Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev, ulusa seslendi

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev (İHA)
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev (İHA)
TT

Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev, ulusa seslendi

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev (İHA)
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev (İHA)

Azerbaycan Ordusu, Karabağ’da elde ettiği zafer sonrası yapılan anlaşma kapsamında 28 yıl Ermenistan’ın işgali altında kalan Laçın’a girdi. Ordunun Laçın’da Azerbaycan bayrağı dalgalandırmasının ardından Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, halka hitap etti.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, ulusa sesleniş konuşmasında, Laçın'ın Ermeni işgalinden kurtarılmasıyla ilgili Azerbaycan halkını tebrik ederek, “Laçın'da işgal 28 yıl sonra sona erdi. Laçın bölgesinin kurtuluşu tarihi bir olaydır. Tek bir kurşun atmadan Laçın bölgesine döndük. Düşmanı buna zorladık. Savaş sahasında elde ettiğimiz parlak zaferimiz bu harika sonuca yol açtı. Üç bölgemiz Ağdam, Kelbecer ve Laçın bize geri döndü. Tek el ateş etmeden, şehit vermeden bu bölgelere döndük” dedi.
Laçınlıları kısa süre içinde kentlerine geri dönmeleri için çalışmalara başlanacağını belirten Aliyev, “İşgal edilen topraklarda karşılaştığımız manzara büyük üzüntüye neden oldu. Çünkü her şey yıkıldı, altyapı tahrip edildi, binalar yıkıldı, idari binalar yıkıldı. Şu anda, o yerlerde yaşamaya elverişli koşullar yok. Ama o bölgeleri, tüm ilçeleri restore edeceğiz, vatandaşlarımızın normal yaşamı için her adımı atacağız. Bildiğiniz gibi ilk projeler çoktan uygulandı. İlgili fonlar Başkanın yedek fonundan tahsis edilmiştir. Fuzuli-Şuşa karayolu ve Berde-Ağdam demiryolu inşaatına başlandı. Bu da bizim bu çalışmayı maksimum verimlilikle ve aynı zamanda kısa sürede planladığımızı gösteriyor ki tüm işleri zaman kaybetmeden organize edebiliyoruz. Hâlihazırda ilgili bir devlet kurumu oluşturulmuş ve tüm bu çalışmalar koordineli olarak yürütülecektir” diye konuştu.

“Koridor Rus barış gücünün kontrolüne verildi”
Laçın kentinin stratejik öneminin söz konusu bölgeden ve şehir merkezinden Laçın koridorunun geçme olduğuna vurgu yapan Cumhurbaşkanı Aliyev, “Bu koridor, Rus barış gücünün kontrolüne verildi. Koridor uzun yıllar Ermeni silahlı kuvvetlerinin, işgalcilerin kontrolündeydi. 10 Kasım'da imzalanan ortak bildirinin ilk versiyonunda, bu koridorun Ermeni silahlı kuvvetlerinin kontrolü altında kalmasına ilişkin bir madde vardı. Ben buna karşı çıktım ve sonuç olarak koridor Rus barış gücünün kontrolüne verildi. Bunun büyük bir başarı olduğunu düşünüyorum. Laçın koridoru Ermeni işgalci güçlerinden temizlendi. Ayrıca, özellikle Şuşa'nın kurtuluşundan kısa bir süre sonra, anlaşmanın ilk versiyonu üzerinde aktif çalışmaların sürdüğünü de belirtmeliyim. Anlaşmanın ilk versiyonunda Laçın koridorunun genişliğinin 30 kilometre olması öne sürüldü. Buna şiddetle karşı çıktım ve Ermeni tarafının bu iddiasının tamamen asılsız olduğunu söyledim. Koridor içinde güvenlik önlemlerini sağlamak için bu kadar geniş bir koridora ihtiyaç yok. Bu nedenle bunu tamamen kabul edilemez bir teklif olarak değerlendirdim ve fikrimi dile getirdim. Daha sonra ikinci seçenekte Laçın koridorunun genişliği 10 kilometreydi. Bunu da kabul etmedim ve sonuç olarak 5 kilometre genişliğinde bir koridorda anlaşmaya varıldı. 5 kilometre hem bizim hem de Dağlık Karabağ'da yaşayan Ermeniler için ve güvenliğin sağlanması için yeterli genişlikte” dedi.

