmasının planlandığını açıkladı.

Şarku’l Avsat’a özel bir mülakat veren Uraloğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü siyasi iradenin, bu tarihi projenin önündeki tüm mali ve operasyonel engellerin aşılmasında temel itici gücü oluşturduğunu vurguladı. Uraloğlu, hattın hasar gören 400 kilometrelik kısmının rehabilitasyonu için Ürdün ve Suriye ile net mutabakatların sağlandığına dikkat çekerek, bu projenin Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilimler karşısında Körfez ve dünya tedarik zincirini güvence altına alacak güvenli, jeopolitik bir alternatif olacağını ifade etti.

Söz konusu projenin Körfez ile Avrupa arasında, diğer ulaşım koridorlarını destekleyen ve bölgesel entegrasyonu güçlendiren yeni ve benzersiz bir ticari omurga oluşturma potansiyeline sahip olduğunu belirten Uraloğlu, stratejik hedefin sadece belirli ülkelere erişim sağlamak olmadığını, tüm Avrupa kıtasını kapsayacak entegre ve sürdürülebilir bir ulaşım ağı kurmayı amaçladıklarını kaydetti.

Uraloğlu, 9 Haziran’da Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir ile demiryolları ve lojistik hizmetlerini kapsayan bir mutabakat zaptı imzalamıştı.

Sınır geçişlerinin ve pasaport işlemlerinin kolaylaştırılması

Pasaport işlemleri ve sınır geçişlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu aşamada önceliklerinin fiziksel altyapıyı oluşturmak ve eksik bağlantıları tamamlamak olduğunu ifade etti. Bu hatta yönelik uzun vadeli vizyonlarının sadece yük taşımacılığı ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda yolcu taşımacılığını da kapsadığını belirten Uraloğlu, bu doğrultuda sınır geçiş işlemlerinin kendileri için büyük önem taşıdığını vurguladı.

vfebthy
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Güvenli, hızlı ve etkin bir sistem kurmayı hedeflediklerini dile getiren Uraloğlu, bu amaçla bazı yeni ve somut düzenlemeleri hayata geçirdiklerini aktardı. Uraloğlu, sürücü vize sürelerinin 15 günden bir yıla çıkarılması ve işlemlerin daha hızlı tamamlanması için gerekli belgelerin yeniden düzenlenmesi gibi adımlar attıklarını kaydetti. Pasaport işlemlerini ve sınır kapılarındaki süreçleri hızla iyileştirmek için çalıştıklarını ifade eden Uraloğlu, bu hattın yük taşımacılığının ötesine geçerek insanları birbirine yakınlaştırma, kültürel ve sosyal etkileşimi artırma misyonu taşıdığını sözlerine ekledi.

Uraloğlu, projenin nihai uygulama modelinin ve katılımcı şirketlerin, yürütülen teknik çalışmaların tamamlanmasının ardından tamamen netleşeceğini belirtti. Türkiye’nin ulaştırma alanında dünyanın en güçlü mühendislik ve müteahhitlik kapasitesine sahip ülkelerinden biri olduğuna dikkat çeken Uraloğlu, her şeyin planlandığı gibi gitmesi halinde Türk şirketlerinin bu kıtalararası projede önemli ve öncü bir rol oynayacağını vurguladı.

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hattı

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hatlarının detaylarına ilişkin konuşan Uraloğlu, teknik çalışmaların yoğun bir şekilde sürdürüldüğü bir aşamada olunduğunu belirtti. Teknik ekiplerin saha incelemelerine devam ettiğini aktaran Uraloğlu, yenileme yapılacak bölümlerin, tamamen yeniden inşa edilecek kısımların ve her bir sektör için gerekli yatırım miktarının belirlenmekte olduğunu ifade etti. Şu anki temel hedeflerinin hat güzergahı boyunca tam ihtiyaçları ve gerekli teknik çalışmaları netleştirmek olduğunu dile getiren Uraloğlu, işlerin planlandığı gibi gitmesi halinde yıl sonuna kadar maliyetler, yatırım ihtiyaçları ve finansmana yönelik daha net bir çerçevenin ortaya çıkacağını, ardından ilgili ülkelerle doğrudan ortak yatırım programı ve detaylı uygulama planı üzerinde çalışmaya başlayacaklarını kaydetti.

