Psikiyatr Cemal Dindar: Ülkemiz bir sağ çıkmazın içinde dönüp duruyor

Dr. Cemal Dindar / Fotoğraf: Independent Türkçe
Dr. Cemal Dindar / Fotoğraf: Independent Türkçe
TT

Psikiyatr Cemal Dindar: Ülkemiz bir sağ çıkmazın içinde dönüp duruyor

Dr. Cemal Dindar / Fotoğraf: Independent Türkçe
Dr. Cemal Dindar / Fotoğraf: Independent Türkçe

Dr. Cemal Dindar'ı alanı olan psikiyatrinin yanı sıra; Biat ve Öfke/Recep Tayyip Erdoğan'ın Psikobiyografisi ve Öfke Dili/Yeni Sağ Zihniyetin Yapıtaşları adlı kitaplarıyla dönemin hem psikolojisini hem de sosyolojisini ele alan kitaplarıyla tanıyoruz. Dindar bu kitaplarının yanı sıra Yeni Türkiye Sendromu, Darbeci 12 Eylül'ün Ruhu gibi dönemi analiz eden kitaplara da imza attı. Pandeminin hayatımızı kuşattığı, kamuoyu araştırmaları yüzdelerinin hem üstyapıda hem altta hayatımızı belirlediği bu son zamanlarda Cemal Dindar'ın Twitter'e yazdığı 'şiircik'ler onu yakından tanıyanlar tarafından adeta bir doktor teşhisi gibi izleniyor. Dr. Dindar'ın teşhislerini biz de yakından dinleyelim dedik. Söz onda.
İşte Independent Türkçe'den Müjgan Halis'in özel röportajı;

Sizinle öncelikli olarak iki kocaman karşı mahalleye dönüşen ülke hakkındaki tespitlerinizi ve yorumlarınızı alarak başlamak isterim. Zaten siz de diyorsunuz ki, "kendi mahallene istediğini karşı mahalleye isteyemiyorsan asıl sorununun kendi mahallendekilerledir." Mahallelerde neler oluyor?
Benim gözlemim o ki, şu mahalle bu mahalle, büyük çoğunluk AKP'nin çıkışsız siyasetine teslim oldu. Çıkışsız diyorum çünkü toplumda ortak bir coğrafyada ortak değerlerle ve ortak toplumsal bağlarla belirlenen birleştirici bir kültür yaratma konusunda tam bir tıkanma hali var. Bunun elbette AKP öncesi dönemden gelen belirleyenleri de oldu. Solu da etkisi altına alan ve postmodern arayışların merkezine yerleşen, eleştirel mesafede kalmayıp her şeyin sorumlusu olan modernite karşıtlığı, bir de neoliberal dönemin temel niteliklerinden kimlikçilik popülist sağ için toplumsal zeminin nadası gibiydi. Dinsel ideoloji modernite karşıtlığını kaldıraç olarak kullandı, modernite de bir zamanlar din eleştirisiyle hegemonyasını sağlamlaştırmıştı. Kemalist Cumhuriyet de bundan azade değildir. Diyanet gibi kurumların ara formüller olarak düşünülmüş olması bir yanda, daha kuruluş aşamasında cumhuriyet Sünni bir din anlayışını kendi güdümünde tutup toplumu kontrol etmeye çalışmış görünüyor. 
Velhasıl mahallelerde ne oluyor? İslami siyaseti manivela yaparak hegemonya kurmuş olanlar kendi bünyelerinde saklı olan dünyevi arzuyu 'eski Türkiye'nin temsilcilerine yansıtarak ben temizim diyorlar. Eski Türkiye'nin temsilciliğini yapanlar da özellikle 12 Eylül'le yapısal hale gelmiş Türk-İslam sentezi ideolojisinin kendi bünyesindeki yüklerini, Batılı anlamda din eleştirisini göze alamama utangaçlığını bastırmak için İslami siyaseti din istismarcısı ilan etmekle yetiniyorlar.  Mahalle metaforuyla devam edersek, bazı mahallelerin ise bu karşıtlıkta hiç esamesi okunmuyor… 

Bu karşı mahallelere pandeminin etkisi ne oldu sizce? Siz toplumsal olanın hatta ruhsal olanın sınıfsal özelliğinin göz ardı edildiğini söylüyorsunuz. Üstüne bir de doğal felaketler yaşarken, en alt sınıf olan emekçiler nasıl bir ruhsal sınıfsallık yaşıyor ve gösteriyor?
Bu sorunun toplumsal boyutunu elbette toplumbilimciler daha iyi değerlendirirler. Ruhsallık boyutu ile ilgili şu gözlemimi paylaşabilirim: popülist sağın iktidarda olduğu birçok ülkede olduğu gibi en üsttekiler ile en altta örgütsüzlükle kitle haline gelmiş olanlar ortak bir savunmada buluştular; inkâr. Sayıların büyük olasılıkla düşük açıklanmasından mucize tedavi ya da aşının, mümkünse milliyetçiliği bir adanmışlık gösterisine dönüştürmüş birilerince bulunması beklentilerine, genetik olarak virüse karşı şerbetli olduğumuz yanlış kabullerine birçok inkâr yöntemine tanık olduk. Bu inkârlar silsilesinin sınıfsal karşılığı ise, yönetenlerin güçlülerin bunları istismar etmesi, emekçilerin ise var olanın ağırlığından kaçmak için bir yanılsama fırsatına dönüştürmesi…

