Etiyopya, Nahda Barajı ile ilgili yeni bir Arap girişimi konusunda uyardıhttps://turkish.aawsat.com/home/article/3153646/etiyopya-nahda-baraj%C4%B1-ile-ilgili-yeni-bir-arap-giri%C5%9Fimi-konusunda-uyard%C4%B1
Etiyopya, Nahda Barajı ile ilgili yeni bir Arap girişimi konusunda uyardı
Nahda Barajı’nın geçen ayki fotoğrafı (AFP)
Kahire / Muhammed Abduh Hasaneyn
TT
TT
Etiyopya, Nahda Barajı ile ilgili yeni bir Arap girişimi konusunda uyardı
Nahda Barajı’nın geçen ayki fotoğrafı (AFP)
Etiyopya, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) Nahda Barajı sorununun yeniden gündeme getirilmesi konusunda yeni bir Arap girişimine karşın uyardı ve böyle bir adımın, Mısır ve Sudan arasında müzakereleri yeniden başlatma çabalarını baltalayacağını ifade etti.
Addis Ababa'nın Nil Nehri'nin ana kolu üzerine inşa ettiği barajın doldurulmasını ve işletilmesini düzenleyen bir anlaşmaya varılamaması üzerine üç ülke arasındaki müzakereler durdu. Bu durumun, Kahire ve Hartum'a su temini üzerindeki etkisi konusunda endişeler artırıyor.
Mısır ve Sudan'ın talebi üzerine, Güvenlik Konseyi'nin şu anki Arap üyesi olan Tunus, geçen ay Konsey'e Etiyopya'yı aşağı havzadaki ülkelere zarar verecek tek taraflı önlemleri durdurmaya çağıran bir karar taslağı sundu. Ancak taslağı açık bir oturumda tartışan konsey, şu ana kadar herhangi bir karar veya tavsiye yayınlamadı.
Etiyopya Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Rıdvan Hüseyin, dün yaptığı açıklamada, "Tunus'un Güvenlik Konseyi'ne tekrar bir talepte bulunma istekliliği, ilgili ülkeleri rotasının tersine işbirliği yapmalarını gerektiren zor bir duruma sokabilir” ifadelerini kullandı.
Mısırlı bir yetkili, Etiyopyalı bakanın uluslararası konseye dönüşle ilgili söyledikleri hakkında Şarku'l Avsat'a yorum yapmayı reddetti.
Bakanı Hüseyin, Nil Havzası ülkelerinin büyükelçileriyle bugün yaptığı görüşmede, “Tunus’un uygunsuz talebini BMGK’ya tekrar sunmaya yönelik devam eden hazırlığı, tüm kıyıdaş ülkeleri, bunun üstesinden gelmek için işbirliğine iten zor bir duruma sokacaktır” dedi.
Etiyopyalı Bakan, “Bir Afrika ülkesinin böylesine yararsız bir adımı, yalnızca Nahda Barajı’ndaki üçlü müzakereleri baltalamaya hizmet edecek. Bu Nil Havzası’na kıyıdaş ülkeler tarafından kabul edilmemelidir” diye konuştu.
Devlet Bakanı, Etiyopya’nın kıyıdaş ülkelerle yakın istişarelerde bulunarak, Nil Nehri sularından adil ve hakkaniyetli bir şekilde yararlanma konusundaki uzun süredir devam eden bağlılığını yineledi.
Etiyopya resmi haber ajansı ENA'ya göre, Nil Havzası ülkelerinin büyükelçileri, sınır ötesi kaynaklara ortak yatırım konusunda işbirliğini güçlendirmenin ve Afrika sorunlarını Afrika girişimleriyle çözmenin önemini ifade ettiler. Etiyopya’nın Ruanda Büyükelçisi, "Mısır'ı desteklemek için Güvenlik Konseyi'ne sunulan Tunus önerisinin reddedilmesi doğruydu."
Temmuz ayı başlarında BMGK’ya sunulan Tunus karar taslağı, Güvenlik Konseyi'nin “Mısır, Etiyopya ve Sudan'dan Afrika Birliği Başkanı ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin talebi üzerine müzakerelere devam edilmesini isteyeceğini öngörüyor. Müzakerelerin hedefi ise barajın doldurulması ve yönetimi konusunda 6 ay içinde bağlayıcı bir anlaşma metnine ulaşmak. Taslak karara göre, bu bağlayıcı anlaşma "Etiyopya'nın, Nahda Barajı'ndan hidroelektrik enerji üretme kabiliyetini sağlamalı ve aynı zamanda aşağı havzadaki iki ülkenin su güvenliğine önemli zarar verilmesini önlemelidir."