Projenin öngörülen finansman hacmi ve mali karşılanma mekanizması hakkında Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulunan Uraloğlu, bu aşamada toplam maliyete ilişkin kesin bir rakam telaffuz etmek için henüz erken olduğunu söyledi. Öncelikle yapılması gerekenin, sahadaki gerçeklere dayalı olarak gerekli yatırımları tam olarak belirlemek olduğunu ifade eden Uraloğlu, teknik çalışmaların tamamlanmasıyla birlikte mali tablonun daha net ve kesin bir şekilde ortaya çıkacağını sözlerine ekledi.

Liderlik iradesi ve esnek finansman alternatifleri

Uraloğlu sözlerine şu ifadelerle devam etti: “Bununla birlikte, burada finansmandan bile önce en önemli unsur, siyasi iradenin mevcudiyetidir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman, bu tarihi projeyi hayata geçirmek için güçlü ve kararlı bir irade ortaya koymuşlardır. Bu durum bizim için en önemli unsuru ve temel itici gücü temsil etmektedir.”

Aynı bağlamda açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, “Siyasi irade ve ortak vizyon sağlandıktan sonra finansman modelleri büyük bir esneklikle geliştirilebilir. Devletlerin kamu kaynakları, uluslararası finans kuruluşlarından destek alınması veya farklı yatırım modellerinin benimsenmesinin yanı sıra kamu-özel sektör ortaklığı finansman seçenekleri de değerlendirilebilir. Bu nedenle şu anki en yüksek önceliğimiz, teknik çalışmaları tamamlamak ve net, onaylanmış bir mühendislik projesi sunmaktır. Nihai finansman modeli, bu aşamadan sonra ilgili ülkeler arasında yapılacak ortak değerlendirmeler ve anlaşmalar doğrultusunda belirlenecektir” ifadelerini kullandı.

Ulaşım, stratejik bir güvenlik unsurudur

Jeopolitik boyutlara ilişkin değerlendirmesinde bulunurken son yıllarda yaşanan pandemi, bölgesel çatışmalar ve küresel krizlerin net bir gerçeği ortaya koyduğunu belirten Uraloğlu, ulaştırma koridorlarının sadece ekonomik ve ticari araçlar olmadığını, aynı zamanda son derece hassas stratejik güvenlik unsurları olduğunu ifade etti. Uraloğlu, bu nedenle ülkeler arasındaki iş birliğinde bağlanabilirliğin temel ve kalıcı bir odak noktası haline geldiğini vurgulayarak, küresel ticaretin sürdürülebilirliğinin, enerji arz güvenliğinin ve tedarik zincirlerinin istikrarının tamamen güçlü ve korunaklı ulaşım ağlarına bağlı olduğunu kaydetti.

Açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, Türkiye’nin Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasındaki benzersiz stratejik konumu sayesinde bölgesel ve küresel ticaret ağlarında merkezi ve hayati bir konumda yer aldığını belirtti. Suudi Arabistan’ın ise Körfez bölgesinde ve dünyada en önemli, en güçlü ekonomik güçlerden biri olduğunu ifade eden Uraloğlu, iki ülke arasında ulaştırma sektöründe yapılacak iş birliğinin sadece Ankara ile Riyad arasındaki ikili ilişkileri güçlendirmekle kalmayacağını, aynı zamanda Körfez’den Avrupa’ya, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyanın ticari ve lojistik yapısının gelişmesine de etkin bir katkı sağlayacağını vurguladı.

sdcdsc
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Uraloğlu, son dönemde Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin büyük bir ivme kazandığını ve gözle görülür bir gelişme kaydettiğini belirtti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İki Kutsal Caminin Hizmetkarı Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü iradenin iki ülke arasındaki iş birliğini daha geniş ve kapsamlı stratejik temellere oturttuğunu ifade eden Uraloğlu, bu durumun sadece geleneksel ticaret ve yatırım alanlarında değil; ulaştırma, lojistik, enerji ve kıtalararası bağlantı gibi geleceği şekillendirecek hayati alanlarda da somutlaşan ortak bir vizyon yarattığına dikkat çekti.

