Paul Bremer: Obama ABD birliklerini geri çekerek ülkeyi İran ve DEAŞ'a hediye etti

ABD eski Başkanı George W. Bush ve ABD'nin Irak'taki sivil yöneticisi Paul Bremer (Getty)
ABD eski Başkanı George W. Bush ve ABD'nin Irak'taki sivil yöneticisi Paul Bremer (Getty)
TT

Paul Bremer: Obama ABD birliklerini geri çekerek ülkeyi İran ve DEAŞ'a hediye etti

ABD eski Başkanı George W. Bush ve ABD'nin Irak'taki sivil yöneticisi Paul Bremer (Getty)
ABD eski Başkanı George W. Bush ve ABD'nin Irak'taki sivil yöneticisi Paul Bremer (Getty)

Advan el-Ahmeri
ABD, Saddam Hüseyin’in 2003 yılının Nisan ayında devrilmesinden sonra, daha önce herhangi bir Arap ülkesinde çalışmamış olan diplomatlarından L. Paul Bremer’i Irak Devlet Başkanlığı statüsünde olan Geçici Koalisyon Yönetimi'nin başkanı olarak seçti. Merkez olarak Yeşil Bölge’yi tercih eden ABD, çoğunluğunu Şiilerin ve Kürtlerin oluşturduğu bir koalisyon kurdu.
Independent Arabia'ya konuşan Paul Bremer, 1966'da ABD’nin diplomatik ekibine katıldı. Ülkesinin Afganistan, Malavi ve Norveç'teki elçiliklerinde görev yaptı. Ayrıca ABD’nin 6 Dışişleri Bakanı’nın özel yardımcısı olarak görev yaptı. Eski ABD Başkanı Ronald Reagan, 1983’te Bremer’i Hollanda büyükelçisi olarak atadı. 1986 yılında Bremer, ABD Dışişleri Bakanlığı’na Terörle Mücadele Özel Temsilcisi olarak atandı. 23 yıl boyunca ABD Dışişleri Bakanlığı'nda çalışan Bremer, 1986-1989 arasında Başkan Reagan'a uluslararası terörizm uzmanı olarak danışmanlık yaptı. Bremer, bu görevden sonra eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in danışmanlık şirketi Kissinger Associates’e geçti.
Bremer, 12 Mayıs 2003’te, George W. Bush'un şahsi elçisi olarak Bağdat’a gitti. Onun Irak'ta geçirdiği zaman, ülkenin geleceğine dair geniş etkileri olan bir dizi önemli gelişmenin yaşandığı bir dönem olarak biliniyor. Bremer, eski Başkan Barack Obama'nın 2011 yılında ABD askerlerini Irak’tan çekerek, ülkeyi İran ve DEAŞ’a altın tabakta hediye ettiğini düşünüyor.
Kendisiyle görüştüğüm sırada sorduğum iki soru onu kışkırttı ve saçma olarak nitelendirdiği sorularıma savunmacı bir tavırla cevap verdi.
Sorularımdan ilki, Ebu Gureyb Cezaevi'nde işlenen suça ilişkindi. Kendisine, bu suçları işleyenlerin neden adil bir şekilde yargılanmadıklarını ve neden bunun yerine ordudaki rütbelerinin alınmasıyla yetinildiğini sordum.
Diğer sorum, Başkan George W. Bush’un babasının Kuveyt'in kurtuluşu olarak bilinen Körfez Savaşı'nda kurmuş olduğu ittifak benzeri bir ittifak kurmakta neden başarısız olduğuna ilişkindi.
Paul Bremer röportajının tam metni:
“Uzman değilim ama bölgeyi biliyorum”
Neden siz? Askeri veya idari herhangi bir görevde bulunmadınız. Daha ziyade diplomatik bir geçmişiniz var. Hiçbir Arap ülkesinde çalışmadınız. Nitekim bölge hakkında uzman olmadığınızı söyleyenler var. Neden siz seçildiniz?

- Bu soru daha önce de bana soruldu. Bu bir gerçek. Bölge konusunda uzman değildim. Afganistan’da yaşadım, Ortadoğu’da değil. Oradaki insanlar farklı bir dilde konuşuyordu ve farklılardı. Fakat burada yaşadım. 1970 yılında Henry Kissinger'ın ekibinin başkanlığını yaptığım süre içerisinde Ortadoğu diplomasisinde tecrübe kazandım. Her ne kadar bölgede zaman geçirmiş olsam da, bu beni uzman yapmıyor. Ronald Reagan ve Bill Clinton yönetimleri sırasında ve Bush yönetiminin ilk döneminde terörle mücadelede kazandığım deneyimin, seçilmemin sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorum.
Bush’a neden sizi seçtiğini sordunuz mu?
- Hiçbir zaman başkana beni neden seçtiğini sormadım.
Aslında ilk sözleri “Neden bu korkunç görevi kabul etmeye karar verdim?” oldu.
Irak'a girme kararı ve Baba Bush’un reddi
Birinci Körfez Savaşı'ndan sonra (bazıları bu savaşı İkinci Körfez Savaşı olarak adlandırıyor ve birinci savaşın İran-Irak Savaşı (1980-1988) olduğunu söylüyor) Baba Bush, Irak'a girmeyi reddetti. Kuveyt’in kurtuluşundan, Saddam Hüseyin’in ve güçlerinin sınır dışı edilmesinden ve Irak güçlerinin sınırda tahrip edilmesinin ardından girip istila edebilirdi. Ancak amaç bu değildi.
Paul Bremer’e ABD’yi 2003’te fikir değişikliğine iten şeyin ne olduğunu sordum. Şöyle cevap verdi:
- Birinci Körfez Savaşı sırasında hükümette değildim. Bundan dolayı ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Irak’ın 2003’te kurtuluşu konusunda, başkanın sadece ABD istihbaratından değil, farklı ülkelerin istihbarat kaynaklarından bilgiler elde ettiğinin hatırlanması gerekir. Fransızlar, Almanlar, İngilizler ve Ruslardan Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğuna dair bilgiler geliyordu. Saddam Hüseyin’in bu konuda yalan söylediğini biliyorduk. Ülkeyi bütün silahlardan arındırdığını söylüyordu fakat müfettişler 1995 yılında biyolojik silahlar buldular.
Yalnızca ABD’nin istihbarat servisleri değil, diğer bir dizi istihbarat da Saddam’ın kitle imha silahları edinmeye çalıştığını gösteriyordu. Başkan, Afganistan’a gitmeye ve Irak’taki görevi nihayetlendirmeye karar verdi.
Kitle imha silahları nerede?
Bush’un istihbarat servislerinden aldığı bilgiler, Saddam’ın 2003 yılında kitle imha silahlarına sahip olduğunu ve işgalden sonra bu silahların orada bulunmadığını teyit ediyordu.
Ona, bunun Irak’ı istila etmek için sadece bir bahane olup olmadığını ve oraya giden ABD hükümetinin bunu kanıtlayamadığı zaman ne hissettiklerini sordum. Bremer soruma şöyle cevap verdi:
“Silah meselesi net değildi. İstihbarat servislerimizin hatasının sebebi konusunda açık ve net bir gerekçe görmedim. Buna atıfta bulunanların, müfettişlerimizin ulaştıkları sonuçlardan bahsetmeyi unutmamaları gerekiyor. Nitekim hiçbir şey bulamadıkları zaman, Saddam'ın bilim adamlarıyla konuştular. Kitle imha silahları üzerinde çalışmış olan bu kişiler, bunu teyit ettiler. O sıra raporu yazan müfettiş Charlie Dufour, Saddam’ın işçileri ve malzemeleri elinde tuttuğunu ve biz ayrılır ayrılmaz nükleer, kimyasal ve biyolojik programları yeniden başlatmayı planladığını kaydetti. Müfettişlerin ulaştıkları nihai sonuç, yaptırımların kaldırılması ve Saddam’ın iktidarda kalması halinde, bu programların yeniden başlatılacağı yönündeydi. Bu maddelerin kaderi halen gizemini koruyor. Olanlarla ilgili birçok teoriniz olabilir. Ancak Başkan Bush’a sunulan kanıtlara sahip olan aklı başında herhangi bir kişi, aynı sonuca ulaşırdı. Bunlar arasında başkanlık seçimlerinde Bush'un rakibi olan Al Gore de dâhil.”
ABD’nin Irak’a girip kitle imha silahları olmadığını itiraf etmesinin ardından en yaygın görüş, bunun Washington tarafından bir bahane olarak kullanıldığı yönündeydi. Bremer'e, “Kitle imha silahlarının bir geçekçe olarak kullanılması sizce bir hata mıydı? Saddam'dan kurtulmak için savaştan başka çıkar yol yok muydu?” diye sordum. Sorumu şöyle cevapladı: “Aradan geçen 15 yılın ardından Irak halkı ve ABD bugün bölgede daha iyi bir durumdalar. Kararı savunmak konusunda hiçbir tereddüdüm yok. Başkana sunulan kanıtlara bakıldığında, başka seçenek yoktu.”
“Araplarla temaslar ve ordunun dağıtılmaması yönündeki müdahaleler”
Bremer, Irak'ta görevini yerine getirdiği sırada, ABD yönetiminin diğer ülkelerle olan temaslarından ve diplomatik ilişkilerinden haberdar olmadığı konusunda ısrar ediyor. Hatta Suudi yetkililer tarafından o zamanlar Veliaht Prens olan Kral Abdullah’la iletildiği söylenen mesajlardan bile haberdar olmadığını söylüyor. Ona Suudilerle veya Mısırlılarla herhangi bir temasın olup olmadığını veya müdahale etmek isteyip istemediklerini sorduğum zaman da farklı bir şey söylemedi ve şöyle devam etti:
“Irak’a geldiğim zaman tek görevim, Irak dosyası üzerinde çalışmaktı. Dışişleri Bakanlığı’nın Suudi Arabistan, Mısır veya Kuveyt gibi diğer ülkelerle olan diplomatik ilişkilerinde yer almadım. Bundan dolayı bu görüşmeler hakkında herhangi bir bilgim yok. Benim görevim, Iraklıların ülkelerini geri kazanmalarını sağlamaya çalışmaktı.”
Bremer, Irak'ta kaldığı süre boyunca Suudi veya Mısırlı görmediği ve kendisinin de onlara gitmediğini ifade ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu hususta bilgimin olmaması, bunların yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Ben Bağdat’ta yöneticiydim. Suudi Arabistan ile görüşmüş olabilirler. Fakat benim bundan haberim yoktu. Hiçbir ABD’liden bu konu hakkında herhangi bir şey duymadım. Oysa pek çok kişiyle konuştum, fakat kimse bir şey söylemedi.”
Meseleyi teyit etmek için ‘cevap vermek istemediği konusunda’ ısrar ettim ve ‘Suudilerle ve Mısırlılarla temasların olup olmadığını açıklamak istemediğini’ söyledim, fakat cevap vermek istemediğinden değil, gerçeği anlattığını söyledi.
Bremer, Irak'ta kaldığı süre boyunca yaptığı dış ziyaretler kapsamında konuşmasını sürdürdü ve Başkan Bush'un isteği üzerine Katar'a yaptığı bir ziyaretten bahsetti. Bu ziyaret sırasında herhangi bir Katar yetkilisi ile görüşmediğini söyleyen Bremer, bir futbol maçı izlemek için Bahreyn'e olan seyahatini de hatırlatmayı da unutmayarak, “Kuveyt'in işgalinden sonra olimpiyatlardan atılan Iraklı sporcuların tekrar olimpiyatlara katılımlarını sağlamak için Bahreyn'e gittim” dedi.
Irak dosyasına İran'ın müdahalesi
Körfez ve Arap ülkelerinin çoğu -özellikle Irak’ın çevresinde olanlar-, Saddam Hüseyin'in deliliğinden kurtarılmış olsa bile 2003’te Irak’ın işgalinin, İran’ın bölgedeki siyasi kararlara müdahale etmesinin ve burayı kontrol etmesinin önünü açtığını düşünüyor. Bu, Saddam Hüseyin'in düşüşünün hemen ardından Irak’ı yönetmek için askeri bir uçakla buraya gelen ilk adamla yapılan röportajda göz ardı edilemeyecek bir nokta. Ancak ABD’nin Bağdat’taki sivil yöneticisi bu konuda farklı bir görüşe ve detaylara sahip.
Bremer İran’ın Irak’a müdahalesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“İranlılar orada bulundukları sırada oldukça dikkatliydiler. Çünkü ABD’nin doğu ve batı sınırlarında bir ordusu vardı. İranlılar ise, ordu ya da Devrim Muhafızları tarafından gerçekleştirilen devriyelerle zaman zaman burada görünüyorlardı. Sınıra geldikleri zaman ordumuz tarafından uzaklaştırılıyorlardı. Onlarla aramızda herhangi bir çatışma meydana gelmedi. İranlılar o sıra Araplar kadar Irak’ta etkin değillerdi.”
Suudilerle veya Mısırlılarla olan temaslar ile İran'ın Irak dosyasına müdahalesi meselelerinin ardından Bremer, Suriye müdahalesi hakkında konuşmaya başladı. Suriye’nin müdahalesinin farklı şekillerde gerçekleştiğini ifade eden Bremer sözlerine şöyle devam etti: “Suriyeliler, teröristlerin Suriye sınırını geçmelerine yardım ettiler. Aralarında Libya'dan gelen birçok kişi de vardı. Hakkında doğrudan bilgi sahibi olmadığım birtakım söylentiler dolaşıyordu. Suudi Arabistan da dâhil olmak üzere bazı ülkelerin, bu kişilerin bir kısmının girişini finanse ettiği söyleniyordu. Fakat dediğim gibi bu konuda net bir bilgim yok, sadece söylentiler bu yöndeydi.”
Kendisine neden kimsenin teröristlerin girişini engellemediğini soruduğumda şu cevabı verdi; 
“Bu daha büyük bir problem yaratıyordu. Orada bulunduğum süre boyunca yeterli güvenlik gücümüz yoktu.”
Baba ve oğul Bush’un kurduğu ittifaklar
Baba Bush, Birinci Körfez Savaşı’nda büyük bir ittifak kurmayı başarmıştı. Fakat oğul Bush’un Irak işgali sırasında bu çapta bir ittifak kurduğuna dair herhangi bir malumat yok. Bremer’e bunun sebepleri hakkında birkaç soru sordum. Oğul Bush, babasının Birinci Körfez Savaşı’nda yaptığı gibi neden büyük bir ittifak kurmayı başaramadı? Oradaki birlikler, binlerce teröristin Suriye sınırından girişini nasıl engelleyemedi?
Bu sorum Bremer’i kışkırtmış olmalı ki savunmacı bir tutumla karşılık vererek şunları söyledi:
“Bu doğru değil. Bush bunu başardı. Orada geçirdiğim 14 ay zarfında 45 ülkeden askerler vardı. Benim yetkim altında 3 bin kişi vardı. Hollanda’nın Divaniye’de, Ukrayna’nın Kut’ta, İtalya’nın Nasıriye’de, Japonların kuzeyde ve Korelilerinin Erbil’de tugayları vardı.”
“Öyleyse neden bu büyük ittifak el-Kaide’nin Suriye'den Irak'a geçişini önleyemedi?” diyerek sorumu tekrarladım. Bremer bu seferki cevabında ise Irak'ın coğrafi olarak bölümlenmesine değindi ve sözlerini şöyle sürdürdü:
“Eğer Divaniye’de iseniz, Suriye sınırını kontrol edemezsiniz. Sorun, yeterli sayıda ABD birliklerinin bulunmamasıydı. Çünkü tugaylar ve diğer taburlar şehirlerde konuşlandırıldı. Bu sebeple sınırlar kontrol altına alınamadı. ABD kuvvetleri daima Anbar ilini kontrol etmek zorundaydı ve sayıları yeterli değildi. Bundan dolayı sınırlar kontrol altına alınamadı. Suriyeliler ve belli bir noktada İranlılar, sınır geçişlerini teşvik etti.”
Bremer’in sözleri teröristlerin sınırdan geçişinin Suriyeliler ve İranlılar tarafından nasıl desteklendiğinin bir göstergesidir.
Dost ve düşman Saddam Hüseyin
Saddam Hüseyin, 1980'lerde İran’la olan savaşında kendisini her düzeyde destekleyen müttefiki ABD’yi kaybetti ve daha sonra bir düşman konumuna evrildi. ABD’yi Irak'ı işgal etmeye iten şey buydu. Paul Bremer, Saddam Hüseyin’i ABD’nin düşmanı haline getiren şeyin ne olduğu hakkındaki soruma şöyle cevap verdi:

“Saddam’ın Amerikalıların bir müttefiki olduğunu düşünmüyorum. ABD’nin Saddam’a desteği sadece birkaç yılla sınırlıydı. Yani, sadece geçici bir müttefikti. Saddam'ın halkına, özellikle de Kürtlere yönelik acımasızlığı, müttefiki olan ABD’yi kaybetmesinin başlıca nedenidir. 1980'lerde Kürtlere karşı soykırım gerçekleştirdi ve Mart 1988'de Halepçe’de onlara karşı kimyasal silahlar kullandı. Bu, ABD’nin ondan uzaklaşmaya başlamasının ilk kıvılcımıydı. Öte yandan İran’ın 1983 yılında Lübnan’daki Amerikalıları öldürmek amacıyla Hizbullah’ı kullanmaya başlamasıyla ilişkilerimiz bozuldu. Başkan Ronald Reagan döneminde denklemin, İran ve Irak’la yüzleşmekten ziyade Suriye ve İran’la yüzleşmeye kaydığını düşünüyorum.”
 “Saddam ile ilişkiler 1990'lı yıllarda oldukça kötüleşti. O sıra Saddam Kuveyt’i Irak’a dâhil etmek için büyük bir hırs gösteriyordu. Müfettişler tarafından yapılan denetlemelerin ardından kimyasal silahlara sahip olmadığı yönündeki sözlerinin yalanlanmasından sonra durum daha da kötüleşti. Böylece ABD’li yetkililerin Saddam'a duydukları sempati sona erdi.”
Irak ordusunun dağıtılması
Paul Bremer'in ismini andığımızda, onun Irak’ın kaderini belirleyen iki kararı hakkında konuşmamak olmaz: Irak ordusunun ve Baas Partisi'nin dağılması. Her iki karar da Irak'taki demografik ve politik durumlarda değişikliklere yol açtı. Fakat Bremer, röportaj sırasında özellikle ordu söz konusu olduğunda ‘onun dağıtıldığı’ yönünde bir ifadenin kullanılmasının yanlış olduğunu söyledi ve Irak’a geldiği sırada burada herhangi bir ordunun bulunmadığını belirtti.
Bremer’e ‘Irak ordusunu tutmanın ne gibi bir tehlikeyi içerdiğini’ sordum. Sorumu şöyle cevaplandırdı;
“Orduyu tutmanın yolu yoktu. Bağdat'ın düşmesinin ardından Irak'ta hiçbir yerde varlık göstermiyordu. 9 Nisan’da Bağdat’ın düşmesinin ardından, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın Irak'taki komutanı General John Abizaid’e göre, ülkenin hiçbir yerinde silah taşıyan herhangi bir Irak ordusu birliği yoktu. Pentagon, o sıra Irak ordusunun terhis olduğunu söyledi. Aslında bu şık bir kelime değil, fakat gerçekten de askerler evlerine gittiler. Eğer bir hata yaptıysam, bu da ‘ordunun dağıtılması’ ifadesinin kullanmış olmamdır.”
Irak’taki sivil yönetici Bremer’e göre buraya gelmesinin ardından ortaya çıkan en büyük sorun, ordunun yeniden toparlanmasının gerekip gerekmediği meselesiydi. Bremer, ABD hükümetinin ve Pentagon’un bu konudaki görüşünün, bunun gerekmediği yönünde olduğunu söyledi. Çünkü ordu, Saddam'ın halkına karşı olan acımasızlığının temel aracıydı.
Irak ordusu hakkında konuşmasını sürdüren Bremer şunları söyledi:
“Ordu, 315 bin askerden oluşuyordu. Gönüllü bir ordu değildi. Neredeyse bütün askerler Şii’ydi. Çok az sayıda Kürt dâhil subayların neredeyse tamamı Sünni’ydiler. Askerler ordunun savaşı kaybettiğini gördüklerinde kaçtılar. Gitmeden önce de kışlaları yıktılar. Orduyu yeniden toparlayacak hiçbir yer yoktu.”
Iraklı bileşenlerin ordunun yeninden yapılandırılması konusundaki tutumları
Bremer’e göre Iraklı grupların, orduyu, Saddam’ın 30 yıl boyunca kendilerine karşı uyguladığı vahşetin bir aracı oldukları görmeleri dolayısıyla, ordunun yeniden yapılandırılmasını destekleyen herhangi bir siyasi tutum yoktu. Bremer, Kürt liderler Celal Talabani ve Mesut Barzani’nin, orduyu toparlamak isteyen bazı Amerikan subaylarının varlığına ilişkin söylentiler duyduklarını kendisine söylediklerini belirterek şöyle devam etti:
“Kürtler benimle olan konuşmalarında, ordunun yeniden yapılandırılması konusundaki tutumlarında net ve kararlıydılar. Bana, kendilerine karşı soykırım işleyen bir ordunun yeniden toparlanması için çağrı yapıldığı takdirde, Irak'tan ayrılacaklarını söylediler. Nitekim Mesud Barzani, bu soykırımda yaklaşık 3 bin akrabasını kaybetmişti.”
Irak ordusunun dağıtılması ve Şiiler konusunda konuşmasını sürdüren Bremer şu ifadeleri kullandı:
“Bazı istatistiklere göre nüfusun çoğunluğunu oluşturan Şiiler, Şiilerin en büyük dini merci Ayetullah Ali es-Sistani’nin talimatı ile bizimle iş birliği yaptılar. Şii liderleri bana, orduyu yeniden toparlamam durumunda Saddam’ın vahşetini yeniden dirilteceğimi söylediler. Dolayısıyla burada ordunun yeniden toparlanmasını destekleyen herhangi bir siyasi tutum bulunmuyordu.”
Ona, Saddam'ın ordu subaylarının çoğunun da aralarında bulunduğu Sünnilerin ne düşündüğü sorduğum zaman şu cevabı verdi;
“Onlar da aynı şekilde ordunun yeninden toparlanmasını istemediler ve hiçbir zaman bizden böyle bir şey talep etmediler. Sünniler, hem Araplar hem de Kürtler olmak üzere yönetim kuruluna katıldılar.”
Bremer, eski ordunun yeniden toparlanmaması konusunda görüş birliği olmasına rağmen Nisan 2004’te yaşanan bir olayı anlattı ve olayın vermiş oldukları kararda haklı olduklarını kanıtladığını söyleyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“O zamanlar Anbar iline bağlı bir kasaba olan Felluce'de çok zor zamanlar geçirdik. ABD’li bir general bana veya Washington'a danışmadan eski ordudan bir tugayı geri çağırmaya karar verdi. Bu tugayı kaos içerisinde bulunan Felluce'ye girmek ve burayı temizlemek için kullanacaklarını söylediler. Fakat tugay bunu yapmak yerine, düşman saflarına katıldı. Bundan dolayı çağrıda bulunan general, tugayı dağıtmak zorunda kaldı. Bu, eski ordunun çağrılmasının mümkün olmadığının bir kanıtıdır. Birisi bir kere bunun iyi bir fikir olduğunu düşündü, fakat neticesi felaket ve tam bir başarısızlıktı.”
Irak için yeni bir ordunun kurulması!
Irak ordusunun dağılmasının ve yeniden çağırılması fikrinin Iraklı bileşenler tarafından reddedilmesinin ardından ABD, yeni bir ordu kurma planının uygulanmasından önce, maaş ödemek ve yeni bir ordu oluşturmak için başvuruları kabul etmek de dâhil olmak üzere çeşitli önlemler aldı.
Bremer, alınan bu önlemlerin çok önemli olduğunu söyledi ve şöyle devam etti:
“Tüm üst düzey subaylara maaş ödedik. Emekli maaşları, Saddam'ın ordusunda kaldıkları sıradakinden en az iki kat daha yüksekti. Onlara avans verdik ve onları eve gönderdik. Albay rütbesine kadar eski ordunun mensuplarının yeni orduda herhangi bir görev için başvuruda bulunmasının yolunu açtık. Onlara karşı hiçbir ayrımcılık söz konusu değildi. 14 ay sonra Irak'tan ayrıldığım sırada, subayların yüzde 80'i eski ordudandı.”
Bremer'ın daha önce belirttiği gibi, Suriye-Irak sınırından teröristlerin geçişişinin önlenmesi için yeterli kuvvetlerin bulunmaması o zamanlar büyük bir problemdi.
Bremer, 2009 yılında el-Kaide'yi mağlup eden ordunun, 2011 ve 2012 yıllarında DEAŞ’ı mağlup ettiğini belirterek, Irak ordusunun Amerikalılar tarafından eğitildiğini söyledi.
Irak'taki savaş sırasında terörist grupların oluşumu
ABD işgali sırasında Irak'ta, Mücahit Şura Meclisi ve DEAŞ gibi birçok terörist grup kuruldu. Beşşar Esed’den Irak’a mümkün olduğunca çok terörist göndermesini isteyen İran, bu terörist grupların bazıları arasında gerçekleşen savaşlardan yararlandı.
Irak’ın sivil yöneticisine, “Bu gruplar Irak’ta nasıl kuruldu? Bu gruplar, bazılarının diğerleriyle birleşmesi sonucu DEAŞ’ı nasıl oluşturdular?” diye sordum. Bremer, sorumu şöyle cevapladı:
“El Kaide, Ensar el-İslam adıyla bilinen terörist grup aracılığıyla işgal öncesinde de Irak’ta etkinliğini sürdürüyordu. Bu terörist oluşumun merkezi Kürt bölgeleriydi ve süreç içerisinde Irak’taki el-Kaide’ye doğru evrildi. En nihayetinde ise DEAŞ’ı kurdular. DEAŞ aslında El Kaide’nin üçüncü versiyonudur.”
Ona bu grupların sayılarının arttığını söylediğim zaman beni teyit etti ve şu ifadeleri kullandı; 
“Doğru söylüyorsun. İranlılar meseleleri bizim için karmaşık bir hale getirmekten çıkar sağlıyorlardı.” Bunun üzerine İranlıların işleri karmaşıklaştırmak için ne yaptıklarını sordum. Bremer, sorumu şöyle cevapladı: “Ben oradayken, İranlılar çok sessizdiler.  Muhtemelen Suriyelilere yardım ediyor ya da onları teşvik ediyorlardı. Teröristlerin çoğunluğunu Libya'dan gelenler oluşturuyordu ve bu kişiler Suriye üzerinden geliyorlardı.”
Baas Partisi’nin dağıtılması
Paul Bremer’in Irak'ta bulunduğu sırada çıkardığı ikinci kararname ise Baas Partisi'nin dağıtılmasıydı. Birçok kimse onun bu kararını, İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD ve İngiltere’nin Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin dağıtılması kararına benzetiyor. ABD bunu Irak'ta Baas Partisi'ne de uygulamak istedi. Bazı Iraklıların “Allah’a şükür, ABD Irak bayrağını değiştirmedi” dediğini duyarsınız. Partinin dağılmasından sonra, yüksek mevkide bulunanlar başta olmak üzere parti üyelerinin çoğunun, evlerine döndükleri ve Amerikalılara karşı savaşmaya başladıkları hakkında haberler gelmeye başladı. Bunun en iyi örneklerinden biri Saddam döneminde partinin ikinci adamı olarak bilinen İzzet İbrahim ed-Duri’dir. İzzet ed-Duri’nin aralarında bulunduğu birtakım kimseler kendi gruplarını oluşturup mücadele etmeye başladılar.
Baas partisinin dağıtılması gerçekten de faydalı oldu mu? Siyasi bir partiye dönüştürmek daha iyi olmaz mıydı? Teröristlerin parçalanması ve terör gruplarının oluşumu hakkında konuşmaya başlayan Bremer’e bu soruyu sordum. Sorumu şöyle cevapladı;
“Baas Partisi’nin kıdemli üyeleri, önde gelen bakanlardan ve milletvekillerinden oluşuyordu. Bildiğimiz kadarıyla ülkeyi terk ettiler ve ben hiçbir zaman onlardan herhangi birinin Amerikalılara karşı başlatılan mücadelede yer aldığını duymadım. Baas Partisi'nin bazı üyelerinin kendi halklarına ve ABD güçlerine karşı savaştıkları doğruysa, bu kişilerin yerleri iktidar değildir.”
Bremer konuşmasının devamında, bu kişilerin çalışmakta, dükkân açmakta ve Ürdün’den araba ithal ederek satmakta özgür olduklarını söyledi. Ayrıca onlardan binlercesinin yasalara saygılı vatandaşlar haline geldiğini ve kendileri için yasaklı olan tek şeyin hükümette görev almak olduğunu belirtti. Baas Partisi'nin dağıtılması meselesine geri dönen Bremer, onları Nazilere kıyas ederek şöyle devam etti:
“Baas Partisi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Nazilerin ilkeleri temel alınarak kuruldu. Bu nedenle akla, Suriye Baas Partisi’nde var olan Nazi felsefesinin yansıması geliyor. Bunun aynısını burada, Irak’ta da görüyoruz. Baas Partisi’nin dağıtılması ve üst düzey üyelerinin ülke dışına çıkarılması kararı, Londra, Avrupa, Washington ve diğer birçok yerdeki binlerce Iraklının tavsiyesiyle alındı. Baas Partisi kesinlikle popüler bir parti değildi. ABD bu durumu Iraklılar tarafından bir işaret olarak değerlendirerek, Nazilerin dağıtılması modelini burada da tatbik etti. Ancak iki noktada diğerinden daha ılımlı bir şekilde yaptı. Birincisi ve en önemlisi, bu uygulama sadece partinin yüzde 1’lik bir kısmına uygulandı. Baas Partisi 27 milyon olan Irak nüfusunun yüzde 10'unu temsil ediyordu ve 2 milyon üyesi vardı. ABD’nin kararı, 20 bin insanı etkiledi. 1945'te Almanya'da olduğu gibi kapsamlı bir ulusal tasfiye söz konusu değildi.”
Baas Partisi ile Naziler hakkında konuşmasını sürdüren Bremer sözlerini şöyle sürdürdü:
“ABD, Baas Partisi’nin dağıtılmasının ardından parti üyelerinin çalışmaları konusunda herhangi bir kısıtlama getirmedi ve Irak’ta çalışmalarına izin verdi. Almanya’daki Nazi partisi üyelerine yapılanlar ise bunun aksiydi. Mesela gazete çıkarabiliyorlardı. Orada geçirdiğim üçüncü haftanın sonunda ülkede 100’e yakın gazete vardı. Ayrıca televizyon ve radyo istasyonları açabilir ve cihazlar satmak için dükkân açabilirlerdi. Almanya'da 800 bin Nazi mensubu hapse atıldı ve parti üyelerinin ekonomide herhangi bir rol oynaması engellendi. Biz burada hiç kimseyi hapse atmadık.”
Washington’dan ve ülkedeki büyük boşluktan korkanlar!
Baas Partisi'nin dağıtılmasının ardından iki durum ön plana çıktı.  İlki, Saddam Hüseyin’in yönetiminde yer alanların, herhangi bir siyasi etkinliğe katılmaktan korkmaları; ikincisi ise partinin dağıtılmasının, ülkede büyük bir boşluk yaratması ve ülkeyi dönüştürmesidir. Bu, ABD’nin planının aksine demokrasi temelinde bir devleti değil, mezhepçi bir devleti doğurdu. Bremer’e bu konuda ne düşündüğünü sordum. Bana şöyle cevap verdi;
“Irak, bin yıldan beri mezhepçi bir devlettir. Osmanlı, Haşimi veya Baas dönemlerinde olduğundan daha mezhepçi bir hale geldiğini söylemek doğru değil. Irak, bin yıldır Sünniler tarafından yönetilen bir ülke. Bu sadece Saddam’ın yönetimine münhasır olan bir şey değil. Bin yıl boyunca Şiiler hükmetmiş olsa bile değişen bir şey olmazdı.”
Baas Partisi'nin dağıtılmasından sonra neler yaşandı?
Baas Partisi'nin dağılması Irak'ı nasıl değiştirdi ve ülkenin Saddam Hüseyin'in kontrolü dışında kalmasından sonra ne oldu? Haşdi Şabi bugün Irak’ta ne yapıyor? Irak hala Saddam Hüseyin’in kontrolü altında olsaydı bunlar olur muydu? Bütün bu sorular, Paul Bremer ile yapılacak görüşme hazırlıkları sırasında gündeme geldi. İran Devrim Muhafızları'nın Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani, ülkeye girip çıkıyor ve kontrolsüz bir şekilde roketleri stokluyor. Ayrıca ABD güçleri hala Irak’ta bulunuyor. Bütün bu siyasi ve demografik değişiklikler Baas Partisi'nin dağıtılmasına katkıda bulundu ve hiç kimse bunları düzeltemedi. Peki, Paul Bremer bu konuda ne düşünüyor?
Bremer, verdiği iki karar temelinde (orduyu ve partiyi dağıtmak) ve ABD’nin bunlarla ne yapmak istediği çerçevesinde bu soruyu şöyle yanıtladı;
“Irak ordusunun dağıtılması kararında, ordunun ülke tarihinde önemli bir rol oynadığını zikrettim. ABD, aynı hizmetleri sağlamak için yeni Irak ordusuyla çalışmayı dört gözle bekliyor. O zaman verdiğimiz kararın doğruluğu hakkında herhangi bir tartışma olduğunu sanmıyorum. Doğru bir karardı ve Irak'ta el-Kaide’yi mağlup eden bir ordu kurulmasıyla neticelendi.  Baas Partisi'nin dağıtılması keyfi bir şekilde gerçekleşmedi, bilakis derin ve dikkatli bir çalışmanın bir neticesiydi. Amerikalılar partinin dağıtılmasının ardından iktidarı Iraklılara devretmek istiyordu, yoksa bazılarının zannettiği gibi iktidarı kontrol etmek gibi bir düşünceleri yoktu. Kararın ardından yaptığım açıklamada, koalisyonda bulunan kimseler olarak katılacak parti üyelerinin birbirinden ayrıt etmemizin mümkün olmadığını söyledim. Zira parti ideolojisine inanıyorlardı veya bunu yapmak zorundaydılar.”
Paul Bremer'in itiraf ettiği ikinci hata, Baas Partisi'ni feshetme kararının doğru olduğuna olan inancına rağmen, kararnameyi kötüye kullanan Irak’taki siyasetçilere iktidarı teslim etmesiydi. Bremer sözlerini şöyle sürdürdü: “Politikacılar kararnamenin uygulanmasının detaylarında hata yaptılar. O sıra yönetim kurulu daha fazla yetkiye sahip olmak için baskı yapıyordu. Iraklılarla birlikte ne yapacağımıza karar vermemiz 5 ay sürdü. Siyasiler iktidara geldi ve konseye ‘Baası ortadan kaldırma konseyi’ adı verildi. Iraklı yargıçlar siyasetten etkilenmediler. Çünkü Saddam, cezalandırmak istediği kimse için mahkemeye başvurmadı. Böylece yargı büyük ölçüde politik hesaplaşmaların dışında kaldı. Saddam, birini öldürmek istediğinde, onu askeri komisyona teslim ediyordu. Iraklılar, Mısırlılar gibi yüksek düzeyde bir hukuk çalışması yaptılar. 1920'lerden bu yana, özellikle İngiliz sömürge döneminde, ülkede iyi avukatlar ve hâkimler vardı. Irak’a vardığımda, burada 900 kadar hâkim vardı. Danışmanlardan onların dosyalarına bakmalarını istedim. Bunların yaklaşık 613'ünün dosyası tamamen temiz çıktı. Saddam ile herhangi bir temasları yoktu. Yargıçlardan oluşan bir kurul oluşturmam ve kimin hangi konumda bulunmasına karar vermeleri için onlara yetki vermem gerekiyordu.”
Eski hesapların görülmesi
Bremer pek çok Iraklı siyasetçinin, “Baas partisinin dağıtılması hususundaki kararname kapsamında kararlaştırılanların ötesine geçildiğini ve partiye mensup ya da partiyi destekleyen herkesin avlanmaya başlandığını düşündüğünü” dile getirdi ve şöyle devam etti;
“Eğitim Bakanı'ndan öğrendiğim kadarıyla ülkeye girmemizin üzerinden geçen yaklaşık 6 veya 7 ayın sonunda 11 bin üniversite profesörü işini kaybetti. Bunun sebebi, ‘Baası ortadan kaldırma konseyinin’ almış olduğu kararlardı. Bu yüzden siyasilerin yetkilerini geri çekmek zorunda kaldım.”
Konuşmanın akışını değiştirmeksizin, “Bu hata birçok insanın işini kaybetmesine neden oldu ve diğer bazı kimselerin de yeniden hükümete katılmak konusunda korku duymalarına yol açtı. Peki, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye sordum. Paul Bremer, kendisiyle yaptığım görüşme sırasında sürekli olarak sadece Irak’ta bulunduğu dönemde yaşananlardan sorumlu olduğu konusunda ısrar etti ve 2014 yılının Mart veya Nisan ayında 11 bin profesörün yeniden görevlendirildiğini söyledi. Ayrıca ABD’nin, Baas Partisi’nin dağıtılmasının ardından, üyelerini dışlamaya çalıştığını ve çalışma fırsatlarının önünü kesme girişimlerinde bulunduğunu kabul etmedi. Bremer, partinin dağıtılmasına ilişkin kararnamede birtakım istisnaların bulunduğunu söyledi ve bizzat kendisinin kararnamenin son kısmında, gerektiğinde istisna yapma hakkını saklı tuttuğuna dair bir kayıt koyduğunu belirterek, şu ifadeleri kullandı: “Bu defalarca gerçekleşti. Mesela danışmanlarımdan birinin tavsiyesiyle elektrik şirketinin bir çalışanının görevinde kalması, bu istisnalardan biriydi. Nitekim bu çalışan, teknik detayları çok iyi biliyordu ve danışmanımın ifadesine göre yeri doldurulamayacak biriydi. Bu türden pek çok istisnai durum söz konusu oldu ve bu kişilerin işlerinde kalmalarına izin verdim. Çünkü onlara ihtiyaç vardı.”
Irak'ta demokrasi
Saddam, herkesin öldürülme veya işkence görme korkusuyla itaat ettiği bir diktatördü. Burada sorulması gereken soru şuydu: Neden herhangi bir suçu olmayan kimseler de bedel ödedi? Bremer, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Irak’ın işgalinden iki yıl önce Iraklılar ile temas kurduğunu, onların partinin dağıtılmasını düşündüklerini ve bu kararın halkın tavsiyesiyle alındığını söyledi. İşgal sonrası dönemi ve bugün Irak'ta yaşanan durumu savunan Bremer, “Basitçe söylemek gerekirse, kararda yer alanlardan bazısının intikam almak istediğini söyleyebiliriz” diyerek sözlerini sürdürdü. Bunun üzerine söz konusu kimselerin kimler olduğunu sordum. Bana bu kişilerin kim olduklarını bilmediğini, fakat binlerce kişiyle görüştüklerini ve bunlar arasında Sünnilerin, Şiilerin, Kürtlerin, Yezidilerin, Hristiyanların ve Türkmenlerin bulunduğunu söyledi. Paul Bremer, 2011’de ilk seçimlerini yapan Tunus dışında Arap Baharı’ndan önce 4 parlamento seçimi yapan tek Arap ülkesinin Irak olduğunu dile getirdi.
Ona, “Irak'ı demokratik bir devlete dönüştüreceğinizi söylediniz. Her ne kadar bugün çoğu kimse öyle düşünmese bile, Irak'ta o günün yaşandığını düşünüyor musunuz?” sorusunu sordum. Soruma şöyle yanıt verdi:
“Iraklılar, il yönetimleri için iki kez seçim yaptılar. Ayrıca kendilerinin yazdığı bir anayasa referandumu düzenlediler. Adil Abdülmehdi’nin geçen yıl başbakanlık görevine başlamasıyla birlikte Irak, beşinci barışçıl dönemine geçti. Hiçbir Arap ülkesinde böyle bir şey olmadı.”
Demokrasinin seçimlerden veya oylamadan ibaret olduğunu söylemek mümkün değil. Öte yandan Irak hükümetinin mezhepsel yapısı açık bir şekilde görünüyor. Nuri el-Maliki birçok kez seçimlerden uzaklaştırıldı, fakat her seferinde geri döndü. Bremer’e, Sistani'nin kilit rol oynadığı bir yapı içinde ve Kasım Süleymani’nin Irak'ın gerçek hâkimi olarak kabul edildiği bir zeminde, demokrasiyi nerede konumlandırdığını sordum. Bremer, bu soruma “Dünyanın hiçbir yerinde mutlak demokrasi olduğunu sanmıyorum, burada bile (ABD)” diye yanıt verdi.
Irak'taki durumu çok iyi görmediğini ifade eden ve bunun sebebinin ABD’nin bölgeye ilişkin ilgisinin azalması olduğunu belirten Bremer, özellikle Başkan Barack Obama’nın 2011 yılında ABD askerlerini Irak'tan çekmesiyle bunun açık bir şekilde göründüğünü ve bu durumun Başkan Donald Trump ile de devam ettiğini söyledi. İran, Rusya ve Türkiye olmak üzere 3 eski imparatorluğun bölgedeki çıkarlarının çatıştığını kaydeden Bremer, “Bunu Suriye, Irak ve başka yerlerde görüyoruz” dedi.
ABD ordusunun Irak'tan çekilmesi
ABD’nin geri çekilmesinin dış politika açısından büyük bir hata olduğunu düşündüğünü belirten Bremer, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hâlihazırda oradaki durumu savunmuyorum. Fakat şunu söylüyorum: 2003 ve 2004 yıllarında bizim görevimiz, Iraklıların ekonomilerini ve siyasi yaşamlarını yeniden kazanmalarına yardımcı olmak ve hükümette temsil edilmelerini sağlamaktı. Bunu yaptık ve bu yolu izlediler. Bu yolda sürekli bir şekilde devam edip etmeyeceklerini hiç kimse söyleyemez.”
Irak ordusunun dağıtılması ve iktidarın barışçıl bir şekilde aktarılması meselelerinin ardından Bremer’e, “Iraklıların hiçbir bağlılık ve dış müdahale söz konusu olmaksızın ülkelerini nasıl savunabileceklerini düşünüyorsunuz? Haşdi Şabi’yi ve orduyu tek bir bayrak altında birleştirmenin en iyi yolu nedir?” diye sordum. Sorumu şöyle yanıtladı:
“İranlılar Irak içinde etkili bir üs inşa etmeyi başardılar. Haşdi Şabi de bunlar arasında yer alıyor. Mevcut Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi, Haşdi Şabi’yi merkezi komutanlığın çatısı altında konumlandırmaya çalışıyor. Biz oradayken de benzer bir tutumu benimsemiştik. Bütün milis gruplarının merkezi yönetim çatısı altına girmesi gerekiyor. İran, şüphesiz önemli bir oyuncu olan Süleymani’ye sahip. Bu kötü bir durum. Durumu düzeltmek için gerekli olan şey, mezhepçi parametrelerin dışında bir hükümetin tesis edilmesidir. Ayrıca gücün sadece merkezi hükümetin kontrolünde olması gerekiyor. ABD, Terörle Mücadele Şubesi’yle veya diğer birimlerle yapılacak bir çalışma yoluyla buradaki durumun iyileşmesine katkıda bulunabilir. ABD’nin hedefi bu olmalı.”
Sorumun cevabının sonunda, İran’ın Saudi Aramco'nun Abkayk ve Hurays'ta bulunan petrol tesislerine yönelik gerçekleştirdiği saldırılara değinen Bremer, “İran 14 Eylül'de petrol sahasını hedef alan saldırılar gerçekleştirdi. Bir şekilde bununla başa çıkılması gerekiyor. Ne olacağını göreceğiz” ifadesini kullandı. Röportaj içerisinde bu konuya tekrar döneceğiz.
İran’ın bölgedeki genişlemesi
Bremer, röportajın önceki kısımlarında İran’ın Suriye ile iş birliği yaparak teröristlerin sınırdan geçişini sağladığından ve Haşdi Şabi aracılığıyla Irak’ta bulunuşundan bahsetti. Ordunun dağıtılmasının ve Baas partisinin feshedilmesinin İran’ın bu kadar açık bir şekilde Irak’ta görünmesinde etkisi olup olmadığını kendisine sordum. Bana, bu önemlerin, söz konusu neticeleri gerektirmediğini söyledi. ABD’nin 2011’e kadar Irak’ta güçlü bir şekilde bulunduğunu ve şu an İran’ın etkisinin Saddam döneminden daha büyük olduğunun bilindiğini ifade eden Bremer, Başkan Barack Obama’nın ABD askerlerini buradan çekme kararının, olayların seyrinin değişmesinin başlangıcı olduğunu ve bunun DEAŞ’ın oluşumunu hazırladığını belirtti.
Her ne kadar hatanın Obama’ya ait olduğunu söylese de onun tek sorumlu olarak görülmemesi gerektiği değerlendirmesinde bulunan Bremer, “2003’te yeterli askere ve gerekli stratejiye sahip olmadığımızı yazdım. Başkan George W. Bush’un bunu anlaması uzun zaman aldı. Başkan Bush 2006'nın sonunda Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'i görevden aldı ve birliklerin sayısını arttırmaya karar verdi. Bunun tamamlanması iki yıl sürdü ve 2009'da El Kaide’yi mağlup etmeyi başardık.”
Paul Bremer, İran’ın bugün Ortadoğu’daki yaklaşımını Pers planlamasına benzetiyor ve her Perslinin hayalinde Akdeniz'e gidip Yunanistan'a saldırmaya Xerxes (Serhas) ve Cyrus efsanesinin bulunduğunu söylüyor. Kendisine İran’ın gerek başlangıçta gerekse de sonrasında ABD’nin Irak’taki varlığına karşı çıkıp çıkmadığını ve bölgeyi istikrarsızlaştırma girişimlerinde bulunup bulunmadığını sordum.
Bremer sorumu şöyle yanıtladı;
“Irak’ta bulunduğum sıralarda ara sıra görünüp kaybolmalarının dışında ciddi bir İran varlığından söz edemeyiz. Persler, 3 bin yıllık bir süreçte büyük bir imparatorluk kurdular. Tahran'da kim olursa olsun, onlar Perslerin ardıllarıdırlar ve Akdeniz ile İndus nehri arasındaki bölgeyi kontrol etmeyi düşünüyorlar. Irak’ta 2005 ve 2006’da sıkıntı yaşadığımızı gördüklerinde, sorun yaratma fırsatını yakaladılar ve o zamandan beri devam ediyorlar.”
İran’ı neyin daha tehlikeli hale getirebileceği ya da bölgede onu neyin güçlü kılacağı konusunda Bremer, “İran ekonomik yaptırımlardan oldukça etkilendi. Bundan dolayı ekonominin bir güç kaynağı olacağını düşünmüyorum. Onları daha güçlü kılacak olan şeyin, Irak’taki nüfuzlarını, Suriye üzerinden Lübnan’a doğru genişletme potansiyelleri olduğunu düşünüyorum. Bu, İran’ı Akdeniz’e ulaştırır ki zaten istediği şey bu.”
Obama’nın kararları ve birliklerin geri çekilmesi
İran nükleer anlaşmasını imzalayan Başkan Barack Obama'nın ikili dosyalarda İranlılarla koordineli bir şekilde hareket ettiği söyleniyor. Ayrıca onun dönemine ilişkin bazı bilgiler, bölgedeki birliklerin geri çekilmesi kararının taraflar arasındaki koordinasyonun bir neticesi olarak alındığına işaret ediyor.
Bremer, her ne kadar bunun ihtimal dâhilinde olduğunu söylese de bu konuda elinde herhangi bir delilin bulunmadığını belirtti. Ayrıca gayrı resmi görüşmelere ne zaman başlandığını bilmiyor olmasına rağmen Obama'nın İran'la görüşmeye istekli olduğunu söyledi.
Bremer sözlerini şöyle sürdürdü;
“Onun söylediklerini temele alarak birliklerin geri çekilmesi meselesini açıklamak zor. Obama, Irak’tan geri çekildiklerini, çünkü Iraklıların, ABD'nin Irak'taki askeri varlığının hukuki geçerliliğini uzatan SOFA anlaşmasını reddettiğini söyledi. Fakat bu doğru değil. Maliki 2011 yılının Ekim veya Kasım ayı içerisinde ABD’ye geldi, Obama’yla görüştü ve anlaşmayı imzalamaya hazır olduğunu söyledi. Bunun başbakanın imzasıyla olmayacağını, parlamentodan geçmesi gerektiğini kendisine söyledik. 1945'ten bu yana yaklaşık 86 ülke ile bir anlaşma yaptık. Bu anlaşmalar, askerlerimizi, bulundukları ülkenin yerel yasalarına göre kovuşturulmaktan korumak için yapılan anlaşmalardır. Sadece şiddet suçları anlaşmaya dâhil değil. Bildiğim kadarıyla, herhangi bir ev sahibi ülkeye anlaşmanın onaylanması için ne gibi adımlar atmaları gerektiğini söylemedik. Maliki bir istisna oldu. Maliki’ye başbakanın imzalamasının yeterli olmadığını ve parlamentoya gitmesi gerektiğini söyledik. Parlamentonun tutumu ise açıktı. Birlikleri geri çekmek için bir bahane gibi görünüyordu. Birliklerin çekilmesi, Obama’nın İran’a bir hediyesidir. Bunun DEAŞ için de bir hediye mesabesinde olduğundan eminim. DEAŞ bundan doğrudan faydalandı. İranlılar, bildiğimiz kadarıyla DEAŞ hayranı değiller. Ancak nihayetinde İran’a daha geniş bir alanda hareket etme fırsatı verildi.”
Ebu Gureyb Hapishanesi
Irak'taki koalisyon güçleri tarafından kullanılan Ebu Gureyb Hapishanesi, burada yapılan işkencelerin görüntülerinin yayınlanmasının ardından dünya genelinde bir paniğe sebep oldu. Bu süre zarfında hapishane, ABD yönetimi altındaydı. Paul Bremer'a sorumluların akıbetinin ne olduğuna ilişkin sorular sormam gerekiyordu. Bu kişilere ne oldu ve neden yargılanmadılar? Ebu Gureyb hücrelerinde yaşanan olayların sorumluları kimlerdi? Paul Bremer, Ebu Gureyb Hapishanesi’nin ABD'nin bölgede istediği demokrasi olduğunu söyleyenlerin görüşü hakkında ne düşünüyordu?
Bremer, Ebu Gureyb Hapishanesi dosyasına ilişkin rahatsızlığını gizlemedi ve yaşananlara dair duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Bunları ‘korkunç’ olarak nitelendiren Bremer, “Ebu Gureyb üzerinde herhangi bir otoritem yoktu. Yetkiyi elinde bulunduran ulusal bir güvenlik birimiydi. Açıkçası, durum çok kötüydü” ifadelerini kullandı. Hapishaneden sorumlu komutanın işini kaybettiğini, görevden alındığını ve sonra emekliliğe ayrıldığını belirten Bremer, bu askeri birliğin yaptıklarının affedilemez olduğunu, ancak olayların yayılmasının ardından bundan haberdar olduğunu söyledi.
Sorumun ikinci kısmı Bremer’i kışkırtmış olmalı ki savunmacı bir tavırla şöyle bir cevap verdi,
“Bunu kim söyledi? ABD hakkında herhangi bir şey bilen ve olayların herkesi ne kadar dehşete düşürdüğünden haberdar olan herkes, böyle bir hadisenin ABD’yi temsil ettiğini söyleyemez. Bu hiç mantıklı değil. Bu düşüncede olan kimseler, bizim ne istediğimiz konusunda kesinlikle yanlış düşünüyor. Amerika’nın tarihi hakkında daha fazla şey öğrenmeliler.”
Ona, “Bu olayların ABD’yi temsil ettiğini düşünmüyorlar. ‘Saddam’ın yerini alacak olan demokrasi ve insan hakları bu mu?’ diye soruyorlar” dedim. Bunun üzerine öfkelenerek, “Bu saçmalık. Tüm bu sözler kabul edilemez” dedi.
Kendisine, Iraklı sivillere işkence eden ve vücutlarına elektrik veren kimselerin görevden alınmalarının ve emekliliğe ayrılmalarının yeterli bir ceza olduğunu düşünüp düşünmediğini sordum. Bu soruma, “Ben askeri bir yargıç değilim. Askeri yargının icraatlarına ve mahkemelere tabiydiler. Hapishane komutanı kovuldu ve rütbesini kaybetti. Diğerlerine ne olduğunu bilmiyorum” diye yanıt verdi.
Güncel gelişmeler: Bölge ve Aramco saldırıları
Bremer’e, Aramco saldırılarının İran üzerinde herhangi bir etkisinin olup olmayacağını sordum. O ise soruma şöyle cevap verdi;