Üç ülke 2011'den beri müzakereler yürütüyor, ancak bu müzakerelerden sonuç alınamıyor. Etiyopya, barajı ekonomik kalkınma için gerekli görürken, Mısır, barajı kendisi için hayati bir tehdit olarak görüyor; çünkü Nil, ülkenin sulama ve içme suyunun yaklaşık yüzde 97'sini sağlıyor.
Mısır Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre, Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükri, Sudan’da birkaç vilayette etkili olan sel sonucunda Sudan'daki son durum hakkında bilgi almak için Sudan Dışişleri Bakanı Meryem es-Sadık el-Mehdi'yle bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi.
Bakan Şükri, "iki ülkeyi ve halkı birleştiren kardeşlik bağları çerçevesinde Mısır'ın Sudan'daki kardeşlerle ve hükümeti ve halkıyla tam dayanışmasını" yineledi.
Mısır Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ahmed Hafız, “İki bakan iki ülke arasındaki ikili ilişkileri güçlendirme ve çıkarları ve istekleri gerçekleştirmede daha fazla koordinasyon ve işbirliğini ilerletme konusundaki isteklilik ışığında bir dizi konuyu görüştü. İki bakan ayrıca, ortak çıkarları ilgilendiren tüm konulara ilişkin ortak bir vizyon çerçevesinde birçok konuyu masaya yatırdı” dedi.
İran’a yönelik bir saldırı konusunda ABD ile İsrail arasındaki görüşmeler devam ediyorhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5328852-i%CC%87ran%E2%80%99-y%C3%B6nelik-bir-sald%C4%B1r%C4%B1-konusunda-abd-ile-i%CC%87srail-aras%C4%B1ndaki-g%C3%B6r%C3%BC%C5%9Fmeler-devam
İran’a yönelik bir saldırı konusunda ABD ile İsrail arasındaki görüşmeler devam ediyor
(foto altı) ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 28 Temmuz 2026’da Beyaz Saray’da (AFP)
Tel Aviv’deki siyasi kaynaklar, İsrail’de seçim hazırlıkları sürerken İran’a tek taraflı bir İsrail saldırısı düzenlenmesine ilişkin İsrail ile ABD arasındaki temasların devam ettiğini ve sürecin nihai yönünün henüz netleşmediğini belirtti.
Aynı kaynaklar, söz konusu temasların ayrıntılarının sızdırılmasının İran yönetimini şaşırtmayı ve Tahran üzerindeki baskıyı artırmayı amaçlayan psikolojik savaşın bir parçası olabileceğine ilişkin değerlendirmelere rağmen, konunun ciddiyetini koruduğunu ifade etti. Buna karşılık İsrailli yetkililer, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun seçimler öncesinde konumunu güçlendirebilecek büyük bir güvenlik gelişmesine ihtiyaç duyması nedeniyle saldırı ihtimalini ciddi biçimde değerlendiriyor.
Bu değerlendirmelere göre saldırı, seçimlerin ertelenmesini veya Netanyahu’nun yenilgiden kurtulmasını mutlaka sağlayamayabilir. Ancak seçmenler nezdinde desteğini artırabilir ve rakip kampa geçen oyları geri kazanmasına yardımcı olabilir.
Tel Aviv’deki siyasi kaynaklarla yakın ilişkileriyle tanınan gazeteci Ben Caspit, ABD’li yetkililerin İsrail’den İran’a saldırmasını istediğini ortaya çıkarmıştı. Caspit, Maariv gazetesinde yayımlanan yazısında, Beyaz Saray yetkililerinin ABD’nin tek başına saldırı düzenlemesini veya ortak bir operasyon gerçekleştirilmesini istemediğini, aksine İsrail’in operasyonu tek başına yürütmesini talep ettiğini yazdı.
Caspit, İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in ABD’li yetkililere bu tür bir saldırının İsrail seçimlerinin ertelenmesine yol açabileceğini bildirdiğini ve Washington’ın bu aşamada talebinden geri adım attığını belirtti. İsrailli gazeteci ve Kanal 13 televizyonunun siyasi editörü Barak Ravid de söz konusu haberde yer alan bilgileri doğruladı.