Teknolojik ve dijital ortaklık

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu bağlamda, özellikle demiryolu sektöründe son derece vaat edici fırsatlar görüyoruz. Yakın zamanda Riyad’da imzaladığımız mutabakat zabıtları ile demiryolu sektöründe teknik iş birliği, lojistik hizmetlerin geliştirilmesi, modern ulaşım teknolojileri, dijitalleşme, bakım ve işletme faaliyetleri, emniyet ve güvenlik uygulamalarının yanı sıra karşılıklı eğitim faaliyetleri de dahil olmak üzere birçok alanda ortak ve kapsamlı bir iş birliği zemini oluşturduk. İş birliğimiz sadece yük taşımacılığı ile sınırlı kalmayıp yolcu taşımacılığını, turizm hareketliliğini, dini ziyaretleri ve halklarımız arasındaki insani etkileşimin artırılmasını da kapsıyor.”

Açıklamalarına devam eden Uraloğlu, “Biz sadece bugünün mevcut ihtiyaçlarını karşılamayı değil, geleceğin kapsamlı ulaşım sistemlerini inşa etmeyi planlıyoruz. Tam da bu nedenle, Körfez bölgesini Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak yeni demiryolu hatları kurmak için çalışıyoruz. Şu anda Suudi Arabistan’dan başlayan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşan ve ardından tamamen Avrupa demiryolu ağına entegre olacak bir güzergâh üzerinde teknik çalışmalar yürütüyoruz. Bu hat tamamlanıp faaliyete geçtiğinde, Körfez bölgesinden Avrupa’ya daha hızlı, daha güvenli ve daha sürdürülebilir bir şekilde yük taşımak mümkün olacak” dedi.

Riyad’da imzalanan iki mutabakat zaptının geleneksel teknik iş birliğinin ötesine geçerek lojistik ve dijital derinliğe ulaştığını vurgulayan Uraloğlu, günümüz ulaştırma sektöründeki rekabetin sadece fiziksel altyapıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda dijital altyapıyı, akıllı lojistik sistemlerini, veri yönetimini ve sınır geçiş işlemlerinin hızlandırılmasını da kapsadığını belirtti. Uraloğlu, “İki ülke arasındaki stratejik iş birliğini sadece demiryolu rayları döşemek veya tren işletmekten ibaret görmüyoruz” şeklinde konuştu.

Suriye ve Ürdün ile bölgesel uzlaşma

Demiryolu bağlantısı konusunda Suriye ve Ürdün taraflarıyla varılan mutabakatın niteliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu projenin sadece Türkiye ve Suudi Arabistan ile sınırlı kalmayıp coğrafi güzergâh üzerinde yer alan diğer ülkeleri de merkezine alan geniş kapsamlı bir bölgesel entegrasyon projesi olduğunu ifade etti. Uraloğlu, temel hedeflerinin Körfez bölgesinden başlayarak Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan ve oradan Avrupa’ya bağlanan kesintisiz bir demiryolu koridoru oluşturmak olduğunu belirterek, bu stratejik çerçevede koridorun geliştirilmesi ve canlandırılması konusunda hem Suriye hem de Ürdün ile net mutabakatlara varıldığını açıkladı.

Suudi Arabistan tarafında şu anda Ürdün sınırına kadar uzanan gelişmiş ve güçlü bir demiryolu altyapısının mevcut olduğunu aktaran Uraloğlu, Türkiye tarafında ise demiryolu ağının sınır hattındaki Gaziantep, Kilis ve İslahiye bölgelerine yüksek etkinlikle ulaştığını kaydetti. Bu doğrultuda, Suriye ve Ürdün kısımlarındaki bağlantının kurulması ve rehabilite edilmesinin projenin en acil ve ana eksenlerinden birini oluşturduğunu belirten Uraloğlu, yapılan ilk değerlendirmelere göre Suriye ve Ürdün’den geçen yaklaşık 400 kilometrelik bir bölümde yenileme, rehabilitasyon ve yeni yatırımlara ciddi ihtiyaç duyulduğunu, bazı kesimlerde mevcut hatların iyileştirilmesinin yeterli olacağını, bazı kesimlerde ise tamamen yeni inşaatların gerekeceğini ifade etti.

Şu anki önceliklerinin hattın mevcut fiili durumunu belirlemek, teknik ihtiyaçlarını ve mali yatırım gereksinimlerini tam bir hassasiyetle tespit ederek yıl sonuna kadar net bir çerçeve ortaya koymak olduğunu dile getiren Uraloğlu, bu hayati projeyi sadece ulaştırma sektörüne yapılan soyut bir yatırım olarak görmediklerini, bölge ülkelerini birbirine daha güçlü ve sağlam bağlarla bağlayan, ticaret, lojistik ve kapsamlı bölgesel ekonomik hareketlilik alanlarında olağanüstü kazanımlar ve geri dönüşler sağlayacak stratejik ve egemen bir girişim olarak değerlendirdiklerini sözlerine ekledi.

Jeopolitik alternatifler

Uraloğlu’na göre bölgesel çatışmalar, Körfez bölgesindeki hızlı gelişmeler ve Hürmüz Boğazı çevresinde süregelen gerilimler, mevcut geleneksel ulaşım koridorlarının ne kadar kırılgan olduğunu dünyaya net bir şekilde gösterdi ve sürdürülebilir alternatiflerin güçlendirilmesi gerekliliğini ortaya koydu. Bu kapsamlı anlayıştan yola çıkarak Türkiye’nin uluslararası bağlantıları güçlendirmek adına büyük stratejik projeler geliştirdiğini belirten Uraloğlu, Orta Koridor’un Çin’den Avrupa’ya uzanan ticaret akışları için güvenilir ve etkin bir alternatif sunduğunu, Kalkınma Yolu Projesi’nin ise Arap Körfezi’ni Irak üzerinden doğrudan Avrupa’ya bağlayan yeni bir lojistik altyapı oluşturmayı hedeflediğini kaydetti.

Suudi Arabistan-Türkiye demiryolu projesini bu kapsamlı lojistik vizyonun temel tamamlayıcı unsurlarından biri olarak gördüklerini ifade eden Uraloğlu, bu hattın Körfez bölgesinden Avrupa’ya giden sevkiyatlar için çoklu ve esnek seçenekler sunacağını, böylece tedarik zincirlerinin esnekliğini artırarak küresel ticaret hareketini olası kriz ve aksamalara karşı koruyacağını, özellikle demiryolu taşımacılığının daha hızlı, daha ekonomik ve daha sürdürülebilir bir lojistik yapı garanti ettiğini vurguladı.

Projenin kıtasal ve uluslararası boyutlarına dikkat çeken Uraloğlu, bu eksenin Orta Koridor ve Kalkınma Yolu ile birlikte ele alındığında, Avrupa’dan Körfez’e, Ortadoğu’dan Asya’nın derinliklerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada uluslararası ticaretin yapısını kökten etkileme potansiyeline sahip olduğunu belirtti. Uraloğlu, birbirini dışlayan değil, aksine tamamlayan entegre ve bağlantılı koridorlar aracılığıyla küresel ticaret hareketini daha güvenli ve kesintisiz hale getirmeyi amaçladıklarını ifade etti.