Yoksullar ölüyor hep. İş cinayetleri, pandemi, deprem. Diyorlar ki tek yapmanız gereken maske takmak, sosyal mesafeye uymak. Buna uyduğumuz halde niye ölüyoruz sizce? 
Tam da bu nedenle daha fazla ölümler oluyor, diyebiliriz. Salgınla gerçekçi, bilimsel bir mücadeleden çok mücadele ediyormuş gibi yaptığımız için. Başından beri dayanıklı gen yapısı içeren bir halk olduğumuzdan mucize ilacı veya aşıyı içimizden birinin bulacağı beklentisine, gerçekçilikten çok mucize arayışı öne geçti. Öte yandan virüse karşı önlemin fiziksel mesafeyi gereksinmesine rağmen toplumsal mesafe olarak adlandırıyor oluşumuz, bu arada maske, her ikisi de simgesel değeri yüksek şeyler… Toplumsal bağı ve bedeni düzenlemek imkânını özellikle popülist sağ siyasetlerin toplumsal bilince değil de cezaya sabitlemesi önemli. Salgın süreci 'cezalandırıcı ve güçlü muktedir' imgesini pekiştirdi.

Sizce toplum olarak dayanışmamız ne durumda? Komşusu aç yatan… diye biten tabirin geçerliliği kaldı mı? Tabii sizin hayata soldan bakan biri olarak, soldaki dayanışma çabasına dair de yorumunuzu merak ediyorum. 
Dayanışmanın üretim sürecinde gerçekleşen ortaklaşmacı kültürle yakın bağı olduğunu düşünüyorum. Fakat bugün dayanışma dendiğinde daha çok bölüşüm ilişkileri akla geliyor, dahası tüketim süreçleri. Sağ ve özellikle İslamcılık bu yer değiştirmeyi siyasi başarıya dönüştürdü. Yardımlaşma ve sadaka kültürüne indirgeyerek… Solun çok büyük bölümü Sovyetlerin yıkılışı ve neoliberal tezlerin rüzgârıyla sözünü ettiğim üretim ilişkilerine, üretim süreçlerine yabancılaşmıştı. Ellen Meiksins Wood'un kitabının güzel adıyla 'Sınıftan Kaçış' solun temel niteliklerinden biri oldu. Sınıfiçi ve sınıflararası dayanışmanın en önemli göstergesi örgütlülük… Ülkemizin kapatıldığı sağ çıkmazda bu da epey zor bir iş.

Umudu sormak istiyorum size. Umut deyince de elbette akla gençlik, gençler geliyor. Siz diyorsunuz ki, gençler mülteci olmakla kahraman olmak arasına sıkışmış durumda. Bir de sürgüne gitmek ve kurban edilmek. Bu iki uç arasını nasıl tarif ediyorsunuz? Gençliğe dayatılan şey nedir, umut etmeyi mi öğretmedik ya da biz mi unuttuk da onlara anlatamadık?
Toplumun kabaca iki kutba ayrılmasının en dramatik sonucunu gençler yaşıyorlar. Birincisi bu kutuplaşma belli ki çok ciddi bir ekonomik çöküşle de sonuçlandı, fakat asıl zihinsel, düşünsel yoksullaşma ve yozlaşma gerçekleşti. Ataerkinin bunca taşlaştığı, kadınların kendileri için mi yoksa erkekler için mi bir yaşamları olacağı meselesi siyasetin temel dinamiklerinden biri haline geldiği dönemde gençlerin siyasi erk ile bağları kadim ana tanrıça-kahraman birliğine gerilemiş gibi görünüyor. Ya bu ruhsal birlikte adanma düzeyinde yitip gidecekler ya da ayrışmayı göze alacaklar. Fakat bu da bir tür hainlikle damgalanma riskini göze almak demek.  Her iki durumda da kurban rolüne namzetler…