Atlantik’in her iki yakasındaki seçim hesapları
Şarku’l Avsat’ın Maariv gazetesinden aktardığına göre ABD’nin talebi, Amerikan medyasında yer alan ve İran’ın son aylarda hedef alınmasına rağmen insansız hava araçları (İHA) ile balistik füze üretim kapasitesini yeniden kazanmaya çalıştığına işaret eden gelişmelerin ardından geldi.
Caspit, Washington’ın saldırının siyasi yükünü ve risklerini ABD Başkanı Donald Trump’ın yerine İsrail’in üstlenmesini istediğini belirtti. Trump’ın bu dönemde Kongre ara seçimlerine hazırlandığına dikkat çekti.
Trump ile Netanyahu arasında siyasi çıkarlar konusunda anlaşmazlık derinleşiyor. (AFP)
Caspit, ABD yönetiminin İsraillilerin kendi seçimleri öncesinde saldırı düzenlemeye daha istekli taraf olduğunu düşündüğünü ifade etti. Buna karşılık, ABD’de ara seçimler öncesinde gerçekleştirilecek bir Amerikan saldırısının Trump’a siyasi zarar verebileceğini kaydetti.
Bu gelişmeler, ABD Başkanı’nın İran’a yönelik saldırıları yeniden başlatma ihtimalini değerlendirdiğine ilişkin spekülasyonların arttığı bir dönemde yaşanıyor. Caspit’e göre temaslarda ortaya çıkan bilgiler, Trump’ın ilk aşamada ABD güçlerinin saldırı düzenlemesi yerine İsrail’den İran’ı vurmasını istediğine, ancak daha sonra bu girişimin frenlendiğine işaret ediyor.
Caspit’e göre Netanyahu’nun bu gelişmeler karşısındaki tutumu ise henüz netlik kazanmış değil. Ancak Caspit, İsrail Başbakanı’nın geçen haftaki programında, güvenlik faaliyetlerinin yoğunlaştığı bir dönemde hassas olarak nitelendirdiği bir dizi görüşme ve ziyaretin yer aldığını belirtti.
İran, cephaneliğini yeniden inşa ediyor
ABD merkezli Bloomberg haber ajansı cumartesi günü yayımladığı haberinde, İran’ın aylar boyunca İsrail ve ABD’nin hava saldırılarına maruz kalmasına rağmen füze ve İHA fabrikalarını korumayı başardığını bildirdi.
Habere göre Tahran, Trump yönetiminin yeni hava saldırıları düzenlemeyi durdurduğu dönemde, Washington’ın Kongre ara seçimlerine hazırlıkla meşgul olmasından da yararlanarak cephaneliğinin bir bölümünü yeniden inşa edebildi. Haberde görüşlerine yer verilen Batılı kaynaklar, İran’ın hâlâ silah üretme ve stoklarını yenileme kapasitesine sahip olduğunu belirtti.
17 Nisan 2024’te Tahran’ın kuzeyindeki bir askeri üste düzenlenen geçit töreninde kamyonlara monte edilmiş İran füzeleri (AP)
Kaynaklardan biri, İran’ın hâlâ büyük miktarda balistik füze ve gemi savar deniz silahı stokuna sahip olduğunu ve bu stokları hızla artırabilecek durumda bulunduğunu ifade etti. Haberde yer alan bilgilerde ayrıca, geçtiğimiz haziran ayında yayımlanan bilgilere dayanılarak Rusya’nın Tahran’a füze tedarik ettiği belirtildi.
Bloomberg’e göre bu değerlendirmeler, Trump ve yönetim üyelerinin, hava saldırılarının İran’ın bölgedeki ABD üslerini ve Washington’ın müttefiklerini tehdit eden kapasitesine büyük zarar verdiği yönündeki tekrarlanan açıklamalarıyla çelişiyor.
Trump yaklaşık bir yıl önce İran ordusunun ‘tamamen yok edildiğini’ açıklamıştı. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth de Washington’ın İran’daki savunma sanayisinin üretim kapasitesini ortadan kaldırdığını söylemişti.
Tel Aviv, ortak bir saldırıyı tercih ediyor
İsrail’de siyasi ve askeri liderlik, mevcut çatışmanın bu şekilde devam etmesinin Tahran’a zayıflık mesajı verebileceğini ve İran yönetiminin, Trump yönetiminin Kongre ara seçimleri nedeniyle karşı karşıya olduğu baskılardan ve yükselen petrol fiyatlarından yararlanarak Washington’dan taviz koparabileceği yönündeki inancını güçlendirebileceğini düşünüyor.