“Laçın, Kelbecer ve Şuşa Azerbaycan'a dönmezse anlaşma olmaz”
Ermeni yönetiminin Laçın bölgesini Azerbaycan'a iade etme niyetinin olmadığını belirten Aliyev,“ Bize doğrudan söylenmemiş olsa da, Laçın bölgesinin bir şekilde Ermenistan'da kalması gerektiği düşüncesi her zaman vardı. Ermeni tarafı genel olarak Laçın bölgesinin tamamının kendilerine bir koridor olarak verilmesi gerektiğine inanıyordu. Ne yazık ki bazı Batılı çevreler bu görüşü destekledi. Bu, Ermenistan'ın konumunu daha da uzlaşmaz hale getirdi ve düşman neredeyse tamamen ahlaksız hale geldi. Sonuç olarak Laçın bölgesinde çok ciddi bir yerleşim politikası izlendi. Hep söyledim, Laçın, Kelbecer ve Şuşa Azerbaycan'a dönmezse anlaşma olmaz. Bu tutumum yabancı ülkelerde pek çok kişiyi rahatsız etti. Toprak bütünlüğümüzün yeniden sağlanması gerektiğini söyledim. Savaş seçeneğinin asla göz ardı edilmediğini söyledim. Biz güç topluyorduk, bu gücü demir yumruk haline getirdik, düşmanın belini kırdık ve bugün yeni bir gerçeklik oluşturduk. Bir yıl önce bile bazı insanlar bize mevcut gerçeklikle uzlaşmamızı söyledi, bugün de ben herkesin mevcut gerçeklikle uzlaşması gerektiğini söylüyorum” ifadelerini kullandı.
Yeni koridorun parametreleri belirlendikten sonra, Laçın şehir merkezinin Azerbaycan’a geri verileceğini ifade eden ve 10 Kasım'da imzalanan üçlü anlaşmada yer alan 6. maddeden bahseden Azerbaycan Cumhurbaşkanı, “6. maddede, Ermenistan'ın 15 Kasım'da Kelbecer'i, 1 Aralık'ta ise Laçın'ı boşaltacağı belirtiliyordu. Bildiğiniz üzere Rusya tarafı bize başvuruda bulunarak biraz zaman istedi. Kelbecer kentinin bize dönüşü 15 Kasım'da değil 25 Kasım'da sağlandı. 6. maddenin bu kısmı uygulandı. Laçın kenti Azerbaycan'a verildi. Laçın koridoru, Şuşa kentine dokunmayacak şekilde 5 kilometre genişliğinde Rus barış gücünün kontrolünde kalıyor. Bu maddeden zaten bahsetmiştim. Anlaşmanın ilk versiyonda koridorun genişliği 30 kilometre, daha sonra 10 kilometreydi ve Rus barış gücünün değil, Ermenistan silahlı kuvvetlerinin kontrolü altında kalıyordu, ancak biz bunu anlaşmadan çıkardık. Anlaşmaya göre tarafların onayı ile, Dağlık Karabağ ile Ermenistan arasında iletişimi sağlayan Laçın koridoru konusunda yeni bir güzergahın inşası için önümüzdeki üç yıl içinde bir plan belirlenecek. Böylece, söz konusu güzergâhın korunması için Rus barış gücünün gelecekte yer değişimi öngörülüyor. Ben bu konuyu da yorumlamak istiyorum. Artık herkes Laçın koridorunun Laçın şehir merkezinden geçtiğini biliyor. Öyle ki Laçın şehir merkezi bu koridorun ortasında kalır. Rusya Devlet Başkanı ile görüşmelerimde Laçın şehir merkezinin de bizde kalması gerektiğini söylüyordum. Bu nedenle biz yeni bir koridor inşa edilmesini öneriyoruz. Dağlık Karabağ'ı Ermenistan'a bağlayan yeni bir koridorun güzergâhı belirlenerek inşa edilsin. Maddede süre de belirtiliyor 3 yıl içinde. Fakat ben bunu daha kısa bir sürede yapabileceğimizi düşünüyorum. Yeni koridorun parametreleri belirlendikten sonra Laçın şehir merkezi de bize geri verilecek. Bu çok önemli bir konu. Çünkü ben bunun anlaşmada yer almasını sağlamasaydım, Laçın koridoru her zaman Laçın şehir merkezini de içine alacaktı” ifadelerini kullandı.

“Bu anlaşma Paşinyan tarafından imzalandı”
Aliyev sözlerini şu şekilde sürdürdü:
“Biz yeni gerçeklik oluşturduk. Zafer kazanarak, düşmanın kafasını ezerek, düşmanı topraklarımızdan kovarak yeni bir gerçeklik oluşturduk. Herkes bu gerçekliği kabullenecek, kabullenmek zorunda kalacak. Tıpkı Ermenistan'ın yaptığı gibi. Bu anlaşma Paşinyan tarafından imzalandı. Paşinyan aslında teslimiyet belgesi imzaladı. Ermenistan ya tamamen yıkılacak ya da anlaşma imzalanacaktı. 10 Kasım'da imzalanan anlaşmaya müdahale etmek isteyen olursa sert mukavemetimizi görecektir. Böyle girişimler var. Bu girişimlerin amacı anlaşmayı ihlal etmektir. Çünkü bu anlaşmayla, yeni bir güvenlik formatının ortaya çıkmış olması bazı insanları rahatsız ediyor. Türk-Rus Ortak Merkezinin kurulması yapılan açıklamayla onaylandı. Düşmanın başını ezmeseydik, kendi rızasıyla bu topraklardan çıkmazdı. Yaklaşık 5 bin kilometre kareyi savaşarak kurtardık, aynı zamanda yaklaşık 5 bin kilometrekareye barışçıl bir şekilde geri döndük. Düşmanın kafasını ezmeseydik, bu topraklardan asla gönüllü olarak çıkmazdı. Düşman bu işgali devam ettirmek istedi ve tüm çirkin işleri bu amaca hizmet etti.”