Sizinle birkaç yıl öncesine dönelim. Sınırımızda cani bir örgüt vardı, DEAŞ. Sonra bir baktık içimizdeler, Ankara Gar'ını, Sultanahmet'i, Suruç'u kana buladılar. Siz 10 Ekim ile 1 Mayıs 1977'ye birbirine benzer vakalar olarak tarif ediyorsunuz. Ve sonrasının Türkiye'sinin belirlendiğini söylüyorsunuz. Nasıl bir benzerlikti bu sizce? Sonrasında oluşan Türkiye hallerini nasıl tarif edersiniz?
1 Mayıs 1977 gününün, Taksim 1 Mayıs Alanı'ndaki katliamın toplumsal sistem için 'kurucu şiddet' değeri var. O dönem Türkiye'nin nasıl bir Türkiye olacağına karar verenler sonrasında bize hep acı gelen kıyıcılıklarını o kararın bekası için sürdürdüler. Sonrasındaki her katliam, deprem metaforunu kullanırsak,  1 Mayıs 1977'nin artçı sarsıntılarıdır. O gün bu sağ çıkmaz dışında başka bir Türkiye düşünenlere şu mesaj açık ve net verildi: Hedef gözetilmeksizin öldürülürsünüz. O günden bugüne ülkemiz bu sağ çıkmazın içinde dönüp duruyor. Başka bir Türkiye iradesi ne zaman ortaya çıkar gibi olsa benzer bir kıyım yaşatılıyor.

Peki 7 Haziran'ın MHP tabanının bile çözüm sürecine hayır demediği ve az da olsa toplumsal barışın mümkün olduğunu düşündüğümüz günlerden, hızla 10 Ekim sonrası Türkiye'ye toplum nasıl uyum sağladı sizce? Yani bu toplumsal kutupsallaşmanın nasıl bu kadar kolay tarafı oldu?
Örgütlenme becerisi kötürümleştirilmiş toplumlarda en bildik çözüm statükoyu korumak… Güçlü bir lidere veya kadroya kendini emanet etmek. 

Siyaseti de izliyorsunuz ve bu konuda yazılar yazıyorsunuz. Biliyorsunuz yeni minik partiler kuruldu. Gelecek Partisi ve Deva. Sağda bu kopuşları nasıl yorumluyorsunuz? 
Doğrusu her iki partiyi de kesin bir yargıda bulunacak düzeyde takip etmiyorum. Şunu diyebilirim, AKP'den bir kopuşu değil de AKP'nin bir zamanlar olduğu, şimdilerde bastırdığı düşünülen şeyi öneriyorlar gibi…  Fakat zaten AKP de bu on sekiz yıl içinde çeşitli dönemlerde edindiği metamorfozlarla bir AKP'ler toplamı. En son reform söylemine bakılırsa memlekete bir gelecek veya deva lazımsa onu da biz yaparız, deniyor zaten. Bir dönem merkez siyasetin ironik niteliğini iyi duyuran örnekle; memlekete komünizm lazımsa biz getiririz söylemini hatırlatan biçimde…

Yaşadığımız genel ve toplumsal şiddetin (ekonomik, siyasal) en açık kurbanları kadınlar mıdır sizce? Kadın cinayetlerinin artık gün aşırı işlenmesi, bir güne birkaç cinayet sığdırılması erkek dünyasıyla ilgili ne söylemeli bize? Sahiden de kadın cinayetleri erkekler arası yazısız bir sözleşmenin sonucu mu?
Sadece kadın cinayetleri değil mevcut haliyle bizzat kadınlık erkekler arası yazısız bir sözleşmenin ürünüdür. AKP sürecinin birçok alanda olduğu gibi bu alanda da sosyokültürel kodlarla kabul edilebilir sınırlarda tutulan ve dolayısıyla görünmez kılınan her neyse onu siyasallaştırır görünür hale getirmesinden söz edebiliriz. AKP toplum ruhsallığında nedir dense birçok şeyle birlikte en çok şudur: Geçiş alanlarının çökmesi, çökertilmesi… Kimlikler arasında, sınıflar arasında, cinsiyetler arasında ve elbette kuşaklar arasında. Aşırı sözde-siyasallaşma pratiği kültürel geçiş alanlarını çökertti. Bu erkek-kadın karşıtlığının mutlaklaşması ve kadının kendi sözünü söylediği her alanda erkek için tekinsiz bir varlığa dönüşmesi de öyle… Böyle mutlaklıklar döneminde, eşitsizliklerin belki de ilki olan cinsiyet temelli eşitsizlik, tarih boyunca yapıştığı bütün dertlerle geri dönüyor. 