İsrailli çevreler, Tahran’ın çatışmanın uzamasından yararlandığını ve müzakerelerde uzlaşmaz bir tutum benimsediğini, deniz ablukası ve ekonomik yaptırımların İran vatandaşları üzerindeki sonuçlarını ise yeterince dikkate almadığını değerlendiriyor. Bu çevrelere göre İran’ın direnişini sürdürmesi, nihayetinde ABD yönetimini taviz vermeye itebilir.
İran Savunma Bakanlığı’na bağlı Tahran’daki Elektronik Sanayi Binası’nda, Mart 2026’da hedef alınmasının ardından yangın çıktı. (AFP)
Bu nedenle söz konusu çevreler, İran’a yönelik geniş çaplı bir askeri saldırıyı destekliyor. Ancak İsrail’in askeri ve siyasi sonuçları tek başına üstlenmesi yerine, saldırının ABD ile İsrail tarafından ortaklaşa gerçekleştirilmesini tercih ediyor.
Bununla birlikte, İsrail’de Netanyahu’nun askeri bir saldırıyı, seçimlerin ertelenmesi ihtimali de dahil olmak üzere siyasi ve kişisel kazanımlar elde etmek amacıyla kullanmaya çalışabileceğine ilişkin tartışmaların yoğunlaşması, İsrail güvenlik birimlerinin çekincelerini dile getirmesine yol açtı. Güvenlik birimleri, Başbakan’ın parti çıkarlarına ve kişisel hedeflerine hizmet ettiği düşünülebilecek bir savaşa girilmesine mesafeli yaklaşıyor.
Gündemdeki değerlendirmelere göre bu birimler, saldırı kararı alınmadan önce birkaç hafta beklenmesini tercih ediyor. Bu süreçte olası askeri seçenekler konusunda ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) ile görüşmelerini sürdürüyorlar. Koordinasyon kapsamında, Tel Aviv ve Washington’da gerekli siyasi kararlar alınana kadar askeri planların hazırlanması ve hedef listesinin güncellenmesi de yer alıyor.
Batı Sahra: Washington geri adım atıyor ve MINURSO’nun önü yeni senaryolara açıkhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5328851-bat%C4%B1-sahra-washington-geri-ad%C4%B1m-at%C4%B1yor-ve-minurso%E2%80%99nun-%C3%B6n%C3%BC-yeni-senaryolara-a%C3%A7%C4%B1k
Birleşmiş Milletler Batı Sahra Referandum Misyonu (MINURSO) üyeleri, Batı Sahra'nın Guerguerat bölgesinde, Fas ve Moritanya arasındaki sınır kapısının Fas tarafına varıyor, 25 Kasım 2020 (AFP)
Batı Sahra: Washington geri adım atıyor ve MINURSO’nun önü yeni senaryolara açık
Birleşmiş Milletler Batı Sahra Referandum Misyonu (MINURSO) üyeleri, Batı Sahra'nın Guerguerat bölgesinde, Fas ve Moritanya arasındaki sınır kapısının Fas tarafına varıyor, 25 Kasım 2020 (AFP)
Rabia Abdusselam
Diplomatik perdenin ardında, kronik bölgesel çatışmalar siyasi gerçekçiliğin mantığına tabidir; burada pozisyonlar, sahadaki durumu alevlendirebilecek çözümlere yönelmekte acele etmekten uzakta, güç dengesine ve doğrudan stratejik çıkarlara dayalı olarak formüle edilir.
Bu katı pragmatik yaklaşım, ABD Başkanı'nın kıdemli danışmanı Massad Boulos'un Eylül 2026'da BM Genel Kurulu'nun oturum aralarında France 24 kanalına verdiği röportajda yer alan son mesajlar ile somutlaştı. Açıklamaları, ufukta yakın veya acil bir siyasi çözümün bulunmadığını, statükonun gücünü ve çatışmanın hızlı bir çözümü imkansız kılan zorluklarını ifade eden açık bir itiraf ve kabul niteliğindeydi.
Son müzakerelerin sonuçlarına ilişkin olarak Boulos, “şu anda çatışmaya yakın bir nihai çözüm bulunmadığını” itiraf ederek, “üç tur görüşmenin yapıcı ve verimli geçtiğini” ancak nihai bir anlaşmaya ulaşmadığını belirtti. Bir çözümün zaman çerçevesi ve olasılıklarını değerlendirirken, Amerikalı yetkilinin yanıtı netti: “Washington şu anda 'ulaşılmaya yakın hissedilen' bir çözüm olduğunu görmüyor.”