“Dağlık Karabağ'da bugün yaşayan herkes Azerbaycan vatandaşıdır”
Dağlık Karabağ'da bugün yaşayan herkes Azerbaycan vatandaşı olduğuna vurgu yapan Aliyev, “Tek bir Azerbaycan devletinde hayatlar güzel olacak, sefaletten kurtulacaklar. Dağlık Karabağ'da yaşayan Ermeniler ve oraya mutlaka dönecek olan Azerbaycanlılar yeniden iyi komşuluk koşullarında yaşayacak. Pratik aşamaya girildi. Değerlendirme süreci yakında başlayacak ve hasar hesaplanacak. Yasal düzeyde adımlar atılıyor. Detayları henüz açıklamak istemiyorum. Ancak bu artık bir niyet değil, pratiğe geçmiş bir aşamadır. Onları ifşa etmeye devam edeceğiz. Biz hakkı ve adaleti yeniden kurduk, tarihi adaleti tesis ettik” dedi.
Bu savaşın Azerbaycan’ın şanlı zaferi olduğunun altını çizen Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, “Gururluyuz. Bizim görevimiz Ermeni faşizminin bir daha bu bölgede yükselmesini önlemektir. Fransa parlamentosunun bizim meselemizle ne ilgisi var? Fransa, kaç yıldır AGİT Minsk Grubu'nun eş başkanlığını yapıyorsun? Elinizi taşın altına koydunuz mu? Bir sorunu çözmek için pratik bir adım attınız mı? Şimdi sorun çözüldükten sonra neler olduğuna bakın. Fransa Senatosu, Dağlık Karabağ'ı tanıyan bir karar kabul etti. Onlardan hoşlanıyorsanız, savaş sırasında demiştim, Marsilya şehrini verin, adını değiştirin, orada ikinci bir devlet kurun dedim. Ama bizim işimize kimse karışamaz. ‘Dağlık Karabağ sorunu’ teriminin bittiğini bir kez daha söylemek istiyorum. Bu terimin dillerde olmasını tavsiye etmiyorum. Ancak tarih söz konusu olduğunda, terim elbette kullanılabilir” ifadelerini kullandı.

“Ermenistan'ın dış borcu 8 milyar dolar”
Ermeni ordusunun yok edildiğini belirten Aliyev, “Ordularını mahvettik. Bu ordu onlarca yıl içinde kuruldu. Bu orduya ücretsiz silah, cephane, en modern teçhizat verildi. Tüm bunların maliyeti 3 milyardan fazla olarak hesaplanıyor. Bu fakir ülkede bu kadar çok para nereden geliyor? Ermenistan'ın dış borcu 8 milyar dolar. Bu ülke borç içinde. Bu ülkedeki tüm ekonomi şimdi yok ediliyor. Savaştan sonra ulusal para birimi iflas etti. Burası iflas etmiş bir ülke. Bu kadar parayı nereye ödedi? Size bu para transferlerini nasıl yaptığını göstereyim. Bu paranın hangi sözleşmelerle ödendiğini bize bildirmeleri için uluslararası kuruluşlara da başvuracağız. Ödenmiş mi? Ödenmemişse, ücretsiz olarak alınmıştır. Ermenistan'ın otuz yıldır monte ettiği teçhizatı 44 günde imha ettik. Ermeni ordusu artık yok. Şimdi ölen askerler konusunda yanlış rakamlar veriyorlar. Gerekirse, işgal gücünün ne kadar asker kaybettiğini, bu bilgileri dile getireceğiz. Ermeni ordusunu yok ettik. Bu yüzden önümüzde diz çöküp teslimiyet anlaşmasını imzalamak zorunda kaldılar. Bu herkes için bir ders olmalı” diye konuştu.

“Azerbaycan Türkiye ile birleşiyor”
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev konuşmasını şöyle sürdürdü:
“10 Kasım'daki imza töreninin ardından bu anlaşmayı Azerbaycan halkının dikkatine sundum ve tüm çalışmalarımızın şeffaf olduğunu bir kez daha gösterdim. Anlaşmayı halkın önünde imzaladım, büyük bir gururla imzaladım, kazanan olarak imzaladım. Bu açıklamanın tamamını Azerbaycan halkının dikkatine sundum. Azerbaycan, ayrılmaz parçası olan Nahçıvan ile birleşmiştir. Azerbaycan Türkiye ile birleşiyor. Rusya, Azerbaycan, Türkiye, İran ve isterse Ermenistan bu ulaşım koridoruna katılabilir. Böylelikle bölgede beş taraflı yeni bir işbirliği platformu oluşturulabilir. Bu fikri hem Rusya hem de Türkiye Cumhurbaşkanlarına ilettim. Hem Recep Tayyip Erdoğan hem de Vladimir Putin bunu memnuniyetle karşıladı. Bölgede kalıcı barış istiyoruz. Bunu başarmak için güvenlik önlemleriyle birlikte işbirliği geliştirilmelidir. İşbirliği yapmaya hazırız. Bizim için bir numaralı konu, Azerbaycan'ı Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti ile birleştirmek ve aynı zamanda Azerbaycan ile Türkiye arasında yeni bir ulaşım koridoru oluşturmak bizim için bir numaralı konu. Bu proje gerçekleşirse, eminim yeni bir bağlantı olacak ve bundan beş ülke faydalanabilir. Bölgesel güvenlik ve işbirliği için daha iyi bir proje olabilir mi? Hayır. Bunu başlatan kim? Biz. Bu paragrafı buraya kim koydu? Ben.”
Azerbaycan için yeni bir dönemin başladığını belirten Aliyev, “Ülkemiz için yeni bir dönem başlıyor. Yeni bir kuruculuk dönemi, bir gelişim dönemi, kurtarılmış bölgelerimizin yeniden tesisi dönemi başlıyor. Bu dönemde de Azerbaycan halkının birlik, beraberlik ve güçlü irade göstereceğine inanıyorum. Azerbaycan halkı yeniden birleşecek ve bu yıkılan şehir ve köyleri yeniden kurmak için ellerinden geleni yapacaklar. Bundan sonra büyük ve gururlu bir millet olarak yaşayacağız. Uluslararası arenada söz sahibi olduk, bölgede söz sahibi olduk. İstediğimizi başardık ve bundan sonra halkımızın güvenli ve mutlu bir yaşama sahip olacağına inanıyorum” diye konuştu.
Aliyev, “Eminim ki bundan sonra pek çok durumda halkıma sözlerimi söyleyeceğim. Ama bu dönem hakkındaki seslenişimi her Azerbaycan vatandaşının istediği sözlerle tamamlamak istiyorum. Cebrayıl bizim, Fuzuli bizim, Zengilan bizim, Gubadlı bizim, Ağdam bizim, Kelbecer bizim, Laçın bizim, Şuşa bizim, Karabağ bizim! Karabağ Azerbaycan'dır! Azerbaycan halkına sevgiler! Çok yaşa Azerbaycan!” diye konuştu.