Siz bir doktorsunuz ve insanların içini görüyorsunuz desem yanlış olmaz sanırım. Bir tıp insanı olarak, gördüğünüz o iç dünyalar size ne söylüyor?
Bu sözlerinizin mesleğime verdiğiniz değerle ilgili olduğunu düşünüyorum ve bütün meslektaşlarım adına teşekkür ederim. Özellikle psikanalitik yönelimli psikoterapiler için şöyle bir düzeltme yapabilirim: Tek başına görmüyoruz ve gelen kişi ile birlikte görüyoruz. Bu diyalektik varoluş terapi ortamında gerçekleşmezse eninde sonunda terapist katı bir ideologa dönüşür. Mesleki pratiğimle, klinik deneyimimle ilgili şunu görüyorum, şunu söylüyor benzeri bir çıkarımı izninizle paylaşmayım… Halen terapi sürecine devam ettiğimiz kişilerle ilgiliymiş gibi anlaşılabilir. Velhasıl yine de Marx'ın da çok sevdiği Terentius sözü pusulamız: "İnsanım; insani olan hiçbir şey bana yabancı değildir."

Size empati kavramını sormak istiyorum. Gerçi az önce dayanışmayı sordum ama -özellikle Netflix'in son yerli yapımı Bir Başkadır'ı izlediyseniz, tam bir memleket aynası-  empati biraz kişiyi de tanımlayan bir kavrammış gibi geliyor. Empatiyle yaralarımızı ufaktan sarmaya başlayabilir miyiz sizce? Yoksa bu çok mu iyimser bir yaklaşım?
Diziyi izlemedim. Niyeyse; üzerinde oluşan hava dağılsın, öyle izleyeyim diyorum. Empati konusu bana netameli geliyor. Gerçek anlamda ötekiyle arasındaki sınırları tanımış olanlar arasında, karşılıklı tanımanın, tanışmanın var olduğu kişi ve gruplar arasında mümkün olabilir. Oysa bizde bu sınırlar gerçekten bulanık. Özellikle kimliklerin ilişkisinde Sünni İslam'ın, Türklüğün tutumu epeyce kaygılı annelerin çocuklarıyla ilişkisine benziyor… Bir yandan sen benim oğlumsun, benim kızımsın diyen ve bununla birlikte hemen hep bir hainin iğvasına uyup o da hainleşecekk diye o çocuğun kendi deneyimini yaşamasına izin vermeyen… Ayrışma talebini hep ayrılma ve ihanet gibi gören… 
Bir de empati, eşduyum diye Türkçeleştirilmiş olsa da içinde birçok duyguyu barındırabilen ve bence genelde güçlüden güçsüze, varsıldan yoksula yönelmesi beklenilen bir tutum. Acımaya, bir de böyle tahakküm kurmaya kısa devre yapabiliyor, özellikle de söylediğim gibi sınırlar tanınmadığında… Yoksullar, ezilenler, kabul görmeyenler, tanınmayanların dünyasında sempatiyi öneriyorum izninizle. Buna en iyi örnek yakın zamanda siyasette Selahattin Demirtaş'tır. Yaptıkları ve şimdiki serüveninin toplumda bir empati yarattığı bence şüpheli… Fakat yarattığı sempati bir türlü değersiz hale getirilemiyor. Sempatinin duygu yükü çok daha olumlu ve yaratıcı…



Erdoğan’ın ziyareti sonrası Ankara-Riyad hattında ekonomik sıçrama

3 Şubat’ta Riyad’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan görüşmeden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
3 Şubat’ta Riyad’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan görüşmeden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Erdoğan’ın ziyareti sonrası Ankara-Riyad hattında ekonomik sıçrama

3 Şubat’ta Riyad’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan görüşmeden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
3 Şubat’ta Riyad’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan görüşmeden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerde yeni bir ivme sağladı ve ticaret, enerji ile ortak yatırımlar alanlarında yeni iş birliği ufukları açtı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çarşamba günü Riyad’a yaptığı ziyaretin ardından yayımlanan ortak bildiride, iki ülkenin siyasi ve ekonomik ortaklıklarını ileriye taşıma konusundaki kararlılığı vurgulandı.

Bildiride, Riyad’ın Suudi Arabistan 2030 Vizyonu ile Ankara’nın Türkiye Yüzyılı Vizyonu’nun sunduğu fırsatlardan yararlanarak ekonomik ve yatırım ortaklığını derinleştirme konusunda mutabık kaldığı belirtildi. Bu çerçevede, petrol dışı ticaretin geliştirilmesi, özel sektörün rolünün güçlendirilmesi ve Suudi-Türk İş Konseyi’nin etkinleştirilmesi öncelikler arasında yer aldı.