İlgili bir bağlamda, Boulos, “BM Güvenlik Konseyi'nin 2797 sayılı kararı kendi başına nihai hedefi temsil etmiyor, aksine kapsamlı ve sürdürülebilir bir çözümün üzerine inşa edilmesi gereken temel müzakere çerçevesini oluşturuyor” diye vurguladı.
Amerikan Özel Temsilcisi’nin Batı Sahra için somut bir çözümün yokluğuna ilişkin açıklaması, proaktif yaklaşımlara yönelik bir kısıtlamayı temsil ediyor ve çatışma yönetimi stratejilerinin halen hızlı bir çözüm seçeneğinden daha öncelikli olduğunu doğruluyor
Bölgesel dengelerle ilgili olarak Boulos, Cezayir'i “bölgede çok iyi ve Amerika Birleşik Devletleri için son derece önemli bir ortak” olarak nitelendirerek, “Washington, Cezayir'in siyasi süreci teşvik etmede ve çatışmanın taraflarını müzakere masasına getirmede oynayabileceği kilit rolü kabul ediyor” dedi.
Zaman sınırlı yaklaşımın gerilemesi
Washington'un çatışmadaki gerçeklerle başa çıkmada izlediği mevcut diplomatik yaklaşım, zaman sınırlamalarıyla kısıtlanan önceki Amerikan coşkusundan açık bir geri adım atmayı yansıtıyor. Boulos'un açıklamaları, “altmış günlük” misyon sırasında Özel Temsilci olan Steve Witkoff tarafından benimsenen kararlı yaklaşımdan oldukça uzak ve onu bir çözümün zorluğunu kabul eden gerçekçi bir bakış açısıyla değiştirmiş gibi görünüyordu. Bu, şu soruları gündeme getiriyor: Yapıcı ve verimli müzakere turlarının nihai ve somut bir siyasi anlaşmaya dönüşmesini engelleyen faktörler nelerdir?
Batı Sahra'nın Guerguerat bölgesinde Fas askeri araçları araba enkazlarının yanından geçiyor, 24 Kasım 2020 (AFP)
İlgili tarafların yakın gelecekte uzlaşmacı bir çözümün formüle edilmesini imkansız kılan siyasi yaklaşımları arasındaki mevcut uçurumun sınırları nedir? “Altmış günlük” süre sınırından geri adım atma ve çözüme ulaşmanın zorluğunu kabul eden daha gerçekçi bir Amerikan vizyonuna doğru kayma ile birlikte, 31 Ekim dönüm noktası ve MINURSO'nun (BM Batı Sahra Referandum Misyonu) geleceği, bölgedeki güç dengesini nasıl etkileyecek?
Misyonun gelecekteki rolü, siyasi bir çözüm dayatmak yerine statükoyu yönetmekle mi sınırlı kalacak?
Bu sorulara dayanarak ve bu değişimin boyutlarını ortaya koymak için bir başlangıç noktası olarak, Massad Boulos'un açıklamaları, zamanlaması ve içeriği göz önüne alındığında olağanüstü bir önem kazanıyor. Çünkü bölgesel analizler sorunun çözüme yakın olduğuna meyletmeye başlamışken, ABD Özel Temsilcisi’nin bir “çıkmaz”ın varlığını kabul etmesi diplomatik öncelikleri yeniden düzenledi.
Bu bağlamda, daha önce Batı Sahra ve Mağrip ülkeleriyle ilgili konularda özel temsilci olarak görev yapmış Cezayirli siyasetçi ve diplomat Ammar Belani şunları söylüyor: “Massad Boulos'un 'şu anda somut veya ulaşılabilir bir çözüm yok' şeklindeki açıklaması, proaktif yaklaşımlara yönelik bir kısıtlamayı temsil ediyor ve çatışma yönetimi stratejilerinin halen hızlı bir çözüm seçeneğinden daha öncelikli olduğunu doğruluyor.”
Bu temelde, 2797 sayılı kararı sürecin son aşaması olarak gören tahminler boşa çıktı, zira son açıklamalar diplomatik durumun hâlâ çıkmazda olduğunu teyit ediyor.