İran, saldırılarının yüzde 83’ünü Körfez ülkelerine, yalnızca yüzde 17’sini ise İsrail’e yöneltti

 İran’ın saldırıları sonucu Kuveyt’teki bir binadan yükselen dumanlar (AFP)
İran’ın saldırıları sonucu Kuveyt’teki bir binadan yükselen dumanlar (AFP)
TT

İran, saldırılarının yüzde 83’ünü Körfez ülkelerine, yalnızca yüzde 17’sini ise İsrail’e yöneltti

 İran’ın saldırıları sonucu Kuveyt’teki bir binadan yükselen dumanlar (AFP)
İran’ın saldırıları sonucu Kuveyt’teki bir binadan yükselen dumanlar (AFP)

İran’ın savaşın başlangıcından bu yana düzenlediği füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarına ilişkin yayımlanan istatistikler, saldırıların yaklaşık yüzde 83’ünün Körfez Arap ülkelerini hedef aldığını, yalnızca yüzde 17’sinin ise İsrail’e yöneldiğini ortaya koydu.

Hedef alınan ülkelerin 28 Şubat’ta başlayan savaşın ardından İran saldırılarına ilişkin açıkladığı resmi verilere göre, İran çarşamba akşamına kadar Körfez Arap ülkelerine toplam 4 bin 391 füze ve İHA fırlattı. Söz konusu saldırıların hayati tesisler ve sivil yerleşimleri hedef aldığı, bunun da bölge güvenliği ve istikrarını tehdit eden ciddi bir tırmanışa işaret ettiği belirtildi.

Savaşı yürüten taraf olarak İsrail’e ise aynı süre içinde İran tarafından 930 füze ve İHA yöneltildi. Bu sayı, toplam saldırıların yaklaşık yüzde 17’sine karşılık geliyor.

Ülke bazında bakıldığında İran’ın savaşın başından bu yana Suudi Arabistan’ı 723 füze ve İHA’yla hedef aldığı kaydedildi. En fazla saldırıya maruz kalan ülke ise 2 bin 156 saldırıyla Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) oldu. Kuveyt 791 saldırıyla ikinci sırada yer alırken, Bahreyn 429, Katar 270 saldırıyla listede yer aldı. Umman’ın ise 22 İHA’yla hedef alındığı bildirildi.

Körfez ülkelerinin hava savunma sistemlerinin söz konusu saldırılara yüksek etkinlikle karşı koyduğu, İran’a ait füze ve İHA’ların büyük bölümünün etkisiz hale getirildiği bildirildi. Öte yandan Arap ve İslam ülkeleri, Tahran’a saldırılarını durdurma çağrısında bulundu. Buna karşın İran’ın uluslararası hukuka aykırı saldırılarını sürdürdüğü, enerji güvenliğini ve küresel ekonominin temel damarlarını hedef aldığı ifade edildi.

BM’den kınama ve tazminat talebi

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi dün, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarını kınayarak bunları ‘vahim’ olarak nitelendirdi ve Tahran’a zarar gören tüm taraflara hızla tazminat ödemesi çağrısında bulundu.

47 üyeli Konsey, altı Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkesi ile Ürdün tarafından sunulan ve İran’ın özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüseferi aksatma girişimlerini kınayan kararı destekledi. Kararda, İran’dan ‘tüm haksız saldırıları derhal durdurması’ talep edilirken, uluslararası hukuk kurallarına uyulması, sivillerin ve hayati tesislerin hedef alınmaması gerektiği vurgulandı. Ayrıca uluslararası deniz taşımacılığının korunması ve enerji arzının istikrarının sağlanmasının önemi ifade edildi.

Suudi Arabistan da Konsey oturumunda yaptığı açıklamada, kendi toprakları ile KİK ülkeleri ve Ürdün’e yönelik İran saldırılarını yeniden kınadı. Bu ülkelerin ‘mevcut çatışmanın tarafı olmadığı’ belirtilirken, maruz kaldıkları saldırıların uluslararası hukukun açık ihlali olduğu kaydedildi. Suudi Arabistan’ın Cenevre’deki BM Daimî Temsilcisi Abdulmuhsin bin Huseyle, söz konusu saldırıların ‘ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne açık bir ihlal’ teşkil ettiğini ve uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu ifade etti. Açıklamada, bu yaklaşımın sürmesinin İran’a herhangi bir kazanım sağlamayacağı, aksine ciddi siyasi ve ekonomik maliyetler doğuracağı ve ülkenin uluslararası alandaki izolasyonunu artıracağı uyarısında bulunuldu.

Abdulmuhsin bin Huseyle, Tahran’a ‘yanlış hesaplarını gözden geçirme’ çağrısında bulunarak, bölge ülkelerine yönelik saldırıların sürdürülmesinin ters sonuçlar doğuracağı ve İran’ın durumunu daha da kötüleştirerek uluslararası izolasyonunu derinleştireceği uyarısında bulundu. Bin Huseyle, ‘komşuyu hedef almanın korkakça bir eylem olduğunu ve iyi komşuluk ilkelerinin açık bir ihlali sayıldığını’ ifade etti. Ayrıca çatışmanın tarafı olmayan, aralarında arabuluculuk rolü üstlenen ülkelerin de bulunduğu devletlerin hedef alınmasının, ‘gerilimi düşürmeye yönelik her türlü çabayı bilinçli şekilde baltaladığını’ belirtti.

İran’ın saldırılarını ‘açık bir saldırganlık’ olarak nitelendiren Bin Huseyle, Tahran yönetiminin tutumunun ‘şantaj, milis grupları destekleme, komşu ülkeleri hedef alma ve istikrarlarını sarsma’ üzerine kurulu bir yaklaşımı yansıttığını söyledi. Söz konusu saldırıların uluslararası barış ve güvenliğe doğrudan tehdit oluşturduğunu vurgulayan Bin Huseyle, saldırılar sonucunda sivillerin hayatını kaybettiğini, yerleşim alanları ile hayati tesis ve altyapının hedef alındığını belirtti. Bu durumun, uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukuku da dahil olmak üzere uluslararası hukukun ciddi bir ihlali olduğunu ifade etti.


Muhammed Rıza Şeybani... İstihbarat alanında görev yapmış bir diplomat

İran’ın Lübnan Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani (İran medyası)
İran’ın Lübnan Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani (İran medyası)
TT

Muhammed Rıza Şeybani... İstihbarat alanında görev yapmış bir diplomat

İran’ın Lübnan Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani (İran medyası)
İran’ın Lübnan Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani (İran medyası)

İranlı diplomat Muhammed Rıza Şeybani, Beyrut’a büyükelçi olarak atanmasından sadece birkaç hafta sonra diplomatik bir krizin odağı haline geldi. Lübnan Dışişleri Bakanlığı, Şeybani’yi ‘istenmeyen kişi’ ilan etti. Bu adım, Beyrut ile Tahran arasındaki ilişkilerde mevcut gerilimin boyutunu ortaya koyarken, Ortadoğu’nun en karmaşık dosyalarından biriyle ilişkilendirilen deneyimli bir diplomata yeniden ışık tuttu.

Söz konusu kararla birlikte, Tahran’ın Lübnan ve Suriye meselelerindeki uzun deneyimine dayanarak yeniden sahaya sürdüğü Şeybani’nin görevi kısa sürede sona ermiş oldu. Atanmasının ardından, diplomatik rolünün sınırlarına dair Lübnan’daki hassas siyasi gerçeklerle karşılaşması, görev süresinin kısa kalmasına yol açtı.

Savaş tecrübesi ve bölgesel konumu

Şeybani, Lübnan için yeni bir isim değildi. 2005-2009 yılları arasında İran’ın Beyrut Büyükelçiliği görevini yürütmüş, bu dönemde 2006 Temmuz Savaşı sırasında Hizbullah ile İsrail arasında yaşanan çatışmalarda doğrudan deneyim kazanmıştı. Bu süreç, ona güvenlik ve siyasi açıdan karmaşık koşullarda ilişki yönetme tecrübesi kazandırmıştı.

2026 başında yeniden büyükelçi olarak atanması, İran’ın özellikle politika ve güvenliğin iç içe geçtiği, yerel ve bölgesel hesapların karmaşık şekilde birleştiği alanlarda deneyimli diplomatlara dayalı yaklaşımının bir devamı olarak değerlendirildi.

Şeybani, selefi Mücteba Amani’nin Beyrut’ta yaralanmasının ardından göreve getirildi. Bölgedeki gerilimin yükseldiği hassas bir döneme denk gelen atama, Şeybani’nin dönüşüne geleneksel diplomatik çerçevenin ötesinde bir önem kazandırdı.

Beyrut ile Şam arasında

Şeybani, 1960 doğumlu olup kariyerine 1980’li yıllarda İran Dışişleri Bakanlığı’nda başladı ve görevlerini giderek yükselterek özellikle Ortadoğu dosyalarına odaklandı. Kıbrıs’ta geçici görevle büyükelçilik yaptı, ardından Mısır’daki İran Çıkarlarını Koruma Ofisi’nin başkanlığını yürüttü. Daha sonra Beyrut’a büyükelçi olarak atanırken, 2011-2016 yılları arasında Suriye Büyükelçiliği görevini üstlenerek Suriye savaşının ilk dönemlerini yakından takip etti. Şeybani, daha sonra Tunus’ta İran büyükelçiliğini yürüttü ve Libya’da büyükelçi olarak ikamet etmeyen temsilcilik görevini üstlendi. Bunun yanında, Dışişleri Bakanlığı’nda Ortadoğu İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı olarak görev yaptı.

Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde İran Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Siyasi ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nde danışman ve kıdemli araştırmacı olarak görev aldı. Artan bölgesel gerilimler ile birlikte tekrar sahneye dönerek diplomatik rolünü sürdürdü.

Gerilimin tırmanma aşamasındaki özel roller

Ekim 2024’te Şeybani, İran Dışişleri Bakanı’nın Batı Asya İşlerinden Sorumlu Özel Temsilcisi olarak atandı. Ardından Ocak 2025’te, Şam’daki gelişmeler ve İran Büyükelçiliği’nin kapatılması sonrasında Suriye Özel Temsilcisi görevine getirildi.

Aynı dönemde Lübnan dosyasının da özel temsilci olarak takibi Şeybani’ye emanet edildi. Bu görev, onu kriz yönetiminde güvenilen diplomatlardan biri haline getirdi.

Şeybani’nin kariyeri, İran diplomatik yapısındaki farklılıkları da ortaya koyuyor. Kendisi, Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü ile ilişkili olmayan, İran İstihbarat Bakanlığı kadrosuna bağlı bir diplomat olarak sınıflandırılıyor. Bu durum, İran dış politikasında görev dağılımının çeşitliliğini ve uzmanlaşmayı yansıtıyor.

İstenmeyen kişi ilan edildi

Bu gelişme yalnızca siyasi boyutla sınırlı kalmayıp, karar mekanizması ve yetkiler ile diplomatik faaliyetlerin uluslararası kurallara uygunluğu konusunda hukuki ve anayasal tartışmaların da kapısını açtı.

dvev
Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci (Lübnan Ulusal Haber Ajansı – NNA)

Konuyla ilgili olarak Şarku’l Avsat’a konuşan anayasa hukuku uzmanı Said Malik, İran büyükelçisinin atanmasının onayının geri çekilmesi ve ‘istenmeyen kişi’ ilan edilmesinin yasal dayanağının, Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi’nin 9. maddesine dayandığını belirtti. Malik, bu maddenin ‘ev sahibi devlete, diplomatik personeli görevden alma veya istenmeyen kişi ilan etme hakkı tanıdığını, ancak kararın alınış şeklinin Bakanlar Kurulu kararı veya Dışişleri Bakanı kararı gibi belirli bir usule bağlanmadığını’ vurguladı.

Malik, alınan tedbirin diplomatik ilişkilerin kesilmesi kapsamında olmadığını, aksine diplomatik temsilin yönetimi ile ilgili önlemler çerçevesinde değerlendirildiğini ifade etti. Buna göre, bir diplomatın istenmeyen kişi ilan edilmesi veya temsil seviyesinin düşürülmesi, anayasanın 66. maddesinin ikinci fıkrasına dayanarak Dışişleri Bakanı’nın yetkisi dahilindedir.

Malik, büyükelçinin istenmeyen kişi ilan edilmesi kararının yürürlükte olduğunu ve uygulanması gerektiğini vurguladı. Malik, belirlenen sürenin dolmasının ardından büyükelçinin Lübnan topraklarında bulunmasının yasal geçerliliğinin kalmayacağını ve bu nedenle varlığının hukuken meşru olmadığını ifade etti.

dvfvf
Lübnan Anayasası (Sosyal medya)

Malik, bu durumun güvenlik güçleri üzerinde doğrudan bir sorumluluk yarattığını belirterek, “Dışişleri Bakanlığı tarafından alınan devlet kararının uygulanması ve büyükelçinin bulunduğu yer tespit edildiğinde veya yakalandığında derhal Lübnan’dan çıkarılması güvenlik birimlerinin yükümlülüğüdür, çünkü artık yasal olarak ikamet hakkı kalmamıştır” dedi.

Öte yandan Malik, kararın uygulanmasının uluslararası kurallarla sınırlı olduğunu vurguladı. Buna göre, “Büyükelçinin diplomatik misyonun bulunduğu alan içinde bulunması, Lübnan güvenlik güçlerinin buraya girmesini veya müdahale etmesini engeller; çünkü misyonlar Viyana Sözleşmesi kapsamında dokunulmazlığa sahiptir.” Malik, bu dokunulmazlığın büyükelçinin varlığının devamlı olarak yasal olduğu anlamına gelmediğini, sadece sınırın misyon alanıyla sınırlı olduğunu ve kararın uygulanmasının büyükelçinin misyon alanından çıkmasıyla mümkün olacağını belirtti. Bu noktada gerekli yasal işlemlerin başlatılabileceğini ifade etti.


Rusya, İran'daki savaştan nasıl yararlanabilir?

Görsel: Dominic Bugatto
Görsel: Dominic Bugatto
TT

Rusya, İran'daki savaştan nasıl yararlanabilir?

Görsel: Dominic Bugatto
Görsel: Dominic Bugatto

Anton Mardasov

Rusya’nın Sovyet dönemi istihbarat teşkilatı Devlet Güvenlik Komitesi (KGB) ve Federal Güvenlik Servisi’nin (FSB) öncülü olan Sovyet Gizli Polisi'nin kurucusu ve ilk başkanı Felix Dzerzhinsky'ye atfedilen, “Siyaset, petrol kokmaya başladı, tıpkı petrolün de siyaset kokmaya başlaması gibi” şeklindeki söz, son zamanlarda ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaşla çağdaş Rus siyasetinin çizgilerini öngörürken özel bir güncellik kazanıyor.

Aslında birçok analistin de işaret ettiği üzere, Hürmüz Boğazı’ndaki lojistik aksaklıklar Moskova’nın lehine işliyor. Zira bu durum, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar karşısında, Moskova’nın gelirlerini artırmasına ve bütçesini yeniden finanse etmesine, Ukrayna’da devam eden askeri operasyonların maliyetlerini karşılamasına olanak tanıyor. Aynı şekilde, Washington’ın dikkatini Avrupa sahnesinden Ortadoğu'ya kaydırması ve bunun Ukrayna hava savunma sistemlerine olası yansımaları da Rusya'nın çıkarına. Bununla birlikte, mevcut durumda Kremlin'in elindeki fırsatların boyutunu abartmak akıllıca görünmüyor. Ayrıca, İran rejiminin devam etmesi, Moskova için saf kazanç kaynağı olmak yerine yeni zorluklar getirebilir.

Stratejik ufuk

İran, Rusya’nın taktiksel müttefiki ve Batı karşıtı gayri resmi bir ittifakın ortağı olmanın yanı sıra son yıllarda Ortadoğu’nun çeşitli bölgelerinde Rus istihbarat operasyonlarının merkezi haline geldi. 2015 yılında Suriye’de Beşşar Esed rejimine verdiği destekle bölgeye geri dönen Moskova, kendi kapasitesine güvenmiş olsa da tek başına değil, İran’ın şemsiyesi altında ve uzun süreli kara savaşlarına katılan müttefik ve vekil güçlerin yoğun faaliyetleri çerçevesinde hareket ettiğinin farkındaydı.

Öte yandan Rusya ile İran arasındaki iş birliği, dini kaygılar ve birikmiş güven krizlerinden kaynaklanan çok sayıda içsel kısıtlamayla karşı karşıya. Bu durum, yıllar boyunca birçok ekonomik projenin hayata geçirilmesini engelledi. Bu yüzden teorik olarak İran’ın yenilgisi Moskova için bir felaket sayılmaz.

Kremlin'e yakınlığıyla bilinen siyasi analist Dmitri Trenin, bu senaryonun Rusya'nın stratejik çıkarlarıyla uyuşmadığını, çünkü ABD'nin Tahran'ın yenilgisinden sonra bile çıkarları üzerinde baskı kurmaya devam edeceğini düşünüyor.

Siyasetçiler ve askeri yetkililer dahil olmak üzere çoğu Rus uzman, İran rejiminin kritik aşamayı atlattığını ve devrilme olasılığının düşük olduğunu varsayarken operasyonun sınırlı bir zaman dilimi içinde kalacağını tahmin ediyorlar.

Sovyet Bilimler Akademisi'nden Georgy Arbatov’un kurucusu olduğu ABD ve Kanada Çalışmaları Enstitüsü (ISKRAN) Askeri ve Siyasi Araştırmalar Bölümü'nün önde gelen araştırmacılarından Rus Uzman Demokrit Zamanapolov ise İran'ın yenilgisinin, Rusya'nın Güney Kafkasya'daki konumuna ağır bir darbe vuracağını öngörüyor. Zamanapolov’a göre ABD'ye yakın yeni bir hükümetin kurulması, İran'ın dış politika önceliklerini Washington ve Tel Aviv ile daha fazla entegrasyona yöneltecek ve ülkenin kuzeyinde radar istasyonlarının kurulmasına yol açacak.

Rusya’nın güvenlik endişelerinin, ABD-İsrail operasyonunun başlamasından önce Moskova’nın sağladığı desteğin ardındaki temel itici güç olduğu açık. Bu destek, istihbarat paylaşımı şeklinde bugün de devam ediyor. Aynı zamanda bu destek oldukça sınırlı ve sembolik nitelikte ve ister istihbarat bilgisi sağlanması ister askeri teknolojinin daha iyi kullanılması konusunda danışmanlık verilmesi, ister elektronik savaş sistemleri, füzeler ve diğer mühimmat türlerinin temini açısından olsun, Batı'nın Ukrayna'ya sağladığı sürekli destekle karşılaştırılamaz. Ayrıca ABD'nin güney sınırları boyunca ve Ermenistan ile Tacikistan'da Rusya ordusunun hareketlerini izleme kapasitesini güçlendirmesi bekleniyor.

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi Genel Direktörü İvan Timofeyev, Moskova’nın İran krizinden çıkarması gerektiğini düşündüğü bazı derslere değindi. Bu dersleri, Kremlin’in dikkate alması gereken bir dizi kısa öneri halinde özetledi. Bunların en önemlileri arasında, Batı'nın baskılarının uzun vadede devam edeceği, taviz vermenin faydasız olacağı, siyasi liderlerin hedef alınmaya devam edeceği ve iç karışıklıkların dış müdahaleleri teşvik edebileceği yer alıyor.

dvfd
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Kremlin’de düzenlenen bir görüşmede bir araya geldi, 17 Ocak 2025 (AFP)

Bu son nokta, Rus yetkililerin mart ayından bu yana Moskova'da yabancı mesajlaşma uygulamalarına ve genel olarak internete erişimi kısıtlamak için aldığı daha önce eşi ve benzeri görülmemiş önlemleri açıklamak açısından dikkat çekici görünüyor. Rus yetkililer tarafından ‘casus’ ilan edilen ekonomist Vyacheslav Shiryaev'e göre başkent Moskova’da uygulanan bu kısıtlamaların dört yıldır süren Ukrayna çatışmasıyla bağlantılı olması pek olası değil. Bu katı önlemlerin ardındaki gerçek nedenin, İsrail-ABD’nin İran’a karşı başlattıkları askeri harekatla ve özellikle de bu harekatın, İran'ın bilgi teknolojisi altyapısının dış müdahaleler karşısında ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkarmasıyla ilgili olduğunu düşünen Shiryaev, bu altyapının Tahran tarafından aslen vatandaşlarını denetlemek amacıyla kurulduğuna inanıyor.

Taktiksel zorluklar

Bununla birlikte aralarında politikacıların ve askeri yetkililerin de olduğu birçok Rus uzman, İran rejiminin kritik aşamayı atlattığını ve devrilme olasılığının halen düşük olduğunu varsayıyor. Ayrıca operasyonun sınırlı bir zaman dilimi içinde kalacağını tahmin ediyorlar. Bu bağlamda Washington, uzun soluklu bir harekât yürütmekte ve geniş çaplı kara operasyonlarına girmekte pek de istekli görünmüyor. Ancak hala net bir cevabı olmayan ‘İran'ın hava savunma sisteminin devre dışı kalması durumunda, İran'a yönelik hava saldırıları Beşşar Esed döneminde Suriye'de veya Lübnan'da görülenlere benzer şekilde uzun süreli bir modele dönüşürse, Moskova nasıl davranacak ve nasıl tepki verecek?’ sorusu Moskova'nın zihnini kurcalıyor. İsrail’in ordusu ve dış istihbarat teşkilatı Mossad'a, siyasi liderliğe danışmadan üst düzey İranlı yetkilileri hedef alma yetkisi de dahil olmak üzere genişletilmiş operasyonel yetkiler verildiği yönündeki bazı raporlar, meselenin sadece kısa bir süre içinde mümkün olduğunca fazla hasar verme girişimiyle sınırlı olmayabileceğini, aynı zamanda askeri kampanyanın doğasında uzun vadeli ve daha sürdürülebilir bir modele doğru kademeli dönüşümü de yansıtıyor olabilir.

Moskova ile Tahran arasındaki askeri ilişkiler, esasen İran ordusuyla yapılan iş birliği üzerinden kuruldu. Raporlara göre bu ordu, DMO’dan daha güçsüz ve etkisiz.

Bu durumda Moskova, tedarik yollarını yeniden yapılandırmanın yanı sıra, petrol fiyatlarındaki yükselişten yararlanmaya devam edebilir. Kremlin'in de Ukrayna'da yürütülen ‘özel askeri harekatı’ ABD ve İsrail'in İran'daki askeri harekatıyla karşılaştırmak ve Batı'yı hem Ortadoğu'da hem de Avrupa'da bölgesel güvenlik sistemlerini kurmada başarısız olmakla suçlamak için kullanacağına şüphe yok. Bunun yanında dikkate alınması gereken bazı çekinceler söz konusu. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bunlardan ilki, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) artan nüfuzu nedeniyle, Moskova ile Tahran arasındaki siyasi temaslar, karar alma konusunda kısıtlı yetkilere sahip olan Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile sınırlı kaldı. Öte yandan İran Ulusal Güvenlik Konseyi eski Sekreteri Ali Laricani, suikasta kurban gitmeden önce uzlaştırıcı bir rol oynuyordu. Laricani, sadece Vladimir Putin ile değil, diğer Rus yetkililerle de temaslarını sürdürerek, nükleer dosyadan hava savunmasına kadar uzanan çok sayıda konuyu görüşüyordu.

fvdvf
Arka planda St. Petersburg Köprüsü görülürken St. Petersburg'daki limanda bulunan akaryakıt depoları, 26 Eylül 2025 (AFP)

Diğer taraftan Moskova ile Tahran arasındaki askeri ilişkiler, esasen İran ordusuyla yapılan iş birliği üzerinden kuruldu. Raporlara göre bu ordu, DMO’dan daha güçsüz ve etkisiz. Bundan dolayı İran'daki ‘derin devlet’ olarak bilinen yapının hareketlerinin gerçek nedenleri Kremlin için belirsiz kalabilir. Ayrıca DMO'nun Batı'ya karşı terör saldırıları düzenlemek de dahil olmak üzere aşırı önlemlere başvurma olasılığı da bulunuyor.

İkincisi, İran’ın askeri ve siyasi kurumlarındaki kutuplaşmanın artması ve birbiriyle rekabet eden güç merkezlerinin ortaya çıkması, yalnızca Rusya’nın olası arabuluculuk çabalarını engellemekle kalmayacak, aynı zamanda mevcut ikili anlaşmazlıkları da daha da derinleştirebilir. Arabulucu rolünü üstlenebilme yeteneğinin, Moskova için Ortadoğu meselelerinde önemli bir stratejik sermaye olduğu biliniyor. İkili veya çok taraflı müzakerelerde DMO tarafından temsil edilen İran liderliğinin gerçek hedeflerini anlayamamak, sadece Rusya-İran koordinasyonunu karmaşıklaştırmakla kalmayacak, aynı zamanda Kremlin'i bu rolün gerçekten ihtiyaç duyulduğu bir anda arabulucu rolünü üstlenmekten mahrum bırakabilir.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.