“Tepkilere bağlı. Bu saldırılar karşısında tepki verilmesi gerekiyor. Bu İran'ı etkileyecektir. Eğer cevap verilmezse tekrarlanacaktır. Dolayısıyla işler kontrolden çıkacaktır. Bazı İran rafinerilerine yönelik dikkatli, sınırlı ve iyi çalışılmış bir saldırı ile yanıt verilmesini öneriyorum. Suudi Arabistan'ın saldırıya öncülük etmesi gerekiyor. Çünkü petrol tesisleri İran tarafından gerçekleştirilen saldırılarla zarar gördü.”
Ona göre ekonomik açıdan oldukça yorgun olan İran’ı etkileyebilecek bu önerisinin ardından kendisine, bunun olacağını düşünüp düşünmediğini sordum. Bu konuda şüphe duyduğunu söyledi ve şöyle devam etti;
“Suudilerden değil, ABD yönetiminden şüpheliyim. Trump’ın yanında, İran'ın saldırının arkasında olduğuna karar vermiş olan İngiltere, Almanya ve Fransa var. İstihbarat ile birlikte bu konuda hemfikir olan Avrupalı ​​müttefiklerin varlığı oldukça önemli.”
Saldırı ve olası çözümler hakkında konuştuktan sonra Bremer’a müttefikleri olan iki ülke arasında gelecekte bir savaş görüp görmediğini sordum. Bu soruma şöyle cevap verdi;
“Savaş olasılığını dışlamıyorum ve var olduğunu düşünmüyorum. Ama bence böyle bir fırsatın geri tepilmesi ironik. Bazı rafinerilere veya bir İran nakliye limanına üzerinde çalışılmış bir saldırı gerçekleştirebilirsek ve İranlılara bu tür bir saldırıdan kaçmayacaklarına dair bir işaret gönderebilirsek, sonra bizi Tahran'da temsil eden İsviçre'ye yönelir ve konuşmaya hazır olduğumuzu dile getiririz. Burada görüşmelere başlamanın daha iyi olacağını söylüyoruz. Aksi takdirde işler daha da zorlaşacak.”
İran Ortadoğu’da birçok koldan genişliyor. Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Haşdi Şabi ve Yemen’de Husi milisleri… Ayrıca Suriye ve diğer ülkelerdeki çeşitli faaliyetleri ile nüfuzunu genişletmeye çalışıyor. Paul Bremer’e İran’ın bölgeden çekilme ihtimali konusunda ne düşündüğünü sordum. Böyle bir şeyi uzak bir ihtimal olarak değerlendirdi ve şöyle devam etti;
“İran’ın iki petrol tesisine yönelik gerçekleştirdiği saldırıların ardından bölgede yaşanan gerilimi hafifletmek amacıyla güçlerini geri çekmek gibi bir yola başvuracağını sanmıyorum. Basında, Suudi Arabistan’ın askerî harekâtı durdurduğunu açıklamasının ardından Husilerle yapılacak bir anlaşmayla onlara yönelik desteğin kesileceği yönünde çıkan haberlere rağmen bu böyle. Ancak Yemen’de birtakım değişikliklerin vuku bulması mümkün. Husilerle anlaşmak imkânsız değil. Onlar, İranlılar için muhtemelen kendilerinin çok sevmediği araçlardan ibaretler.”
Lübnan’la ilgili olarak konuşmaya devam eden Bremer, şu değerlendirmelerde bulundu;
“Hizbullah’ın Lübnan’a katılımı, İran’ın oradaki varlığını güçlendiriyor. Hiçbir koşulda Lübnan'dan ayrılmayacaklar. Siyasi yapıya dâhil oldular ve açık bir şekilde güçlendiler. İran, Lübnan ve Suriye'ye müdahale etmeye devam edecek. Bunun bir tehdit oluşturduğu açık. Özellikle şu an hükümet kurma sürecinde olan İsrail için bu bir sorun olabilir.”
Bremer, İran’ı Suriye’de tutan nedenlerle ilgili olarak şunları söyledi;
“Bir çeşit uzlaşma olmadığı sürece buradan çekilmesi mümkün görünmüyor. Bu oldukça düşük bir ihtimal. Suriye’yi terk etmek İranlıların çıkarları ile çatışıyor. Çünkü Suriye, Irak'tan Lübnan'a taşınacak malzemeler için köprü görevi görüyor. Ruslar, Türkler ve Suriyeliler müzakerelere devam edecekler.”
Kürtler ve Türkiye
Kürtler uzun zamandır ABD’nin müttefikleriydi ve aralarında yıllardır devam eden bir iş birliği var. Saddam’ın Kürtlere kimyasal silahlarla gerçekleştirdiği soykırım ve katliamın ardından dünya, dikkatlerini buraya çevirdi. ABD, Kürtlerin bağımsız bir devletleri olacağını vaat etti. Fakat şu ana kadar Kürtler bunu gerçekleştiremedi. Bremer’e ABD’nin bir gün bu vaadini yerine getirip getiremeyeceğini sordum. Bu konuda iyimser olmadığını, özellikle de yaşananların büyük ölçüde Rusların, Türklerin ve İranlıların çıkarlarına hizmet ettiğine dikkat çekerek şöyle devam etti:
 “Kürtlerin durumunun ne olacağı konusunda fikrim yok. Meselenin Kürtlerin ve özellikle İskenderun bölgesindeki Suriye Türkmenlerinin durumlarının nasıl nihayetleneceğine bağlı olduğunu düşünüyorum. ABD’nin, Kürtlerin dileklerinin gerçekleşmesi için PKK’yı, Erdoğan’la müzakerelere dönmesi konusunda ikna etmeye çalışması gerekiyor. Geçmişte bunu yaptılar ama Erdoğan onlara ihanet etti ve görüşmeleri durdurdu. Suriye Kürtleriyle yapılacak müzakerelerle bir çözüme ulaşılması daha iyi olur. Fakat bu konuda pek iyimser değilim.”
Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyesi olan Türkiye, kısa bir süre önce Rusya'dan gelişmiş hava savunma teçhizatı satın aldı. Türkiye-Rusya anlaşmaları sonrasında yapılan çok sayıda analiz, Washington’un Ankara’ya yaptırım uygulayacağını öne sürdü. Öte yandan Erdoğan, bir Kürt devletinin kurulmasını ilk reddedecek kişi. Bu durum ABD’yi, müttefikleri olan Kürtler ile NATO’daki ortağı olan Türkler arasında bir ikileme sokuyor.
Bremer’e, Türkiye’yle ilişkilerini sürdürürken ABD’nin nasıl olup da Kürtlere verdiği sözleri yerine getireceğini sordum. Sorumu şöyle yanıtladı;
“Sorunuz iyi, ancak cevabı bilmiyorum. Bence, ABD endişeli olmalı ve açık bir şekilde değil de perde arkasından Erdoğan ile görüşmeli. Rus füzeleri satın almalarının, F-35’lerimizi almalarıyla çeliştiğini ve uçakları göndermeyeceğimizi söyledik. Ancak Washington’da, Türkiye'nin NATO üyeliğine verdiği değerle ilgili sorular gündeme geliyor. Bütün bunlardan sonra Türkiye'yi savunmak zorundayız. Eğer bir Türk diplomat olsaydım Erdoğan'a şunu söylerdim: ‘ABD’den daha büyük bir düşmanımız olduğunu biliyorsun: Rusya.’ Bu tarihi bir gerçek. Türklerle Ruslar arasındaki çatışma yüzyıllar boyunca sürdü. Bu yüzden Erdoğan'ın daha dikkatli olması gerektiği ve ikna edilip edilmeyeceği konusunda tartışmalar var. Böylece ABD, Türkiye’nin NATO üyeliğine olan güvenini yitirmez. Durum çok hassas ve ben bilmiyorum.”
Erdoğan ve ABD yönetimi
Paul Bremer, Kürt dosyasıyla ilgili soruları yanıtladığı sırada arkadaşlarının ve diplomatların Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında neler konuştuğuna değinerek, şöyle devam etti;

“Bu konuda ikiye ayrılıyorlar. Türkiye'deki eski ABD’li diplomat arkadaşlarımdan biri, Erdoğan’ın müstebid bir Osmanlı olduğunu ve değişmeyeceğini söylüyor. Kendisi için 500'den fazla odası olan 1 milyar dolar tutarında bir saray inşa etti. Öte yandan kendisine bir mesaj iletildiği takdirde mantıklı hareket edeceğini düşünen ABD'li diplomatlar da var. Sorun, mevcut yönetimin, uygulama stratejilerini belirlemekte iyi olmamasıdır. Başkan Donald Trump şimdi dördüncü ulusal güvenlik danışmanını atadı. Bu, sürekliliğin olmadığı anlamına geliyor. Bu yüzden petrol sahasına yönelik saldırılarla ilgili sorunuza cevap vermek zor. Bunu gerçekten bilmiyorum. Başkan da dâhil olmak üzere idarede kimsenin bunu bildiğinden emin değilim.”
Kendisine, “ABD, neden Türkiye'ye ve diğerlerine karşıt bir şekilde hareket etmek istemiyor?” diye bir soru sordum. Bremer, mevcut yönetim politikasının net olmadığı ve istikrarlı bir bakış açısının olmadığı değerlendirmesinde bulunarak şöyle devam etti;
“İki partiden de sekiz başkan döneminde görev alan profesyonel bir diplomatım. Profesyoneller böyle yapar. Politikasına bakmaksızın başkana hizmet edersin. Başkanın ne istediğini bildiğinden emin değilim. Bu zorluğun aynısı Erdoğan için de geçerli.”
Bremer, Kürt ve Türk dosyalarından ve ABD ile olan ilişkilerden bahsettikten sonra Kürtlerin yakında bağımsız bir devlete sahip olacağına inanmadığını söyledi.
Saddam'dan sonra Irak ve bugün
Paul Bremer ile yaptığımız görüşmenin sonunda kendisine bölgede genel olarak neler olup bittiğine dair vizyonu hakkında çeşitli sorular sordum. Ondan hâlihazırda Irak’taki mevcut durumla, 2003 yılında ve Saddam öncesi dönemdeki durumu kıyaslamasını istedim. Bremer, Iraklıların bugün Saddam Hüseyin döneminde olduğundan çok daha iyi bir durumda olduklarını, hükümetlerini seçtiklerini ve bunu barış içinde 5 kez gerçekleştirdiklerini söyledi. Ayrıca kişi başına düşen GSYİH’nin savaştan önceki döneme kıyasla 6 katına çıktığını belirtti.
Irak’ta önemli gelişmelerin yaşandığını düşünmesine rağmen hükümetin kontrolünde olmayan güvenlik güçleri gibi birtakım ciddi meselelerin bulunduğunu kaydeden Bremer, bu sorunun çözülmesi için ABD birliklerinin Irak'a yeniden girmesi gerektiğine işaret ederek sözlerini şöyle sürdürdü;
“İran tarafından desteklenen Haşdi Şabi birliklerinin sayısı 150 bini buluyor. Dolayısıyla bu gerçek bir sorun. Iraklıların ekonomik ve politik özgürlüklerini sürdürme gücünü muhafaza etmeleri için ABD’nin yeniden Irak’a girmesi gerektiğini düşünüyorum. ABD buraya tekrar girmediği takdirde bunların devam edip etmeyeceği belli değil.”
Obama'nın, nükleer anlaşma yoluyla İran ile koordineli bir şekilde Irak'tan çekildiği yönünde bir teori var. Bunun yanı sıra, Obama'nın bölgede Müslüman Kardeşler'i güçlendirerek büyük bir hata yaptığını söyleyenler de var. Bremer’e bunun doğru olup olmadığını sordum. Soruma şöyle cevap verdi;
“Müslüman Kardeşler’e karşı durmadık ve onları caydırmaya çalışmadık. Bunun onları teşvik ettiğimiz anlamına gelip gelmediğini bilmiyorum. Müslüman Kardeşler’in, özellikle Mısır'da, ABD’nin çıkarları için fayda sağlayacağını düşünmüyorum. Geri çekilme meselesine gelirsek, bu hususta Obama'nın Suriye'de kimyasal silahların kullanılmasını kesin bir şekilde reddetmesine rağmen bunu sağlamak için herhangi bir eylemde bulunmamasına işaret etmek yeterlidir. Irak’taki askerlerin geri çekilmesi oldukça ciddi bir hataydı.”



Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
TT

Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan ile ilişkilerin stratejik bir ilişki olduğunu belirterek, önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atılacağını açıkladı. Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğunu vurgulayan Erdoğan, “Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta Mekke’de Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’le birlikte imzaladığı Mekke Savunma Anlaşması ardından Şarku’l Avsat’a konuştu.

Cumhurbaşkanı, Mekke Savunma Anlaşması’nı ABD ile İran arasındaki gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak görmenin yanlış olduğunu belirterek, anlaşmanın salt askeri boyutuyla değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi. Erdoğan, “Bu anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, taraflar arasındaki dayanışma ruhunu pekiştirerek güvenlik bilincini güçlendirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır” dedi.

Anlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapıldığını belirten Erdoğan, anlaşmanın hiçbir ülkeyi hedef almadığını, aksine katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açık olduğunu vurguladı.

Erdoğan ayrıca İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının derhal sona ermesi gerektiğini söyledi. Suriye’nin yeni bir aşamaya girdiğini belirten Erdoğan, en önemli beklentimizin bu aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye’nin yeniden imarı için zemin hazırlaması olduğunu ifade etti. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek örgüt ya da yapıların varlığına izin vermeyeceğini söyledi.

Mekke Üçlü Anlaşması

*Sayın Cumhurbaşkanı, “Mekke Üçlü Anlaşması” fikri nasıl ortaya çıktı ve buna giden başlıca gelişmeler nelerdi?

Mekke Savunma Anlaşması fikri, bölgemizde yaşanan gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni koşullar ve üç ülkenin ortak sorumluluklarının bilinci sonucunda doğdu. Bölgesel meselelerin bölge ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiğine her zaman inandık ve bu yöndeki çözüm arayışlarını daima destekledik. Yaklaşımımızın temelini her zaman bu anlayış oluşturdu.

Bölgesel meselelerin, o bölgede rol oynayan aktörler tarafından çözüme kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz. Bu adımla birlikte bunun gerçekleşmesi yönünde ilk adımı attığımızı düşünüyoruz.

Son dönemde yaşanan gelişmeler, kardeş ve dost ülkeler arasındaki eşgüdüm ve dayanışma çabalarının taşıdığı hayati önemi açıkça ortaya koydu. Türkiye olarak geçmişte olduğu gibi bugün de anlaşmazlıkları derinleştirmek yerine diyaloğu ve istişare kanallarını güçlendirmeye çağırıyoruz. Çünkü kalıcı barışın yalnızca çatışmaların sona erdirilmesiyle sağlanamayacağını; karşılıklı güven köprülerinin kurulması, güçlü siyasi irade ve ortak bir gelecek vizyonu oluşturulması gerektiğini biliyoruz.

gthyu
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cuma günü Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalarken (SPA)

Dolayısıyla Mekke Savunma Anlaşması bu anlayışın bir ürünüdür. Bu anlaşma üç ülke arasındaki bir mutabakat olmanın ötesinde, bölgede istikrarı sağlamak ve kardeş ve dost halkların güvenlik ve huzur içinde yaşamasını mümkün kılmak konusunda üstlendiğimiz tarihi sorumluluğun bir göstergesidir.

Burada son derece önemli bir hususu vurgulamak istiyorum: Bu anlaşma, barış ve istikrar isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.

Türkiye olarak bugün olduğu gibi geçmişte de barışı, istikrarı ve kardeşlerimizle dayanışmayı güçlendirmeyi destekledik ve desteklemeye devam edeceğiz. «Mekke Savunma Anlaşması»nı bu güçlü iradenin somut bir yansıması olarak görüyoruz. Başka ülkelerin bu anlaşmaya katılmasına yönelik hiçbir itirazımız yok.

İnşallah Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan olarak bölgemizde yeni bir işbirliği ve ortak çalışma döneminin kapısını açmış olacağız. Türkiye, bu kapıyı her zaman sonuna kadar açık tutma ve bölgede barış ve istikrarı güçlendirme çabalarına mümkün olan en güçlü katkıyı sunma iradesine sahiptir.

Anlaşmanın ABD-İran gerilimiyle bağlantısı

*Anlaşmanın ABD ile İran arasında tırmanan gerilimle bir bağlantısı var mı, yoksa üçlü koordinasyon fikri daha önce de gündemde miydi?

ABD ile İran arasındaki gerilimin yükselmesinin bölgede yaşanan gelişmeler açısından tehlikeli olduğu şüphesizdir. Ancak Mekke Savunma Anlaşması’nı yalnızca bu gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak değerlendirmek yanlıştır. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin izlediği politikaların ve niyetlerinin yanlış anlaşılmasına yol açar.

Bu anlaşma, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapılmıştır ve hiçbir ülkeyi hedef almamaktadır. Amaç, bölgede güvenliği, refahı ve istikrarı güçlendirmektir. Anlaşma, katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.

Bizim vizyonumuz yalnızca üç ülkeyle sınırlı değil. Anlaşmanın büyümesini, hatta bir gün uygun koşulların oluşması halinde bölgedeki tüm ülkelerin aynı çatı altında bir araya gelmesini arzu ediyoruz. Bu, bölgenin tamamında kalıcı istikrarın sağlanması yönünde atılabilecek en ideal adım olacaktır.

Bugün attığımız bu adım bir anda ortaya çıkmış değildir. Anlaşma uzun zamandır, anlaşmayı imzaladığımız ortaklarımızla ve bölgedeki diğer ülkelerle gerçekleştirdiğimiz görüşmeler ve toplantılar sırasında gündemdeydi.

Yıllardır bölgemizde barış ve güvenliğin güçlendirilmesinin, ilgili ülkeler arasında düzenli istişareleri gerektirdiğini vurguluyoruz. Çabalarımız da buna hizmet etmeye yönelikti. Çünkü bölgesel sorunların çözümü dışarıdan dayatılan reçetelerden uzak şekilde gerçekleştirilmelidir. Dışarıdan ithal edilen çözümlerin felaket getirdiğini çok iyi biliyoruz.

Bu nedenle Türkiye olarak sürekli şekilde bölge ülkelerinin kendi iradesine ve ortak aklına dayanan politikalar doğrultusunda hareket ettik.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması’ndan doğan üçlü mekanizmayı belirli bir uluslararası duruma karşı verilmiş anlık bir tepki olarak görmüyoruz. Aksine bunu, bölgedeki gelişmeler karşısında stratejik bir iradeden hareketle attığımız güçlü bir adım olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye olarak her zaman tırmanmadan ziyade diplomatik çözümlerden, çatışmadan ziyade diyalogdan, bölünmeden ziyade bölgesel işbirliği ve ortak çalışma bağlarının güçlendirilmesinden yanayız.

Türkiye tüm taraflarla konuşabilen ve zor meselelerde sorumluluk üstlenebilen bir ülkedir. Bölgenin tamamında barış ve kalıcı istikrarın sağlanması için üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğiz.

Kolektif caydırıcılık

*Anlaşma savunma niteliği taşısa da metinde, taraflardan herhangi birine yönelik saldırının üç tarafa yönelik saldırı sayılacağı belirtiliyor. Bu doğru mu?

Evet. Adından da anlaşılacağı üzere Mekke Savunma Anlaşması kolektif savunma temelinde şekilleniyor. Ayrıca anlaşmanın kardeş ülkeler arasında Mekke’de imzalanması ona özel bir sembolik anlam kazandırıyor. Bu bizim için büyük bir memnuniyet kaynağıdır.

Mekke Savunma Anlaşması her şeyden önce kolektif caydırıcılık temelinde yükseliyor. Anlaşma, güvenlik ve savunma alanlarındaki işbirliğini güçlendirmeyi, savunma sanayisinde ortak projelerin geliştirilmesinin önünü açmayı ve terörle mücadele çabalarını desteklemeyi amaçlıyor.

Bu anlaşma herhangi bir tarafı hedef almıyor. Amacı halklarımız için barış, istikrar ve refahı sağlamaktır. Metindeki maddeler son derece açık ve herhangi bir belirsizlik içermiyor.

gthyuj
Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Erdoğan ve Şahbaz Şerif, ülkelerinin savunma ve dışişleri bakanları ile istihbarat teşkilatı başkanlarıyla birlikte Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından toplu fotoğraf çektirdi (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Anlaşmanın temel yaklaşımı, taraflardan birinin güvenliğine yönelik herhangi bir tehdidin diğer imzacı taraflar açısından da güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmesidir.

Ancak konuyu yalnızca askeri boyutuyla değerlendirmemek gerekir. Anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, tarafların güvenlik bilincini aralarındaki dayanışma ruhunu güçlendirerek pekiştirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır.

Türkiye savunma ve güvenlik alanında büyük başarılar elde etmiş ve bu alanda herkesin takdirini kazanmıştır. Kardeş ve dost ülkelerle yapılan bu tür anlaşmalar sayesinde bu başarılarımızı barışı destekleyen bölgesel bir boyuta taşıyoruz.

Aynı zamanda anlaşmaya taraf ülkeler birbirleri açısından tehdit unsuru olmayacaklarını, aksine aralarındaki dayanışmayı güçlendirecek her türlü çabayı göstereceklerini taahhüt ediyor.

Mekke Savunma Anlaşması’nı imzalayan tarafların vermek istediği mesaj açık ve nettir: Güvenliğimiz hepimizin güvenliğini sağlayacak adımlarla mümkündür. Bu kapsayıcı yaklaşımı hayata geçirdiğimiz takdirde hepimiz için barış, istikrar ve refahı sağlamış olacağımıza inanıyoruz.

Bölgesel güvenlik sorumluluğu

*Ortadoğu’daki bölgesel güçlerin, geçmişte büyük güçlerin sorumluluğunda görülen güvenlik ve istikrarın sorumluluğunu artık üstlenmeye karar verdiği söylenebilir mi?

Bugün bölge ülkeleri kendi güvenliklerinin, istikrarlarının ve geleceklerinin sorumluluğunu her zamankinden daha fazla kendileri üstlenmek zorunda. Bu, her zaman savunduğumuz bir ilkedir: Bölgenin meselelerini hiç kimse bölge ülkeleri ve halkları kadar iyi bilemez.

Bölgesel gelişmelerin uluslararası yansımaları olabilir. Ancak bölgesel egemenliğin, ortak dayanışmanın ve kolektif iradenin güçlendirilmesi küresel istikrarın da güçlenmesine katkı sağlayacaktır.

Türkiye olarak bölge ülkeleri arasında güvenlik ve istikrarı sağlamak amacıyla daha sağlam mekanizmaların ortaklaşa oluşturulmasının büyük önem taşıdığına inanıyoruz.

Bölge ülkelerinin çoğuyla iyi ilişkilerimiz bulunuyor ve bu ilişkilerin kalıcı, kurumsal işbirliklerine dönüştürülmesinin son derece faydalı olduğunun farkındayız.

Bu nedenle bölge ülkelerinin güvenliklerini ve ekonomik istikrarlarını kendi aralarındaki kurumsal ilişkiler üzerinden güvence altına almaları gerektiğine inanıyoruz.

Mevcut tablo, bölgenin geleceğinin bölge ülkelerinin iradesinden bağımsız şekilde şekillendirilemeyeceğini gösteriyor.

Amacımız dışlayıcı bloklar oluşturmak değil; egemenliğe ve toprak bütünlüğüne, karşılıklı güvene ve ortak çıkarlara dayalı bir bölgesel işbirliği sistemi kurmak olmalıdır.

Türkiye bu yaklaşım doğrultusunda çalışmayı sürdürecek, gerektiğinde sorumluluklarını üstlenecek ve bölgede barış, güvenlik ve istikrarı güçlendirmek için diplomatik çabalarını sürdürecektir.

Enerji arz güvenliği

*Mekke Anlaşması küresel ekonomi açısından büyük önem taşıyan Körfez bölgesindeki güvenliğin güçlendirilmesine katkı sağlayacak mı?

Elbette. Ben de bunu böyle görüyorum. Başından beri vurguladığım gibi bölgemizin refahına, güvenliğine ve istikrarına hizmet edecek bir anlaşma imzaladık.

Körfez bölgesinin güvenliği yalnızca bölge ülkeleri açısından değil, küresel ekonomi ve uluslararası ticaret açısından da büyük önem taşıyor.

Enerji arz güvenliğinden deniz yollarının güvenliğine, ticaretin sürekliliğinden küresel ekonomik istikrara kadar çok sayıda konu doğrudan bu bölgenin güvenliği ve barışıyla bağlantılı.

Bu yalnızca teorik bir değerlendirme değil. Son aylarda yaşanan gelişmeler bunu açıkça ortaya koydu.

Bu nedenle Körfez bölgesinde güvenlik ve istikrarı güçlendirmeye yönelik her adımın yalnızca bölgesel açıdan değil, küresel barış ve refah açısından da büyük değer taşıdığına inanıyoruz.

Mekke Savunma Anlaşması’nın bölgede ortak güvenlik ve dayanışma anlayışının yerleşmesine önemli katkı sağlayacağını ve bölgede hâkim olan yaklaşımda değişim yaratacağını düşünüyoruz.

Güvenlik ile ekonomik kalkınma birbirinden ayrı değerlendirilemez. Siyasi istikrar ile ekonomik kalkınmanın el ele ilerlediğini defalarca vurguladım.

Avrupa, büyük savaşların ardından önce ortak hareket ederek istikrar ve güvenliği sağladı, ardından ekonomik bütünleşme ve refaha yöneldi. Biz de bütün bu acıları ve sıkıntıları yaşamadan birlikte bu aşamaya ulaşabiliriz.

Barış ve istikrar olmadan ticaretin, yatırımların ve refahın sürdürülebilir olması mümkün değildir.

Körfez bölgesinin istikrarı aynı zamanda Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki ekonomik bağlantıların güvenliği açısından stratejik bir meseledir.

Körfez'de barış ve istikrarı, kendi güvenliğimiz ve bölgesel barış vizyonumuzdan ayrı görmüyoruz. Bu nedenle üzerimize düşen tüm sorumlulukları yerine getirmeye ve yapıcı diplomatik çabalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz.

Hürmüz Boğazı

*Hürmüz Boğazı’ndaki durumun mevcut çatışma öncesindeki seyrine dönmesini bekliyor musunuz?

Hürmüz Boğazı yalnızca bölgesel değil, küresel öneme sahip bir bölgedir. Küresel enerji arzı ve uluslararası ticaret açısından son derece önemli bir stratejik geçiş noktasıdır.

Dolayısıyla burada yaşanabilecek herhangi bir gerilimin sonuçları yalnızca bölge ülkeleriyle sınırlı kalmaz. Dünya bunun etkilerini petrol fiyatları üzerinden açık şekilde gördü ve hissetti.

Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğu kanıtlandı.

Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir.

Bunun gerçekleşmesi ise tüm tarafların itidalli davranmasına ve diplomasi kanallarını açık tutmasına bağlıdır.

gthyju
İran'ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemiler (AFP)

Gerilimin tırmandırılmasını hiçbir zaman desteklemedik. Aksine sorunların müzakere yoluyla çözülmesini, tüm taraflarla diyalog kurulmasını savunduk. Tarafları aynı masa etrafında buluşturmaya çalıştık.

Çünkü Hürmüz Boğazı, Ukrayna veya Filistin konusunda kalıcı bir çözüme çatışma yoluyla değil, diplomasi yoluyla ulaşılabileceğini biliyoruz.

Böylesine önemli ve hassas bir su yolunun güvenliği konusunda bölge ülkelerine büyük sorumluluk düşüyor.

Bölgesel sahiplenmenin ve ortak güvenlik anlayışının güçlendirilmesinin Hürmüz Boğazı'nın istikrarına büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Hedef, Hürmüz Boğazı'nın güvenli ve istikrarlı normal düzenine dönmesi ve bu durumun sürdürülebilir ve kalıcı hale gelmesi olmalıdır.

Stratejik ilişki

*Suudi Arabistan ile mevcut ilişkilerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi ortak tarihimiz, kardeşlik bağlarımız ve karşılıklı çıkarlarımız tarafından şekillendirilmiş stratejik bir ilişki olarak görüyoruz.

Türkiye ve Suudi Arabistan yalnızca dost ve kardeş iki ülke değil, aynı zamanda bölgede barış, istikrar ve refah konusunda önemli sorumluluklar üstlenen iki ülkedir. Son dönemde ilişkilerimizin kazandığı ivmeden memnuniyet duyuyoruz.

Siyasi diyaloğumuzu güçlendirirken ekonomi, ticaret, yatırım, savunma sanayisi, enerji ve turizm başta olmak üzere çok sayıda alandaki işbirliğimizi de geliştiriyoruz.

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi güncel gelişmelerin ve konjonktürel koşulların ötesinde, uzun vadeli ortak çıkarlar ve karşılıklı saygı temelinde ele alıyoruz.

Bölgemizin son derece ciddi sınamalardan geçtiği bir dönemde Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki sürekli istişare ve işbirliği her zamankinden daha büyük önem taşıyor.

Mekke Anlaşması’nın başta savunma işbirliği olmak üzere birçok alanda ilişkilerimizi güçlendireceğini düşünüyoruz.

Bölgemizin barışı ve istikrarına ilişkin ortak sorumluluklarımızın farkındayız ve buna göre hareket ediyoruz.

Türkiye olarak Suudi Arabistan'ın ve bölgedeki diğer ülkelerin istikrarına ve güvenliğine büyük önem veriyoruz.

Bölgemizde yaşanan herhangi bir kriz, ne kadar sınırlı olursa olsun, özellikle göç ve terör açısından bölgedeki tüm ülkeleri etkiliyor.

Önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atacağımıza inanıyorum.

Lübnan'ın istikrarı

*Türkiye Lübnan'daki gelişmeleri de yakından takip ediyor. Lübnan'da yaşanan son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Lübnan bizim için yalnızca coğrafi açıdan yakın bir ülke değil, aynı zamanda tarihi bağlarımız bulunan dost ve kardeş bir ülkedir.

Lübnan'ın güvenliği, barışı ve istikrarı tüm bölgemizin istikrarı açısından büyük önem taşıyor. Bölgedeki diğer ülkelerde olduğu gibi Lübnan'ın egemenliği, siyasi birliği ve toprak bütünlüğü korunmalıdır.

Lübnan'daki iç meselelerin dış müdahaleler veya askeri yöntemlerle daha da karmaşık hale getirilmesine ve ülkenin dış güçler arasındaki rekabetin sahasına dönüştürülmesine karşıyız.

Lübnan halkının kendi geleceğine ilişkin kararları özgür iradesiyle alma hakkına sahip olduğuna inanıyoruz.

thyjuı
İsrail tankları, Güney Lübnan’daki Batı Zutar’dan görülen Doğu Zutar’da, 5 Ağustos 2026 (EPA)

İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarının, İsrail'in bölgedeki temel sorun teşkil eden saldırgan ve yayılmacı politikaları çerçevesinde derhal sona ermesi gerekiyor.

Bu kapsamda Lübnan'da ateşkese ulaşmak amacıyla yürütülen görüşmeleri olumlu bir adım olarak görüyoruz.

Lübnan'ın güvenliği ve istikrarı bölgesel barıştan ayrı değerlendirilemez.

Ortadoğu'nun tarihi sürekli çatışmalar, yıkım ve acılar üzerinden yazılmamalı. Bu bölge de barış, huzur ve refahı hak ediyor.

Türkiye'nin tüm diplomatik çabaları bu yaklaşım temelinde yürütülüyor.

Bölgemiz uzun yıllardır savaş ve gözyaşıyla anılıyor. Bu gerçekliği değiştirmek için elimizden geleni yapmalıyız.

Elbette Lübnan'ın istikrarını yeniden kazanmasını, kurumlarının güçlenmesini ve halkının geleceğine güven ve huzur içinde bakabilmesini istiyoruz.

Bu çerçevede her türlü teknik desteği ve işbirliğini sağlamaya hazırız.

Bu konudaki irademizi ve taahhüdümüzü, kısa süre önce ülkemizde ağırladığımız Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevvaf Selam'a da ilettik.

Suriye... Yeni bir aşama

*Suriye'deki değişim sürecini bugüne kadar nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye'de yaşanan değişim sürecini, Suriye halkının kendi geleceğini belirleme iradesi açısından tarihi bir dönüm noktası olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye, ilk günden itibaren Suriye'nin toprak bütünlüğünü, siyasi birliğini ve egemenliğini savundu.

Suriye'nin yaşadığı savaş, terör ve istikrarsızlık bölgenin tamamına ağır bedeller ödetti.

Şimdi yeni bir aşamanın önündeyiz.

En önemli beklentimiz, bu yeni aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye'nin yeniden imarı için zemin hazırlamasıdır.

Suriye'nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye'nin güvenliğini tehdit edecek herhangi bir örgüt ya da yapının varlığına izin vermeyeceğiz.

Suriye'nin toprak bütünlüğü bizim için ne kadar önemliyse Türkiye'nin ulusal güvenliği de aynı ölçüde önemlidir.

Bu aşamanın başından itibaren temel beklentimiz, Suriyeli kardeşlerimizin kendi ülkelerinde güven ve barış içinde yaşayabilmeleriydi.

Suriye, Aralık 2024'ten bu yana ülkedeki güvenlik koşullarının iyileştirilmesi, ekonomik kalkınmanın zemininin hazırlanması ve toplumsal uzlaşının tesis edilmesi yolunda önemli mesafe katetti.

Elbette bölgesel sahiplenmenin ve Suriye hükümetine verilen bölgesel desteğin bu sonuçların elde edilmesinde önemli rolü oldu.

Bölge ülkeleri ve uluslararası toplumla iyi ilişkiler geliştirmeyi başaran Suriye hükümeti, sürdürülebilir istikrar ve güvenlik gündemine odaklanarak yeni çatışmalara dahil olmaktan kaçınma konusunda bir kapasite ortaya koydu.

Bugün Suriye'deki durumun normalleşmesi, aslında tüm bölge açısından stratejik önem taşıyan bir mesele haline geldi.

Suriye'nin adının bir istikrarsızlık kaynağıyla anılması yerine artık bağlantı ve kalkınma projeleriyle anılmaya başlandığını görüyoruz.

Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Suriye'nin istikrarı, yeniden ayağa kalkması ve bölgesel barışın güçlendirilmesi için üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye ve gerekli çabayı göstermeye devam edecek.

Türkiye bu doğrultuda bölgesel ve uluslararası ortaklarıyla işbirliği yapma konusunda kararlıdır.

Suriye'de yeni bir sayfanın açıldığı bu dönemde, bu sayfanın yeni acılarla değil; barış, kardeşlik, egemenlik ve ortak gelecek vizyonuyla yazılması gerekiyor.


Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
TT

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Hiçbir şey, bir gazeteciyi ziyaret ettiği bir ülkede yaşanan beklenmedik bir gelişmenin heyecanı kadar sevindiremez. Hele söz konusu ülke Irak ise... Uzun süren bir siyasi mücadelenin ardından, eski başbakanlar Nuri el-Maliki ile Muhammed Şiya es-Sudani arasındaki çekişmeden sıyrılarak başbakanlık görevine getirilen Ali ez-Zeydi ile tanışmak için randevu talep etmiştim. Görüşme 28 Haziran için planlanmıştı; dolayısıyla bir gün önceden Bağdat’a ulaşmam doğaldı. Bazen bir tesadüf, bin planlı buluşmadan daha hayırlı olabiliyor.

Ali ez-Zeydi göreve geldiğinde, kendi kendime “Umarım hayatının en büyük hatasını yapmamıştır” diye düşündüm. Mali işler ve iş dünyasında başarılı olduğu, önemli bir servete sahip bulunduğu söyleniyordu. Böylesine başarılı kurumları geride bırakıp, başarı ihtimalinin oldukça düşük, hatta neredeyse yok denecek kadar az olduğu Irak siyasetinin sert atmosferine neden girsin? Daha ilk günden elinde iki büyük ‘bomba’ taşıdığını düşünüyordum: Iraklıların servetini yiyip bitiren yolsuzluk ve ülkeye hem ekonomik hem de uluslararası itibarı ile bölgesel ilişkileri açısından ağır bedeller ödeten silahlı yapıların varlığı.

Yeşil Bölge’de sabah erkenden uyandığımda telefonuma, gece saatlerinde zırhlı birliklerin bölgeyi kapattığını ve giriş çıkışların durdurulduğunu bildiren mesajlar geldi.

İlk anda bunun basit bir yanlış anlaşılmadan ibaret olabileceğini düşündüm. Ancak kısa süre içinde olayın çok daha büyük ve tehlikeli olduğu ortaya çıktı. Yargı kararlarına dayanılarak güvenlik güçleri, bugüne kadar kimsenin evlerine baskın yapmaya cesaret edemeyeceği düşünülen çok sayıda kişinin evine operasyon düzenledi. Saatler içinde etkili isimler, nüfuz sahibi kişiler, milletvekilleri ve valiler birer birer gözaltına alınarak, kamu kaynaklarının nasıl yağmalandığına ilişkin soruşturma kapsamında ifadeye götürüldü. Operasyon yalnızca Bağdat’la sınırlı kalmadı; diğer vilayetlere de yayıldı ve halen devam ediyor.

Ez-Zeydi, görevine maaşı ile tüm ödeneklerinden feragat ederek başladı ve “Bir kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğim” mesajını verdi. Bağdat kulislerinde, kendisini yolsuzluk ağına çekmek için 200 milyon dolar teklif ettiği öne sürülen kişinin bugün soruşturma altında olduğu konuşuluyor.

Yolsuzluk yapan hiç kimsenin korunmayacağını vurgulayan Başbakan, “Yolsuzlukla mücadele kararından da silahların yalnızca devletin elinde toplanması kararından da geri dönüş olmayacak. Bunların tamamı hukukun gücüyle uygulanacak” diyor. Her türlü dayatma ve vesayeti reddeden ez-Zeydi, Irak’ın kaynağı ne olursa olsun hiçbir baskıya boyun eğmeyeceğini belirtiyor. Kendisine, “Parası olan iktidarı ister, iktidarı olan da parayı ister” diye takıldığımda ise mali durumunun son derece iyi olduğunu, gelecek parlamento seçimlerinde aday olmayacağını ve başbakanlık için ikinci bir dönem talep etmeyeceğini söyledi.

frgthyj7
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Odaya girdiğimde gözlerinden, uzun süredir uykusuz olduğu anlaşılıyordu. Nitekim bunu doğrulayarak, Bağdatlıların ‘büyük balıkların yakalandığı gece’ diye nitelendirdiği operasyona bizzat nezaret ettiği için 24 saattir uyumadığını söyledi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Bağdat ziyareti, Arap basınına ilk kez konuşan Başbakan’a ayrılan görüşme süresinin kısalmasına neden oldu. Bu nedenle bazı soruları yöneltme fırsatı bulamadım. Röportajın tam metni şöyle:

- Yolsuzlukla mücadele geri dönülmez bir karar mı?

Evet. Bu, geri dönüşü olmayan bir karar; bir tercih değil, zorunluluk. Bugün yolsuzluk, Irak devletinin varlığını tehdit eder hâle gelmiştir. Devlet mekanizmasına hizmet etmek için değil, yağmalamak amacıyla sızmış unsurlar var. Bu anlayışın artık Irak’ta yeri olmayacak. 1980-2003 yılları arasında Irak’ın kaynakları savaşların sürdürülmesi için harcandı. Ardından ambargo dönemi geldi. Dolayısıyla Irak halkı 23 yıl boyunca ülkesinin zenginliklerinden faydalanamadı. 2003’ten bugüne, yani 2026’ya kadar geçen süre de yine 23 yıl. Son dönemde Irak’ın neler yaşadığı herkesin malumu. Bu süreçte, özü yağma ve hırsızlık üzerine kurulu çarpık bir anlayış gelişti. Biz şimdi bu düzeni sona erdirmeye, Irak için yeni bir sayfa açmaya ve o dönemi geride bırakmaya çalışıyoruz.

- Yani yolsuzluk dönemini kapatma kararı aldınız?

Evet. Irak’ta artık yolsuzluğa yer olmayacak. Devlet dışında silah taşıyan hiçbir yapıya da izin verilmeyecek. Bu yılın sonunda, silahlı gücün yalnızca devlet ve güvenlik kurumlarının elinde olacağını tescilleyecek Ulusal Egemenlik Konferansı’nı ilan edeceğiz. Devlet çatısı dışında hiçbir silahlı oluşum kalmayacak ve Irak halkı ülkesinin zenginliklerinden hak ettiği şekilde yararlanacak.

Önümüzde iki yol var. Ya belirli kişilerin çıkarlarını gözetip hem Allah’ın hem de halkın rızasını kaybedeceğiz ya da onları sistemden uzaklaştıracağız. Bugün Maliye Bakanı’na, yolsuzluğa bulaşanlardan Irak’ın parasını geri almak üzere özel bir hesap açması talimatını vereceğiz. Bu kişiler, kamu kaynaklarını iade etmek zorunda. İade etmeyenler hakkında ise farklı bir yol izleyeceğiz. Yolsuzluk gelirlerini geri ödeyenlerle hukuki uzlaşma yoluna gideceğiz; Irak halkının haklarını da yasa çerçevesinde koruyacağız. Tüm işlemler gizlilik içinde yürütülecek. Bu göreve yalnızca Allah rızası için niyet ettim. Irak’a karşı omuzlarımızda bir borç taşıyoruz.

- Sözünü ettiğiniz borç nedir?

Irak bize sahip olduğumuz tüm imkânları sundu. Irak olmasaydı bugün bulunduğumuz konumda olabilir miydik? Artık bu borcu ödeme zamanı geldi. Bu nedenle maaş almayacağımı, kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğimi ve kamu malına el sürmeyeceğimi açıkladım. Eğer bunun aksini yaparsam hak ettiğim karşılığı görmeyi dilerim. Bu sözü kendime, ileride değişme ihtimalini ortadan kaldırmak için verdim. Bizim en büyük hedefimiz Allah’ın rızasını kazanmak ve Irak halkının mutluluğunu sağlamaktır.