2797 sayılı BM kararı, kesin bir araç değil, müzakereleri yönetmek için bir mekanizma olmaya devam ediyor. Siyasi bir çözüme ulaşmak, müzakerelere ve Polisario Cephesi'nin karşılıklı olarak kabul edilebilir bir çözüme ulaşmak konusunda açık ve gönüllü onayına bağlı
Önceki üç görüşme turunun “yapıcı” olarak övülmesine rağmen, somut bir anlaşmaya dönüşmemesi, müzakereler için nabız yoklama aşamasından kalıcı bir çözüme geçişi önleyen engelleri ortaya koyuyor. Dolayısıyla, BM kararı kesin bir araç değil, yalnızca müzakereleri yöneten bir mekanizma olmayı sürdürüyor.
Cezayir'in Tinduf şehrinin yaklaşık 170 kilometre güneydoğusunda bulunan Dakhla mülteci kampında Polisario Cephesi konferansı öncesinde “Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti” bayrağı göndere çekildi, 13 Ocak 2023 (AFP)
Cezayirli diplomat Ammar Belani, bu çıkmaza dair analitik okumasında, “BM kararı sadece bir müzakere çerçevesidir ve tek başına bir çerçeve bir sonuç üretemez. Bir anlaşmaya varılmalı ve daha da önemlisi, Polisario Cephesi'nden açık ve gönüllü bir onay alınmalı, çünkü bu, her iki taraf için de kabul edilebilir bir çözümü garanti edebilecek tek koşuldur” diye konuştu.
Bu çıkmazın nedenlerini incelemeye çalışan akademisyen, siyasi analist, güvenlik ve stratejik çalışmalar, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler uzmanı Dr. Abdurrefik Kaşut, müzakerelerin nihai bir anlaşmaya dönüşmemesinin nedenini bir dizi engele bağladı. El-Mecelle’nin kendisi ile yaptığı röportajda, “Mevcut toplantılarda usule ilişkin ciddiyet yok ve temel konular gerçek anlamda tartışılmıyor; müzakere edilecek konuları tanımlayan birleşik bir gündem üzerinde hiç bir ön anlaşma bulunmuyor” dedi.
Bu çıkmaz, sahadaki durumu kontrol eden tarafın tek taraflı yaklaşımı ve görüşmeleri yalnızca kendi çıkarlarına hizmet eden konularla sınırlandırma çabası ile daha da kötüleşiyor. Paralel olarak, müzakereleri yönlendirmeye ve konuyu stratejik bir pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışan üçüncü taraf uluslararası ve bölgesel güçlerin devreye girişi de buna ekleniyor.
Bu nedenle Kaşut, kendi kaderini tayin etme talebinde bulunan tarafın, bu diplomatik yolun yalnızca zaman kazanmak ve sahada demografik değişiklikler yapmak için bir geciktirme taktiği olduğuna, gelecekteki bir referandum olasılığını ortadan kaldıran bir oldubittiyi dayatmayı amaçladığına dair inancı göz önüne alındığında, güven krizinin en önemli engel olmaya devam ettiği sonucuna varıyor.
Cezayir bir taraf değil
Sahadaki bu çıkmaza karşılık, bölgesel sorumluluğun uluslararasılaştırılması girişimleri, uluslararası güçlerin pragmatik değerlendirmelerine tosluyor. ABD’li danışman Massad Boulos'un açıklamaları, Cezayir'in çatışmada doğrudan bir engel olarak gösterilmesini reddederek, onu “hayati önemde bir ortak” olarak tanımlayarak diplomatik dengeyi yeniden sağlamaya hizmet etti.
Belani, “Bazı anlatılar Cezayir'i çatışmanın ana tarafı olarak göstermeye çalışıyor. Ancak bu yaklaşım, Fas ve Polisario Cephesi'ni çatışmanın ve siyasi sürecin iki ana tarafı olarak sınıflandıran, Cezayir ve Moritanya’yı ise, bölgesel istikrarı güçlendirmek için BM öncülüğündeki bu süreci desteklemeleri istenen komşu ülkeler olarak tanımlayan BM'nin hukuki gerçekleriyle çelişiyor” dedi.
Bu diplomatik çerçevede, Amerikalı yetkili Massad Boulos'un yaklaşımı, birkaç gün önce Cezayir televizyonunda yayınlanan bir röportajında Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun tarafından yinelenen Cezayir’in kararlı resmi pozisyonuyla örtüşüyor. Tebbun röportajda, “Cezayir çatışmanın doğrudan tarafı değil. BM Güvenlik Konseyi kararları son derece açık: Çatışmanın iki tarafı Polisario Cephesi ve Fas Krallığı iken, Cezayir ve Moritanya bu konuda sadece gözlemci konumundadır” diye vurguladı.