Türkiye’nin altyapı hazırlığına değinen Uraloğlu, Marmaray ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı gibi stratejik projeler sayesinde Asya ile Avrupa’yı doğrudan birbirine bağlayan kesintisiz bir demiryolu hattı kurmayı başardıklarını aktardı. Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden geçmesi planlanan yeni demiryolu hattı ve şu anda yapımı devam eden Halkalı-Kapıkule Yüksek Hızlı Tren projesi gibi yeni yatırımların, Türkiye’nin Avrupa kıtasıyla tam entegrasyonunu benzeri görülmemiş bir seviyeye taşıyacağını vurguladı.

Ülke genelinde 4 bin kilometreden fazla yeni demiryolu hattı inşa edildiğini ve kıtalararası koridorların kapasitesinin artırıldığını açıklayan Uraloğlu, bu adımların Türkiye’nin merkezi bir çekim merkezi ve stratejik bir kesişim noktası olma konumunu pekiştirdiğini belirtti. Uraloğlu, bölgesel bağlantının tamamlanması ve eksik hatların rehabilitasyonunun ardından, Suudi Arabistan’dan hareket eden bir yük treninin Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’daki birçok varış noktasına ve başkente doğrudan ve sorunsuz bir şekilde ulaşabileceğini ifade etti.

Entegrasyonun boyutları ve Avrupa’nın kazanımları

Ağın kapsamının genişletilmesiyle ilgili olarak Uraloğlu, projenin ilk aşamada Suudi Arabistan, Türkiye, Ürdün ve Suriye arasında şekillendiğini, ancak ikili görüşmeler ve tartışmaların gelecek dönemlerde hattın Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Umman gibi diğer Körfez ülkelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi olasılığını içerdiğini açıkladı.

Avrupa tarafı açısından jeoekonomik getirilere değinen Uraloğlu, Avrupa için en belirgin kazancın Arap Körfezi bölgesiyle daha doğrudan ve güvenli bir lojistik bağ kurulması olduğunu belirtti. Özellikle Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin; enerji, petrokimya ve çeşitli endüstriyel ürünler sektörlerinde Eski Kıta’nın en önemli stratejik ortakları arasında yer alması ve iki taraf arasındaki devasa karşılıklı yatırım hacmi nedeniyle bu hattın, karşılıklı ticari akışları daha düzenli ve daha yüksek bir kesinlikle öngörülebilir kılacağını ifade etti.

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Avrupa, son dönemde yaşanan art arda krizler nedeniyle tedarik zincirlerini kısaltmaya, daha güvenli, çeşitlendirilmiş ve bağımsız hale getirmeye ciddi şekilde odaklanmış durumda. Tam da bu noktada bu stratejik koridor, Avrupalıların lojistik seçeneklerini zenginleştiren yenilikçi bir rota olarak öne çıkıyor. Buradaki rekabet meselesi sadece mali maliyetle sınırlı olmayıp, esas olarak zaman hızı, sürekli erişim kolaylığı ve varış zamanının tam olarak öngörülebilirliği unsurlarını kapsıyor.”

Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği mülakatın sonunda Uraloğlu, lojistik maliyetler üzerindeki kesin etkilerin ve detaylı rakamların ancak hattın nihai teknik ve mühendislik yapısının belirlenmesi ve hat üzerinden geçmesi beklenen fiili taşımacılık hacimlerinin tespit edilmesinden sonra netleşeceğini açıkladı. Demiryolu taşımacılığının diğer yöntemlere kıyasla sağladığı büyük ve belirgin ölçek ekonomisi ile sınır kapılarında sunulacak prosedür ve gümrük kolaylıkları göz önüne alındığında, projenin hem bölge ülkeleri hem de Avrupa için muazzam ekonomik ve kalkınma faydaları ile geri dönüşler sağlayacağına tam anlamıyla güvendiklerini belirten Uraloğlu, hattın uzun vadede uluslararası ticaret hareketini güçlendirmeye, yatırımları teşvik etmeye ve kapsamlı bölgesel ekonomik entegrasyonu derinleştirmeye güçlü bir şekilde katkıda bulunan bir dönüm noktası olacağını ifade etti.