Enerji alanında iş birliği

Enerji alanı, iki tarafın da özel önem verdiği başlıklar arasında öne çıktı. Ortak bildiride; petrol, petrokimya ve yenilenebilir enerji alanlarında iş birliğinin yanı sıra elektrik enterkoneksiyonu, temiz hidrojen ve enerji tedarik zincirleri konularının ele alındığı, bunun enerji güvenliği ve sürdürülebilirliğini güçlendireceği vurgulandı.

xdfvgthy
Erdoğan’ın ziyareti kapsamında Riyad’da yenilenebilir enerji alanında iş birliği anlaşmasının imzalanması sırasında Suudi Arabistan ve Türkiye enerji bakanları (Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı’nın X hesabından)

Taraflar ayrıca, küresel enerji dönüşümünü desteklemek amacıyla madencilik ve kritik mineraller alanında iş birliğini teyit etti. Ziyaret kapsamında toplanan Suudi-Türk Koordinasyon Konseyi toplantısında enerji, adalet, uzay ile araştırma-geliştirme alanlarını kapsayan çok sayıda anlaşma ve mutabakat zaptı imzalandı.

Bu çerçevede, enerji alanındaki stratejik iş birliğini somutlaştırmak amacıyla Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman ile Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar arasında, 2 milyar dolarlık yenilenebilir enerji yatırımlarını kapsayan bir anlaşma imzalandı. Anlaşma, yenilenebilir enerji santrali projelerinde iş birliğini öngörüyor.

Anlaşmanın; yenilenebilir enerji, yeşil teknolojiler alanlarında iş birliğini güçlendirmeyi, yüksek kaliteli projelerin geliştirilmesi ve hayata geçirilmesini desteklemeyi, enerji arz güvenliğini artırmayı ve düşük karbonlu ekonomiye geçişi hızlandırmayı hedeflediği belirtildi.

dfgthy
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Riyad’da Suudi ve Türk heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirilen geniş kapsamlı toplantıda (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Bu kapsamda, Türkiye’de toplam 5 bin megavat kurulu güce sahip güneş enerjisi santrali projelerinin iki aşamada geliştirilmesi planlanıyor. İlk aşamada Sivas ve Karaman illerinde toplam 2 bin megavat kapasiteli iki güneş enerjisi santrali kurulacak. İkinci aşamada ise taraflar arasında belirlenecek çerçeve doğrultusunda 3 bin megavat ilave kapasite hayata geçirilecek.

İlk aşama projelerinin, Türkiye’deki diğer yenilenebilir enerji santrallerine kıyasla son derece rekabetçi elektrik satış fiyatları sunacağı belirtilirken, yaklaşık 2 milyar dolarlık yatırımla hayata geçirilecek bu santrallerin 2 milyondan fazla Türk hanesine elektrik sağlayacağı ifade edildi. Üretilen elektriğin, devlete ait bir Türk şirketi tarafından 30 yıl süreyle satın alınacağı, projelerin uygulanması sırasında yerli ekipman ve hizmetlerden azami ölçüde yararlanılacağı kaydedildi.

Türkiye’ye doğrudan yatırımlar ivme kazandı

Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, anlaşmanın imzalanmasına ilişkin değerlendirmesinde, bunun Türkiye’ye yönelik doğrudan yabancı yatırım akışına önemli bir katkı olduğunu söyledi.

Şimşek, çarşamba günü X platformundaki paylaşımında, Türkiye’ye yönelik doğrudan yabancı yatırımların hızlandığını ve bunun uygulanan ekonomik programa duyulan güveni yansıttığını belirtti. Suudi Arabistan ile imzalanan anlaşma kapsamında yenilenebilir enerji projelerine yönlendirilecek 2 milyar dolarlık yatırımın, yeşil dönüşümü hızlandıracağını, enerji güvenliğini güçlendireceğini ve enerji ithalatına olan yapısal bağımlılığı azaltacağını vurguladı.

Şimşek, 2025 yılının ilk 11 ayında Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımların 12,4 milyar dolara ulaştığını, bunun 2024’ün aynı dönemine göre yüzde 28 artış anlamına geldiğini kaydetti.

Son iki yılda Suudi Arabistan-Türkiye ekonomik ilişkilerinde kaydedilen hızlı gelişme, ticaret hacmine de yansıdı. Türkiye’nin bu ilişkilere verdiği önemin bir göstergesi olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, Riyad ziyaretine, Suudi Arabistan ile ticari ve ekonomik ilişkileri geliştirmekle ilgilenen yaklaşık 200 şirket temsilcisinden oluşan geniş bir iş heyetiyle katıldı.

Özel sektörün iki ülke arasındaki ortaklıkta kilit rol oynadığı vurgulanırken, Erdoğan’ın ziyareti kapsamında toplanan Suudi-Türk Ekonomi Forumu Konseyi’nde, ortak projelerin uygulanmasında yeni bir aşamaya geçilmesi hedefi dile getirildi.

Ticarette hızlanan büyüme

Türk şirketlerinin Suudi Arabistan’daki doğrudan yatırımları 2 milyar doları aşmış durumda. Bu yatırımlar; imalat, gayrimenkul, inşaat, tarım ve ticaret gibi çeşitli sektörlere yayılıyor.

Türkiye Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Başkanı Nail Olpak, Suudi Arabistan ile ticaretin hızla büyüdüğünü belirterek, yurt dışında Türk müteahhitlik şirketlerinin faaliyetlerinde bir miktar yavaşlama görülmesine rağmen, Suudi Arabistan’da hâlen çok önemli projeler yürütüldüğünü söyledi.

Şarku'l Avsat'ın Suudi Arabistan’ın resmi kurumlarından aktardığı verilere göre, iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2025 yılında yaklaşık 8 milyar dolara ulaştı ve bir yıl içinde yüzde 14 büyüme kaydetti. Geçen yılın sonuna kadar Suudi Arabistan’da faaliyet gösteren Türk şirketleri için 1473 yatırım kaydı düzenlendi.

fgt
3 Şubat’ta Riyad’da gerçekleştirilen Suudi-Türk Yatırım İş Birliği Forumu’ndan bir kare (Türkiye Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın X hesabından)

Suudi Arabistan, Türkiye’ye ham petrol ve petrokimya ürünleri ihraç ederken; Türkiye’den halı, inşaat amaçlı işlenmiş taşlar, tütün ürünleri, gıda ve mobilya gibi çeşitli ürünler ithal ediyor.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2015’te 5,59 milyar dolar, 2016’da 5,007 milyar dolar, 2017’de 4,845 milyar dolar, 2018’de 4,954 milyar dolar ve 2019’da 5,107 milyar dolar oldu.

Kovid-19 salgını nedeniyle 2020 ve 2021’de yaşanan düşüşün ardından ticaret yeniden yükselişe geçti; 2022’de 6,493 milyar dolar, 2023’te 6,825 milyar dolar olan ticaret hacmi, 2024’te 7 milyar doların üzerine çıktı.

2025’te Türkiye’nin Suudi Arabistan’a ihracatı 3 milyar 149,6 milyon dolara ulaştı; toplam ticaret hacmi ise yaklaşık 8 milyar dolar olarak kaydedildi.


Suudi Arabistan ve Türkiye’den bölgesel ve küresel gelişmeler üzerine görüşme

Suudi Arabistan Veliaht Prensi, Salı günü Riyad’daki El-Yemame Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bir araya geldi (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi, Salı günü Riyad’daki El-Yemame Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bir araya geldi (SPA)
TT

Suudi Arabistan ve Türkiye’den bölgesel ve küresel gelişmeler üzerine görüşme

Suudi Arabistan Veliaht Prensi, Salı günü Riyad’daki El-Yemame Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bir araya geldi (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi, Salı günü Riyad’daki El-Yemame Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bir araya geldi (SPA)

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bugün (Salı) Riyad’daki El-Yemame Sarayı’nda bir araya geldi. Görüşmede bölgesel ve küresel gelişmeler ile bu konularda yürütülen çalışmalar ele alındı. Ayrıca liderler, iki ülke arasındaki ikili ilişkilerin durumu ve iş birliği fırsatlarını değerlendirdi.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman, görüşmenin başında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı karşılarken, Erdoğan da ziyaretten ve Suudi yetkililerle bir araya gelmekten duyduğu memnuniyeti ifade etti. Erdoğan, Riyad’a gelişinde El-Yemame Sarayı’nda resmi törenle karşılandı.

fedvfedv
Suudi Arabistan Veliaht Prensi, Salı günü Riyad’daki El-Yemame Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı (SPA)

Görüşmeye Suudi tarafında Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, Devlet Bakanı ve Bakanlar Kurulu Üyesi Prens Turki bin Muhammed bin Fahd, Riyad Bölge Valisi Prens Muhammed bin Abdulrahman bin Abdulaziz, Spor Bakanı Prens Abdülaziz bin Turki bin Faysal, Ulusal Muhafızlar Bakanı Prens Abdullah bin Bandar, Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Farhan, Kültür Bakanı Prens Badr bin Abdullah bin Farhan, Devlet Bakanı ve Güvenlik Danışmanı Dr. Musaad el-‘Aiban, Ticaret Bakanı Dr. Macid el-Kasbi, Maliye Bakanı Muhammed el-Ced’an, Yatırım Bakanı Müh. Halid el-Falih, Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Müh. Saleh el-Casser ile Türkiye Büyükelçisi Fahd Ebü’n-Nasr katıldı.

bgtbhgt
Suudi Arabistan Veliaht Prensi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın huzurunda tokalaştı. (SPA)

Türk tarafında ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, Ticaret Bakanı Ömer Bolat, Adalet ve Kalkınma Partisi Başkan Yardımcısı Efkan Ala, milletvekili İsmet Büyükataman, Türkiye’nin Riyad  Büyükelçisi Emrullah İşler, Milli İstihbarat Başkanı İbrahim Kalın, Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, Cumhurbaşkanlığı Ofisi Müdürü Hasan Doğan ve Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç hazır bulundu.

dcdc
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Riyad’a ulaştığında bölge valisi yardımcısı tarafından karşılandı. (SPA)

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Riyad’a resmi ziyaret kapsamında bugün (Salı) geldi. Havalimanında kendisini Riyad Bölge Valisi Prens Muhammed bin Abdulrahman, Riyad Belediye Başkanı Prens Faysal bin Abdulaziz bin Ayaf, Ticaret Bakanı Dr. Macid el-Kasbi, Türkiye Büyükelçisi Emrullah İşler  ve Suudi yetkililer karşıladı.


Şarku'l Avsat'a konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan: Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri bölgesel barış ve istikrar için stratejik öneme sahip

Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cidde’de gerçekleştirilen önceki bir görüşmeden bir kare (Arşiv - SPA)
Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cidde’de gerçekleştirilen önceki bir görüşmeden bir kare (Arşiv - SPA)
TT

Şarku'l Avsat'a konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan: Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri bölgesel barış ve istikrar için stratejik öneme sahip

Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cidde’de gerçekleştirilen önceki bir görüşmeden bir kare (Arşiv - SPA)
Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cidde’de gerçekleştirilen önceki bir görüşmeden bir kare (Arşiv - SPA)

Suudi Arabistan’a resmi ziyaret gerçekleştiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin bölgesel barış, istikrar ve refah açısından stratejik öneme sahip olduğunu vurguladı. Erdoğan, İran ve ABD arasında arabuluculuk yapmaya hazır olduklarını belirterek, gerilimi artıracak adımlardan kaçınılması gerektiğini ifade etti.

Bölgesel güvenlik mekanizmaları önerisi

Erdoğan, krizlerin önlenmesine yönelik bölgesel güvenlik mekanizmalarının kurulması çağrısında bulundu. Ziyaretinin gündeminde, başta Gazze’deki ateşkes ve Suriye’deki durum olmak üzere bölgesel meselelerin görüşülmesi, ikili ilişkilerin güçlendirilmesi ve somut adımlar atılması hedeflerinin bulunduğunu aktardı.

Türkiye-Suudi Arabistan İşbirliği

Şarku'l Avsat'a konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye ve Suudi Arabistan’ın tarihi ve köklü ilişkilere sahip iki dost ülke olduğunu belirterek, savunma sanayii işbirliğinin güven tesis etmeyi, kapasiteyi artırmayı ve teknolojiyi geliştirmeyi amaçladığını söyledi. Erdoğan, “Bu ilişkiyi yalnızca ikili gündemle sınırlı görmedik; bu değerli dostluk, bölgemizde barış, istikrar ve refah için stratejik öneme sahiptir” dedi.

fergb
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haziran 2022’de Ankara’daki görüşmeleri sırasında (SPA)

Erdoğan, ekonomik ilişkilerin ötesinde, koordinasyon ve ortak akılla istikrar sağlayacak bir yaklaşımın benimsendiğini ifade ederek, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile önceki görüşmelerde bölgesel ve uluslararası meselelerin ele alındığını ve ortak çalışmanın artırılmasına yönelik kararlılığın teyit edildiğini söyledi.

İkili ve bölgesel gündem

Cumhurbaşkanı, ziyaretin temel amacının bölgesel konularla ilgili istişareleri derinleştirmek ve ikili ilişkileri ileriye taşımak olduğunu belirtti. Ziyaret kapsamında iş dünyasıyla toplantıların da yapılacağı, ekonomik işbirliğinin güçlendirilmesinin hedeflendiği vurgulandı.

Gazze’de kalıcı ateşkesin sağlanması, sivillerin korunması, insani yardımların kesintisiz ulaştırılması ve zorunlu göçlerin sona erdirilmesi gerektiğini ifade eden Erdoğan, ikinci aşama barış planının başarısının ateşkesin güçlendirilmesine ve yeniden imar çalışmalarına bağlı olduğunu söyledi. Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi üyesi olarak bu süreçte aktif rol oynayacağını belirtti.

efgthju
Erdoğan, geçen ekim ayında Gazze’de barış için Şarm El-Şeyh Anlaşması’na katılmıştı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Erdoğan, İsrail’in Gazze’deki saldırıları ve yerinden edilmeleri sona erdirmeden herhangi bir çözümün mümkün olamayacağını vurguladı. Ateşkesin güçlendirilmesi, insani yardımların ulaştırılması ve yeniden imarın acilen başlatılması gerektiğini söyledi. BM Güvenlik Konseyi kararına uygun olarak İsrail’in Gazze’den kademeli şekilde çekilmesi gerektiğini belirten Erdoğan, Türkiye’nin bu süreçte aktif rol oynayacağını ifade etti.

Güvenlik ve insanî önlemler

Erdoğan, barış gücü veya uluslararası misyon tartışmalarına ilişkin olarak, bu tür mekanizmaların yalnızca sivilleri koruma, insani yardımları ulaştırma ve kalıcı barışı sağlama amacıyla anlamlı olacağını ifade etti. Türkiye’nin gerekli koşullar sağlandığında, Gazze’de barışı sağlamak için askerî katkı da dahil olmak üzere her türlü desteğe hazır olduğunu söyledi.

Cumhurbaşkanı, çözümün tek bir ülkenin veya tarafın varlığıyla sınırlandırılamayacağını belirterek, barış planının doğru koşullar, doğru otorite ve doğru hedefler üzerine kurulması gerektiğini vurguladı. Erdoğan, çözümün meşruiyet kaynağının yalnızca Filistin halkının iradesi olduğunu ifade etti.

Türkiye’nin rolünün, kalıcı ateşkes, adil barış, insani yardımlara erişim ve yeniden imar ile siyasi çözümü desteklemek olduğunu söyledi.

Suriye’de barış ve birlik

Erdoğan, Suriye’de hükümet ile “Suriye Demokratik Güçleri” arasındaki uzlaşma çabalarına değinerek, ülkenin savaş ve bölünme yıllarının ağır bedellerini ödediğini belirtti. Türkiye’nin önceliğinin Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak, ulusal birliği güçlendirmek ve devlet otoritesini tüm ülkeye yaymak olduğunu vurguladı.

evfedrv
Erdoğan, 24 Mayıs 2025’te Dolmabahçe Sarayı’nda Şara’yi kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Cumhurbaşkanı, çatışma bölgelerinin daraltılması ve sağlanan anlaşmaların ilerleme kaydettiğini, ancak saha gelişmelerinin tek başına kalıcı kazanımlar için yeterli olmadığını ifade etti. Toplumsal uzlaşının sağlanması ve merkezi hükümete destek verilmesinin önemine işaret eden Erdoğan, bunun kuzeydoğu Suriye’den güneyine, sahil bölgelerinden tüm ülkeye uygulanması gerektiğini söyledi.

Erdoğan, Suriye’nin komşularına tehdit oluşturmayan, terör örgütlerine alan açmayan ve tüm toplumsal bileşenlerini eşit vatandaşlık temelinde kucaklayan bir ülke olmasının bölgesel istikrar açısından kritik önemde olduğunu vurguladı. Türkiye’nin bu sürece Suudi Arabistan ve diğer dost ülkelerle birlikte aktif destek sağlayacağını belirtti.

Sudan’da barış çabaları

Sudan’daki savaşın bininci gününe yaklaşılırken Erdoğan, Türkiye’nin diplomatik çabalarla barış ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunduğunu söyledi. Türkiye’nin Sudan’da güvenilir bir dış aktör olarak mevcut çabaları güçlendirdiğini belirten Erdoğan, TİKA ofisinin ve Türk Ziraat Bankası şubesinin açılması, THY seferleri ile bölgesel bağlantının artırıldığını ifade etti.

Türkiye’nin insani yardımlar kapsamında Sudan’a 12 bin 600 ton malzeme ve 30 bin çadır gönderdiğini hatırlatan Erdoğan, tarım, madencilik ve enerji alanlarındaki iş birliğinin sürdüğünü ve yeniden imar çalışmalarının değerlendirildiğini söyledi. Erdoğan, Türkiye’nin Suudi Arabistan, ABD ve Mısır ile iş birliğine de önem verdiğini belirtti.

Somali ve İsrail’in tanıma kararı

Erdoğan, İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararının meşruiyetinin olmadığını ve Türkiye’nin Somali’nin toprak bütünlüğünü savunmaya devam edeceğini vurguladı. Erdoğan, Netanyahu hükümetinin eylemlerinin Afrika Boynuzu’nda istikrarı tehdit ettiğini ve bu adımların tüm Afrika kıtasına risk oluşturduğunu belirtti. Erdoğan, bölgesel aktörlerin ve uluslararası kuruluşların bu karara karşı tavır almasını desteklediklerini ifade etti.

İran ve bölgesel arabuluculuk

Erdoğan, ABD-İran geriliminin önlenmesine yönelik olarak Türkiye’nin, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi bölge ülkeleriyle yürüttüğü istişare ve koordinasyon girişimlerine değindi. Türkiye’nin herhangi bir savaşın çıkmasına izin vermeyeceğini, diplomasi ve ortak akılla çözüm üretme ilkesini benimsediğini vurguladı. Erdoğan, Türkiye’nin İran’daki gelişmeleri yakından takip ettiğini ve istikrarın sağlanmasına önem verdiğini belirtti.