Fas yönetimindeki Batı Sahra'nın Dakhla yakınlarındaki çölde batan güneşe karşı duran develer, 13 Ekim 2019 (AFP)
Bu diplomatik konumlanma kapsamında, Cumhurbaşkanı Tebbun, Cezayir’in pozisyonunun değişmediğini vurgulamak için ünlü sözünü tekrarladı: “Daha önce söylediğim ve şimdi de yinelediğim gibi; biz Sahralılardan daha Sahralı değiliz ve kabul ettikleri her kararı destekliyoruz.”
31 Ekim'in beklenen sonuçlarının analizi
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre diplomatik alanda ve sahada çıkmaz devam ederken, tüm gözler 31 Ekim tarihine yönelmiş durumda. Bu dönüm noktası, BM Güvenlik Konseyi'nin çıkmazdan kurtulma ve bölgedeki MINURSO misyonunun özelliklerini ve geleceğini tanımlama kabiliyeti için yeni bir sınavı temsil ediyor. Zira bu tarihte Güvenlik Konseyi’nin, BM Genel Sekreteri Özel Temsilcisi ve BM Misyonunun Başkanı Alexander Ivanko'nun brifingini dinleyeceği, BM Genel Sekreterinin Özel Temsilcisi Staffan de Mistura'nın son çalışmalarının sonuçlarına ilişkin beklenen siyasi raporunu sunacağı kapalı oturumları içeren yoğun bir gündemi olacak.
Bu, uluslararası toplumu gerçek bir sınav ile karşı karşıya bırakıyor: Karar, statükoyu sürdürüp bölgesel istikrarı koruyacak mı, yoksa çıkmazdan kurtulmak için yeni bir siyasi dinamik mi başlatacak?
MINURSO'nun sivil görevlerinin azaltılması ve rolünün ateşkesi izlemekle sınırlandırılması gibi senaryolar göz önüne alındığında, statükoyu yönetmek için askeri bir araç olarak mı kalacak, yoksa siyasi bir çözümle bağlantılı bir geçiş aşamasına mı geçecek?
Diplomat Ammar Belani, perde arkasındaki uluslararası güç dinamiklerine ilişkin analizinde: “BM Güvenlik Konseyi bugün genel olarak Fas'ın pozisyonunu desteklemeye eğilimli görünüyor, çünkü 11 ila 12 üyesi özerklik planını farklı derecelerde destekliyor. Ancak bu sayısal saflaşma, Çin ve Rusya gibi etkili büyük güçlerin çekincelerine tosluyor; bu güçler, Pakistan ile birlikte Ekim 2015'te 2797 sayılı karara ilişkin oylamada çekimser kalmışlardı” dedi.
Belani, “Pakistan'ın pozisyonunun Keşmir sorunu ve kendi kaderini tayin etme meselesiyle bağlantılı bir temelden kaynaklandığını, Pekin ve Moskova'nın ise pozisyonlarını, taraflar arasında gerçek ve uzlaşmaya dayalı bir çözüm çerçevesi dışında dayatılan herhangi bir uluslararası emsalden çekinerek, nüfuz alanlarıyla ilgili daha geniş jeopolitik hesaplara dayandırdığını” düşünüyor.
Bu stratejik kompleksin gölgesinde, diplomat Ammar Belani şu görüşte: “Saha ve siyasi ortam artık bir sonraki aşamayı şekillendirecek birden fazla senaryoya açık. Bunların en öne çıkanı, MINURSO misyonunun sivil görevlerini ve işlevlerini azaltarak, askeri olarak ateşkesin gözetimine odaklanan sınırlı bir görevle devam etmesini sağlayarak, misyonun görev süresinin bir yıl daha uzatılması, ABD diplomasisinin doğrudan siyasi ağırlığının taraflar arasında dağıtılması senaryosudur.
İkincisi, Washington'un siyasi bir anlaşma sağlamasına olanak tanımak için sadece altı aylık kısa, teknik bir uzatmanın kabul edilmesidir. Üçüncü seçenek ise mevcut saha yaklaşımıyla mükemmel bir şekilde uyumlu bir yenilemedir; bu, Moskova ve Pekin tarafından daha sert tepkilerle karşılanabilecek bir yoldur.”