- Bedeli ne olursa olsun yolsuzlukla mücadeleyi sürdürecek misiniz?

Ben ölümü Allah’a kavuşmak olarak görüyorum. Irak için verebileceğimiz en küçük bedel de budur. Ayrıca ikinci dönem için aday olmayacağımızı ve siyasi parti kurmayacağımızı da ilan ettik. Ancak en büyük arzum, tüm dünyanın Irak’ı gerçek liderler yetiştiren bir ülke olarak görmesidir. Iraklıların bu köklü ülkeyi yönetebilecek kapasiteye sahip olduğunu göstermek istiyoruz. Ülke dışından, ne doğudan ne de batıdan gelecek hiçbir dayatmaya izin vermeyeceğim. Irak’ın kararı, Irak halkının ve parlamentonun kararıdır; hükümetin görevi de bu kararı uygulamaktır.

- O halde sizin sloganınız ‘Önce Irak’, büyük ya da bölgesel güçler değil?

Kesinlikle. Bizim için her şeyden önce Irak gelir. Irak’ın çıkarlarının önüne hiçbir şey geçemez. Benim önceliğim Irak halkının menfaatidir. Halkımızın çıkarı ise uluslararası toplumla, komşu ülkelerle ve Körfez ülkeleriyle güçlü ilişkiler kurmaktan geçiyor. Çünkü Irak bir köy değil, bir devlettir.

sdgrft
Başbakan Ali ez-Zeydi, Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet medyası)

- Sayın Başbakan, İran ile yaşanan son savaş sırasında Irak’ın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleriyle ilişkileri sarsıldı. Çünkü Irak topraklarından Körfez’deki hedeflere yönelik bazı saldırılar düzenlendi...

Bu iddiaları araştırmak üzere uzman komisyonlar oluşturuldu. Aynı zamanda Körfez ülkelerindeki ilgili taraflardan da ellerindeki delilleri bekliyoruz. Bunların ardından gerekli adımları atacağız. Soruşturma başlatılması talimatını verdik ve tüm güvenlik kuvvetleri komutanlarına, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik saldırılar için kullanılmasına yönelik her türlü girişimin engellenmesi yönünde talimat ilettik. Ancak bugünü geçmişin ışığında yargılamamak gerektiğini düşünüyorum. Biz görevi devraldığımızda bu tablo zaten mevcuttu.

- Önümüzdeki ayın ortasında Washington’ı ziyaret etmeniz bekleniyor. Bunun dışında da çeşitli ziyaretleriniz olacak sanırım...

Kardeş ve dost ülkelerden çok sayıda davet aldık. Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya’dan da davetler geldi. Ancak ortak çalışmalar açısından öncelik taşıyan ziyaretlerimiz; Washington’ın ardından sırasıyla Türkiye’ye, İran’a ve Suudi Arabistan’a olacak.

- Washington ziyaretinden beklentiniz nedir? Ayrıca Irak’ın ağır bir mali krizden geçtiğini söylersek abartmış olur muyuz?

Bu değerlendirme doğru değil. Devlet memurlarının maaşları güvence altında ve düzenli olarak ödeniyor. Bu konuya büyük önem veriyoruz. Hükümetimiz göreve başladığında kamu borcu yaklaşık 208 trilyon Irak dinarı düzeyindeydi. Bütçe gelirlerinin yüzde 93’ü petrole, yüzde 7’si ise petrol dışı gelirlere dayanıyor.

Irak ekonomisine ilişkin vizyonum, bugün iki farklı ekonomik anlayışın çatıştığı yönünde. Bir yanda ölmek istemeyen eski ekonomi, diğer yanda ise doğumu sancılı geçen yeni ekonomi var. Bizim ekonomik yaklaşımımız, piyasa ekonomisine güçlü bir geçiş yapmak ve eski ekonomik modeli geride bırakmaktır. Ancak uygulamada çok sayıda çelişkili yasa ile karşı karşıyayız. Hâlâ, feshedilen Devrim Komuta Konseyi döneminden kalma ve sosyalist anlayışla hazırlanmış eski kararlar yürürlükte bulunuyor. Oysa Irak Anayasası ekonomik özgürlüğü esas alıyor. Bu nedenle miras kalan mevzuatı değiştirmek için kapsamlı bir reform süreci başlattık. Önümüzdeki günlerde Bakanlar Kurulu bu düzenlemeleri tamamlayarak parlamentoya sevk edecek. Ayrıca, Irak Merkez Bankası’nın katkı sağlayacağı ve halka arz edilecek Enerji ve Kalkınma Fonu’nu kurma çalışmalarımız sürüyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’ı bu fona katkı vermeye davet edeceğiz. Aynı şekilde Amerikan ve Avrupalı fonlar ile bankalara da çağrıda bulunacağız. Bu fon; kalkınma, sanayi, tarım ve halkımızın ihtiyaç duyduğu tüm üretim sektörlerini destekleyecek.

- Hürmüz Boğazı’nın kapanması krizinde hükümetiniz kamu maliyesini nasıl yönetti? Merkez Bankası’ndan borçlanma ve rezervlerin kullanılması yoluna mı gidildi?

Poliçeleri iskonto ettirdik ve hem bankalardan hem de Irak Merkez Bankası’ndan borçlandık.

- Irak’ın OPEC’e yönelik tutumu geniş tartışmalara yol açtı. Irak’ın üretim kotasının artırılmasını istediği açık. Peki üretimi artırma hedefiyle petrol fiyatlarının korunması arasında nasıl bir denge kurmayı planlıyorsunuz?

Buradan OPEC’teki ilgili taraflara seslenmek istiyorum. Irak, 1980 yılında savaşa girdi ve sekiz yılın sonunda 100 milyar doların üzerinde borçla çıktı. Ardından Kuveyt’i işgal etti ve bu kez 200 milyar doları aşan yeni bir borç yükü oluştu. 2003’ten sonra ise terör ülkemize yerleşti ve uzun yıllar istikrarsızlık yaşadık. Daha sonra Iraklılar DEAŞ terör örgütüyle yalnızca kendi ülkelerini değil, tüm bölgeyi savunmak için mücadele etti. Eğer DEAŞ Irak’ı ele geçirseydi, komşu ülkelerin ve bölgenin ulusal güvenliği ciddi şekilde tehdit altına girecekti. Bu savaşın altyapımıza maliyeti yaklaşık 400 milyar dolar oldu. Bugün hâlâ binlerce Iraklı, yıkılan evlerine ve yaşadıkları bölgelere geri dönebilmiş değil. Bu gerçeklerin dikkate alınması gerekiyor. Buna ek olarak Irak’ın nüfusu 47 milyona ulaştı. Buna karşın günlük üretim kotamız 3,4 milyon varil seviyesinde bulunuyor. OPEC içinde kota belirlenirken ve paylaşım yapılırken bu gerçeklerin de dikkate alınması gerekir. Biz Irak’ın ve Irak halkının haklarını gözeten adil bir kota mekanizması oluşturulmasını istiyoruz.

- Irak’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ya da Dünya Bankası’ndan kredi programına girebileceği yönünde beklentiler vardı. Bu ihtimal hâlâ gündemde mi?

Körfez bölgesinde deniz ulaşımının ve ihracatın yeniden başlaması, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte bu finansman seçeneklerinden vazgeçildi. Artık böyle bir ihtiyacımız bulunmuyor.

- Washington, çeşitli gerekçelerle Irak’a gönderilen nakit dolar sevkiyatlarını bir süre durdurmuştu. ABD Başkanı ile görüşmenizde bu sorunun tamamen çözüleceğini düşünüyor musunuz?

Bu uygulama belirli talepler karşılığında yürütülen bir pazarlık değildi; tamamen ihtiyati bir tedbirdi. Nakit dolaşımına ilişkin bazı kaygılar vardı. Biz de bu paraların kullanım mekanizmasını ve izlediği finansal yolları Amerikan tarafına ayrıntılı şekilde anlattık. Sorun çözüldü ve nakit sevkiyatları fiilen Irak’a ulaştı.

defvrf
4 Haziran 2026’da Bağdat’ın kuzeyindeki Samarra’da, Seraya es-Selam üyeleri, Irak devletine entegrasyonlarının başlangıç töreni sırasında sloganlar atıyor. (AP)

- Hükümet, silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına karşı çıkan silahlı gruplarla müzakere yürüttü mü? ABD’nin çekilmesinin ardından bu gruplar kesin olarak karşı çıkarsa, hükümet onlarla karşı karşıya gelmek zorunda kalır mı?

Bunu açıkça söylüyoruz: Devletin gücünden başka hiçbir güç kabul edilemez. Bu ilkeyi hukukun gücüyle hayata geçireceğiz. Devletin silahı dışında hiçbir silah olmayacak.

- Silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına yönelik planın, siyasi güçleri gözetmek amacıyla alınmış sembolik bir adımdan ibaret olduğunu düşünenler de var...

Eğer sürekli şüphe duyanların söylediklerine kulak verirsek hiçbir sonuca ulaşamayız. Silahlı gruplara gelince; bunlar ideolojik yapılar. Bu grupların silah bırakmayı kamuoyu önünde kabul etmiş olmaları başlı başına önemli ve büyük bir adımdır. Ancak fiiliyatta da ilerleme kaydettik. Seraya es-Selam, Asaib Ehli’l Hak ve İmam Ali Tugayları başta olmak üzere çeşitli gruplardan farklı türlerde silahlar teslim aldık. Fakat silahların teslim edilmesinden daha önemli olan, bu gruplarla emirleri altındaki savaşçılar arasındaki örgütsel bağın koparılmasıdır.

Bugün itibarıyla bu gruplara ait silahların büyük bölümü devletin denetimine geçti. Geriye yalnızca sınırlı bir miktar kaldı. Kalan silahların da silahlı kuvvetlere teslim edilmesine yönelik mekanizma kısa süre içinde işletilecek. Bu dosya tamamen çözüme kavuşturulacak. Devletten daha güçlü hiçbir yapı olamaz. Biz, direnişin kalıcı bir meslek değil, ihtiyaç halinde başvurulan bir yöntem olduğuna inanıyoruz. Artık bu ihtiyacı doğuran şartlar ortadan kalkmıştır. Devlet içinde devlet olmasına ise asla izin vermeyeceğiz.

sdvdsfv
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026 tarihinde Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet medyası)

- ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack sizden ne talep etti?

Herhangi bir talepte bulunmadı. Ancak bürokratik engeller nedeniyle bazı Amerikan şirketlerinin faaliyetlerinin durması konusunu görüştük. Biz de bu şirketlerin önündeki bürokratik engelleri kaldırarak işlemlerini kolaylaştırdık.

- ABD’nin hükümetinizin planlarını destekleme konusunda gerçek bir irade ortaya koyduğunu düşünüyor musunuz?

Başkan Donald Trump ile yalnızca bir kez telefonda görüştüm. Evet, bu desteğe yönelik bir yaklaşım gördük. Ancak biz her adımda Irak’ın çıkarlarını her şeyin önünde tutuyoruz. Maddi hedefleri olduğu için taviz verenler olabilir; bizim için böyle bir durum söz konusu değildir.

- Sayın Başbakan, siyasi güçler görevinizi kolaylaştırma konusunda size taahhütte bulundu mu?

Evet, kesinlikle. Zaten daha önce başbakanlık görevi bize iki kez teklif edilmiş, ancak her iki teklifi de reddetmiştik.

- Kişisel olarak etkilendiğiniz bir isim var mı?

Evet. Rahmetli babamdan çok etkilendim. Beni her zaman yanında götürürdü. Zulümden nefret eder, Allah’ın kullarına zulmedilmesini asla kabul etmeyeceğini söyler ve beni de Rabbin gazabını üzerime çekmemem konusunda uyarırdı.

- Suriye ve Cumhurbaşkanı Şera ile ilişkileriniz nasıl?

İlişkilerimiz olumlu yönde ilerliyor ve iyi bir seviyeye ulaşma yolunda. Dışişleri Bakanımız yakın zamanda Suriye’yi ziyaret edecek. Cumhurbaşkanı Şera da beni telefonla arayarak tebrik etti. İki kardeş halkın yararına ekonomik açılım ve iş birliği sürecini hayata geçirmeye hazırlanıyoruz.


Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
TT

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki stratejik demiryolu koridoru projesine ilişkin maliyet, yatırım ihtiyaçları ve finansman modelini belirlemeye yönelik detaylı çalışmaların, teknik heyetler tarafından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanmasının planlandığını açıkladı.

Şarku’l Avsat’a özel bir mülakat veren Uraloğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü siyasi iradenin, bu tarihi projenin önündeki tüm mali ve operasyonel engellerin aşılmasında temel itici gücü oluşturduğunu vurguladı. Uraloğlu, hattın hasar gören 400 kilometrelik kısmının rehabilitasyonu için Ürdün ve Suriye ile net mutabakatların sağlandığına dikkat çekerek, bu projenin Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilimler karşısında Körfez ve dünya tedarik zincirini güvence altına alacak güvenli, jeopolitik bir alternatif olacağını ifade etti.

Söz konusu projenin Körfez ile Avrupa arasında, diğer ulaşım koridorlarını destekleyen ve bölgesel entegrasyonu güçlendiren yeni ve benzersiz bir ticari omurga oluşturma potansiyeline sahip olduğunu belirten Uraloğlu, stratejik hedefin sadece belirli ülkelere erişim sağlamak olmadığını, tüm Avrupa kıtasını kapsayacak entegre ve sürdürülebilir bir ulaşım ağı kurmayı amaçladıklarını kaydetti.

Uraloğlu, 9 Haziran’da Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir ile demiryolları ve lojistik hizmetlerini kapsayan bir mutabakat zaptı imzalamıştı.

Sınır geçişlerinin ve pasaport işlemlerinin kolaylaştırılması

Pasaport işlemleri ve sınır geçişlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu aşamada önceliklerinin fiziksel altyapıyı oluşturmak ve eksik bağlantıları tamamlamak olduğunu ifade etti. Bu hatta yönelik uzun vadeli vizyonlarının sadece yük taşımacılığı ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda yolcu taşımacılığını da kapsadığını belirten Uraloğlu, bu doğrultuda sınır geçiş işlemlerinin kendileri için büyük önem taşıdığını vurguladı.

vfebthy
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Güvenli, hızlı ve etkin bir sistem kurmayı hedeflediklerini dile getiren Uraloğlu, bu amaçla bazı yeni ve somut düzenlemeleri hayata geçirdiklerini aktardı. Uraloğlu, sürücü vize sürelerinin 15 günden bir yıla çıkarılması ve işlemlerin daha hızlı tamamlanması için gerekli belgelerin yeniden düzenlenmesi gibi adımlar attıklarını kaydetti. Pasaport işlemlerini ve sınır kapılarındaki süreçleri hızla iyileştirmek için çalıştıklarını ifade eden Uraloğlu, bu hattın yük taşımacılığının ötesine geçerek insanları birbirine yakınlaştırma, kültürel ve sosyal etkileşimi artırma misyonu taşıdığını sözlerine ekledi.

Uraloğlu, projenin nihai uygulama modelinin ve katılımcı şirketlerin, yürütülen teknik çalışmaların tamamlanmasının ardından tamamen netleşeceğini belirtti. Türkiye’nin ulaştırma alanında dünyanın en güçlü mühendislik ve müteahhitlik kapasitesine sahip ülkelerinden biri olduğuna dikkat çeken Uraloğlu, her şeyin planlandığı gibi gitmesi halinde Türk şirketlerinin bu kıtalararası projede önemli ve öncü bir rol oynayacağını vurguladı.

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hattı

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hatlarının detaylarına ilişkin konuşan Uraloğlu, teknik çalışmaların yoğun bir şekilde sürdürüldüğü bir aşamada olunduğunu belirtti. Teknik ekiplerin saha incelemelerine devam ettiğini aktaran Uraloğlu, yenileme yapılacak bölümlerin, tamamen yeniden inşa edilecek kısımların ve her bir sektör için gerekli yatırım miktarının belirlenmekte olduğunu ifade etti. Şu anki temel hedeflerinin hat güzergahı boyunca tam ihtiyaçları ve gerekli teknik çalışmaları netleştirmek olduğunu dile getiren Uraloğlu, işlerin planlandığı gibi gitmesi halinde yıl sonuna kadar maliyetler, yatırım ihtiyaçları ve finansmana yönelik daha net bir çerçevenin ortaya çıkacağını, ardından ilgili ülkelerle doğrudan ortak yatırım programı ve detaylı uygulama planı üzerinde çalışmaya başlayacaklarını kaydetti.

Projenin öngörülen finansman hacmi ve mali karşılanma mekanizması hakkında Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulunan Uraloğlu, bu aşamada toplam maliyete ilişkin kesin bir rakam telaffuz etmek için henüz erken olduğunu söyledi. Öncelikle yapılması gerekenin, sahadaki gerçeklere dayalı olarak gerekli yatırımları tam olarak belirlemek olduğunu ifade eden Uraloğlu, teknik çalışmaların tamamlanmasıyla birlikte mali tablonun daha net ve kesin bir şekilde ortaya çıkacağını sözlerine ekledi.

Liderlik iradesi ve esnek finansman alternatifleri

Uraloğlu sözlerine şu ifadelerle devam etti: “Bununla birlikte, burada finansmandan bile önce en önemli unsur, siyasi iradenin mevcudiyetidir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman, bu tarihi projeyi hayata geçirmek için güçlü ve kararlı bir irade ortaya koymuşlardır. Bu durum bizim için en önemli unsuru ve temel itici gücü temsil etmektedir.”

Aynı bağlamda açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, “Siyasi irade ve ortak vizyon sağlandıktan sonra finansman modelleri büyük bir esneklikle geliştirilebilir. Devletlerin kamu kaynakları, uluslararası finans kuruluşlarından destek alınması veya farklı yatırım modellerinin benimsenmesinin yanı sıra kamu-özel sektör ortaklığı finansman seçenekleri de değerlendirilebilir. Bu nedenle şu anki en yüksek önceliğimiz, teknik çalışmaları tamamlamak ve net, onaylanmış bir mühendislik projesi sunmaktır. Nihai finansman modeli, bu aşamadan sonra ilgili ülkeler arasında yapılacak ortak değerlendirmeler ve anlaşmalar doğrultusunda belirlenecektir” ifadelerini kullandı.

Ulaşım, stratejik bir güvenlik unsurudur

Jeopolitik boyutlara ilişkin değerlendirmesinde bulunurken son yıllarda yaşanan pandemi, bölgesel çatışmalar ve küresel krizlerin net bir gerçeği ortaya koyduğunu belirten Uraloğlu, ulaştırma koridorlarının sadece ekonomik ve ticari araçlar olmadığını, aynı zamanda son derece hassas stratejik güvenlik unsurları olduğunu ifade etti. Uraloğlu, bu nedenle ülkeler arasındaki iş birliğinde bağlanabilirliğin temel ve kalıcı bir odak noktası haline geldiğini vurgulayarak, küresel ticaretin sürdürülebilirliğinin, enerji arz güvenliğinin ve tedarik zincirlerinin istikrarının tamamen güçlü ve korunaklı ulaşım ağlarına bağlı olduğunu kaydetti.

Açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, Türkiye’nin Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasındaki benzersiz stratejik konumu sayesinde bölgesel ve küresel ticaret ağlarında merkezi ve hayati bir konumda yer aldığını belirtti. Suudi Arabistan’ın ise Körfez bölgesinde ve dünyada en önemli, en güçlü ekonomik güçlerden biri olduğunu ifade eden Uraloğlu, iki ülke arasında ulaştırma sektöründe yapılacak iş birliğinin sadece Ankara ile Riyad arasındaki ikili ilişkileri güçlendirmekle kalmayacağını, aynı zamanda Körfez’den Avrupa’ya, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyanın ticari ve lojistik yapısının gelişmesine de etkin bir katkı sağlayacağını vurguladı.

sdcdsc
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Uraloğlu, son dönemde Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin büyük bir ivme kazandığını ve gözle görülür bir gelişme kaydettiğini belirtti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İki Kutsal Caminin Hizmetkarı Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü iradenin iki ülke arasındaki iş birliğini daha geniş ve kapsamlı stratejik temellere oturttuğunu ifade eden Uraloğlu, bu durumun sadece geleneksel ticaret ve yatırım alanlarında değil; ulaştırma, lojistik, enerji ve kıtalararası bağlantı gibi geleceği şekillendirecek hayati alanlarda da somutlaşan ortak bir vizyon yarattığına dikkat çekti.

Teknolojik ve dijital ortaklık

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu bağlamda, özellikle demiryolu sektöründe son derece vaat edici fırsatlar görüyoruz. Yakın zamanda Riyad’da imzaladığımız mutabakat zabıtları ile demiryolu sektöründe teknik iş birliği, lojistik hizmetlerin geliştirilmesi, modern ulaşım teknolojileri, dijitalleşme, bakım ve işletme faaliyetleri, emniyet ve güvenlik uygulamalarının yanı sıra karşılıklı eğitim faaliyetleri de dahil olmak üzere birçok alanda ortak ve kapsamlı bir iş birliği zemini oluşturduk. İş birliğimiz sadece yük taşımacılığı ile sınırlı kalmayıp yolcu taşımacılığını, turizm hareketliliğini, dini ziyaretleri ve halklarımız arasındaki insani etkileşimin artırılmasını da kapsıyor.”

Açıklamalarına devam eden Uraloğlu, “Biz sadece bugünün mevcut ihtiyaçlarını karşılamayı değil, geleceğin kapsamlı ulaşım sistemlerini inşa etmeyi planlıyoruz. Tam da bu nedenle, Körfez bölgesini Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak yeni demiryolu hatları kurmak için çalışıyoruz. Şu anda Suudi Arabistan’dan başlayan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşan ve ardından tamamen Avrupa demiryolu ağına entegre olacak bir güzergâh üzerinde teknik çalışmalar yürütüyoruz. Bu hat tamamlanıp faaliyete geçtiğinde, Körfez bölgesinden Avrupa’ya daha hızlı, daha güvenli ve daha sürdürülebilir bir şekilde yük taşımak mümkün olacak” dedi.

Riyad’da imzalanan iki mutabakat zaptının geleneksel teknik iş birliğinin ötesine geçerek lojistik ve dijital derinliğe ulaştığını vurgulayan Uraloğlu, günümüz ulaştırma sektöründeki rekabetin sadece fiziksel altyapıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda dijital altyapıyı, akıllı lojistik sistemlerini, veri yönetimini ve sınır geçiş işlemlerinin hızlandırılmasını da kapsadığını belirtti. Uraloğlu, “İki ülke arasındaki stratejik iş birliğini sadece demiryolu rayları döşemek veya tren işletmekten ibaret görmüyoruz” şeklinde konuştu.

Suriye ve Ürdün ile bölgesel uzlaşma

Demiryolu bağlantısı konusunda Suriye ve Ürdün taraflarıyla varılan mutabakatın niteliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu projenin sadece Türkiye ve Suudi Arabistan ile sınırlı kalmayıp coğrafi güzergâh üzerinde yer alan diğer ülkeleri de merkezine alan geniş kapsamlı bir bölgesel entegrasyon projesi olduğunu ifade etti. Uraloğlu, temel hedeflerinin Körfez bölgesinden başlayarak Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan ve oradan Avrupa’ya bağlanan kesintisiz bir demiryolu koridoru oluşturmak olduğunu belirterek, bu stratejik çerçevede koridorun geliştirilmesi ve canlandırılması konusunda hem Suriye hem de Ürdün ile net mutabakatlara varıldığını açıkladı.

Suudi Arabistan tarafında şu anda Ürdün sınırına kadar uzanan gelişmiş ve güçlü bir demiryolu altyapısının mevcut olduğunu aktaran Uraloğlu, Türkiye tarafında ise demiryolu ağının sınır hattındaki Gaziantep, Kilis ve İslahiye bölgelerine yüksek etkinlikle ulaştığını kaydetti. Bu doğrultuda, Suriye ve Ürdün kısımlarındaki bağlantının kurulması ve rehabilite edilmesinin projenin en acil ve ana eksenlerinden birini oluşturduğunu belirten Uraloğlu, yapılan ilk değerlendirmelere göre Suriye ve Ürdün’den geçen yaklaşık 400 kilometrelik bir bölümde yenileme, rehabilitasyon ve yeni yatırımlara ciddi ihtiyaç duyulduğunu, bazı kesimlerde mevcut hatların iyileştirilmesinin yeterli olacağını, bazı kesimlerde ise tamamen yeni inşaatların gerekeceğini ifade etti.

Şu anki önceliklerinin hattın mevcut fiili durumunu belirlemek, teknik ihtiyaçlarını ve mali yatırım gereksinimlerini tam bir hassasiyetle tespit ederek yıl sonuna kadar net bir çerçeve ortaya koymak olduğunu dile getiren Uraloğlu, bu hayati projeyi sadece ulaştırma sektörüne yapılan soyut bir yatırım olarak görmediklerini, bölge ülkelerini birbirine daha güçlü ve sağlam bağlarla bağlayan, ticaret, lojistik ve kapsamlı bölgesel ekonomik hareketlilik alanlarında olağanüstü kazanımlar ve geri dönüşler sağlayacak stratejik ve egemen bir girişim olarak değerlendirdiklerini sözlerine ekledi.

Jeopolitik alternatifler

Uraloğlu’na göre bölgesel çatışmalar, Körfez bölgesindeki hızlı gelişmeler ve Hürmüz Boğazı çevresinde süregelen gerilimler, mevcut geleneksel ulaşım koridorlarının ne kadar kırılgan olduğunu dünyaya net bir şekilde gösterdi ve sürdürülebilir alternatiflerin güçlendirilmesi gerekliliğini ortaya koydu. Bu kapsamlı anlayıştan yola çıkarak Türkiye’nin uluslararası bağlantıları güçlendirmek adına büyük stratejik projeler geliştirdiğini belirten Uraloğlu, Orta Koridor’un Çin’den Avrupa’ya uzanan ticaret akışları için güvenilir ve etkin bir alternatif sunduğunu, Kalkınma Yolu Projesi’nin ise Arap Körfezi’ni Irak üzerinden doğrudan Avrupa’ya bağlayan yeni bir lojistik altyapı oluşturmayı hedeflediğini kaydetti.

Suudi Arabistan-Türkiye demiryolu projesini bu kapsamlı lojistik vizyonun temel tamamlayıcı unsurlarından biri olarak gördüklerini ifade eden Uraloğlu, bu hattın Körfez bölgesinden Avrupa’ya giden sevkiyatlar için çoklu ve esnek seçenekler sunacağını, böylece tedarik zincirlerinin esnekliğini artırarak küresel ticaret hareketini olası kriz ve aksamalara karşı koruyacağını, özellikle demiryolu taşımacılığının daha hızlı, daha ekonomik ve daha sürdürülebilir bir lojistik yapı garanti ettiğini vurguladı.

Projenin kıtasal ve uluslararası boyutlarına dikkat çeken Uraloğlu, bu eksenin Orta Koridor ve Kalkınma Yolu ile birlikte ele alındığında, Avrupa’dan Körfez’e, Ortadoğu’dan Asya’nın derinliklerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada uluslararası ticaretin yapısını kökten etkileme potansiyeline sahip olduğunu belirtti. Uraloğlu, birbirini dışlayan değil, aksine tamamlayan entegre ve bağlantılı koridorlar aracılığıyla küresel ticaret hareketini daha güvenli ve kesintisiz hale getirmeyi amaçladıklarını ifade etti.

Türkiye’nin altyapı hazırlığına değinen Uraloğlu, Marmaray ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı gibi stratejik projeler sayesinde Asya ile Avrupa’yı doğrudan birbirine bağlayan kesintisiz bir demiryolu hattı kurmayı başardıklarını aktardı. Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden geçmesi planlanan yeni demiryolu hattı ve şu anda yapımı devam eden Halkalı-Kapıkule Yüksek Hızlı Tren projesi gibi yeni yatırımların, Türkiye’nin Avrupa kıtasıyla tam entegrasyonunu benzeri görülmemiş bir seviyeye taşıyacağını vurguladı.

Ülke genelinde 4 bin kilometreden fazla yeni demiryolu hattı inşa edildiğini ve kıtalararası koridorların kapasitesinin artırıldığını açıklayan Uraloğlu, bu adımların Türkiye’nin merkezi bir çekim merkezi ve stratejik bir kesişim noktası olma konumunu pekiştirdiğini belirtti. Uraloğlu, bölgesel bağlantının tamamlanması ve eksik hatların rehabilitasyonunun ardından, Suudi Arabistan’dan hareket eden bir yük treninin Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’daki birçok varış noktasına ve başkente doğrudan ve sorunsuz bir şekilde ulaşabileceğini ifade etti.

Entegrasyonun boyutları ve Avrupa’nın kazanımları

Ağın kapsamının genişletilmesiyle ilgili olarak Uraloğlu, projenin ilk aşamada Suudi Arabistan, Türkiye, Ürdün ve Suriye arasında şekillendiğini, ancak ikili görüşmeler ve tartışmaların gelecek dönemlerde hattın Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Umman gibi diğer Körfez ülkelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi olasılığını içerdiğini açıkladı.

Avrupa tarafı açısından jeoekonomik getirilere değinen Uraloğlu, Avrupa için en belirgin kazancın Arap Körfezi bölgesiyle daha doğrudan ve güvenli bir lojistik bağ kurulması olduğunu belirtti. Özellikle Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin; enerji, petrokimya ve çeşitli endüstriyel ürünler sektörlerinde Eski Kıta’nın en önemli stratejik ortakları arasında yer alması ve iki taraf arasındaki devasa karşılıklı yatırım hacmi nedeniyle bu hattın, karşılıklı ticari akışları daha düzenli ve daha yüksek bir kesinlikle öngörülebilir kılacağını ifade etti.

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Avrupa, son dönemde yaşanan art arda krizler nedeniyle tedarik zincirlerini kısaltmaya, daha güvenli, çeşitlendirilmiş ve bağımsız hale getirmeye ciddi şekilde odaklanmış durumda. Tam da bu noktada bu stratejik koridor, Avrupalıların lojistik seçeneklerini zenginleştiren yenilikçi bir rota olarak öne çıkıyor. Buradaki rekabet meselesi sadece mali maliyetle sınırlı olmayıp, esas olarak zaman hızı, sürekli erişim kolaylığı ve varış zamanının tam olarak öngörülebilirliği unsurlarını kapsıyor.”

Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği mülakatın sonunda Uraloğlu, lojistik maliyetler üzerindeki kesin etkilerin ve detaylı rakamların ancak hattın nihai teknik ve mühendislik yapısının belirlenmesi ve hat üzerinden geçmesi beklenen fiili taşımacılık hacimlerinin tespit edilmesinden sonra netleşeceğini açıkladı. Demiryolu taşımacılığının diğer yöntemlere kıyasla sağladığı büyük ve belirgin ölçek ekonomisi ile sınır kapılarında sunulacak prosedür ve gümrük kolaylıkları göz önüne alındığında, projenin hem bölge ülkeleri hem de Avrupa için muazzam ekonomik ve kalkınma faydaları ile geri dönüşler sağlayacağına tam anlamıyla güvendiklerini belirten Uraloğlu, hattın uzun vadede uluslararası ticaret hareketini güçlendirmeye, yatırımları teşvik etmeye ve kapsamlı bölgesel ekonomik entegrasyonu derinleştirmeye güçlü bir şekilde katkıda bulunan bir dönüm noktası olacağını ifade etti.