Belani'nin siyasi analizi, BM misyonunun askeri yetkisinin derin bir şekilde dönüştürülebileceği, öncelikle güvenlik odaklı bir misyona dönüştürülüp böylece zaten başlamış olan kaynak azaltma mantığının tamamlanabileceğini de varsayıyor.
Öte yandan, 2020'den beri devam eden düşük yoğunluklu çatışmalar ortamında yaratacağı güvenlik boşluğu göz önüne alındığında, misyonun tamamen sona erdirilmesi yakın vadede olası görünmüyor. Bununla birlikte, hakim görüş, misyonun belirli bir süre boyunca müzakerelere eşlik edeceği ve görevinin ayrı bir kararla değil, kapsamlı ve kabul edilebilir bir siyasi çözümün “otomatik sonucu” olarak değiştirileceği veya sona erdirileceği bir geçiş senaryosuna daha meyilli.
Bu analitik bakış açısına göre, bir dönüm noktası olarak 31 Ekim’e güvenmenin özü, misyonun devam edip etmeyeceği sorusunda değil, Güvenlik Konseyi'nin sürdürmeyi amaçladığı formülün niteliğinin belirlenmesinde ve MINURSO, statükoyu yönetmek için askeri ve prosedürel bir araç olarak mı kalacak, yoksa iyi niyetle ve ön koşullar ile pazarlıklardan uzak müzakere edilen siyasi bir çözümle bağlantılı bir geçiş aşamasına mı geçecek sorusunda yatıyor.
Burnham: Rusya, 2016’daki Brexit referandumuna müdahale etti
Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham (AFP)
Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham, Rusya’nın 2016 yılında Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılma (Brexit) referandumuna müdahale ettiğini belirterek, Fransa ve Almanya’daki seçmenleri, ‘Moskova’nın desteklediği, siyasi durumu etkilemeye yönelik çabalar’ konusunda uyardı.
Temmuz ayında başbakanlık görevini üstlenen Burnham, geçen ay yaptığı açıklamada, Birleşik Krallık’ın gelecekte AB’ye yeniden katılma seçeneğini değerlendirebileceğini söylemişti. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre Burnham, 10 yıl önce düzenlenen referanduma Rusya’nın müdahale ettiğine dair kanıtlar bulunduğunu kamuoyu önünde dile getiren ilk Birleşik Krallık Başbakanı oldu.
Burnham dün yayımlanan The Rest Is Politics podcastine verdiği röportajda şu ifadeleri kullandı: “Downing Street’e geldiğimde şu soruyu sordum: Rusya 2016 referandumuna müdahale etti mi? Bana açık bir yanıt verildi: Evet, müdahale etti.”
Burnham, Rusya’nın referanduma nasıl müdahale ettiğini düşündüğünü açıklamazken, bu açıklamasına dayanak oluşturan kanıtlara ilişkin de herhangi bir ayrıntı paylaşmadı.
Rusya’nın Londra Büyükelçiliği ise konuya ilişkin yorum talebine henüz yanıt vermedi.
Rusya daha önce Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmasına ilişkin referanduma müdahale ettiği iddialarını reddetmiş, Birleşik Krallık’ın ‘Rusya karşıtı bir histeri nöbetinin pençesinde’ olduğunu savunmuştu.
Burnham’ın açıklamaları, AB’den ayrılma kampanyasına öncülük eden eski Başbakan Boris Johnson’ın tutumundan farklılık gösteriyor. Johnson, 2020 yılında yaptığı açıklamada, Rusya’nın referanduma müdahale ettiğine dair herhangi bir kanıt bulunmadığını söylemişti.
İngilizler, 2016 yılında yapılan referandumda yüzde 52’ye karşı yüzde 48 oyla AB’den ayrılma kararı almıştı. Bu sonuç, ülkeyi İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşadığı en büyük siyasi krizin içine sürüklemişti.
Burnham, Avrupa demokrasilerindeki seçmenlerin, ülkelerinin siyasi istikrarını bozmaya yönelik girişimler konusunda daha fazla bilgi sahibi olması gerektiğini söyledi.
Burnham, “Bu tür olayların artık açıkça belgelenmesi önemli. Bunun, Almanya ve Fransa’daki seçmenlerin söz konusu politikaların bazılarının düşmanlarımız, özellikle de Rusya tarafından kışkırtıldığını anlamalarına yardımcı olacağını düşünüyorum” dedi.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة